Elif, Lâm, Râ. Bu, Yasa Sahibi, Her Şeyden Haberdar Olan tarafından, ayetleri sağlamlaştırılmış ve ayrıntılı olarak açıklanmış bir Kitap'tır.
Allah'tan başkasına kulluk yapmayın. Ben, O'nun tarafından size gönderilmiş bir uyarıcı ve haber vericiyim.
Ve Rabb'inizden bağışlanma¹ dileyin, sonra O'na tevbe¹ edin ki belirli bir süreye kadar sizi iyi nimetlerden yararlandırsın. Fazilet sahibine, faziletinin karşılığını versin. Eğer yüz çevirirseniz, ben sizin için büyük günün azabından korkarım.
1- Tevbe etmek, bağışlanma dilemek değildir. Yaptığı kötü şeyden vazgeçmek ve yaptığı kötülüğü telafi etmek demektir. Ayette de görüldüğü gibi “bağışlanma dilemek” “istiğfar”da bulunmaktır.
Dönüşünüz yalnızca Allah'adır. O'nun Gücü Her Şeye Yeter.
İyi bilin ki! Onlar, O'ndan düşmanlıklarını gizlemek için iki büklüm olurlar. Yine iyi bilin ki! Onlar, örtülerine büründükleri¹ zaman, neyi gizleyip neyi açığa çıkardıklarını bilir. O, göğüslerde olanı en iyi bilendir.
1- Gerçek düşüncelerini, asıl niyetlerini saklasalar da.
Yeryüzünde yaşayan hiçbir canlı yoktur ki, rızkı Allah'a ait olmasın. O, onun karar kıldığı yeri ve geçici durduğu yeri bilir.¹ Bunların tamamı apaçık bir Kitap'tadır.²
1- Varlığının her aşamasını. 2- Allah'ın ilmi.
Gökleri ve yeri altı günde¹ yaratan O'dur. Daha önce arşı² su üzerindeydi. Sizi yaratması, hanginizin iyi şeyler yapacağını sınav yapmak içindir. Eğer gerçeği yalanlayan nankörlere: “Gerçekten siz, öldükten sonra diriltilecekseniz.” desen, “Bu ancak apaçık bir büyüdür.” diyecekler.
1- Altı evrede, altı aşamada. 2- Egemenliği.
Eğer, bir ümmet¹ için azabı onlardan belli bir süreye kadar erteleyecek olursak, “Bunu engelleyen şey nedir ki?” derler. Bilesiniz ki, onlara azap geldiği gün, artık geri çevrilmez. Alaya aldıkları azap onları kuşattır.
1- Topluluk, aynı inanca mensup insanlar topluluğu.
Eğer insana, tarafımızdan bir rahmet tattırsak, sonra da onu geri alsak, ümitsizliğe kapılır ve nankörlük eder.
Eğer, kendisine dokunan bir zarardan sonra, ona bir nimet tattırsak, “Kötülüklerden kurtuldum.” diye¹ böbürlenir ve şımarmaya başlar.
1- Kurtulmayı kendisinden bilerek.
Ancak sabredenler ve sâlihâtı yapanlar hariç. İşte onlar için bağışlanma ve büyük bir ödül vardır.
O halde sen, “Ona bir hazine indirilmeli veya onunla bir melek gelmeli değil miydi?” dedikleri için göğsün daralıp; sana vahyolunanın bir kısmını tebliğ etmekten vaz mı geçeceksin? Sen yalnızca bir uyarıcısın.¹ Allah ise her şeye vekildir.²
1- Onların inanıp inanmamalarından sorumlu değilsin. 2- Her şeyin koruyucusu, yöneticisi, dayanağı ve kefili olan; varlığı ayakta tutan, sürdüren, koruyan kontrol altında tutan, rızkını ve hak ettiğini veren.
Yoksa “Onu uydurdu.” mu diyorlar? De ki: “Eğer, doğru söylüyorsanız haydi ona benzer on sure getirin. Allah'tan başka çağırabileceklerinizi de çağırın.”
Eğer, size cevap veremezlerse; iyi bilin ki, bu ancak Allah'ın ilmiyle indirilmiştir. O'ndan başka ilâh yoktur. Hala müslüman¹ olmayacak mısınız?
Kim sadece dünya hayatını ve onun ziynetini¹ isterse, onlara yaptıklarının karşılığını eksiksiz veririz. Bu hususta onlara hiçbir haksızlık yapılmaz.
1- Malını, zenginliğini, makamını, şöhretini, gösterişini.
İşte bu kimselere, ahirette ateşten başka bir şey yoktur. Burada yaptıkları şeyler boşa gitmiştir. Zaten yaptıkları bütün işleri geçersizdir.
Rabb'inden, kanıt içeren bir bilgi üzerinde olan kimse ile böyle olmayan kimse bir olur mu? Bunu Rabb'inden bir tanık ve bir de ondan önce rehber ve rahmet olarak Musa'nın kitabı desteklemektedir. İşte bunlar, ona iman ederler. Hangi grup onu inkâr ederse, varacağı yer ateştir. Ondan kuşkun olmasın. Kuşkusuz o Rabb'inden bir gerçektir. Fakat insanların çoğu iman etmezler.
Uydurduğu yalanı Allah'a dayandırandan daha zalim kim olabilir? Onlar, Rabb'lerinin huzuruna çıkarılacaklar ve tanıklar da: “Rabb'lerine karşı yalan uyduranlar işte bunlardır.” diyeceklerdir. İyi bilin ki Allah'ın laneti zalimlerin¹ üzerinedir.²
1- Uydurdukları yalanı Allah'a dayandıranların. 2- Kur'an'ın yanı sıra başka kaynakları da din edinenler, bu kaynaklarla (hadis, sünnet, icma, kıyas, içtihat, esbab-ı nüzul, siyer ve fıkıh) din adına uydurdukları yalanları Allah'a dayandırmaktadırlar.
O kimseler, Allah'ın yolundan alıkoyarlar. Ve o yolu eğri göstermeye çalışırlar. Ve onlar, ahiret hayatını yok sayarlar.
Onlar, yeryüzünde Allah'ı aciz bırakabilecek değillerdir. Kendilerini, Allah'a karşı koruyacak bir yardımcı da bulamayacaklardır. Onların azapları kat kat olacaktır. Onlar, gerçeği duymaya ve görmeye tahammül edemiyorlardı.
İşte onlar, kendilerine yazık eden kimselerdir. Uydurdukları şeyler de kendilerini terk edip kaybolmuştur.
Onlar ahirette en büyük kayba uğrayanlardır.
İman edip, sâlihâtı yapanlar, Rabb'lerine içtenlikle bağlı olanlar; Cennet ehlidirler. Onlar, orada sürekli kalacaklardır.
Bu iki grubun durumu; kör ve sağır ile gören ve duyanın durumu gibidir. Bunlar hiçbir olur mu? Niçin düşünüp öğüt almıyorsunuz?
Ant olsun ki! Biz, Nuh'u kendi halkına göndermiştik. “Ben sizin için apaçık bir uyarıcıyım;”
“Allah'tan başkasına kulluk etmeyin. Ben, sizin için can yakıcı bir günün azabından korkuyorum.”
Bunun üzerine halkından, gerçeği yalanlayıp nankörlük edenlerin meleleri¹: “Biz, seni kendimiz gibi bir beşer² olarak görüyoruz. Görüyoruz ki, sana tabi olanlar, bizim toplumun en zayıf ve sefil olanlarıdır. Sizin, bize karşı bir üstünlüğünüzü görmüyoruz. Bilakis sizin yalancılardan olduğunuzu düşünüyoruz.” dediler.
1- Halkın ileri gelenleri, imtiyaz sahibi seçkinleri. Din adamları/ruhban sınıfı. 2- Hiçbir ilahi vasfı, özelliği olmayan sıradan bir insan.
Dedi ki: “Ey halkım! Bakın! Ya ben Rabb'imden açık bir kanıt üzerinde isem ve O'nun katından bana bir rahmet verilmişse ve siz de bunu görmüyorsanız; istemediğiniz halde, onu size zorla kabul ettirebilir miyim?”
“Ey halkım! Buna karşı sizden herhangi bir ücret istemiyorum. Benim ücretim, yalnızca Allah'a aittir. Siz, hor görüyorsunuz diye, iman edenleri yanımdan kovacak değilim. Onlar, Rabb'lerine kavuşacaklardır. Fakat ben, sizi cahillik eden bir halk olarak görüyorum.”
“Ey halkım! Eğer onları yanımdan kovacak olursam, Allah'a karşı bana kim yardımcı olacak? Hiç düşünmüyor musunuz?”
“Ben size, “Allah'ın hazineleri benim yanımdadır.” demiyorum. Ben¹ gaybı da bilmem. Yine “Ben meleğim.” de demiyorum. Hor gördüğünüz kimseler için, “Allah, onlara hiçbir hayır vermeyecektir.” de demiyorum. İçlerinde olanı Allah daha iyi bilir. Böyle bir şey yaptığım takdirde zalimlerden olurum.”
Dediler ki: “Ey Nuh! Bizimle mücadele ettin. Üstelik bu mücadelede çok ileri gittin. Eğer doğru söyleyenlerden isen, bizi tehdit ettiğin şeyi getir de görelim!”
Dedi ki: “Onu size dilediği takdirde ancak Allah getirir. Ve siz, O'nu asla aciz bırakamazsınız.”
Eğer Allah sizi azdırmayı dilerse¹, size öğüt versem de öğüdüm yarar sağlamaz. Rabb'iniz O'dur, O'na döndürüleceksiniz.
1- Azgınlaşmayı hak etmişseniz. Azgınlık yolunu tercih ettiyseniz.
Yoksa “Onu kendisi uydurdu” mu diyorlar? De ki: “Eğer uydurduysam, suçu bana aittir. Ben de sizin işlediğiniz suçlardan uzağım.”
Nuh'a vahyedildi: “Şu ana kadar inanmış olanların dışında, senin halkından kesinlikle kimse inanmayacak. Onların yaptıklarından dolayı tasalanma;
Bizim gözetimimiz altında ve vahyimizle gemiyi yap. Zalimler hakkında benden bir istekte bulunma. Onlar boğulacaklardır.”
Gemiyi yapıyordu. Halkının meleleri¹, onun yanından ne zaman geçseler, onunla alay ediyorlardı. Dedi ki: “Alay edin bakalım! Görürsünüz, sizin bizimle alay ettiğiniz gibi biz de sizinle alay edeceğiz.”
1- Halkın ileri gelenleri, imtiyaz sahibi seçkinleri. Din adamları/ruhban sınıfı.
Alçaltıcı azabın kime geleceğini ve kalıcı azaba kimin uğrayacağını yakında bileceksiniz.”
Buyruğumuz gelip tandır kaynamağa¹ başladığı zaman, Biz dedik ki: “Her cinsten birer çift ve aleyhlerinde hüküm verilmiş olanlar hariç aileni ve iman edenleri ona yükle.” Zaten onunla birlikte çok az kimse iman etmişti.
1- Sular fışkırmaya başlayınca.
“Haydi, binin.” dedi. Onun gitmesi de durması da Allah'ın adıyladır. Elbette Rabb'im Çok Bağışlayıcı'dır, Rahmeti Kesintisiz'dir.
Gemi dağlar gibi dalgalar arasında akıp gidiyordu. Nuh, bir kenarda bekleyen oğluna:“ Yavrum bizimle beraber sen de bin; gerçeği yalanlayan nankörlerle beraber kalma.” diye seslendi.
O: “Dağa sığınırım, beni sudan kurtarır.” deyince; “Bugün Allah'ın rahmetine erişenden başkasını, Allah'ın emrinden koruyacak hiçbir şey yoktur.” dedi. Aralarına dalga girdi ve o da boğulanlardan oldu.
“Ey yer, suyunu çek ve ey gök, suyunu kes.” denildi. Su çekildi, iş bitirildi. Gemi Cudi'ye oturdu. “Zalimler topluluğu Allah'ın rahmetinden uzak olsun.” denildi.¹
1- Nuh tufanı, bölgesel bir tufandır. Nuh'un davetine muhatap olanları kapsamaktadır. Bütün bir yeryüzünde olduğu düşüncesi Tevrat'tan kaynaklanmaktadır. Allah davete muhatap olmamış kimseleri cezalandırmaz.
Nuh, Rabb'ine seslendi: “Ey Rabb'im! Oğlum benim ehlimdendir. Senin uyarın elbette gerçektir. Sen, hâkimlerin hâkimisin.”¹ dedi.
1- En doğru kararı veren Sen'sin.
Dedi ki: “Ey Nuh! O senin ehlinden değildir. Zira onun yaptığı doğru olmayan bir işti. Öyleyse hakkında bilgin olmayan¹ şeyi Benden isteme. Cahillerden² olmaktan seni sakındırıyorum.”
1- Kavrayamadığın. 2- Gerçeği kavramamış.
“Rabb'im! Bilmediğim bir şeyi Sen'den istemekten Sana sığınırım. Eğer beni bağışlamaz ve merhamet etmezsen hüsrana uğrayanlardan olurum.” dedi.
Dendi ki: “Ey Nuh! Katımızdan esenlikle in. Sana ve sana tabi olan topluluklara bereketler olsun. Ama öyle toplumlar da olacak ki, onları dünya nimetlerinden yararlandıracağız, sonra onlara Bizden can yakıcı bir azap dokunacaktır.
İşte bunlar, sana vahyettiğimiz gayb¹ haberlerindendir. Bunları ne sen ne de halkın daha önce bilmiyordunuz. O halde sabret. Sonuç, takva sahiplerinindir.”
1- Gizli, görünmeyen, bilinmez olan, algılanamayan.
Âd halkına kardeşleri Hud'u gönderdik. Dedi ki: “Ey halkım! Yalnızca Allah'a kulluk edin. Sizin ondan başka bir ilahınız yoktur; siz bu tutumunuzla iftira etmekten başka bir şey yapmıyorsunuz.
“Ey halkım! Bunun için sizden bir ücret istemiyorum. Benim ücretim, yalnızca bana bu benliği verene aittir. Aklınızı kullanmayacak mısınız?”¹
1- Tek amacımın, sizi doğru yola davet etmek olduğunu görmüyor musunuz?
“Ey halkım! Rabb'inizden bağışlanma dileyin. Sonra O'na tevbe edin, gökten üzerinize bol bol rahmet göndersin, gücünüze güç katsın. Mücrimler olarak yüz çevirmeyin.”
Dediler ki: “Ey Hûd! Bize kanıt içeren bir bilgi getirmedin; biz, senin sözünle ilahlarımızı terk edecek değiliz. Ve biz sana inanacak da değiliz.”
“İlahlarımızdan biri seni fena çarpmış, demekten başka bir sözümüz yok.” dediler. Hûd da: “Ben Allah'ı tanık tutuyorum. Siz de tanık olun ki ben müşriklerden değilim.” dedi.
“Haydi, hiç zaman kaybetmeden bana istediğiniz tuzağı kurun.”.
Ben, benim de Rabb'im sizin de Rabb'iniz olan Allah'a tevekkül¹ ettim. Hiçbir canlı yoktur ki O'nun buyruğunda/kontrolünde olmasın. Kuşkusuz Rabb'im dosdoğru bir yol üzerindedir.
1- Allah'a güvenme, O'na dayanma; her türlü çabayı gösterdikten sonra sonucu Allah'a bırakma.
Eğer yüz çevirirseniz, bilin ki size iletmek üzere gönderildiğim mesajı size ilettim. Rabb'im, yerinize sizden başka bir halk getirebilir ve siz O'na hiçbir şekilde engel olamazsınız. Rabb'im, her şeyi koruyup gözetendir.
Buyruğumuz gerçekleşince, Hûd'u ve beraberindeki iman edenleri Bizden bir rahmetle kurtardık. Onları şiddeti çok ağır bir azaptan kurtardık.
İşte Âd halkı Rabb'lerinin ayetlerini inkâr ettiler ve resullerine isyan ettiler. İnatçı zorbanın her buyruğuna uydular.
Bu dünyada da Kıyamet Günü'nde de lanete tabi tutuldular. İyi bilin ki gerçekten Âd halkı Rabb'lerine nankörlük ettiler. İşte böyle yok olup gitti Hûd halkı Âd.
Semûd halkına da kardeşleri Salih'i gönderdik. Ey halkım: “Allah'a kulluk edin. Sizin O'ndan başka ilahınız yoktur.” dedi. Sizi yer yüzünde meydana getiren ve sizi orayı imar etmekle görevli kılan O'dur. Öyleyse O'ndan bağışlanma dileyin. Sonra O'na tevbe ile yönelin. Rabb'im, Çok Yakın'dır, İsteklere Cevap Veren'dir.
“Ey Salih! Sen, bundan önce aramızda ümit beslenen biriydin. Şimdi atalarımızın kulluk ettiklerine kulluk etmekten bizi vazgeçirmek mi istiyorsun? Ve biz, gerçekten de senin bizi çağırdığın şey hakkında şüphe içindeyiz, kaygılanıyoruz.” dediler.
“Ey halkım, söyleyin bakalım, ya Rabb'imin Kendinden verdiği bir rahmetle, kanıt içeren açık bir bilgi üzerindeysem! Ona asi olduğum takdirde, Allah'ın vereceği cezaya karşı bana kim yardım edebilir? Bana zarar vermiş olmaktan başka bir şey yapmış olmazsınız.” dedi.
“Ey halkım! İşte şu Allah'ın dişi devesi¹, sizin için bir ayettir.² Bırakın onu, Allah'ın arzında otlasın. Kötü bir amaçla ona yaklaşmayın. Yoksa sizi yakın bir azap yakalar.”
1- “Halka ait, toplumun ortak malı olan beş yaşında, yavrulu dişi deve. 2- Gösterge, kanıt.
Yine de onu kestiler.¹ “Yurdunuzda üç gün yaşayın.² Bu yalan olmayan bir uyarıdır.” dedi.
1-Kesme anlamına gelen (A-K-R) sözcüğü, kökünden kesmek, yok etmek, köksüz bırakmak, kısır anlamlarına gelmektedir. Dişi devenin kesilmesinin bu sözcükle ifade edilmesi halka ait bir imkânın yok edilmesini de çağrıştırmaktadır. 2-Kısacık bir zamanınız kaldı.
Nihayet haklarındaki yargımız gerçekleşerek, Salih'i ve beraberinde iman etmiş olanları tarafımızdan bir rahmetle izin günün zilletinden kurtardık. Rabb'in, Çok Güçlü'dür, Mutlak Üstün Olan'dır.
Zulmedenleri bir çığlık yakaladı. Yurtlarında dizüstü çökmüş olarak sabahladılar.
Sanki orada hiç yaşamamışlardı. İyi bilin ki Semud halkı Rabb'lerine nankörlük ettiler. İyi bilin ki Semud halkı yok olup gitti.
Ant olsun elçilerimiz İbrahim'e haber vermek için gelip, “Selam!” dediler.¹ “Selam!” dedi ve hemen gidip kızarmış buzağı eti getirdi.
Ona ellerini uzatmadıklarını görünce, onlardan kuşkulanıp korkuya kapıldı. “Korkma! Biz Lût halkına gönderildik.” dediler.
Ayakta duran hanımı bunun üzerine gülümsedi.¹ Biz de ona İshak'ı müjdeledik ve İshak'ın arkasından da Yakûb'u.
“Vay başıma gelene! Ben bir koca karı, kocam da bir ihtiyar olduğumuz halde, doğuracak mıyım? Doğrusu bu çok hayret edilecek bir şey!” dedi.
“Allah'ın takdirine hayret mi ediyorsun!” dediler. Allah'ın rahmeti ve bereketleri sizin üzerinizedir ey ev halkı. O, Övgüye Değer Yegâne Varlık'tır, İyiliği Bol Olan'dır.
İbrahim'in korkusu geçip, bu müjde kendisine verilince, Lût'un halkı hakkında bizimle¹ tartışmaya başladı.²
1- Elçilerimizle. 2. İsteğinde ısrarcı oldu.
Çünkü İbrahim, çok yumuşak huylu, yufka yürekli ve Allah'a gönülden yönelen bir kimseydi.
Ey İbrahim! Bundan vazgeç. Çünkü Rabb'inin takdiri kesindir. Onlara gelecek azap engellenemez.
Elçilerimiz Lût'a vardıklarında, onların yüzünden fenalaştı. Onlara karşı eli ayağı birbirine dolaştı. “Bu çok zorlu bir gün.” dedi.
Halkı koşa koşa ona geldiler. Onlar, önceden de kötü işler yapıyorlardı. “Ey halkım! İşte şunlar kızlarımdır¹, onlar sizin için daha temizdir. Allah için takvalı olun, misafirlerime karşı beni rezil etmeyin, içinizde hiç aklı başında kimse yok mu?” dedi.
1- “Kızlarım” sözcüğü ile kast edilen şey, Lût'un kendi öz kızları değil, o beldenin kızlarıdır. ‘Haûlai benati' açık benzetme türünden bir ifade olup, “kavmimin kızları/kadınları benim kızlarım mesabesindedir.” anlamına gelmektedir.” Dolayısı ile bu ifade “Lût'un öz kızlarına değil, kavminin kızlarına işaret etmektedir.” Erkeklere yönelmiş sapkınlığa karşı, doğru ilişkinin erkeğin kadınla ilişkisi olduğu uyarısı ve öğüdü yapılmıştır. Bu konuda; değil bir nebinin, herhangi bir kimsenin bile kişiliğine, saygınlığına, ahlakına yakışmayacak bir davranışı, sanki Lut Nebî kendi kızlarını başkalarına sunmuş gibi düşünmek akla ziyan bir durumdur. Bak, Hicr suresi, ayet 71: Meşru bir ilişkinin nasıl olması gerektiğinden hareketle, yol gösterme amaçlı söylenen bir sözü ifade etmektedir. “Kızlarım, sizin için daha temizdir” tümcesi onlarla evlilik yapılmasını ifade etmektedir.
“Senin kızlarında bizim hakkımızın olmadığını biliyorsun. Ant olsun ki ne istediğimizi çok iyi biliyorsun.” dediler.
“Keşke size karşı bir gücüm olsaydı veya sağlam bir kaleye sığınabilseydim.” dedi.
1 – Taraftarlarınla. Yanında yer alanlarla.
“Ey Lût! Biz, Rabb'inin elçileriyiz.” dediler. “Onlar, sana dokunamazlar. Ailenle¹ birlikte gecenin bir bölümünde hemen yola çık. Hanımın hariç, hiç kimse arkada kalmasın. Doğrusu onların başına gelecek olan musibet onun da başına gelecektir. Onlara belirlenen vakit sabahtır. Sabah da yakın değil mi?”
Takdirimizle yaşadıkları yeri alt üst ettik. Üzerlerine pişmiş çamurdan yığınlarca taş yağdırdık.
Bu taşlar, Rabb'inin katında işaretlenmiştir.¹ Bunlar, zalimlerden uzak değildir.
1- Hangi taşın kime isabet edeceği belirlenmiştir.
Medyen halkına da kardeşleri Şuayb'ı gönderdik. Ey halkım! Allah'a kulluk edin. Sizin için O'ndan başka ilah yoktur. Ölçüyü ve tartıyı eksik yapmayın. Ben, sizi bir hayır¹ içinde görüyorum. Ve sizin için kuşatıcı bir günün azabından korkuyorum.
1- Bolluk ve refah içinde.
“Ey kavmim! Ölçüyü ve tartıyı hakkaniyetle yapın. Kimsenin malını eksik vermeyin. Bozguncular olarak yeryüzünde fesat çıkarmayın.
Eğer mü'minler iseniz, Allah'ın bıraktığı¹ sizin için daha hayırlıdır. Yoksa ben, gözetleyiciniz değilim.”
Dediler ki: “Ey Şu'ayb! Atalarımızın kulluk ettiklerini bırakmamızı; mallarımızı, istediğimiz gibi kullanmaktan vazgeçmemizi senin salâtın¹ mı buyuruyor?” Oysaki sen yumuşak huylu, aklı başında bir adamsın.
1- Dinin. “Salat” sözcüğü; namaz, destek, dua, ibadet, yardımlaşma, dayanışma, Allaha yönelme ve din gibi anlamları olan bir sözcüktür. Bu ayette, “din” anlamında kullanılmıştır.
“Ey halkım! Bana söyleyin!” Ya ben Rabb'imden kanıt içeren apaçık bir bilgiye sahipsem; kendinden bana iyi bir rızık vermişse! Vazgeçmenizi istediğim şeyleri, kendim yapmak istemiyorum. Sadece gücümün yettiği kadarıyla düzeltmek istiyorum. Başarım ancak Allah'tandır. Yalnız O'na tevekkül¹ ettim ve yalnız O'na yöneldim.
1- Allah'a güvenme, O'na dayanma; her türlü çabayı gösterdikten sonra sonucu Allah'a bırakma.
Ey halkım! Bana karşı gelmeniz; Nuh halkının, Hûd halkının, Salih halkının başına gelen şeyleri sizin başınıza da getirmesin? Üstelik Lût halkı sizden pek uzak da değil.
Rabb'inizden bağışlanma dileyin. Sonra O'na tevbe¹ edin! Rabb'imin, Rahmeti Kesintisiz'dir, Çok Seven'dir.
1- Tevbe, pişmanlığın sözle ifadesi değil, yapılan hatadan pişman olmak ve ondan vazgeçmektir; hatayı düzeltmektir.
“Ey Şu'ayb! Dediklerinin çoğunu anlamıyoruz, biz, seni içimizde güçsüz görüyoruz. Kabilen olmasaydı seni taşlardık. Esasen sen değerli biri de değilsin.”
“Ey halkım! Size göre kabilem Allah'tan daha mı değerli ki O'na sırt çevirdiniz. Kuşkusuz Rabb'im yaptıklarınızı kuşatmıştır.”
“Ey halkım! Elinizden geleni yapın. Doğrusu ben de yapacağım. Yakında bileceksiniz, alçaltıcı azabın kime geleceğini ve kimin yalancı olduğunu. Gözetleyin, doğrusu ben de sizinle birlikte gözetliyorum.
Hükmümüz gerçekleşince Şu'ayb'ı ve onunla birlikte iman etmiş olanları, Tarafımızdan bir rahmetle kurtardık. Zulmedenleri de dehşete düşürücü bir ses yakaladı. Yurtlarında dizüstü çökmüş olarak sabahladılar.
Sanki orada hiç yaşamamışlardı. Tıpkı Semûd gibi, Medyen de yok olup gitti.
Ant olsun Musa'yı ayetlerimizle ve apaçık bir yetkiyle gönderdik;
Firavun ve melelerine.¹ Firavun'un buyruklarına uydular. Oysa Firavun'un buyrukları hiç de akıllıca değildi;
1- Halkın ileri gelenleri, imtiyaz sahibi seçkinleri. Din adamları/ruhban sınıfı.
Kıyamet günü, halkının önüne düşecek ve onları ateşe götürecektir. Varacakları yer, ne kötü bir yerdir.
Bu dünyada da Kıyamet Günü'nde de lanete uğratıldılar. Paylarına düşen ne kötü bir paydır.
Bunlar, o kentlere ait sana bildirdiğimiz haberlerdir. O kentlerden, yerinde duran da var, biçilmiş ekin gibi olan da.
Biz onlara haksızlık yapmadık; onlar kendi kendilerine haksızlık yaptılar. Rabb'inin buyruğu gerçekleşince, Allah'ı bırakıp da kulluk ettikleri ilahları kendilerine hiçbir yarar sağlamadı. Yalnızca kayıplarını artırdılar.
İşte Rabb'in, zulmeden kentleri cezalandırdığı zaman, böyle cezalandırır. O'nun cezası çok acı verici ve çok şiddetlidir.
Ahiret azabından korkanlar için, bunda bir ayet¹ vardır. O gün, bütün insanların toplanacağı gündür. O mutlaka görülecek bir gündür.
Onu geciktirmemiz belli bir süreye kadardır.
O gün gelince, O'nun izni olmadan hiç kimse konuşamaz. Onlardan kimi mutsuz kimi de mutludur.
Mutsuz olanlar ateştedir. Onlar, orada hıçkırırlar, inleyip dururlar.
Rabb'in, aksini dilemedikçe¹, gökler ve yer durdukça², orada sürekli kalacaklardır. Kuşkusuz Rabb'in, dilediğini yapandır.
1- Bu Rabb'inin takdir ettiği şeydir ve Rabb'in bu kararını değiştirmedikçe böyle devam edecektir. Burada, söz konusu edilen istisna, bir değişikliğin olabileceğinden değil, herhangi bir değişikliğin kesinlikle olmayacağının ifadesidir. 2- Bu süreklilik ifade eden bir deyimdir.
Mutlu olanlar ise, Cennet'tedirler. Rabb'in aksini dilemedikçe, gökler ve yer durdukça, orada sürekli kalacaklardır. Bu kesintisiz bir iyiliktir.
Onların kulluk ettikleri hakkında¹ hiç kuşkun olmasın. Daha önce atalarının kulluk ettikleri gibi kulluk ediyorlar. Elbette paylarına düşeni eksiksiz olarak vereceğiz.
1- Müşriklerin, ilahlarına kulluk ettikleri hakkında.
Ant olsun! Mûsâ'ya Kitap'ı verdik de onda anlaşmazlığa düştüler. Rabb'in tarafından önceden takdir edilmiş bir karar olmasaydı, aralarında hemen hüküm verilirdi. Onlar¹ da bunun hakkında kuşku ve güvensizlik içindedirler.²
1- Yahudiler, Musa'ya verilen Kitap hakkında. 2- Müşrikler de tıpkı onlar gibi Kur'an hakkında kuşku ve güvensizlik duymaktadırlar.
Rabb'in onların yaptığı her şeyin karşılığını tam olarak verecektir. O, onların yaptıklarından haberdardır.
Sen ve tevbe edip¹ seninle birlikte olanlar, emrolunduğunuz gibi dosdoğru olun. Aşırı gitmeyin.² O, yaptığınız her şeyi görmektedir.
1- Küfrü bırakıp iman edenler. 2- Doğruluktan ayrılmayın.
Zulmedenlere eğilim göstermeyin. Sonra size de ateş dokunur. Allah'ın yanı sıra başka evliyanız¹ da yoktur. Sonra yardım da göremezsiniz.
1- Koruyucular, yardımcılar, gözeticiler, destekleyiciler, yandaşlar. Kur'an'da yer alan, “veli” ve velinin çoğulu olan “evliya” sözcüğü; dost, dostlar olarak çeviriye konu edilmektedir. Oysaki bu sözcükler, etik anlamda dostluğu değil; siyasi bağlamda, yönetmeyi, korumayı, gözetilmeyi ifade etmektedir.
Gündüzün iki tarafında¹ ve gecenin yakınlarında² salâtı ikame et³. Çünkü iyilikler kötülükleri giderir. Bu, anlayanlara bir öğüttür.
1- Sabah ve Akşam namazı. Namaz, vakitleri belirlenmiş bir farzdır. (4: 103). Sabah namazı (Salâti'l Fecri,
24:58. Salâti'l Fecri'in vakti, tan yerinin ağarmaya başlamasından Güneş'in doğuş anına kadardır.) Ve akşam namazı (Salâti'l İşâi
24:58). Salâti'l İşâi'nin vakti, Güneş'in batışından gecenin karanlığının iyice çöktüğü zamana kadardır. “İşâ” nın akşam demek olduğuna dair ayetler:
12:16;
79:46. 2. Gece/Yatsı namazı. Gecenin ilk bölümünde. (Salâti'l Leyli/ gece(yatsı) namazı,
11:114). Gece namazının vakti, gece karanlığının tam çökme anından gecenin ortasına kadardır. Bu ve salatı/namazı konu edinen diğer ayetlerden namazın; “sabah”, “akşam” ve “gece” olmak üzere günde üç vakit olduğu anlaşılmaktadır. Bu ayette geçen “zulef” sözcüğünün çoğul yani üç ve üçten fazla bir anlama sahip olmasından hareketle, namazın beş vakit olduğu söylense de “zulef” sözcüğü gecenin üç bölümünü ifade etmektedir; gecenin ilk bölümü, gecenin ortası ve gecenin son bölümü. (Örneğin
73:2,3,4;
73:20.) Dolayısı ile gecenin yakınlarından kasıt, gecenin ilk bölümüdür. Günümüzde cemaatle kılınan namazlara bakıldığında da namazların aslında üç vakit ve ikişer rekât olduğu anlaşılmaktadır. Dikkat edilirse namazların farzları olarak sabah namazı iki rekât ve ikisi de sesli; öğlen namazı dört rekât, dördü de sessiz; ikindi namazı dört rekât, dördü de sessiz; akşam namazı üç rekât, ikisi sesli, biri sessiz; yatsı namazı dört rekât, ikisi sessiz ikisi sesli kılınmaktadır. Kılınan namazlarda, sesli olarak kılınanlar sabah iki, akşam iki ve yatsı iki şeklindedir. Yani günde üç vakit ve ikişer rekât sesli kılınmaktadır. Sessiz kılınanlar sonrada yapılan ilavelerdir. Bu ilaveleri çıkarırsak geriye namazın vakitleri ve rekât sayıları kalmaktadır. 3. Namazı gereği gibi kıl, canlı ve diri tut.
Sabret! Kuşkusuz Allah, iyilerin iyiliklerini asla karşılıksız bırakmaz.
Keşke sizden önceki nesillerde yeryüzünde fesatlığa karşı çıkan faziletli kimseler olmuş olsaydı. Onlardan ancak çok azını kurtuluşa erdirdik. Zulmedenler ise içinde bulundukları refaha dalıp böylece mücrim kimseler oldular.
Yoksa senin Rabb'in, o memleketleri, halkı düzelticiler oldukları halde, haksızlıkla yok edecek değildi!
Rabb'in dileseydi¹, bütün insanları tek bir ümmet yapardı. İhtilaf edenler² olarak sürüp gitmezlerdi.
1- İnsanlara seçme hakkı vermeyerek, herkesi inanmak mecburiyetinde bırakarak. 2- İmana karşı küfrü tercih edenler.
Ancak Rabb'inin rahmet ettikleri hariç.¹ Bunun için yarattı onları.² Kesinlikle Rabb'inin takdir ettiği, “Cehennem'i cinlerden ve insanlardan³ dolduracağım” hükmü gerçekleşecektir.⁴
1- Hidayete iletilmeyi hak edenler hariç; onlar imana karşı küfrü tercih etmezler. 2- Herkesi, Allah'ın hidayet nimetine nail olacak fıtratta yarattı. 3- İhtilaf eden; imana karşı küfrü tercih eden. (
11:118). 4-İmana karşı küfrü tercih edenlerin tamamının Cehennem'e koyacağına dair yaptığı uyarı gerçekleşecektir.
Elçilerin haberlerinden, kalbini kuvvetlendirecek her şeyi sana anlatıyoruz. Bu hususta sana Hakk, müminlere de öğüt ve hatırlatma geldi.
İnanmayanlara de ki: “Elinizden ne geliyorsa yapın. Biz de yapmaktayız.”
“Bekleyin! Biz de bekliyoruz.”
Göklerin ve yerin gaybı Allah'a aittir. Bütün işler O'na döndürülür. Öyleyse yalnızca O'na kulluk et ve yalnızca O'na tevekkül¹ et. Rabb'in, yaptıklarınızdan habersiz değildir.
1- Allah'a güvenme, O'na dayanma; her türlü çabayı gösterdikten sonra sonucu Allah'a bırakma.