11. Hûd Suresi Meali

Elif-Lam-Ra; (bu Kur’an) ayetleri muhkem kılınmış, sonra da Hüküm ve Hikmet sahibi olan ve her şeyden haberdar bulunan (Allah) tarafından birer birer (bölüm bölüm) açıklanmış bir Kitab-ı Kerim’dir. (Müttakiler için hidayet ve hikmet rehberidir.)
Öyle ki; Allah’tan başkasına ibadet etmeyin. (Sadece O’nun kurallarına uyup, yalnız O’nun rızasını gözetin. Şunu bilin ki) Gerçekten Ben, O’nun tarafından sizi ikaz eden ve müjdeleyen (bir peygamber) im.
Ve (her hatanın ardından hemen) Rabbinizden bağışlanma dileyin. Sonra (sürekli) O’na tevbe edin ki, O da sizi adı (ve zamanı) belirlenmiş bir vakte kadar güzel bir meta (şerefli bir hayat ve rahatlıkla) geçindirsin ve her fazilet sahibine kendi faziletini (feyiz, feraset ve bereketini) versin. Eğer (Hakk’tan ve hayırdan) yüz çevirirseniz; gerçekten Ben, sizin için (hesabı çetin, önemi ve anlamı) büyük bir günün azabından korkup çekinirim.
(Unutmayın!) Sizin dönüşünüz Allah’adır. O her şeye güç yetirendir.
Haberiniz olsun; gerçekten onlar (münafık ve marazlı olanlar) O’ndan (Cenab-ı Hakk’tan ve Resulüllah’tan) gizlenmek için göğüslerini büker (ve Hakk davadan yan çizerler.) Ve yine bilin (ve uyanık bulunun) ki; onlar (hıyanet ve nifak) örtülerine büründükleri (gizli ve kirli işler çevirdikleri) zaman, O (Allah) onların sakladıklarını da açığa vurduklarını da bilmektedir. Çünkü O, gönüllerin içinden geçip duranı Bilendir.
Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki; her türlü rızkı (ve ihtiyacı) Allah’a ait olmasın. (tek hücreli böceklerden balinalara kadar) Onun yuvasını ve yaşadığı yeri de, gezip dolaştığı geçici yerleri de her an bilir. (Ve zaten) Bunların hepsi her şeyi açıklayan (ve kayıt altına alan) bir kitabın içindedir.
O’nun (Allah’ın) Arş’ı (kudret sanatı ve saltanatı) su üzerinde (henüz bütün âlem enerji -nur- parçacıklarından oluşan gaz ve toz bulutu halinde ve içinde buhar taşıyan vaziyette) iken; amel bakımından hanginizin daha iyi olduğunu denemek için gökleri ve yeri altı günlerde (dönemde) yaratan O’dur. Andolsun Sen onlara; “Gerçekten siz ölümden sonra diriltileceksiniz” dediğinde inkârcılar; “Bu açıkça (aldatmaca bir) sihirden (etki altına alma girişiminden) başka bir şey değildir” derler.
Andolsun muayyen bir taifeye (veya belirli bir süreye) kadar onlardan azabı erteleyecek olursak; hemen hepsi birden; “Onu engelleyen nedir? (Hadi cezamızı verse ya!) ” derler. Şunu iyi bilin ki; onlara bu azabın geleceği (ve şeytani saltanatlarının devrileceği) gün (kesindir) ve bu, onlardan asla geri çevrilecek değildir. Ve alaya aldıkları şey de kendilerini çepeçevre kuşatıp (onları rezil ve zelil edecektir.)
Andolsun ki eğer Biz insana Kendi katımızdan bir rahmet (nimet ve fazilet) tattırıp; sonra (kıymetini bilsin ve imtihandan geçsin diye) bunu kendisinden çekip alsak, kuşkusuz o (hemen) umudunu kesmiş bir nankör (gibi davranmaya, itiraz ve isyana başlayacaktır.)
Ve andolsun ki (insan) eğer kendisine dokunan bir sıkıntıdan sonra (tekrar eski nimet ve faziletine döndürülecek olsa) yine kesinlikle; “Kötülükler benden (uzaklaşıp) gitti, (kendi bilgim ve becerimle bunu başarıp kurtuldum) ” diyerek (gaflet ve cehalete dalacaktır) . Çünkü o, şımarık (bir şaşkındır ve boş yere) böbürlenen ve gururlanandır.
Ancak (hem nimetlere hem de musibetlere karşı) sabredenler ve salih amel işleyenler hariç... İşte bağışlanma ve büyük ecire ulaşma bunlarındır.
(Ey Elçim ve ey Hakk davanın temsilcisi!) Şimdi (inkâr edenlerin ve nasipsizlerin;) “O’na bir hazine indirilmeli veya onunla bir melek gelmeli değil miydi?” demeleri dolayısıyla, göğsün daralıp, belki de Sana vahyolunan (gerçeklerden ve müjdelerden) bir kısmını (onların keyfi için) terk mi edeceksin? (Unutma ve yolundan geri durma) Sen sadece bir uyarıcısın!... Allah her şeye Vekîl’dir (ve yeterlidir. Sizin göreviniz Hakkı yaşamak ve yaymaktır.)
Yoksa (Senin için, Kur'an’ı) “O uydurdu” mu diyorlar? (Onlara) De ki: “Siz bu sözünüzde sadık, samimi ve gerçekçi iseniz, Allah’tan başka gücünüz yettiklerinden de kimi (yardıma) çağırırsanız çağırın (böylece), Onun gibi (Kur’an’a benzer; hepsinden vazgeçtik, hiç değilse) on sure uydurup meydana getirin (de görelim) .”
Eğer buna rağmen size cevap veremezlerse, artık biliniz ki O (Kur’an), gerçekten Allah'ın ilmiyle indirilmiştir ve O'ndan başka ilah yoktur. Öyleyse (bu açık bilgi ve belgeler karşısında) artık, siz Müslüman mısınız (değil misiniz, karar sizindir) ?
Her kim (sadece) dünya hayatını ve onun çekiciliğini (zevkli ve ziynetli nimetlerini) isterse, onlara yapıp ettiklerini orada (dünyada) tastamam öderiz ve onlar bunda hiçbir eksikliğe uğratılmayacaklardır.
(Ancak) İşte bunların, ahirette kendileri için ateşten başkası yoktur. Onların orada (dünyada) bütün işledikleri (bazı hayırlı ve yararlı işler de) boşa çıkmıştır ve yapmakta oldukları şeyler de geçersiz olacaktır.
Rabbinden apaçık bir delil üzerinde bulunan, onu yine Ondan (Allah tarafından görevli) bir şahit (her amelini kaydedici melek) izleyip duran ve ondan önce bir önder ve rahmet olarak Musa'nın kitabı (kendisini doğrulamakta) olan kimse, (Hz. Muhammed A.S ve ümmeti artık onlar) gibi midir? (İnkarcılarla bir midir?) İşte onlar (Müslümanlar) Buna (Kur'an'a) iman etmektedir. Artık hangi topluluk (hangi hizip ve ekip) Onu (Kur’an’ı ve Resulüllah’ı tamamen veya kısmen) inkâr ederse, ona va’ad edilen yer (cehennem) ateştir. Öyleyse bundan hiç kuşkun olmasın, çünkü o Rabbinden olan bir Hakk’tır. Ancak insanların çoğunluğu inanmazlar. (İnanmayacaklardır.)
(Yahudiler ve Hristiyan Siyonistler gibi Müslümanlar içinde de rastlanan bazı kesimler: “Bizler Allah tarafından seçilmiş ve kendilerine dünya hâkimiyeti va’ad edilmiş kimseleriz. Bu amaçlar için her şey bize mübah ve caizdir” düşüncesinde olanlar sapıtmış kimselerdir. Ve bazı işbirlikçiler gibi; şahsi makam ve menfaat için bunları destekleyip, bu hıyanetlerine de çeşitli mazeret kılıfları geçirerek) Allah’a karşı yalan uydurup iftira atandan daha zalim kim olabilir? İşte bunlar (hesap günü huzura getirilip) Rablerine arz edilerek (meleklerden ve mü’minlerden) şahitler şöyle diyeceklerdir: “Rableri üzerine yalan söyleyenler (dinlerini ve Allah’ın ayetlerini eğip bükenler) işte bunlardır!” Haberiniz olsun; Allah’ın laneti (böylesi hain ve gafil) zalimlerin üzerinedir. (Ve bu zalimler Allah’ın kahrına uğramışlardır.)
Bunlar (insanları) Allah’ın yolundan (şeriat ve cihad şuurundan) uzaklaştıran ve İslam’ı (nefsi arzularına göre) eğriltmeye (ve eksik öğretmeye) çalışan kimselerdir. (Bunlar çevrelerinde mübarek ve muhterem bilinseler de gerçekte) Ahirete (ve hesaba çekilmeye de tam manasıyla) iman etmeyenlerdir. (Zira hakikaten iman etmiş olsalardı, İslam şeriatını lüzumsuz saymaz, cihadı unutturup çarpıtmaz ve dinsizlerle iş birliğine yanaşmazlardı.)
(Katı İslam, ılımlı İslam gibi asılsız kavramlar uyduranlar var ya) Bunlar, yeryüzünde (Allah'ı) asla aciz bırakamayacak (ve zulüm saltanatlarını sürekli ayakta tutamayacaklardır) ve bunların Allah'tan başka velileri de bulunmayacaktır. Azap onlar için kat kat arttırılacaktır. (Çünkü) Bunlar (Hakkı) işitmeye tahammül edemiyorlardı ve gerçekleri de görmek istemiyorlardı (küfür ve kötülükte inatçı insanlardı).
(Din adına ortaya çıkarak insanları Allah'ın Hakk yolundan saptırıp alıkoyanlar ve İslam’ı yozlaştırıp çarpıtmaya çalışanlar var ya) İşte bunlar, kendilerini hüsrana uğratanlardır ve yalan olarak uydurdukları (düzme nizamlar ve şeytani güç odakları da) onlardan uzaklaşıp-kaybolmuşlardır.
Hiç şüphesiz bunlar, ahirette de en çok ziyana uğrayıp (pişman ve perişan olacaklardır).
İman edip salih amellerde bulunanlar ve "Rablerine kalpleri tatmin bulmuş olarak bağlananlar" (ise), işte bunlar da cennetin halkıdırlar. Onda süresiz kalacaklardır.
Bu iki grubun (iman ve itaat ehliyle, inkâr ve itiraz kesiminin) örneği; kör ve sağır ile gören ve işiten gibidir. Örnek (ve ölçü olarak hiç) bunlar eşit olabilir mi? Hâlâ öğüt alıp-düşünmeyecek misiniz? (Hakikat bu denli açıktır.)
Andolsun ki, Biz Nuh’u risaletle (görevlendirip) kavmine gönderdik. (Onlara) “Ben sizin için apaçık bir uyarıcıyım”;
“Allah’tan başkasına kulluk etmeyin (yarar ve zararı sadece Allah’tan bilin. İbadet ve hizmetlerinizde sadece O’nun rızasını gözetin) . Gerçekten ben, sizin için acı bir günün azabından korkmaktayım” (demişti).
Kavminden ileri gelen kâfirler (den hükümet, servet ve etiket sahibi kimseler ise ona) : “Biz seni, sadece bizim gibi bir beşerden başka (bir şey olarak) görmüyoruz... Ve sana, sığ bakışlı (ve kıt akıllı aşağı tabakadan) rezil ve zelil kimseler dışındakilerin tâbi olduğunu da görmüyoruz… Ve sizin bizden bir üstün tarafınızı (farklı ve faziletli bir yanınızı) da görmüyoruz. Tam aksine sizi yalancı (hürmet ve menfaat toplamak için plancı ve palavracı) olduğunuzu zan ve tahmin ediyoruz” deyip (itiraz ve inkâr etmişlerdi.)
Nuh dedi ki: “Ey Kavmim, samimi reyinizi (vicdani kanaatinizi) söyleyin: Eğer ben, Rabbimden verilen apaçık bir delil üzerinde bulunuyorsam... Ve Rabbim bana Kendi katından (özel) bir rahmet (hikmet ve hidayet) vermiş de (bu gerçek) sizin (basireti körelmiş) gözlerinizden gizli tutulmuşsa!.. (O takdirde kime karşı çıktığınızı ve nelerden mahrum kalacağınızı bir düşünüverin.) Ve tabi siz bu (nimet ve fazileti) istemiyorsanız, biz onu size zorla mı kabul ettireceğiz?”
“(İyidüşünün) Ey kavmim! Ben bu (tebliğ ve tavsiyelerime) karşılık sizden bir mal (makam ve menfaat) istemiyorum. Benim ücretim yalnızca Allah’a aittir. (Siz hor görüyor ve hoşlanmıyorsunuz diye) Ben iman edenleri (yanımdan) kovacak değilim. Onlar mutlaka Rablerine kavuşacak (niyet ve gayretlerinin karşılığına erişecekler) dir. Ne var ki, Ben sizi gerçekten cahillik eden bir toplum (olarak) görmekteyim.”
“Ey kavmim! (Siz istemiyorsunuz diye) Ben bunları (yanımdaki horladığınız sadıkları) kovarsam, Allah’tan (gelecek azaba karşı) bana kim yardım edebilir? Hiç düşünmez misiniz?”
“Ben, Allah’ın hazineleri yanımdadır (istediğim şekilde dağıtabilirim) demiyorum… (Allah’ın öğrettiği ve haber verdiği dışında) Gaybı da bilmiyorum. Melek olduğumu söylemiyorum. Sizin gözlerinizde aşağılık (basit ve bayağı kimseler olarak hor) görünen (mü’min) lere; (sizin gibi) Allah bunlara hiçbir hayır vermez (izzet, servet ve devlet reva görülmez) de demiyorum. (Herkesin) Nefislerinde olanı (içlerinde taşıdıklarını) Allah daha iyi bilir. Bu durumda (söylediklerimin aksini yaparsam) gerçekten o zaman zalimlerdenim (demek) dir.”
(Kavmi kendisine) “Ey Nuh! Yeter bizimle çekişip tartıştığın ve bu mücadeleyi çok uzattın! Eğer haklı ve sadık isen; bize va’ad ve tehdit ettiğin (azabı) getir (de görelim) ” demişlerdi.
(Nuh) Dedi ki: “(O benim elimde değil) Eğer dilerse, onu size Allah getirecektir ve siz O’nu aciz bırakacak (bu azaba mâni olacak) da değilsiniz.”
“Eğer (inkâr ve isyanda inadınız ve bozuk fıtratınız yüzünden) Allah sizi azdırıp saptırmayı dilemişse, Ben size öğüt vermek istesem de bu nasihatimin size yararı olmaz. Sizin Rabbiniz O’dur ve O’na döndürüleceksiniz.”
Yoksa “Bunu kendisi uydurdu” mu diyorlar? De ki, “Eğer bunları ben uydurmuşsam, suçum (ve sorumluluğum) bana aittir. Ama (Allah da biliyor ki) Ben sizin işlemekte olduğunuz günahlardan uzağım (beriyim.) ”
(Bunların üzerine Hz.) Nuh’a vahyedildi ki: “(Artık) Senin kavminden (ciddiyet ve samimiyetle) iman edenlerin dışında, kesinlikle hiç kimse inanacak değildir. O halde, sakın onların davranışlarına üzülme!”
“(Şimdi) Sana vahyettiğimiz (öğrettiğimiz) doğrultuda ve gözetimimiz altında; (emredilen) gemiyi (sanatlı ve sistemli şekilde) imal edip yapıver. (Ve artık) O zalimler hakkında Bana hitap edip (talepte ve şefaatte bulunma). Çünkü onlar (sapkınlık ve saldırganlıklarının karşılığı olarak) suya batacak ve boğulacaklardır (artık bunu hak etmişlerdir). ”
(Hz. Nuh üstün bir sanatla, bilgi ve beceri gerektiren ustalıkla) Gemiyi yaparken, kavminin (servet ve siyaset bakımından) ileri gelenleri, yanından geçerken (kendisine her uğradıklarında) Onunla alay ediyor (ve “hiçbir deniz, göl ve nehir bulunmayan bu bölgede gemi ne işine yarayacak, aklını mı kaçırdın?” diyor) lardı. O ise dedi ki: “Eğer bizimle dalga geçiyor (ve hor görüp gönül eğliyorsanız, devam edin. Çünkü yakında) sizin bizimle alay ettiğiniz gibi, (asıl) biz sizinle alay edeceğiz!”
“(Bekleyin çok yakında) Artık rezil ve rüsva edici azabın kime geleceğini ve sürekli azabın (hakaret ve eziyet ortamının) kimlere ineceğini yakından bilecek (ve görecek) siniz.”
Hatta ki; nihayet emrimiz geldiği anda ve tandır feveran ettiği (yerden gökten suların kaynayıp fışkırdığı) zaman, (Nuh’a) Dedik ki: “(Lazım olan evcil hayvanlardan) İkişer çift ile aleyhine söz geçmiş (ve küfrü kesinleşmiş) olanlar dışındaki aile fertlerini ve iman edenleri artık gemiye yükle!” Zaten çok az bir gruptan başka, kimse onunla birlikte iman etmemişti.
(Hz.) Nuh, (iman ehline ve ailesine) dedi ki: “Geminin içine binin. Onun yüzmesi de, durup demirlemesi de, Allah’ın ismiyle (ve izniyledir) . Şüphesiz Rabbim Bağışlayandır, acıyıp Esirgeyendir.”
Ve (o gemi) onlar da (üzerinde olduğu halde) ve dağlar gibi dalgalar içinde akıp giderken (Hz.) Nuh, bir tarafa çekilip duran (ve bitaraf olan, safını tam belirleyememiş bulunan) oğluna seslendi: “Ey oğlum! (Gel) Bizimle beraber (gemiye) bin... (İnadı bırak, uyarıma iman ve itimat et) Ve kâfirlerle birlikte olma!” diye seslenmişti.
(Oğlu) Dedi ki: “Ben yüksek bir dağa sığınacağım, o beni sudan korur. (Su orayı da basarsa, daha yüksek bir tepeye çıkacağım… ” Hz. Nuh) Dedi ki: “Bugün Allah’ın (azap) emrinden, Rahim olan (Allah) dan başka koruyucu yoktur!” (Ve derken Nuh ile oğlunun) Her ikisinin arasına (bir) dalga girdi, böylece o da boğulan (ve helake uğrayan) lardan olup gitmişti.
Ve (ardından) “Ey yer (artık) suyunu yut, ve ey gök sen de (suyunu) tut!” denildi... (Bu İlahi emir üzerine) Su(lar) çekildi, (zalimlerin) iş(leri) bitirildi… Gemi de Cudi (Dağı) üzerine oturup yerleşti… Ve zalimler topluluğu için de: “(Hayırdan ve huzurdan) Uzak kalsınlar, kahrolsunlar!” denildi…
(Bu olaylar sırasında Hz.) Nuh Rabbine yalvarıp: “Ya Rabbim şüphesiz oğlum, benim ailemdendir. Ve senin (ailemi kurtaracağın yönündeki) va’adin de elbette Hakk’tır. (Ama işte oğlum boğuluyor!) Sen hâkimlerin hâkimisin! (Her şeye güç yetiren ve karar verensin! Oğlumu boğulmaktan, bizi de ızdıraptan kurtar) ” demişti.
(Allah) Buyurdu: “Ey Nuh, kesinlikle, o senin ailenden değildir... Çün-kü o, salih olmayan bir iş (bâtıl ve bozuk amel sahibidir... Sadık ve salih olmayan bir kişidir… Tavrı ve tabiatı, amel-i gayr-ı salihtir). O nedenle, hakkında (kesin) bilgi sahibi olmadığın şeyi Benden isteme! Doğrusu, sen cahillerden olmayasın (evladın diye zalim ve kâfirlere sahip çıkmayasın) diye sana öğüt veriyorum!”
(Hz. Nuh) Dedi ki: “Ey Rabbim! Bilgim (ve yetkim) olmayan şeyi Senden istemekten (artık) Sana sığınırım... Ve (beşeri bir zaafiyet ve şefkatle yaptığım yanlışlıklardan dolayı) eğer beni bağışlamaz ve acıyıp merhamet buyurmazsan hüsrana uğrayanlardan olurum!”
(Bunun üzerine) “Ey Nuh” denildi… “Sana ve seninle birlikte olan ümmetlere Bizden selamet ve bereket (verilmiş olarak gemiden) inin… (Kıyamete kadar; sizin gibi iman ve itaat ehli olup hidayet davetine uyan ve selamet gemisine oturan bütün topluluklar da barış, bereket ve emniyet içinde olacaktır. Ama küfre ve nankörlüğe düşen) Diğer ümmetleri de (dünyada bir müddet) yararlandıracağız. Sonra (hidayet gemisine binmeyenlere, yine) Bizden çok acı (ve alçaltıcı) bir azap dokunacaktır.” (Bu Allah’ın sünnetidir.)
(Ey Resulüm!) Bunlar: Sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Bunları Sen ve kavmin bundan önce bilmiyordunuz. Şu halde (inkârcı ve münafıkların eziyetlerine) sabret. Şüphesiz (güzel olan) sonuç takva sahiplerinindir.
Ad (halkına da) kardeşleri Hud'u (gönderdik) . Dedi ki: "Ey kavmim, Allah'a ibadet edin, sizin O'ndan başka ilahınız yoktur. Siz yalan olarak (tanrılar uydurup düzenlerden ve) iftira edenlerden başkası değilsiniz.”
(Hz. Hud:) “Ey kavmim, ben bunun (Hakka davetim) karşılığında sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ücretim, beni yaratandan başkasına ait değildir. (Hâlâ) Akıl erdirmeyecek misiniz?”
(Hud A.S:) “Ey kavmim! Rabbinizden mağfiret isteyin, sonra O’na tevbe edin ki üzerinize göğü (yağmuru) bol bol göndersin ve kuvvetinize kuvvet katsın. Suçlu-günahkârlar olarak (Hakka ve hayra davetimden) yüz çevirmeyin” (diye uyarıvermişti).
(Haksızlık ve ahlâksızlık düzenlerine alışmış kimseler) "Ey Hud!" dediler. "Sen bize apaçık mucizelerle gelmiş değilsin ki, bizler senin sözünle ilahlarımızı (cansız putlarımızı, canlı tağutlarımızı ve nefsimize hoş ve kolay gelen bâtıl ve bozuk hayat tarzlarımızı) terk edelim... Sana (asla) iman edecek değiliz!"
“Biz: Bazı ilahlarımız seni çok kötü çarpmıştır (demekten) başka bir şey söyleyemeyiz.” (Hud A.S.) Dedi ki: “Ben kesinlikle Allah’ı şahit tutarım, siz de şahit olun ki, ben sizin (Allah’a) şirk koştuklarınızın (ve hâşâ O’nun ortağı ve hatırını kıramayacağı sandıklarınızın) hepsinden uzağım.”
“O’nun dışındaki (tanrı ve tağutlardan alâkamı koparmışım). Artık hepiniz toplanın, istediğiniz tuzağı (ve caydırıcı cezayı) bana hazırlayın (elinizden geleni geri koymayın) ve artık bir bakışlık (göz açıp kapama kadar bile) mühlet ve fırsat tanımayın!.. (Çünkü kesinlikle biliyorum ki, Allah’ın tayin ve takdir ettiği dışında bana hiçbir şey yapamayacaksınız) .”
“Ben gerçekten, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah'a tevekkül ettim. O'nun, alnından (saçlarından) yakalayıp-denetlemediği hiçbir canlı yoktur. Muhakkak benim Rabbim, dosdoğru bir yol (adalet) üzerine (tayin ve takdir buyurmakta) dır.”
"Eğer buna rağmen yüz çevirirseniz, artık kendisiyle gönderildiğim şeyi gerçekten size tebliğ ettim. Şüphesiz Rabbim de sizden başka bir kavmi yerinize geçirir de, siz O'na hiçbir şeyle zarar veremezsiniz. Doğrusu benim Rabbim, her şeyin üzerinde “Hafız”dır (gözetleyip Koruyandır). "
Nihayet (mü’minlere zafer, zalimlere hezimet) emrimiz(in vakti) gelince, tarafımızdan bir rahmet (ve inayetle), Hud’u ve onunla beraber iman eden (grubu) kurtardık. (Böylece) Onları ağır bir azaptan (şiddetli sıkıntılardan ve dehşetli baskılardan) çekip çıkardık (izzete ve devlete ulaştırdık).
(Size diğer bir acı örnek) İşte Ad (kavmi) : Rablerinin ayetlerini tanımayıp reddetmişlerdi. O’nun elçilerine isyan ve itiraza yönelmişler ve (bir aşağılık ve bayağılık kompleksiyle) her inatçı zorbanın emri (ve şeytani sistemi) ardınca yürüyüp gitmişlerdi.
Ve bu dünyada da, kıyamet gününde de lanete tâbi tutuluvermişlerdi. Haberiniz olsun; gerçekten Ad (halkı), Rablerine (karşı) inkâr etmişlerdi. Haberiniz olsun; Hud kavmi Ad'a (Allah'ın rahmetinden) uzaklık (verilmişti).
Semud (halkına da) kardeşleri Salih'i (gönderdik) . Dedi ki: “Ey kavmim, Allah'a ibadet edin, sizin O'ndan başka ilahınız yoktur. O sizi yerden (topraktan) yarattı ve orada ömür geçirenler kıldı. Öyleyse O'ndan bağışlanma dileyin, sonra O'na tevbe edin. Şüphesiz benim Rabbim, (kullarına ve tüm yarattıklarına en) Yakın olandır, (duaları) Kabul edendir.”
(Bunun gibi, yine) Salih peygambere de dediler ki: “Sen (böyle davalara ve iddialara kalkışmadan, tabularımıza ve tağutlarımıza karışmadan) önce; aramızda, kendisinden (hayır ve hizmet) umulan (ve saygı duyulan) birisiydin. (Şimdi) Atalarımızın uyageldiği (ve o şekilde ibadet ettiği) din anlayışından (ve alışageldiğimiz bu hayat tarzından) sen bizi vazgeçirip engelleyecek misin? Doğrusu bizi davet ettiğin şeyden (adil ve asil bir sistemin gerçekleşebilmesinden; Allah'ın dininin, bugünkü düzenden daha çok huzur ve refah vereceğinden) kuşku verici bir tereddüt içindeyiz.”
Dedi ki: "Ey kavmim, görüşünüz nedir söyler misiniz? Eğer ben Rabbimden apaçık bir belge üzerindeysem ve bana tarafından bir rahmet vermişse, bu durumda O'na isyan edecek olursam Allah'a karşı bana kim yardım edecektir? Şu halde siz benim (zaman) kaybımı (ve sevabımı) arttırmaktan (geçici bir zahmet ve üzüntü içine sokmaktan) başka bana (hiçbir zarar) ulaştıramazsınız.”
"Ey kavmim, işte size bir ayet (mucize) olarak Allah'ın (kayadan çıkarıverdiği) devesidir; onu serbest bırakın, (ki) Allah'ın Arz’ında yesin (içsin dolaşsın) . Ona kötülük (vermek niyetiy) le sakın dokunmayın. Yoksa sizi yakın bir azap sarıp kuşatacaktır."
(Buna rağmen) Onu (deveyi) boğazlayıp öldürdüler. (Salih onlara) Dedi ki: “(Şimdilik) Yurdunuzda (ve hâkimiyet konumunuzda) üç gün (kadar, bir müddet) daha yararlanın (ama acı ve alçaltıcı sonunuz gelmiştir.) Bu asla yalanlanamayacak bir va’addir (ve intikam vakti yaklaşmıştır.) ”
Vaktâki emrimiz (ve takdirimiz) gelip çatınca, tarafımızdan bir rahmetle Salih'i ve onunla birlikte iman edenleri o günün aşağılatıcı azabından kurtardık. Doğrusu senin Rabbin, Güçlü olandır, Azîz olandır.
O zulmedenleri (korkunç gök gürültüsü gibi) dayanılmaz bir çığlık yakalayıvermişti de kendi yurtlarında diz üstü çökmüş olarak sabahlamışlardı.
Sanki orada hiç refah içinde yaşamamışlar gibi (helak olmuşlardı) . Haberiniz olsun; Semud (halkı) gerçekten Rablerine (karşı) inkâr etmişler (ve azıtmışlardı) . Şunu bilin ki; Semud (halkına Allah'ın rahmetinden) uzaklık (verilmiş ve Onun kahrına uğramışlardı).
Andolsun, (melek) elçilerimiz İbrahim'e müjde ile geldikleri zaman; "Selam" dediler. O da: "Selam" dedi (ve) hemen gecikmeden kızartılmış bir buzağı getirdi.
(Misafirlerin) Ellerinin ona (kızartılmış buzağı sofrasına) uzanmadığını görünce (İbrahim durumdan) hoşlanmadı (kuşkulandı) ve onlardan içine bir tür korku düştü. Dediler ki: "Korkma. Biz Lut kavmine gönderildik. (O sapkınları helak etmekle görevlendirildik.) ”
(Bu sırada Hz. İbrahim'in) Karısı (orada) ayaktaydı, (misafirlerin Allah'ın peygamberine bir çocuğu olacağını söylediklerini duyunca şaşırdı ve) bunun üzerine gülmeye başladı. (Ardından) Biz ona İshak'ı, İshak'ın arkasından da Yakub’u müjdeledik.
(Hz. İbrahim’in hanımı) “Vay bana (ve başıma gelene!) ” dedi. “Ben ihtiyarlamış bir kadın iken ve şu kocam da yaşlılığın sonuna dayanmış iken doğuracak mıyım? Gerçekten bu şaşırtıcı bir şeydir!”
(Melekler) Dediler ki: "Allah'ın emrine (ve kudretine) mi şaşıyorsun? Allah'ın rahmeti ve bereketleri sizin üzerinizdedir, ey (İbrahim’in kutlu) ev halkı! Şüphesiz O, övülmeye layık olandır, Mecîd'tir."
İbrahim'den korku gittiği ve ona müjde geldiği zaman, Lut kavmi konusunda bizimle çekişip-tartışmalara girişti.
Oysa, doğrusu İbrahim gerçekten çok halim (yumuşak huylu), duygulu (bağrı yanık ve duyarlı) ve kendisini bütünüyle Allah’a vermiş bir kimseydi.
(Melekler dediler ki:) "Ey İbrahim, bundan (sapkın Lut kavmine acımaktan) vazgeç. Çünkü gerçek şu ki, Rabbinin (onları cezalandırma) emri kesinleşmiş (ve vakit erişmiştir) ve gerçekten onlara geri çevrilmeyecek bir azap gelmiştir."
Elçilerimiz (görevli meleklerimiz) Lut'a geldiği zaman, onlardan dolayı kaygılanmış, göğsünü bir sıkıntı basmış ve: "Bu, çok zorlu ve korkunç bir gün" diye (duygulanıp üzülüvermişti).
(Evine genç ve güzel erkek misafirlerin geldiğini duyan azgın ve sapkın) Kavmi ona (Hz. Lut'un yanına) doğru koşarak geldiler; onlar daha önceden de (böylesi çirkin) kötülükler işlemekteydiler. (Onlara:) "Ey kavmim, işte benim kızlarım, (nikâhlamak isterseniz) bunlar sizler için daha temizdir. Artık Allah'tan korkun ve beni misafirimin önünde küçük düşürmeyin. İçinizde (sizi uyaracak) hiç aklı başında olan (reşid) bir adam yok mu?" demişti.
Dediler ki: "Andolsun, senin kızlarında bizim bir hak talebimiz (ilgimiz ve isteğimiz) olmadığını sen de bilip duruyorsun. Bizim ne istediğimizi gerçekte sen de biliyorken (ne diye işimizi engelleme gayretindesin?) "
(Hz. Lut onlara) Dedi ki: "Ah keşke size yetecek gücüm olsaydı, veya sığınabileceğim sağlam bir yer bulunsaydı!" (Zalimlerin kötülüklerini önlemek için zahiri güç de gerekliydi.)
(Elçiler) Dediler ki: “Ey Lut, biz Rabbinin elçileriyiz. Onlar sana kesin olarak ulaşamazlar (ve zarar veremezler) . Gecenin bir parçasında ailenle birlikte yürü (yola çık) . Sakın, hiçbiriniz dönüp arkasına bakmasın; fakat senin karın başka. Çünkü onlara (inkârcı ve isyancı sapkınlara) isabet edecek olan, ona da isabet edecektir. Onlara va'ad olunan (azap) sabah vaktidir. (Ve artık) Sabah da yakın değil midir?”
Böylece vaktâki emrimiz (ve takdir vaktimiz) geldiğinde (zalim ve hainlerin düzenlerini) altını üstüne çevirdik (çeviririz) ve üstlerine balçıktan (ve farklı maddelerden) pişirilip (son şekli verilmiş ve) istif edilmiş (kurşun gibi) taşlar yağdırıverdik.
(Bu azap taşlarını) Rabbin katında belirli biçimlere sokulup damgalanmış (füze, roket ve mermiler misali hazırlanmış) olarak (gönderdik ve sapkın zalimleri mahvu perişan ettik) . Bunlar (her asırdaki) zalimlerden uzak değildir.
Medyen (halkına da) kardeşleri Şuayb'ı (gönderdik. Onlara:) “Ey kavmim! Allah'a ibadet yapın, O'ndan başka ilahınız yoktur. Ölçüyü ve tartıyı eksik tutmayın; gerçekten sizi bir hayır (bolluk ve refah) içinde (gaflette) görüyorum. Doğrusu sizi çepeçevre kuşatacak olan bir günün azabından korkuyorum” demişti.
“Ey kavmim! Adaleti gözeterek, ölçü ve tartıyı tam ve düzgün yapın. İnsanların hakkını (eşyasını) değerinden düşürüp eksilterek çalmayın, (kimseyi aldatmayın) yeryüzünde bozguncular olarak (haksızlık ve bedavacılık yaparak) fesat çıkarmayın” (diye uyarıvermişti).
(Hz. Şuayb) "Eğer mü'minseniz, Allah'ın (size kâr olarak bakiye) bıraktığı (helâl işlerden olan kazanç) sizin için daha hayırlıdır. (Eğer sözlerimi tutmazsanız) Ben, sizin üzerinizde bir gözetleyici (muhafız) değilim."
(Alay ederek) Dediler ki: "Ey Şuayb, atalarımızın taptığı şeyleri terk etmemizi, ya da mallarımız konusunda dilediğimiz gibi davranmaktan vazgeçmemizi senin namazın mı emrediyor? Çünkü Sen, gerçekte yumuşak huylu, aklı başında (reşid bir adam) sın. (Bizimle uğraşmazsan iyi edersin.) ”
(Şuayb) Dedi ki: “Ey kavmim görüşünüz nedir söyler misiniz? Ya ben Rabbimden apaçık bir belge üzerinde bulunuyorsam ve O da beni Kendisinden güzel bir (manevi) rızık (iman ve irfan) ile rızıklandırmışsa? Ben, size yasakladığım durumlardan (sakınmayarak) ve size muhalefet ettiğim (hususları kendim yaparak, tutarsız bir konuma düşmek) istemiyorum. Benim istediğim, gücüm oranında yalnızca ıslah etmektir. Benim başarım ancak Allah iledir; (O’nun yardımı sayesindedir) O'na tevekkül ettim, (her halde ve sadece) içtenlikle O'na yönelip-dönerim.”
(Ey Nebim! Müşriklere de ki:) “Ey kavmim, bana karşı gelişiniz (ve Allah'ın hükümlerini çiğnemeniz), sakın Nuh kavminin ya da Hud kavminin veya Salih kavminin (ve yönetimlerinin) başlarına gelenlerin bir benzerini size de isabet ettirmesin. Üstelik Lut kavmi sizden pek uzak değildir.” (Şam’a giderken yolunuz üzerindedir.)
"(Haydi pişmanlık gösterip) Rabbinizden bağışlanma dileyin, sonra (küfür ve kötülükten vazgeçip) O'na tevbe edin. Gerçekten benim Rabbim, (herkese ve her şeye acıyıp) Merhamet edendir, (samimi kullarını) Şefkatle destekleyip seven (ve sahiplenendir. Derin bir hürmetle ve gönülden sevilip gayreti çekilmeye en layık olan da kendisidir.) "
(Onlar ise:) “Ey Şuayb” dediler. “Senin söylediklerinin çoğunu biz 'kavrayıp anlamıyoruz'. Doğrusu biz seni içimizde (servet ve aşiret bakımından) zayıf biri olarak görüyoruz. Eğer yakın çevren olmasaydı, gerçekten seni taşa tutar-öldürürdük. Sen bize karşı güçlü ve üstün (yanımızda itibar sahibi) değilsin.”
Dedi ki: "Ey kavmim, sizce benim yakın çevrem, Allah'tan daha mı üstündür ki, O'nu arkanızda unutuluvermiş (önemsiz) bir şey edindiniz. Şüphesiz benim Rabbim, yapmakta olduklarınızı sarıp Kuşatıverendir."
“Ey kavmim, (artık) yapabileceğiniz her şeyi yapın (hiç çekinmeyin) . Şüphesiz ben de çalışacağım (yapmam gerekenleri) elbette yerine getireceğim. (Sonunda) Aşağılatıcı azap kime gelecektir ve asıl yalancı kimdir, yakında bileceksiniz. (Haydi) Siz de gözetleyip durun, (çünkü) ben de sizinle birlikte gözetleyip beklemekteyim.”
(Artık intikam vakti ve azap) Emrimiz geldiği zaman, tarafımızdan bir rahmetle Şuayb'ı ve onunla birlikte iman edenleri kurtardık; o zulmedenleri (ise) dayanılmaz korkunç bir çığlık (sayha) yakaladı da kendi yurtlarında diz üstü çökmüş (ve hepsi ölmüş) olarak sabahlamışlardı.
Sanki orada hiç refah içinde yaşamamışlar gibi (helak olmuşlardı) . Haberiniz olsun; Semud (halkına) nasıl bir uzaklık verildiyse Medyen (halkına da Allah'ın rahmetinden öyle) bir uzaklık (verilmiş ve kahra uğramışlardı).
Muhakkak, Musa'yı da ayetlerimizle ve apaçık olan bir delille gönderdik.
Firavun'a ve onun önde gelen çevresine (ki); onlar Firavun'un emrine uymuşlar (zulmüne razı olmuşlar) dı. Oysa Firavun'un emri (düzeni-hükümleri) doğruya götürücü (irşad edici) değildi.
(Firavun ki) O, kıyamet günü kavminin önüne geçecek, böylece onları ateşe götürüp sürükleyecektir. Böylece varacakları yer, ne kötü bir yerdir.
Onlar burada (dünyada) da, kıyamet gününde de lanete tâbi tutuluverdiler. (Onlara) Verilen bağış (bela), ne kötü bir bağış ve karşılıktır. (Keşke düşünüp bilselerdi.)
Bunlar, Sana (doğru bilgi ve ibretlik kıssa olarak) aktardıklarımız; (geçmişteki nesillerin ve) ülkelerin haberleridir. Onlardan kimi ayakta kalmış, (hâlâ tarihi eser kalıntıları var, kimi de) biçilmiş ekin (gibi yerle bir edilmiş, izleri silinmiş) dir.
Biz onlara zulmetmedik, ancak onlar kendi nefislerine zulmettiler. Böylece Rabbinin (ceza ve intikam) emri geldiği zaman, Allah'ı bırakıp da taptıkları ilahları, onlara hiçbir şey sağlayamadı, (putları ve tağutları) 'helak ve kayıplarını' artırmaktan başka bir işe yaramadı (ve artık iş işten geçmişti).
İşte Rabbinin yakalaması böyledir. Onlar zulüm işlemektelerken, ülkeleri (veya nesilleri) yakaladığı zaman (son pişmanlıkları fayda vermemiştir) . Gerçekten O'nun yakalaması çok acı vericidir, pek şiddetlidir.
Ahiret azabından korkan kimseler için bunda (tarihi olay ve uyarılarda) kesin ayetler-ibretler vardır. O (kıyamet ve mahşer), bütün insanların kendisinde toplanacağı bir gündür ve o (herkesin bizzat yaşayıp) göreceği bir gündür (ki gelmesi kesindir).
Biz onu (ahiret ve hesap gününü) sayılı bir sürenin (ecelin) dışında ertelemeyiz. (Zira her şeyin vakti ezelde tayin ve takdir edilmiştir.)
(Kıyametin) Geleceği günde, O'nun izni olmaksızın, hiç kimse söz söyleyemez. Artık onlardan kimi 'bedbaht ve mutsuz', (kimi de) mutlu ve bahtiyardır.
(Küfür ve zulümleri yüzünden) Mutsuz olanlar ateştedirler, onlar için orada (kahırla ve acıyla) bir nefes alıp vermeleri vardır (ki korkunç bir manzaradır).
Onlar, Rabbinin dilemesi dışında gökler ve yer sürüp gittikçe, orada süresiz kalacaklardır. Çünkü Rabbin, gerçekten dilediğini yapandır.
(İman ve itaatle) Mutlu olanlar ise, artık onlar da cennette (bahtiyardır) . Rabbinin dilemesi dışında gökler ve yer sürüp gittikçe, orada süresiz kalacaklardır. (Bu) Kesintisi olmayan bir ihsan ve ikramdır.
(Ey Resulüm!) Artık onların tapmakta oldukları şeyler (şeytani şahısların ve tağutların yıkılacağı) konusunda, sakın kuşkuda olma. Daha önceleri, ataları nasıl (şuursuzca) tapıyor idiyseler, bunlar da ancak böyle tapıyorlar. Şüphesiz Biz, onların (dünyalık yaşam fırsatını ve sonunda azap) paylarını eksiltmeksizin onlara ödeyecek olanlarız. (Ama sonunda herkes hak ettiğine erişecektir.)
Gerçekten Biz, Musa'ya kitabı verdik, (ama) onda anlaşmazlığa (ihtilafa) düşüldü. Eğer Rabbinden bir söz geçmiş (va’ad edilmiş) olmasaydı, mutlaka aralarında hüküm verilmiş olacaktı. Gerçekten onlar (münafıklar ve kalbi marazlılar) bundan (Kur'an'dan) yana da kuşku verici bir tereddüt içindedirler.
Şüphesiz Rabbin, hepsine ve herkese yapıp-ettiklerini(n karşılığını) onlara tastamam ödeyecektir. Çünkü O, yapıp-ettiklerinden Habîr’dir (en küçük ayrıntılarına kadar bilmektedir).
(Ey Resulüm!) Emrolunduğun gibi dosdoğru ol! Seninle beraber (küfür ve kötülükten) tevbe edenler de (böyle davransın) . Ve (sakın) azıtıp (haddinizi aşmayın) . Çünkü O, yaptıklarınızı Görendir.
Zulmedenlere (asla) eğilim göstermeyin (onları hiçbir şekilde desteklemeyin), yoksa size de ateş dokunur (Allah’ın azabına ve gazabına uğrayıverirsiniz) . Sizin Allah'tan başka velileriniz yoktur, sonra yardım edilmezsiniz.
Gündüzün iki tarafında (öğlen ve ikindi zamanında) ve gecenin (gündüze) yakın vaktinde (sabah, akşam ve yatsıda) namazı kıl. Şüphesiz iyilikler, kötülükleri giderip (sizi temize çıkarır) . Bu, (ibret) alanlara bir öğüt ve hatırlatmadan (ibarettir).
(Ey Nebim ve ümmeti, ibadet ve hizmete ve kâfirlerden gelen zahmete) Sabret! Çünkü Allah iyilik ve ihsan sahiplerinin (ve kendi yolunda mücadele edenlerin) ecrini asla zayi etmeyecektir.
(Bugün de) Sizden önceki dönemlerde de; yeryüzünde fesat çıkarmak isteyenlere mâni olacak gayret sahipleri bulunmalı değil miydi? Fakat onlar arasında kendilerine necat (ve fazilet) verdiğimiz çok az kimse (böyle hareket etmektedir.) İşte bu zalimler, kendilerine verilen servet ve nimetlerin peşine düşüp şımardılar... (Maalesef akıl ve ilim erbabı kimseler de bunların fısku fesadına mâni olmadılar ve hep birlikte battılar.) Onlar mücrim olmuş (suçlu ve sapkın) insanlardı.
Şayet ahalisi ıslah edici (muslih) kimseler (gibi toplumu ve düzeni iyileştirme yolunda çalışsalardı), Rabbin o şehirleri helak edecek olmazdı. (Allah, hâşâ zulümle haksızlık ve yanlışlık ederek iş yapmazdı.)
Şayet Rabbin dileseydi, insanları elbette tek bir ümmet kılardı. Oysa onlar, (hâlâ anlaşmazlık ve ayrılık çıkarmakta) ihtilaf edip durmaktadır. (Bu bir imtihan sırrı ve cilvesidir.)
Rabbinin rahmet (ve hidayet) ettikleri dışında (insanların çoğu gereksiz ihtilaf ve ihtiraslarla uğraşmaktadır. Ve zaten Allah C.C.) Onları bunun için (herkes ayarını ortaya koysun diye) yaratmıştır. Böylece Rabbinin (şu) sözü tamamlanıp gerçekleşmiş olacaktır: "Andolsun, cehennemi cinnlerden ve insanlardan, (kâfirlerin) tümüyle dolduracağım" (bu adaletin gereğidir).
Sana (geçmiş) elçilerin haberlerinden -kalbini sağlamlaştıracak- (doğru) kıssalar (ibretli vak’alar) aktarıyoruz. Bununla Sana Hakk (ve hikmet öğretilmiştir) ve mü’minlere de bir öğüt ve uyarı gelmiştir.
İman etmeyenlere de ki: “Elinizden geleni geri koymayın. Zira, Biz de (inancımız ve amacımız doğrultusunda elimizden geleni) kesinlikle yapacağız.”
“Ve (sonunuzu) gözleyin bakalım. Çünkü Biz de (başınıza gelecekleri merakla ve umutla) bekleyip durmaktayız.”
Göklerin ve yerin gaybı Allah'ındır, bütün işler O'na döndürülür; öyleyse sadece O'na kulluk et ve O'na tevekkül edip (güven) . Senin Rabbin yaptıklarınızdan (gafil) habersiz değildir. (Sakın böyle sanıp aldanmayınız!)