11. Hûd Suresi Meali

1-2. Elif-Lam-Ra. (Bu) öyle bir kitaptır ki, Allah'tan başkasına kulluk etmeyesiniz diye (aklını işleterek anlamaya çalışanlar için) ayetleri her işi hikmetle yapan, her şeyden haberdar olan (Allah) tarafından açık ve anlaşılır kılınmıştır. (De ki:) “Şüphesiz ben, O'nun tarafından size (gönderilmiş) bir uyarıcı ve müjdeleyiciyim.” 
1-2. Elif-Lam-Ra. (Bu) öyle bir kitaptır ki, Allah'tan başkasına kulluk etmeyesiniz diye (aklını işleterek anlamaya çalışanlar için) ayetleri her işi hikmetle yapan, her şeyden haberdar olan (Allah) tarafından açık ve anlaşılır kılınmıştır. (De ki:) “Şüphesiz ben, O'nun tarafından size (gönderilmiş) bir uyarıcı ve müjdeleyiciyim.” 
“Rabbinizden af dileyiniz, tevbe ile O'na yöneliniz ki, belirli bir sürenin sonuna kadar sizi güzel bir geçimle faydalandırsın ve her erdemli kişiye erdemli davranışlarının karşılığını versin. Eğer (imandan) yüz çevirirseniz, elbette ben sizin için büyük günün azabından korkarım.”
Dönüşünüz yalnız Allah'adır. O, her şeye hakkıyla gücü yetendir.
İyi bilin ki o inkârcılar, göğüslerini bükerek haktan yan çizer, böylece resulden gizlenmek isterler. Yine iyi bilin ki, (gecenin zifiri karanlığında) elbiselerine büründükleri zaman bile (Allah, onların) gizlediklerini ve açığa vurduklarını bilir. Çünkü O, (her şeyle beraber) kalplerin en mahrem sırlarını dahi bilendir.
Yeryüzünde hareket eden hiçbir canlı (dâbbe) yoktur ki, rızkı Allah'a ait olmasın. (Allah) onların (dünyada) yerleştikleri yeri de (öldüklerinde) kalacakları yeri de bilir. Bunların hepsi apaçık bir kitapta (bilgi işlem merkezinde, Levh-i Mahfuz'da) yazılıdır.
O, hanginizin davranışlarının daha güzel olacağı konusunda sizi imtihan etmek için, Arş'ı henüz su üzerinde iken gökleri ve yeri altı evrede/aşamada yaratandır. Böyle iken sen onlara: “Ölümden sonra şüphesiz diriltileceksiniz” desen, o inkârcılar: “Mutlaka bu, apaçık bir büyüdür” derler.
Şayet azabı onlardan sayılı bir zaman/süreye kadar geciktirecek olsak: “Onu engelleyip alıkoyan nedir?” diyecekler. Bilin ki azap onlara geldiği gün, artık kendilerinden çevrilecek değildir ve alaya aldıkları şey onları iyiden iyiye kuşatacaktır.
Bunun gibi, insana katımızdan (zenginlik, huzur, sağlık gibi) bir rahmet tattırsak, sonra da (imtihan olarak) onu kendisinden çekip alsak, muhakkak o, (önceki lütfumuzu gözardı eden) çok ümitsiz ve çok nankör bir kimse olur.
Ve yine Andolsun ki, kendisine dokunan bir sıkıntıdan sonra, ona bir nimet tattırsak, o zaman da; “kötülükler benden gidiverdi” der ve (bir daha sıkıntıya düşmeyecekmiş gibi hemen böbürlenir). Çünkü o, şımarıktır, kibirlidir.
Ancak sabreden ve güzel işler yapanlar bundan müstesnadır. İşte onlar için hem bir bağışlanma ve hem de büyük bir ödül vardır.
Şimdi (Ey Resul! Sırf inkârcılar hoşlanmıyor ve) onların “Niçin o'na (gökten) bir hazine inmedi” ya da “(neden) kendisiyle birlikte bir melek gelmedi?” diye söylenmelerinden ötürü yüreğin daralıyor. Bunun için sana vahyedilen mesajın bir bölümünü onlara duyurmaktan vaz geçebilirsin (asla böyle yapma! Unutma ki,) sen sadece bir uyarıcısın. Allah ise her şeye vekildir (herkese layık olduğu neticeyi verendir).
Yoksa Kur'an'ı kendisi uydurdu mu diyorlar? De ki: “Eğer doğru sözlü iseniz, Allah'tan başka çağırabildiklerinizi (yardıma) çağırın ve siz de onun gibi uydurma on sure getirin.” 
Eğer size cevap veremiyorlarsa, bilin ki, o (Kur'an) ancak Allah'ın ilmiyle indirilmiştir ve O'ndan başka hiçbir ilah yoktur. O halde, “şimdi artık O'na teslim olacak mısınız?”
Kim (sadece) dünya hayatını ve lüksünü ararsa, yaptıklarının karşılığını orada tam öderiz ve onlar orada hiçbir eksikliğe uğratılmazlar.
İşte bunlar kendileri için ahirette ateşten başka bir şey olmayan kimselerdir. Onların orada (dünyada) bütün yaptıkları boşa çıkmıştır ve zaten bütün yaptıkları da dünyalık değersiz şeylerdir.
Rabbi tarafından gönderilen kesin delile (Kur'an'a) dayanan, ayrıca da o delili destekleyen daha önce de rehber ve rahmet olarak gönderilmiş Musa'nın kitabı ile tasdik edilen kimse, yalnız dünya hayatını arzu eden gibi olur mu? İşte bu kesin delile dayananlar Kur'an'a iman ederler. Hangi toplum onu inkâr ederse, onun yeri ateştir. O Kur'an'dan hiç kuşkun olmasın! Muhakkak o, Rabbinden gelen gerçektir. Fakat insanların çoğu inanmazlar.
Yalan düzerek Allah'a iftira edenden daha zalim kim olabilir? İşte bunlar Rablerine sunulacaklar. Ve şahitler de: “Rablerine karşı yalan söyleyenler bunlardır” diyecekler. Biliniz ki, Allah'ın lâneti zalimler üzerinedir.
O zalimler ki, başkalarını Allah'ın yolundan alıkoyarlar ve onu eğri, dolambaçlı bir yol olarak göstermeye çalışırlar; ahiret hayatını yok sayan zaten onlardır.
Bunlar yeryüzünde (Allah'ı) aciz bırakacak değillerdir (Allah'ın yapacaklarına engel olamayacaklardır) ve Allah' tan başka (kendilerini kurtarabilecek) dostları da yoktur. Onların azabı katlanacaktır. Çünkü onlar (İlahi hakikatleri) işitmeye tahammül edemiyorlardı ve gerçeği görmemekte direniyorlardı.
Onlar kendilerine yazık etmiş olan kimselerdir. Ve uydurdukları (kuruntu ilahları) da kendilerinden yüz çevirip gidecektir.
Hiç şüphesiz ahirette de en büyük kayba uğrayanlar bunlar olacaktır.
İnanan, dürüst ve erdemli davranışlar ortaya koyan ve Rablerine karşı alçak gönüllülükle boyun eğen kimseler; işte onlar da cennet halkıdır ve sonsuza dek orada kalacaklardır.
Bu iki grubun durumu, kör ve sağır olan kimseyle gören ve işiten kimsenin durumu gibidir. (Ne dersiniz,) bu ikisinin durumu hiç eşit olur mu? Hâlâ düşünüp ibret almayacak mısınız?
Andolsun, biz Nuh'u kavmine (nebi olarak) göndermiştik. Onlara şöyle demişti: “Ben sizin için apaçık bir uyarıcıyım.”
“Allah'tan başkasına ibadet etmeyin. Doğrusu ben, hakkınızda acıklı bir günün azabından korkuyorum.”
Bunun üzerine kavminden inkârcıların elebaşları şöyle demişlerdi: “Biz seni sadece bizim gibi bir insan olarak görüyoruz. İçimizden sana uyanların da aşağı tabakadan bir takım (dar görüşlü) insanlar olduğunu düşünüyoruz. Dolayısıyla, sizin bize karşı bir üstünlüğünüzü görmüyoruz. Aksine, sizin yalancı kimseler olduğunuz kanaatindeyiz.”
Nuh dedi ki: “Ey Kavmim! Söyleyin bakalım; şayet ben Rabbimden gelen apaçık bir delil üzerinde isem ve O, kendi katından bana bir rahmet (kitap, peygamberlik, mucize) vermiş de siz ona karşı kör kalmışsanız, o rahmeti istemediğiniz hâlde, biz sizi ona zorlayabilir miyiz?”
“Ey kavmim! Bu uyarı çabalarıma karşılık sizden maddi bir karşılık istemiyorum, benim hizmetimin karşılığını verecek olan Allah'tır. İnananları yanımdan kovacak değilim, çünkü onlar Rablerine kavuşacaklardır. Fakat sizin gerçeklerden habersiz bir toplum olduğunuzu görüyorum.”
“Ey kavmim! Eğer ben inananları yanımdan kovarsam, beni Allah'tan kim koruyabilir? Hiç düşünmüyor musunuz?”
“Ben size Allah'ın hazineleri benim yanımdadır demiyorum, insanın duyu ve algı alanının ötesini bilirim de (demiyorum), bir melek olduğumu da söylemiyorum; sizin o hor gördüğünüz (tertemiz) kimselere Allah'ın bir hayır ulaştırmayacağını ise zaten söyleyemem, çünkü onların kalplerinde olan (iman ve samimiyeti) en iyi bilen Allah'tır. Böyle bir şey söylersem, o zaman ben de zalimlerden olurum.”
“Ey Nuh! Bizimle çekişip durdun, bu çekişmede ileri de gittin. (Yeter artık,) eğer doğru söyleyenlerden isen haydi bizi tehdit edip durduğun o azabı getir de görelim” dediler.
Nuh: “(Bu benim elimde değil ki,) onu size, dilerse ancak Allah getirir ve siz de buna (asla) engel olamazsınız” dedi.
Ben size nasihat etsem de eğer Allah (inadınız ve yaptıklarınız yüzünden) sizi sapıklıkta bırakacaksa, nasihatim de size fayda vermeyecektir. Zira O, sizin Rabbinizdir ve hepiniz (sonunda hesap vermek ve hayatınıza kaldığınız yerden devam etmek üzere) O'nun huzurunda çıkarılacaksınız.
(Ey Resul!) Yoksa o (Nuh'un kıssası)nı, “kendisi mi uydurdu” diyorlar? (Onlara) de ki: “Eğer onu ben uydurduysam, günahım bana aittir. Ama ben, sizlerin suç olarak işlediklerinizden uzağım.”
Nuh'a vahyolundu ki: “Kavminden (şimdiye kadar sana) iman etmiş kimselerden başkası, (artık asla sana) inanmayacak. O halde sen, onların yaptıklarından dolayı üzülme!”
“Gözetimimiz altında ve vahyimize göre gemiyi yap. Zulmedenler hakkında (kurtulmaları için) benden bir istekte bulunma! Çünkü onlar (suda) boğulacaklardır.”
Nuh gemiyi yapıyordu, kavminden birtakım ileri gelen (inkârcı)lar ise, yanına her uğradıkça onunla alay ediyorlardı. (Nuh onlara) dedi ki: “Siz bizimle alay ediyorsunuz (olsun bakalım. Şunu iyi bilin ki;) siz (şimdi bizimle) nasıl alay ediyorsanız, (vakti gelince) biz de sizinle (öyle) alay edeceğiz.”
“Artık yakında siz de öğreneceksiniz, (dünya hayatında) alçaltıcı azabın kime geleceğini ve (ahirette) sürekli azabın kime ineceğini.”
Sonunda emrimiz gereği sular coşup yükselmeye başlayınca Nuh'a dedik ki: “Her cins hayvandan birer çift al ve (boğulacaklarına dair) haklarında hüküm verilmiş olanlar dışında aileni ve iman edenleri gemiye bindir!” Zaten onunla birlikte iman edenlerin sayısı pek azdı. 
(Nuh) dedi ki: “Haydi, ona binin artık. (Bu geminin) yürümesi de durması da Allah'ın adıyla/yardımıyladır. Doğrusu, benim Rabbim gerçekten bağışlayandır, merhamet edendir.”
Gemi, dağlar gibi dalgalar arasında onları götürüyordu. Nuh, ayrı bir yere çekilmiş olan oğluna: “Yavrucuğum, bizimle beraber sen de bin, inkârcılarla birlikte olma!” diye seslendi.
O: “Ben, kendimi sudan koruyacak bir dağa sığınacağım” dedi. Nuh: “Bugün Allah'ın rahmet ettikleri hariç, O'nun azabından korunacak hiç kimse yoktur” dedi. Ve tam o anda aralarında bir dalga yükseldi ve (oğul) boğulup gidenlerin arasına karıştı.
Bir süre sonra yere: “Ey yer, suyunu yut” ve göğe: “Ey gök, yağmurunu tut” denildi. Bunun üzerine sular çekildi, Allah'ın emri gerçekleşti ve gemi Cudi'ye oturdu. Bu sırada: “Kahrolsun zalimler topluluğu!” diye bir ses duyuldu.
Nuh, Rabbine niyaz edip şöyle dedi: “Ey Rabbim! Şüphesiz oğlum da ailemdendir. Senin vadin elbette gerçektir. Sen de hükmedenlerin en iyi hükmedenisin.”
(Allah) buyurdu ki: “Ey Nuh! O (oğlun isyan ettiği için) senin ailenden değildir. Çünkü o kötü işler yaptı. İçyüzünü bilmediğin bir şeyi yapmamı benden isteme! Sana cahillerden olmamanı tavsiye ederim.”
“(Nuh) Ey Rabbim! Senden, hakkında bilgi sahibi olmadığım herhangi bir şey istemekten sana sığınırım! Eğer beni bağışlamaz, bana acımazsan, şüphesiz kaybedenlerden olurum!” dedi.
(Ona) denildi ki: “Ey Nuh! Sana ve seninle birlikte olanların soyundan gelecek toplumlara (ümmetlere) Bizim katımızdan bir esenlik ve bereketle (gemiden) in. Daha birtakım ümmetler de olacak ki, biz onları (dünyada) yararlandıracağız. Sonra da bizden kendilerine (inanmayanlara) elem dolu bir azap dokunacak.”
Bütün bunlar sana vahyettiğimiz bilinmedik haberlerdendir ki bundan önce onları ne sen biliyordun ne de kavmin. O hâlde sabret ve unutma ki, iyi sonuç mutlaka Allah'a karşı sorumluluk bilinciyle yaşayanların olacaktır.
Ad (kavmin)e de kardeşleri Hud'u (nebi olarak gönderdik). Dedi ki: “Ey kavmim! Allah'a kulluk edin. Sizin O'ndan başka ilahınız yoktur. Siz sadece iftira edip duruyorsunuz.”
“Ey kavmim! Ben buna karşı sizden bir ücret istemiyorum. Benim ücretim (hizmetimin karşılığı), ancak beni yaratana aittir. Hâlâ akıllanmayacak mısınız?”
“Ey kavmim, Rabbinizden af dileyiniz, arkasından O'na tevbe ediniz ki, size gökten bolca rahmet ve bereket göndersin ve gücünüze güç katsın. Artık siz de günahkârlar olarak (Allah'tan) yüz çevirmeyin!”
(Onlar da) dediler ki: “Ey Hud! Sen bize (peygamberliğini kanıtlayacak ve bizi inanmaya ikna edecek türden) açık bir mucize getirmedin. (Bu durumda) biz (sırf) senin sözünle tanrılarımızı bırakacak değiliz ve (boşuna ümitlenme) biz sana asla inanmayacağız!”
54-55. Bizim sana sözümüz ancak şudur: “Tanrılarımızdan bir kısmı seni fena halde çarpmıştır.” (Bunun üzerine Hud) dedi ki: “Ben, Allah'ı şahit tutuyorum ve siz de şahit olun ki, ben sizin Allah'ı bırakıp da O'na ortak koştuğunuz şeylerden uzağım. Haydi, hepiniz toptan bana tuzak kurun, sonra da (elinizden gelirse) bana göz açtırmayın.”
54-55. Bizim sana sözümüz ancak şudur: “Tanrılarımızdan bir kısmı seni fena halde çarpmıştır.” (Bunun üzerine Hud) dedi ki: “Ben, Allah'ı şahit tutuyorum ve siz de şahit olun ki, ben sizin Allah'ı bırakıp da O'na ortak koştuğunuz şeylerden uzağım. Haydi, hepiniz toptan bana tuzak kurun, sonra da (elinizden gelirse) bana göz açtırmayın.”
“İşte ben hem benim hem de sizin Rabbiniz olan Allah'a güvendim. Yeryüzünde bulunan hiçbir canlı yoktur ki, Allah, onun perçeminden tutmuş (onu denetimine almış) olmasın. Şüphesiz ki benim Rabbim dosdoğru bir yoldadır (hüküm ve tasarrufunda en doğruyu yapandır).”
“Eğer yüz çevirirseniz (sonucuna da katlanırsınız). Bilin ki, benimle gönderilen (ilâhî buyrukları) ben size bildirdim (artık benim yapacak bir şeyim yok). Rabbim (dilerse sizi yok eder), yerinize sizin dışınızda başka bir kavmi getirir de siz O'na hiçbir şekilde (karşı koyamaz ve) zarar veremezsiniz. Şüphesiz ki Rabbim, her şeyi gözetip koruyandır” dedi.
Ve nihayet, (azap) emrimiz gelince (zalimleri helâk ettik), Hud'u ve onunla aynı inancı paylaşanları katımızdan bir koruma lütfuyla kurtardık; ayrıca kendilerini (ahiretteki) ağır ve zorlu azaptan (da) koruduk.
İşte Ad (kavminin sonu böyle oldu. Çünkü onlar). Rablerinin ayetlerini inkâr ettiler, (O'nun) peygamberlerine isyan ettiler ve nerde (Allah'tan yüz çevirmiş) inatçı zorba varsa, onun peşinden gittiler.
Onlar hem bu dünyada hem de kıyamet gününde Allah'ın lânetine uğradılar. Bakın, işte Rablerini ısrarla inkâr eden işte bu Âd (kavmi) idi. Unutmayın ki; Hud'un kavmi Âd (tarih sahnesinden) işte böyle olup gitti.
Semûd (kavmine) de kardeşleri Salih'i (nebi olarak) gönderdik. (Salih onlara:) “Ey kavmim! Allah'a kulluk edin, sizin O'ndan başka ilahınız yoktur. O'dur sizi yerden (topraktan) yaratan ve oranın imarında görevli kılan. Af dileyin O'ndan, sonra da O'na tevbe edin. Şüphesiz ki Rabbim (kullarına) çok yakındır, (dualarını) kabul edendir.”
Dediler ki: “Ey Salih, bundan önce sen içimizde sevilen sayılan (güvenilir) bir adamdın. Atalarımızın taptığı şeylere tapmamızdan sen bizi engelleyecek misin? Doğrusu biz, senin bizi davet ettiğin şeyden kuşku verici bir tereddüt içindeyiz.”
(Salih) dedi ki: “Ey kavmim! Söyleyin bakayım, eğer ben Rabbim tarafından apaçık bir delil üzerindeysem ve bana kendi katından bir rahmet vermişse, ben Allah'a isyan ettiğim takdirde, beni ondan kim kurtarabilir? Demek ki, siz bana zarar vermekten başka bir şey yapmayacaksınız.”
“Ey kavmim! İşte size mucize olarak Allah'ın gönderdiği dişi bir deve! Bırakın onu da Allah'ın arzında otlasın. Ona kötü maksatla dokunmayın! Yoksa çok geçmez sizi bir azap yakalayıverir.”
Derken (Semûd halkının ileri gelenleri) onu kestiler. Bunun üzerine (Salih) dedi ki: (İşte bu olay sonunuzu getirdi!) “Yurdunuzda üç gün daha yaşayın bakalım! (Sonra helâk olacaksınız!) İşte bu, yalanlanamayacak bir tehdittir!”
Ve derken, (azap) emrimiz geldiğinde Salih'i ve beraberindeki iman etmiş olanları tarafımızdan bir rahmetle helâk olmaktan ve o günün rezilliğinden kurtardık. Şüphesiz Rabbin mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.
O zulmedenleri ise, korkunç bir gürültü yakalayıverdi de yurtlarında/evlerinde diz üstü çöküp helâk oldular.
Sanki daha önce orada hiç oturmamış (yuva kurup yaşamamış) gibi oldular. Haberiniz olsun ki, Semud (kavmi) gerçekten Rablerini inkâr etmişlerdi. Bak işte nasıl yok olup gittiler.
Andolsun, (melekler arasından seçip gönderdiğimiz) elçilerimiz, İbrahim'e (bir çocuğunun dünyaya geleceğine dair) müjde getirip: “Selâm sana (Ey İbrahim)!” dediler. O da: “Size de selâm olsun (Ey Allah'ın kulları)!” dedi ve sonra da oyalanmadan onların önüne (pişirilerek) kızartılmış bir buzağı getirdi.
Fakat (İbrahim) elçilerin kızartılmış buzağıya doğru el uzatmadıklarını görünce, konukları tuhafına gitti, onlardan dolayı içine bir korku (endişe) düştü. Bu sırada konukları: “Korkma (biz Allah'ın melekleriyiz)! Lût'un kavmine (cezalarını uygulamak için) gönderildik” dediler.
İbrahim'in karısı (Sâre) ayakta bekliyordu, (bu sözleri duyunca) güldü. Biz de ona İshak (adında bir çocuk dünyaya getireceğini) ve İshak'ın ardından Yakup (isminde bir de torun)'u (olacağını) müjdeledik.
Karısı: “Vay başıma gelenler! Ben kocamış bir kadın ve bu kocam da bir ihtiyar iken çocuk mu doğuracağım? Gerçekten bu, çok şaşılacak bir şeydir!” dedi.
(Elçiler,) “Sen Allah'ın işine mi şaşıyorsun? Ey (peygamberin) ev halkı! Allah'ın rahmeti ve bereketi üzerinizdedir. Şüphe yok ki, övülmeye yegâne layık olan O'dur (her şeyi en güzel yapandır) ve lütuf ve ikram sahibidir” dediler.
Böylece İbrahim'in endişesi geçtikten ve kendisine müjde verildikten sonra Lût kavmi hakkında (affedilmeleri için) bizim (elçilerimiz)le tartışmaya başladı.
Çünkü İbrahim, gerçekten çok halim (yumuşak huylu), ince ruhlu, duyarlı ve kendisini bütünüyle Allah'a vermiş bir kimseydi.
(Elçilerimiz) ona dediler ki: “Ey İbrahim! Bu tartışma işinden (ısrarından) vazgeç; çünkü (Lût kavmi için) Rabbinin (azap) emri gelmiştir. Ve onların başlarına geri çevrilmesi mümkün olmayan bir azap kaçınılmaz olmuştur.”
Ve elçilerimiz, (delikanlı suretinde) Lût'a geldiğinde; (sapık kavminin saldırısından korktuğu için) onların gelmelerinden endişeye düştü, çok sıkıldı ve: “İşte bu çok çetin bir gün olacak” dedi.
Lût'un kavmi (konuklarıyla çirkin ilişkide bulunmak üzere) ona doğru koşarak geldi. Zaten onlar önceden de bu tür çirkin işleri yapıyorlardı. Lût, (onlara) dedi ki: “Ey Kavmim! İşte kızlarım, onlar sizin için daha temizdir. Allah'a karşı gelmekten sakının ve konuklarıma karşı beni rezil etmeyin! İçinizde hiç aklı başında bir adam yok mu?”
(Buna karşılık) onlar da dediler ki: “Sen (gayet iyi) biliyorsun ki bizim (kadınlarla bir işimiz olmadığı için) senin kızlarında bir gözümüz yok. Aslında sen bizim neyin peşinde olduğumuzu çok iyi biliyorsun (ama bizi oyalıyorsun).”
(Onların bu tavrı karşısında çaresiz kalan) Lût onlara dedi ki: “Ah, keşke size karşı (koyabilecek) bir gücüm olsaydı veya (şerrinizden korunabileceğim) çok sağlam bir kaleye sığınabilseydim.”
(Bunun üzerine melekler:) “Ey Lût! Biz senin Rabbinin elçileriyiz! Bunlar sana asla ilişemeyecekler! Artık sen ailen ile gecenin bir aralığında yola çık ve karının dışında (ailenden kimse arkada kalmasın). Çünkü onların başına gelecek olan (azap) onun da başına gelecek. Onlar için belirlenmiş vakit tam da (bu) sabah; eh, sabah da zaten yaklaşmadı mı?
(Nihayet azap) emrimiz gelince, o (Sodom) şehrinin altını üstüne getirdik, tepelerine de daha önceden takdir edilmiş bir cezanın infazı için üzerlerine birbiri ardından püskürtü halinde balçıktan pişirilmiş taşlar yağdırdık.
O taşlar ki (böyle toplumlar için) Rabbin tarafından hazırlanmış, işaretlenmiştir. O taşlar, zalimlerin başından hiç eksik olmaz.
Medyen halkına da kardeşleri Şuayb'ı (nebi olarak) gönderdik. O, şöyle dedi: “Ey kavmim! Allah'a kulluk edin. Sizin O'ndan başka hiçbir ilâhınız yoktur. Ve (birbirinizle olan alışverişinizde) ölçüyü ve tartıyı eksik tutmayın. Ben sizi savurganlık içinde görüyorum. Ben sizin adınıza kuşatıcı bir günün azabından korkuyorum.”
Ve ey kavmim! “Ölçüyü ve tartıyı adaletle yapın; insanlara eşyalarını eksik vermeyin, yeryüzünde bozguncular olarak dolaşmayın!”
“Eğer mü'minseniz, Allah'ın (helalinden) bıraktığı (kâr) sizin için daha hayırlıdır. (Ben sizi sadece uyarıyorum, emirlere uymanız konusunda) ben, sizin başınızda bekçi değilim.”
Dediler ki: “Ey Şuayb! Atalarımızın taptıklarına tapmayı bırakmamızı ve mallarımız konusunda dilediğimizi yapmayı terk etmemizi sana salatın mı emrediyor? Aslında sen yumuşak huylu, uslu ve aklı başında bir adamsın.”
(Şuayb) dedi ki: “Ey kavmim! (Söyleyin bakalım) ya ben Rabbimden gelen açık bir belgeye dayanıyorsam ve O bana kendi rahmetinin sonucu olarak temiz bir geçim kaynağı (helal kazanç) vermiş ise (ne olacak, O'na saygısızlık mı yapacağım)? Ben size aykırı hareket etmekle, sizi alıkoyduğum şeylere, kendim düşmek istemiyorum. Tek isteğim, gücümün yettiği oranda bozuklukları düzeltmek ve yanlış gidişata dur demektir. Başarım Allah'ın yardımına bağlıdır. Yalnız O'na güveniyor ve sadece O'na yöneliyorum.”
“Ey kavmim! Bana karşı gelişiniz, sakın Nuh kavminin ya da Hud kavminin veya Salih kavminin başlarına gelen felaketin bir benzerini sizin başınıza getirmesin. Üstelik Lut kavmi size pek uzak da değil.”
(Onların başına gelenlerden ibret alın da) “Rabbinizden bağışlanma dileyin, sonra tevbe ile O'na yönelin! Şüphesiz ki Rabbim çok merhamet edendir, (tevbe eden kullarını) çok sevendir.”
Dediler ki: “Ey Şuayb! (Bize) söylediklerinin çoğunu anlamıyoruz. Üstelik biz seni aramızda zayıf görüyoruz. Eğer (sana arka çıkan) kabilen olmasaydı, seni taşlayarak öldürürdük. Çünkü senin bize karşı koyacak hiçbir gücün/üstünlüğün yok.”
Şuayb dedi ki: “Ey kavmim, kabilem sizin gözünüzde Allah'tan daha mı üstündür, daha mı önemlidir ki (kabilemden çekiniyorsunuz da,) O'na sırt dönüyorsunuz, O'nu(n emirlerini) dikkate almıyorsunuz? Oysa Rabbim, sonsuz ilmi ve kudretiyle yaptığınız her şeyi çepeçevre kuşatmıştır.”
“Ey kavmim! (Madem direnmekte kararlısınız, o zaman) elinizden geleni yapın. Doğrusu ben de (vazifemi) yapacağım. Alçaltıcı azabın kime geleceğini ve yalancının kim olduğunu (o zaman)n göreceksiniz. Artık (başınıza gelecek olan azabı) gözleyin, doğrusu ben de sizinle beraber gözlüyorum!”
Nihayet (azap) emrimiz gelince Şuayb'ı ve onunla birlikte iman edenleri katımızdan bir rahmetle kurtardık. Zulüm ve haksızlık içinde olanları korkunç bir gürültü yakaladı; öyle ki, kendi yurtlarında/evlerinde dizüstü yığılıp kaldılar.
Sanki orada hiç barınmamışlardı. Haberiniz olsun ki, Semûd kavmi (Allah'ın rahmetinden) uzak olduğu gibi Medyen kavmi de uzak oldu. 
96-97. Andolsun Musa'yı da ayetlerimizle ve somut mucizelerle Firavun'a ve onun önde gelen çevresine (nebi olarak) gönderdik. (Buna rağmen) onlar (bizim emrimize değil) Firavun 'un emrine uydular. Oysa Firavun ‘un emri doğruya götürücü (irşat edici) değildi.
96-97. Andolsun Musa'yı da ayetlerimizle ve somut mucizelerle Firavun'a ve onun önde gelen çevresine (nebi olarak) gönderdik. (Buna rağmen) onlar (bizim emrimize değil) Firavun 'un emrine uydular. Oysa Firavun ‘un emri doğruya götürücü (irşat edici) değildi.
Firavun, kıyamet gününde kavminin önüne geçecek ve onları ateşe götürecektir. Ne kötü varış yeridir orası! 
Çarpıldıkları azaba ilave olarak hem dünyada hem de ahirette lânete uğramışlardır. Ne kötü bir ikramdır onlara verilen bu ikram.
(Ey Resul!) İşte bu sana anlattığımız (geçmişte helak edilmiş) kasaba halklarının (ibret verici) haberlerinden bazılarıdır. Onların bıraktıkları eserlerden ayakta kalan da var, yok olup giden de vardır.
Onlara biz zulmetmedik; fakat onlar (inatla kötülüğü tercih ederek) kendilerine zulmettiler. Rabbinin (azap) emri geldiğinde, Allah'tan başka taptıkları (sahte) ilahları onlara hiçbir şey sağlamadı ve onların zararlarını artırmaktan başka bir şeye yaramadı.
İşte Rabbin, halkı zalim olan memleketlerin yakasından tutunca böyle tutar. Hiç kuşkusuz O'nun yakalaması pek sert ve acıklıdır.
Ahiret azabından korkan kimse için bu (anlatıla)nda kesin bir ibret vardır. O gün tüm insanların toplantı günüdür. Herkes o günün canlı tanığı olacaktır.
Ve biz o (kıyamet) günün(ün) gelip çatmasını, ancak (insanların imtihanı ve tekâmülü için için) sayılı bir müddete kadar erteliyoruz.
O gün gelince, O'nun izni olmadan hiç kimse konuşamaz. Onlardan kimi bahtsızdır (mutsuzdur), kimi mutlu.
106-107. Mutsuz olanlar (dünyadayken yaptıklarından ötürü) ateşte (yaşayacak) ve orada ah çekip inleyeceklerdir. Rabbin aksini dilemedikçe, gökler ve yer yerinde durduğu sürece onlar orada kalacaklardır. Şüphesiz Rabbin dilediğini istediği gibi yapandır.
106-107. Mutsuz olanlar (dünyadayken yaptıklarından ötürü) ateşte (yaşayacak) ve orada ah çekip inleyeceklerdir. Rabbin aksini dilemedikçe, gökler ve yer yerinde durduğu sürece onlar orada kalacaklardır. Şüphesiz Rabbin dilediğini istediği gibi yapandır.
Mutlu olanlar ise cennettedirler. Rabbinin dilemesi dışında gökler ve yer sürüp gittikçe onlar da bitmeyen bir lütfun sonucu olarak orada kalacaklardır.
(Ey Resul!) Onların taptıkları şeylerin batıl olduğu konusunda şüpheye düşme! Onlar sadece, daha önce babalarının taptığı gibi tapıyorlar. Şüphesiz biz (azaptan) paylarını ne düşüyorsa onu eksiksiz olarak (kendilerine) tastamam vereceğiz.
Andolsun ki, Musa'ya Kitab'ı (Tevrat'ı) verdik de ona iman konusunda (insanlar) görüş ayrılığına düştüler. Eğer Rabbinin daha önce verilmiş kesin hükmü olmasaydı, o anlaşmazlığa düşenler hakkında çoktan hüküm verilirdi. Onlar hâlâ da (Kur'an) hakkında derin bir şüphe içindedirler.
Şüphesiz Rabbin hepsinin yaptıklarının karşılığını tam olarak verecektir. Çünkü O, onların yaptıklarından hakkıyla haberdardır.
(Ey Resul!) Öyle ise emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Beraberindeki tevbe edenler de dosdoğru olsunlar. Hak ve adalet ölçülerini aşmayın/aşırıya gitmeyin/azgınlık etmeyin! Unutmayın ki O, yaptıklarınızı hakkıyla görendir.
Ve asla zulmedenlerden yana eğilim göstermeyin (onlara sempati duymayın)! Yoksa ateş size de dokunur. Sizin Allah'tan başka (hiçbir yardımcını) hiçbir dostunuz yoktur, (kendinize başka bir dost/yardımcı aramayın), aksi taktirde (O'ndan) yardım göremezsiniz.
Gündüzün iki tarafında (öğle ve ikindide) ve gecenin (gündüze) yakın vakitlerinde (akşam, yatsı ve sabah da) namazı ikame et! Muhakkak ki iyilikler, kötülükleri (küçük günahları) ortadan kaldırır. İşte bu, anlayışı ve kavrayışı olanlar için bir öğüttür.
Ve sabr(ederek mücadeleye devam)et. Allah iyilik yapanların hak ettiği karşılığı hiçbir şekilde zayi etmez!
Sizden önceki nesillerde yeryüzünde bozgunculuktan sakındıran birtakım akıllı ve erdemli kimseler bulunmalı değil miydi? Ama içlerinden (mücadeleden yılmadıkları için) kurtuluşa erdirdiğimiz az bir topluluk dışında hiçbiri bunu yapmadı. Zulme sapanlar ise kendilerini şımartan ihtiraslarına kapılarak ağır suçlara daldılar.
Yoksa senin Rabbin, halkı ıslah edici davrandığı sürece, bir toplumu asla helak etmez.
118-119. Rabbin dileseydi bütün insanları tek bir millet yapardı (O, yollarını seçmek konusunda kendilerini özgür bıraktı). Onlar (hak ile batıl konusunda) birbirleriyle tartışmaya devam etmektedir. Yalnız Rabbinin rahmetini kazananlar bunun dışındadır. Zaten (Allah) onları bunun için (irade hürriyetiyle) yaratmıştır. Rabbinin: “Andolsun ki; Cehennemi, insanlardan ve cinlerden (isyan edenlerle) dolduracağım” sözü gerçekleşecektir.
118-119. Rabbin dileseydi bütün insanları tek bir millet yapardı (O, yollarını seçmek konusunda kendilerini özgür bıraktı). Onlar (hak ile batıl konusunda) birbirleriyle tartışmaya devam etmektedir. Yalnız Rabbinin rahmetini kazananlar bunun dışındadır. Zaten (Allah) onları bunun için (irade hürriyetiyle) yaratmıştır. Rabbinin: “Andolsun ki; Cehennemi, insanlardan ve cinlerden (isyan edenlerle) dolduracağım” sözü gerçekleşecektir.
(Ey Muhammed!) Resullerin haberlerinden, senin gönlünü takviye edecek her şeyi sana aktarıyoruz. Bu kıssalar sana gerçeği ilettiği gibi inananlar için de öğüt ve hatırlatma niteliğindedir.
İnanmayanlara de ki: “Elinizden geleni yapın, biz de (tebliğ vazifemizi) yapıyoruz.”
Ve (olacak olanı) “Bekleyin, biz de bekliyoruz.”
Göklerin ve yerin bilinmeyen, insan idrakini aşan görülüp gözlenemeyen sırrı Allah'ın bilgisindedir. Bütün işler ancak O'na döndürülür. Öyleyse, O'na kulluk et; O'na güven. Rabbin yaptıklarınızdan asla habersiz değildir.