

"Yüce Allah'ın 'O'nun arşı su üzerindedir.' 'O, yüce arşın sahibidir' sözü." Beyhaki, el-Esma ve's-Sıfat isimli eserinde şöyle der: Tefsir bilginleri, arşın taht olduğu, bunun Yüce Allah'ın yarattığı bir cisim olup, meleklerine taşımalarını emrettiği ve ta'zim edip, etrafında tavaf etmek suretiyle ibadette bulunmaları emrini verdiği noktasında görüş birliği etmişlerdir. Tıpkı Yüce Allah'ın yeryüzünde bir beyt yaratıp, Adem oğullarına bunu tavaf edip, namaz kılarken ona doğru dönmelerini emrettiği gibi. İmam kanaatin doğru olduğunu göstermektedir.
"Mücahid, 'isteva' fiilini, 'arşın üzerine yükseldi' şeklinde tefsir etmiştir." Firyabı bu haberi Verka vasıtasıyla İbn Ebi Nüceyh'ten mevsul olarak nakIetmiştir . Ebu ısmail el-Herevl'nin el-Faruk isimli eserinde kendi isnadıyla nakline göre Davud b. Ali b. Halef şöyle demiştir: Dilbilgini Ebu Abdullah b. el-A'rabı yani Muhammed b. Ziyad'ın yanında bulunuyorduk. Birisi ona "er-Rahmanu ale'l-arşi isteva" ayetini okudu ve Muhammed b. Ziyad şöyle dedi: Allah, tıpkı haber verdiği gibi arşının üzerine istiva etmiştir. O kişi "Ey Ebu Abdullah! Bunun manası "istevla" dan ibarettir deyince, Ebu Abdullah "Sus! istııanın zıddı olmadıkça "istevla ale'l-arşi" denmez dedi.
Muhammed b. Ahmed b. en-Nadr el-Ezdı şöyle demiştir: İbnü'I-A'rabl'den duydum şöyle diyordu: Ahmed b. Ebu Davud benden Arap dilinde "er-Rahmanu ale'l-arşi isteva" ayetindeki "isteva" fiilinin "istevla" manasına geldiğini gösteren bir örnek ifade bulmamı istedi. Ona dedim ki: "Vallahi bunu bulamadım." Bir başkası şöyle demiştir: "İsteva", "istevla" manasına olsaydı, bu sadece arşa mahsus Beğavl'nin tefsirinde nakline göre İbn Abbas ve müfessirlerin çoğunluğu "isteva" kelimesinin manasının "irtefea=yükseldi" manasına olduğu görüşünü benimsediklerini nakletmiştir. Ebu Ubeyd, el-Ferra ve başkalarının görüşü de bu doğrultudadır.
Ebu'l-Kasım el-lalekal'nin es-Sünne isimli kitabında Hasan-ı Basrl'nin annesinden nakline göre Ümmü Seleme şöyle demiştir: "el-İstiva" meçhul değildir, nasıllığı aklen bilinemez, bunu ikrar etmek imandır, inkar etmek küfürdür. Rabia b. Ebu Abdurrahman vasıtasıyla nakline göre kendisine "Allah arşın üzerinde nasıl istiva etmiştir?" diye sorulduğunda şöyle cevap vermiştir: "İstiva meçhul değildir, nasılolduğu aklen bilinemez. Risalet Allah'a, tebliğ O'nun Resulüne ve teslim olmak bize aittir."
Beyhaki'nin ceyyid bir isnadla nakline göre Evzai şöyle demiştir: Tabiun nesiinden birçokları hayatta iken biz "Allah arşının üzerindedir, bunun niteliklerine dair sünnette yer alanlara iman ediyoruz" derdik. Sa'lebI'nin bir başka isnadla nakline göre Evzal'ye "Sümme isteva ale'l-arş" ayetinin manası sorulunca, şöyle dedi: O Allah'ın kendi nefsini nitelediği gibidir. Beyhakl'nin ceyyid bir isnadla nakline göre Abdullah b.
Vehb şöyle demiştir: İmam Malik'in huzurunda bulunduğumuz bir sırada birisi içeri girdi ve 'Ey Ebu Abdullah! Yüce Allah 'erRahmanu ale'l-arşi isteva' diyor ama nasıl istiva etti?" dedi. İmam Malik başını önüne eğdi, hiç konuşmadı ve tepeden tırnağa ter içinde kaldı. Sonra başını kaldırdı ve şöyle dedi: "Allah arşın üzerine kendini nasıl anlatmışsa öylece istiva etmiştir.
Burada 'nasıl' diye sorulmaz. Çünkü 'nasıl' sorusu Allah açısından geçersizdir. Ben seni ancak bir bid'atçı olarak görüyorum. Atın bunu dışarı!" Yahya b. Yahya'nın nakline göre İmam Malik, Ümmü Seleme'den nakledilen haberin benzerini rivayet etmiştir. Ancak onun nakline göre Üm mü Seleme "Bunu ikrar etmek vaciptir, soru sormak bid'attır" demiştir. Beyhakl'nin nakline göre Ebu Davud et-Tayalısı şöyle demiştir: Süfyan es-Sevrı, Şu'be, Hammad b. Zeyd, Hammad b. Seleme, Şerik, Ebu Avane "istiva"yı belirlemezler, benzetmezler ve bu hadisleri rivayet edip, bunun nasılolduğunu söylemezlerdi. Ebu Davud "Bizim yaklaşımımız da bu doğrultudadır"
demiştir. Beyhaki şöyle devam eder: Bizim büyüklerimiz de bu yaklaşım üzere olmuşlardır. el-lalekal'nin nakline göre Muhammed b. el-Hasen eş-Şeybanı şöyle demiştir: Doğudan batıya kadar bütün fıkıh bilginleri Rabbin sıfatı konusunda herhangi bir benzetmeye ve tefsire gıtmeksizin Kur'an'a ve sika olan ravilerin Hz. Nebiden naklettikleri hadisler iman etmek gerektiği noktasında ittifak etmişlerdir. Allah'ın sıfatlarından herhangi birini tefsir eden ve Cehmiyyenin söylediği gibisini söyleyen Nebi s.a.v.'in ve sahabilerinin üzerinde oldukları görüşün dışına çıkmış, İslam toplumundan ayrılmış demektir. Çünkü o kimse Rabbi, herhangi bir değeri olmayan sıfatla nitelemektedir.
el-Velid b. Müslim şöyle demiştir: Evzai, Malik, Sevri, Leys b. Sa'd'a içinde Allah'ın sıfatlarının olduğu hadisleri sordum, bana şöyle dediler: "Nasıl olduğunu araştırmaksızın hadislerde nasıl geçiyorsa o şekilde kabul ediniz." İbn Ebi Hatim'in Menakıbu'ş-Şafii isimli eserde Yunus b. Abdu'l-A'la'dan nakline göre İmam Şafii şöyle demiştir: "Allah'ın isimleri ve sıfatları vardır ki hiç kimsenin bunları reddetmesi mümkün değildir. Bir kimse bu konudaki delili gördükten sonra buna muhalefet ederse kafir olur. Delil gelmeden önce ise bilmemekle mazurdur. Çünkü bunun bilgisi akılla kavranılamayacağı gibi görme ve düşünmeyle de anlaşılamaz. Biz bu sıfatların varlığını kabul ederiz ancak Yüce Allah'ın nefsinin kimseye benzemediğini ifade ettiği gibi sıfatlarını da başkalarının sıfatlarına benzemekten tenzih ederiz. Yüce Allah Kur'an'da "Leyse ke mislihi şey'un=onun benzeri hiçbir şey yoktur"(Şura 11) demektedir. Beyhaki'nin sahih bir isnadla Ahmed b. Ebü'l-Havari'den nakline göre Süfyan b. Uyeyne şöyle demiştir: Yüce Allah'ın kitabında kendi nefsini anlattığı bütün ayetlerin tefsiri, onları okumak ve herhangi bir yorum getirmemektir. Beyhaki'nin Ebu Bekir ed-Dab'i'den nakline göre ise Süfyan şöyle demiştir: "er-Rahmanu ale'l-arşi isteua=Rahman arşa istiua etmiştir" ayeti hakkında ehl-i sünnetin görüşü" Rahman arşa nasılolduğu bilinmeksizin istiva etmiştir" şeklindedir. Bu konuda selef bilginlerinden gelen haberler çoktur. İmam Şafii ve Ahmed b. Hanbel'in bu konudaki tutumu da böyledir.
Tirmizi, Sünen'inde Ebu Hureyre'nin nüzul ile ilgili hadisinin ardından şöyle demiştir: Allah kitabında kendisini nasıl anlatıyorsa arşın o şekilde üzerindedir. (Tirmizi, Tefsir -hadid) İlim ehli birçok kimse de bu hadis ve buna benzer sıfatlar hakkında aynı yaklaşımı benimsemişlerdir. Tirmizi, Sadakanın Fazileti bölümünde şöyle der: Bu rivayetler sabittir. Biz bunlara iman ederiz, başka bir şey gibi görmeyiz. Bunlar hakkında "nasılolur" denmez. Aynı şekilde İmam Malik, İbn Uyeyne ve İbnü'lMübarek'in "Bunları nasıllığını merak etmeksizin olduğu gibi kabul ediniz" dedikleri nakledilmiştir. Ehl-i sünnet ve'l-cemaatten alimlerin görüşleri bu doğrultudadır. Cehmiyye mezhebine benzetmektir (teşbih) demişlerdir. İshak b. Rahuye ise şöyle der: Teşbih "Allah'ın elimiz gibi eli vardır, işittiğimiz gibi işitme duyusu vardır" denildiğinde söz konusu olur.
İshak Maide suresinin tefsirinde şöyle demiştir: İmamlar bu hadisleri tefsir etmeksizin iman ederiz demişlerdir. Sevri, Malik, İbn Uyeyne, İbnü'l-Mübarek bunlardandır. İbn Abdilben şöyle der: Ehl-i sünnet alimleri kitap ve sünnette yer alan bu sıfatların ikrar edilmesi noktasında görüş birliğine varmışlardır. Ancak onlar bu sıfatlardan hiçbirinin nasılolduğunu belirtmemişlerdir. Cehmiyye, Mutezile ve Haricilere gelince, onlar şöyle derler: Bu sıfatları kabul eden kimse benzetmede (teşbih) bulunuyor demektir.
Karşı taraf ise Cehmiyye, Mutezile ve Haricilere "muattıla" ismini vermişlerdir. İmamü'l-Harameyn, er-Risaletu'nNazzamiyyede şöyle der: Allah'ın sıfatları konusunda alimler farklı tavırlar takınmışlardır. Bazıları bunların tevil edilmesini ve bu konuda kitabın ayetleriyle sahih sünnetlere yapışmak gerektiğini söylerken, selef aIimleri bunların tevilinden kaçınmışlar ve nasıl ifade edilmişlerse o şekilde kabul edip manalarını Allah'a havale etmişlerdir.(Buruc 15) Bizim görüş olarak beğendiğimiz ve inanç olarak benimsediğimiz, selef bilginlerine uymaktır. Çünkü icma-ı ümmetin de iii değeri taşıdığı noktasında kesin delil vardır. Bu ifadelerin tevil edileceği kesin olsaydı bilginlerin bunlara olan ilgisi, şeriatın fürCıuna olan ilgilerinden daha fazla olurdu. Sahabe, tabiCın dönemi tevilden kaçınarak geçtiğine göre uyulması gereken yolun bu olduğu anlaşılmaktadır.
Fukahau'l-emsar denilen Sevrı, Evzaı, MaIik, Leys ve çağdaşları olan üçüncü asrın alimlerinden daha önce nakilde bulunmuştuk. Aynı şekilde bunlardan ilim alan imamların görüşü de böyledir. Şu halde şeriatın sahibi olan Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in şehadeti ile tüm asırların en hayırlısı olan ilk üç asrın aIimlerinin üzerinde ittifak ettikleri görüşe nasılolur da güvenilmez.
"İbn Abbas 'el-mecid' keIimesini 'el-kerım=şerefIi', 'el-vedCıd' keIimesini 'elhabıb=çok seven' şeklinde tefsir etmiştir." İbn Ebi Hatim'in AIi b. Ebi Talha vasıtasıyla nakIine göre İbn Abbas el-BurCıc suresindeki "zü'l-arşi'l-mecid"369 ayetini tefsir ederken şöyle demiştir: "el-Mecid", "el-kerım=şerefli" anlamındadır. Yine İbn Ebi Hatim'in nakIine göre İbn Abbas bundan bir önceki ayet olan "ve hüve'lğafCıru'l-vedCıd" ifadesini şöyle tefsir etmiştir: "el-VedCıd", "el-habıb=sevgili" anlamındadır.
Burada "el-mecid" keIimesine, "el-vedCıd" keIimesinden önce yer verilmesi, Yüce Allah'ın "zü'l-arşi'l-mecid" ifadesinde yer alan "el-mecid" keIimesini tefsir etmek gayesine yöneIiktir. İbn Abbas bunu tefsir ettikten sonra ondan önce geçen ismin tefsirini konu dışı olarak ele aldı. Böylece "el-mecid" keIimesinin öylesine merfu olarak okunduğuna ve "zü'l-arş" keIimesinin merfu olarak onun sıfatı olduğuna işaret etmek istemiştir. Kıraat aIimleri "el-mecid"
keIimesinin okunuşu hakkında ihtilaf etmişlerdir. Merfu olarak "el-mecidu" okunursa kelime Yüce Allah'ın sıfatlarından biri olur. "el-Meddi" şeklinde kesreIi okunursa bu takdirde "el-arş" keIimesinin sıfatı olur. 368 Manaların Allah'a havale edilmesi selefbilginlerinin mezhebi değildir. Selefbilginleri Rebl'a'nın "istiva meçhul değildir. Nasılolduğu akılla bilinmez" ifadesinde olduğu gibi bunun bilgisini Allah'a havale etmişlerdir.
İbnü'l-Müneyyir şöyle demiştir: Bu konuda İmam Buharl'nin zikrettiği rivayetlerin tümü İbn Abbas'ın nakli hariç "arş" kelimesini ihtiva etmektedir. Fakat o bununla bir nükteye dikkat çekmek istemektedir ki o da şudur: Ayette yer alan "el-medd" kelimesi esreli (meksur) okunduğu takdirde arşın sıfatı olmaz ki kadim ve ezeli olduğu vehmine kapılınmasın. Tam tersine o, Allah'ın sıfatıdır. Kelimenin merfu okunması bunun bir delili iken, "el-vedud" kelimesine bitişmesi diğer delilidir.
Böylece iki kıraatin aynı manada bir araya gelmesi için esre (kesre) mücaveret (komşuluk) kesresi olur. Bu kelimenin Buhari'de kendisinden sonra gelen kelime ile birlikte Allah'ın sıfatı olması da bunu teyit etmektedir. "Müjdeyi kabul edin ey Temim oğulları!" Ebu Asım'ın rivayetine göre Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem "Müjdeler olsun ey Temim oğulları!" buyurmuştur. Bu müjdeden maksat Müslüman olan kimsenin cehennemde ebedi olarak kalmaktan kurtulacağı ve bundan sonra -Allah'ın affetmesi hariç- kişinin ameline göre karşılığını alacağıdır.
"Onlar 'Sen bize müjdeledin. (Beytü'l-mal'den dünyalık da) ver!' dediler." Sevrl' nin , Meğazı bölümünde Cami'den nakline göre "Bize müjde verdiğine göre şimdi (Beytü'l-mal'den dünyalık da) ver dediler." Yine Meğazı bölümünde Süfyan'a dayanan bir rivayete göre "Bunun etkisi onun yüzünde görüldü" ifadesi yer almaktadır. Yine aynı rıvayete göre onlar "Ya Resulallah! Bize müjde verdin" demişlerdir.
Bu ifade onların Müslüman olduklarını ve dünyalığı (acil) istediklerini göstermektedir. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in onlara öfkelenmesi, bilgilerinin azlığını fark etmesindendir. Çünkü onlar emellerini fani olan dünya nimetlerine bağlamışlar ve dün yalı ğı ebedi ahiret sevabını elde edecekleri dini derinlemesine anlamaya tercih etmişlerdir. Dbı şöyle der: Temım oğullarının dünyalıktan başka dertleri olmayınca Nebi s.a.v.'e "Bize müjde verdin. Şimdi bize (beytü'l-mal'den dünyalık da) ver" dediler. Bundan dolayı Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem Yemenlilere "Temim oğulları müjdeyi kabul etmek istemediler"
demiştir. "(Ezelde) Allah vardı ve ondan önce hiçbir şey yoktu." Bed'ü'l-halk Bölümünde bu ifade daha önce "Ondan başka hiçbir şey yoktu" şeklinde geçmişti. Bu ifadeden alemin sonradan olma olduğu sonucu çıkarılmaktadır. Zira "Ondan başka bir şey yoktu" ifadesi bunu açıkça belirtmektedir. Zira Allah'tan başka her şey mevcut değilken sonra var olmuştur. Ebu Hureyre'nin naklettiği "Şüphesiz cennette yüz derece vardır. Allah onları kendi yolunda cihad eden mücahitler için hazırladı"
şeklindeki beşinci hadisin açıklaması "Allah üzerine haktır" cümlesiyle birlikte geçmişti. Bunun manası Yüce Allah'ın "Ketebe Rabbukum ala nefsihi'r-rahmete=Rabbiniz merhamet etmeyi kendi zatına farz kıldı"(En'am 54) ayet i ile aynı manayadır. Bu ifade, merhametin onun açısından bağlayıcı olduğu anlamına gelmez. Çünkü onun açısından kendisine ne emreden ve ne de yasaklama getiren yoktur ki ondan yapmasını talep etmek gereken şeyi ona farz kılsın. Ayetin manası, Yüce Allah'ın vaad ettiği sevabı yerine getireceğidir. Çünkü o vaadinden caymaz.
Ebu Zerr'in rivayet ettiği altıncı sıradaki hadisin açıklaması Bed'ü'l-halk ve Yasın suresinin tefsirinde geçmişti. Burada maksat Allah'ın arşının yaratılmış (mahluk) olduğunu belirtmektir. Zira arşın üstü ve altı batıdan nasıl doğacağı Rikak Bölümünde Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in "Ben ve kıyamet işte şu ikisi gibi olduğumuz. halde gönderildim" ifadesi açıklanırken geçmişti. İbn Battal şöyle demiştir: "Güneşin izin istemesi" Allah'ın onda hayat yaratıp, bu esnada dile gelmesidir. Çünkü Allah cansızlara ve ölülere hayat vermeye kadirdir.

Zincir sözün kaynağından musannife doğru sıralanmıştır: 1 = sözü söyleyen/ilk aktaran, sonrakiler onu sırayla nakledenler, en altta eseri derleyen Buhârî. Râviye tıklayınca aynı râvinin geçtiği tüm hadisler listelenir; parantezdeki sayı râvinin bu kitapta geçtiği hadis sayısıdır.