Bu ayet Hafs Mushafı sırasına göre baştan 2220, sondan 4017. ayet; 18. sure ve Kehf Suresinin 80. ayetidir. Kehf Suresi 80. ayetinin kelime sayisi 10, harf sayısı 51 ve toplam ebced değeri ise 4343 olarak hesaplanmıştır. Kehf Suresinin toplam ebced değeri 495659 olarak hesaplanmıştır. Ebced sayımlarında varsa ء Hemze harfi dahil olarak sayılmıştır.
Arapça Metin
واما الغلام فكان ابواه مؤمنين فخشينا ان يرهقهما طغيانا وكفرا
Kıssada geçen “suçsuz bir insanın öldürülmesi”ni hiçbir ilâhî din onaylamaz. Halbuki âyetlerden anlaşıldığına göre Hızır bunları kendiliğinden değil ilâhî emir gereği olarak yapmıştır. Bu takdirde peygamberlere gönderilen ilâhî emirlerle Hızır’a verilen ilâhî emirler arasında bir çelişki görülmüyor mu? Bu durumda Hz. Mûsâ Hızır’ın açıklamasıyla nasıl ikna olmuştur? Bazı müfessirler bu emirlerin, bir şahsın zengin, diğerinin fakir ve birinin hasta, diğerinin sağlıklı olmasını takdir edip bu sonucu yaratan Allah’ın emirleriyle aynı gruptan olduğunu kabul etmişlerdir. Bu takdirde Hızır’ın Allah’ın emirlerini uygulayan bir melek olduğu veya insanlar için belirlenen sınırlarla bağımlı olmayan başka bir varlık olduğu sonucuna varmışlardır (Mevdûdî, 171 vd.). Bir diğer yoruma göre de bu soruya iki türlü cevap verilebilir: 1. Hz. Mûsâ’nın yoruma itiraz etmemesinden anlaşıldığına göre, onun mâsum zannettiği kimse çocuk değil, işlediği suçlardan dolayı öldürülmesi gereken ergin bir gençtir. 2. Hızır aleyhisselâm bunu kendiliğinden değil Allah’ın emriyle yaptığını söylemiştir; Mûsâ’nın itiraz etmemesinin sebebi de budur. Çünkü bu sözüyle Hızır, istisnaî hallerde özel bir şeriatla gönderilmiş bir peygamber olduğunu anlatmak istemiştir. Bundan dolayı o çocuğu öldürmesi olayı genel kurala aykırı olmakla beraber, Hızır için özel bir vahye dayanmaktadır. Hz. Mûsâ’yı Hızır aleyhisselâmdan ayıran en önemli nokta da budur (Şevkânî, III, 342; Elmalılı, V, 3272). Bizim bu son yoruma katılmamız mümkün değildir; çünkü Allah’ın sünnet, âdet, ahlâk ve evrensel şeriatına ters düşmektedir. Bu olayın mâkul yorumu şöyle olabilir: a) İdamı gerektiren suçlar işlemiş ve bu yüzden öldürülmüştür. b) Eceli gelmiş, Hızır Allah’ın iradesi ile ölüm meleğinin rolünü üstlenmiştir. Sonuçta gencin ölmesi, ana ve babasını onun kötülüklerinden kurtarmıştır. Ledünnî ilmin İslâm’daki yeri ve değerini özetlemek gerekirse: Allah’tan gelen, vasıtasız elde edilen bilgiler İslâmî epistemolojide vahiy ve ilham olmak üzere ikiye ayrılır. Bunların ikisi de Allah katından (ledün) gelir, vahiy objektif ve genel, ilham sübjektif ve özeldir. Allah peygamberlerine gerekli gördüğünde sır ve gayba ait bilgi de verir, ama ilhama mazhar olan velîlerine vahyetmez. Bu sebeple ilham alanı, vahiy alandan üstün görmek isabetli olmaz. Temsilî olması da mümkün bulunan bu kıssadan anlaşılacağı gibi ilham belli konulara ait ve özel bilgi olup meşruiyeti, geçerliliği, doğruluğu vahiy yoluyla alınan bilgilere uygun olmasına bağlıdır.
Mehmet Okuyan
Erkek çocuğa gelince, onun ana babası mümin kişilerdi. Onları azdırıp inkâra sürüklemesini uygun görmemiştik.
Burada geçen [haşînâ] fiili yaygın anlamı olan “korkmak” şeklinde tercüme edilirse mesajın anlaşılmasında sorun yaşanması kaçınılmazdır. Çünkü Yüce Allah’ın herhangi bir şeyden korkması kesinlikle söz konusu olamaz. Korkanlar melekler şeklinde kabul edilirse bu defa da meleklerin bir şeylerden korktuğu için bir insanı öldürmesi söz konusu olmaktadır. Konuyu insan (Hızır) şeklinde kabul edince konu tamamen çıkmaza sürüklenmektedir. Çünkü bu Hızır denen şahsiyet bir kişidir; ayetteki ilgili fiil ise çoğul kalıptadır. Oysa pek çok müfessir ve lügat âlimine göre Yüce Allah için kullanılması durumunda bu fiilin “uygun görmemek” anlamı da vardır ki bu anlam bağlama da olaya da uygundur.
Bayraktar Bayraklı
“O çocuk ise, onun anne ve babası inanmış kimselerdi. Eğer çocuk yaşarsa onları azdırmasından ve inkâra sürüklemesinden korktuk.”
1- Zor kullanarak, baskı yaparak onları azgınlığa ve küfre sürüklediğini içtenlikle, yakından biliyoruz. Haşiye sözcüğüne “korktuk” şeklinde anlam verilmesi doğru değildir. Zira Haşiye, yani huşu; içtenlik, samimiyet demektir. Anlaşılan odur ki; söz konusu alim kul o yörede yaşayan ve yaşadığı toplumda olup bitenlere yakından tanık olan birisidir. Çocuğu ve çocuğun ailesini de çok iyi tanımakta, çocuğun anne ve babasına nasıl baskı yaptığını, nasıl zulmettiğini içtenlikle/yakından bilmektedir. Çocuğun onları azgınlığa ve küfre sürüklediğinden emin birisidir. Ayetteki huşu sözcüğü, alim kulun olup bitenleri çok iyi bildiğinden ve bilgisinden emin olduğu anlamındadır. Gelecekte olacak olan bir şeyden değil olmuş olan; olmakta olan bir durumdan söz edilmektedir. Ayete gelecekte olacak bir şeymiş gibi anlam verilmesi yanlıştır. Yanlışlığın temel nedeni haşiye sözcüğüne korkma anlamının verilmesidir.
Ahmet Akgül
“(O öldürdüğüm) Oğlan çocuğuna gelince: Anne ve babası mü’min (ve hayırlı) kimselerdi. Bu çocuğun ileride bunları azdırması ve küfre kaydırması (yolundaki İlahi ikaz ve işaretle) duyduğum haşyet ve endişe (üzerine, onu öldürüverdik.) ”
Öldürdüğüm çocuğa gelince, onun anası ve babası inanmış kimselerdi. Bu çocuğun onları azgınlığa ve kâfirliğe sevketmesinden korktuk da, onu öldürmüş olduk.
“Delikanlıya gelince, onun annesi ve babası mü'min kimselerdi. Delikanlının, annesini babasını, aşırı sevgileri sebebiyle kendisi gibi azgınlığa, eşkıyalığa, inkâra ve küfre sürüklemesinden içimiz titreyerek korktuk.” dedi.
80-81. “Oğlan çocuğa gelince; onun anne ve babası mü'min kimselerdi. (Bu çocuğun) onları ileride azgınlığa ve küfre sürüklemesinden korktuk. Ve böylece, Rablerinin onlara, bu çocuğun yerine daha hayırlı ve daha merhametli bir çocuk vermesini diledik.”
Zira Hızır (a.s.), bu çocuğun ileride zalim biri olacağını, temiz birer mümin olan ebeveynine karşı azgınlık ve nankörlük göstereceğini, yahut çocuk sevgisi yüzünden ana-babasının manevi hayatlarının tehlikeye düşeceğini biliyordu; Allah bunu Hızır’a bildirmişti.
Edip Yüksel
"Çocuğa gelince, ana babası iki inanan kişi idi. Taşkınlık ve nankörlük ile o ikisine yük olmasından endişelendik."
80-81 Adolf Hitler sevimli ve görünüşte suçsuz bir çocuktu. Çocukken ölmüş olsaydı çoğu kişi üzülecek ve hatta Tanrı'nın hikmetini sorgulayacaktı. Bu derslerden öğreniyoruz ki her şeyin ardında güzel bir sebep vardır. Adolf Hitler gibi bir caninin yaşatılması ise bir başka bir güzel sebebe bağlıdır.
Elmalılı Hamdi Yazır
"Oğlana gelince, onun anababası mümin kimselerdi. Çocuğun onları azgınlık ve inkâra sürüklemesinden korktuk."
80,81. Oğlana gelince: ebeveyni mü'minlerdi, onun için bunları tuğyan ve küfrile sarmasından sakındık da istedik ki kendilerinin rabbı ona bedel bunlara temizlikçe daha hayırlısını ve merhametce daha yakınını versin
“Ve o çocuğa gelince (o büluğ çağına ulaşmış bir isyankâr idi); hâlbuki ana-babası mü'min kimselerdi; onları da azgınlığa ve küfre bürümesinden (sürüklemesinden) korktuk.”
80, 81. Öldürdüğüm oğlanın da anası, babası mü/mindi. Onun, ana ve babalarını taşkınlığa, gâvurluğa sürüklemesinden [³] korktuk. Rablerinin, ana ve babasına ona bedel daha pâk, merhamete daha lâyık bir çocuk vermesini istedik.
Öldürdüğüm o çocuğa gelince; onun anası. babası tertemiz birer mümindi. Biz bu evladın sonunda onları azgınlık ve inkâra sürükleyeceğini biliyorduk, onlara rahmetimizden dolayı, işte o yüzden onu öldürdük;
1 Âyetin bu bölümü: “…çocuğun onları azdırmasından ve inkâra sürüklemesinden korkmuştuk” diye de tercüme edilebilir. Yukarıdaki meâl bu ifâdelerin Allah’a ait olması daha uygun görüldüğü için tercih edilmiştir. 2 Kıssanın burada bitmesinden anlaşılıyor ki bu beyana karşı Musâ (a.s.) bir şey dememiş ve bu te’vilde reddedilecek bir şey görmemiştir. Demek ki Musâ (a.s.)’nın zâhiren kötü gördüğü şeyler hakikatte öyle değilmiş. O halde demek olur ki bâtının gereği, zâhire muhalif olabilir. Fakat bundan dolayı hakikatle şeriatın birbirine zıt olması lâzım gelmez. Zira şeriat, hükm-i haktır. Hükm-i hak da hakikatte ne ise odur. Onun için bâtına memur olan Hızır, emr-i hak olan ile amel ettiği gibi şeriat ile memur bulunan Musâ da hakikat izah olunduğu zaman şer'an itiraza mahal olmadığını görüyor. Ancak burada şayanı dikkat bir nokta vardır ki o da Hızır’ın öldürdüğü çocuk, meselesidir. Eğer bu çocuk, büluğ çağına ulaşmış idiyse küfründen dolayı öldürülme hükmü, şeriata uygun olur. Fakat henüz baliğ olmamış bir sabî idiyse onun küfrü gelecekte olacak bir olaydır. Hızır bu durumu bilmiş dahi olsa bir sabî şöyle dursun bir baliği bile ileride yapacağı bir cürümden dolayı katletmek şeriata uyun değildir. Ancak, (زَكِـيَّـةً نَفْسًا) ifadesinden bu çocuğun sabî değil, baliğ azgın bir kâfir, olduğu ve öldürülmeyi hak ettiği anlaşılabilir. Veya şeriatın hakikati Allah’ın emridir. Hızır da bunu kendiliğinden değil, Allah’ın emriyle yaptığını söylemiş, Musâ’nın itiraz etmemesine sebep de bu olmuştur. Zira vefat eden sabîlerin canını alan ölüm meleği bu işi Allah’ın emriyle yaptığı için şer’an sorumlu değildir. (Elmalılı)
Muhammed Esed
O genç adamda, ki anası-babası mümin kimselerdi, taşkınlıkları ve inkarcı eğilimleriyle onlara çok derin acılar vereceği yolunda kaygı verici belirtiler görmüştük; 78
– Öldürdüğüm çocuğa gelince; onun ana babası mümin kimseler idi. Çocuğun, ana babasını azgınlık ve küfre sürüklemesinden endişe ettik. 29/8, 31/14, 46/15...17
“Gelelim delikanlıya: Onun ebeveyni imanlı kimselerdi; fakat biz onun azgınlık ve sapkınlıkla (ebeveynini) derin acılara boğacağına dair kaygı verici bir bilgiye sahiptik.[2422]
[2422] Haşînâyı çevirimiz, Taberî’nin bu kelimenin “duyu ve gözlem dışı yolla idrak edilen bir bilgi türü”
açıklamasına dayanmaktadır. İbn Mes’ud mushafına bu âyet hakkında şu notu düşer: “Senin Rabbin onların azgınlık ve sapkınlığa sürükleneceğine dair endişe verici bir bilgiye sahipti” (Taberî). Bu notu Ferrâ Ubeyy b. Ka’b’a nisbet eder.
Ömer Nasuhi Bilmen
«Oğlana gelince onun anası ile babası iki mü'min kimselerdir. İmdi onları bir azgınlığa, bir küfre bürümesinden korktuk.»
İsyâniyle onları şerre sürüklemesinden, yahut onların îmanına kendi azgınlık ve inkârını bulaştırmasından veya onları da kendisi gibi azgınlığa ve küfre sürüklemesinden
Süleymaniye Vakfı
Oğlan çocuğuna gelince, anası babası inanıp güvenmiş (mümin) kimselerdi. Onları azgınlığa ve nankörlüğe sürüklemesinden korktuk.
80-81. “daħı ammā er oġlan oldı atası anası mü’minler pes ķorķduķ kim irüre ol ikiye [156b] orandan geçmek daħı nā-sıpāslıķ eylemek. pes diledük kim degşüre ol ikiye çalabı’sı ol ikinüñ yigrek andan eyü olmaķdın yaña daħı yaķınıraķ esirgemekdin yaña.”