Apaçık Kitap'a ant olsun ki!
Biz onu düşünüp anlayasınız diye Arapça bir kur'an¹ yaptık.
1- Okunan. Çevirilerde Kur'an sözcüğüne, yaygın olarak Allah'tan gelen vahyin kitaplaşmış hali anlamı verilmektedir. Kur'an'ın tek anlamı bu değildir. Zira vahyin kitaplaşmış haline kimi ayetlerde bağlamından dolayı isim olarak Kur'an denmiş olsa da esas isim, “Mushaf”tır, “Kitap”tır. Aslında Kara'e kökünden türeyen Kur'an, kök anlamı itibariyle Kitap veya Mushaf demek değil, “okumak, toplamak, bir araya getirmek, nakletmek, aktarmak.” Demektir.
Kur'an, nezdimizde Ummu'l Kitap'tadır¹. Gerçekten yücedir ve hâkimdir.²
1- Ana kitap. 2- Kötülüğü önleyici yasalar içermektedir; sağlamdır, korunmuştur.
Siz, israf eden¹ bir halk oldunuz diye, size öğüt vermekten vaz mı geçelim?
Öncekiler için de nice nebiler gönderdik.
Onlar, kendilerine gelen her nebiyi mutlaka alaya alıyorlardı.
Biz, güç bakımından onlardan daha üstün olanları yok ettik. Geçmişe ait örnek haline geldiler.
Müşriklere: “Gökleri ve yeri kim yarattı?” diye sorsan, kesinlikle: “Onları Mutlak Üstün Olan, Her Şeyi Bilen yarattı.” diyecekler.
O, yeryüzünü sizin için beşik¹ yaptı. Orada sizin için yollar yaptı². Umulur ki hidayete eresiniz.³
1- Yaşama ve geçinme yeri. 2- Geçinme kaynakları, geçim yolları. Ayette, yer alan sebil sözcüğüne, “ kara yolu” anlamı verildiği için “gitmeniz için yollar var etti” diye çeviri yapılmaktadır. Oysaki sebil, karayolu anlamında “yol” demek değildir. Sebil: “iki şey arasından birini seçmek anlamında “tercih edilen yol” demektir. 3- Yaşamınızı doğru yoldan temin edersiniz. Hidayet, Gerçeğe yönelmek, gerçeği kavramak, gerçeğe ve doğruya ulaşmak demektir.
O, bir ölçüye göre gökten su indirendir. Sonra, onunla ölü bir beldeyi canlandırdık. İşte siz de böyle yeniden diriltileceksiniz.
Her şeyi çift yarattı.¹ Gemilerden ve hayvanlardan binekler kıldı.
1- Evrendeki bütün varlıklar çift yaratılmıştır: Erkek–dişi, iyi-kötü, siyah–beyaz, sıcak-soğuk, iman-küfür, madde-mana, hayat-ölüm, sevgi-nefret, cömertlik-cimrilik…
Üzerlerine binip, onlardan yararlanınca, Rabb'inizin verdiği nimetleri anarak: “Bunları, hizmetimize veren Allah ne yücedir; yoksa bizim bunlara gücümüz yetmezdi.” deyin.
Kuşkusuz biz, sonunda Rabb'imize döneceğiz.
Bazı kullarını, O'nun bir parçası saydılar.¹ Gerçekten, o insan², açıkça nankörlük etmektedir.
1- Allah'ın velileri, azizleri, kralları, oğulları, çocukları, hayvanları… 2- Buradaki insandan kasıt, insanların tamamını değil, belli bir insan gurubudur. “El insan” da ki “el” takısı; belli olanı, bilineni işaret etmektedir.
Yoksa O, yarattıklarından kızları kendisine ayırıp, oğulları size mi bıraktı?
Onlardan biri, kendisine, Rahman'a layık gördüğü kız çocuğu haberi verildiği zaman, yüzü simsiyah kesilir, içini üzüntü kaplar.
Ve süs içinde büyütülmekten başka işe yaramayanı mı verdi diye hayıflanır!
Onlar, Rahman'ın kulları olan melekleri dişi saydılar. Onların yaratılışlarına tanık mı oldular? Onların bu tanıklıkları yazılacak ve sorguya çekileceklerdir.
“Eğer Rahman dileseydi, biz onlara kulluk etmezdik.” dediler. Onların bu konuda hiçbir bilgileri yoktur. Onlar yalnızca saçmalıyorlar.
Yoksa ondan önce, onlara kitap verdik de onlar, ona mı dayanıyorlar?
Hayır! Dediler ki: “Doğrusu, biz, atalarımızı bir ümmet¹ üzerinde bulduk, biz de onların izinden gidiyoruz.
1- Toplum. İnsan soyu. Ümmet, toplum anlamının yanı sıra aynı tür canlı topluluğuna da verilen isimdir. Örneğin kuşlar bir ümmettir. Sözcüğün diğer bir anlamı da “yol”dur. Bu yol, amaçlanmış, hedef olarak belirlenmiş yoldur. Amaç ve inanç birliği, ortak değer yargıları ve aynı uygarlığa sahip olan insan topluluğudur. Ümmet sözcüğünün aynı zamanda din, cemaat, familya, nesil, boy, zaman gibi anlamları da bulunmaktadır.
Tıpkı bunun gibi, senden önce de ne zaman bir beldeye uyarıcı gönderdiysek, oranın refah içinde olanları: “Biz, atalarımızı bir ümmet üzerinde bulduk. Biz de kesinlikle onların izinden gidiyoruz.” dediler.
Size, “Atalarınızı üzerinde bulduğunuz yoldan daha doğrusunu getirmiş olsam da mı?” deyince, onlar: “Biz, sizinle gönderilene kafirlik¹ ediyoruz.” dediler.
1- Gerçeğin üzerini örten, onu yok sayan, görmezden gelen.
Bunun üzerine onlara hak ettikleri cezayı verdik. Yalanlayanların sonlarının nasıl olduğuna bir bak!
Bir zamanlar İbrâhim, babasına ve halkına: “Ben sizin kulluk ettiklerinizden uzağım demişti.”
Ancak fıtratımı¹ belirleyen başka. Kuşkusuz O beni doğru yola iletecektir.
1- Ayette yer alan “fetara” sözcüğüne, “yaratma” anlamı verildiği için, çevirilerde “beni yaratan” şeklinde anlam verilerek yanlışlık yapılmaktadır. Fetara, yaratma değil; yaradılış özelliği, kişilik, benlik, yaradılış yasaları yani “fıtrat” demektir.
İbrahim, gerçeğe yönelmeleri umuduyla takdir edilmiş hükmü gelecek nesiller için de kalıcı bir ilke yaptı.
Doğrusu bunları ve atalarını, kendilerine Hakk ve onu açıklayıcı bir resûl gelinceye kadar yararlandırıp yaşattım.
Onlara, Hakk geldiği zaman: “Bu bir büyüdür. Biz onu yalanlayanlarız.” dediler.
“Bu Kur'an'ın, iki şehrin birinden, bir büyük adama¹ indirilmesi gerekmez miydi?” dediler.
1- Zengin, güçlü, toplumun ileri geleni.
Rabb'inin rahmetini onlar mı dağıtıyorlar? Dünya hayatındaki geçimliklerini Biz paylaştırdık. Birbirlerine işlerini gördürsünler diye, onların bir kısmını bir kısmının üzerine derecelerle yükselttik. Rabb'inin rahmeti onların biriktirdiklerinden daha hayırlıdır.¹
1- Allah'ın yol göstericiliği, doğru yolda olma dünya nimetlerinden daha değerlidir.
Şayet insanlar, tek bir ümmet¹ haline gelmeyecek olsalardı,² Rahman'ı küfreden³ kimselerin, evlerinin tavanlarını ve merdivenlerini gümüşten yapardık.
1. Küfür topluluğu. 2- Gerçeği yalanlayan nankörlerin, sahip oldukları, alabildiğine lüks ve zengin yaşamlarına imrenip, özenerek; onların sahip olduklarına sahip olmaya heveslenecek olmasalardı. 3. Nankörlük eden veya görmezden gelen.
Ve evlerinin kapılarını ve üzerine oturup yaslandıkları koltuklarını da.
Ve altına boğardık. Bunların tamamı, dünya hayatının kazanımından başka bir şey değildir.¹ Ahiret ise Rabb'inin yanında, yalnızca takva² sahipleri içindir.
1- Bu ayetlerde (31,32,33,34,35), bizatihi dünya nimetlerini yermek veya önemsizleştirmek söz konusu değildir. Ancak dikkatler, bütün zenginliklerden daha büyük zenginlik olan ahiret zenginliğine çekilmek istenmektedir. Amaç, insanların zaaflarına yenilmeyerek gerçek ve kalıcı olan zenginliği öncelemelerini sağlamaktır. Zira zenginlik ve refah aynı zamanda insan için şımartıcı ve azgınlaştırıcı özelliğe de sahiptir. Dünya nimetleri elbette ki değerlidir, ancak onlardan daha değerli olan şey ilkeli olmak, doğru yoldan ayrılmamak ve takva sahibi olmaktır. Ayette “değerli olandan”, daha değerli olana” vurgu yapılmaktadır. 2- Korunma; Allah'ın buyruklarına içtenlikle uyarak, o buyruklarla, kötü ve zararlı şeylere karşı kendisini korumaya, güvenceye almak.
Her kim Rahman'ın öğüdüne karşı duyarsız olursa, Biz ona bir şeytan¹ salarız. Artık şeytan onun yakın arkadaşı olur.
1- Hakk'tan uzak olan. Hakk'a aykırı hareket eden her türlü varlık, kişi ve kurumun ortak “karakteristik adıdır.”
Şeytanlar, onları doğru yoldan saptırdıkları halde, onlar hâlâ kendilerinin doğru yolda olduklarını sanırlar.
Nihayet o¹ Bize geldiği zaman: “Keşke seninle aramız iki doğu² uzaklığı kadar uzak olsaydı.” der. Öyleyse bu ne kötü bir arkadaşlıktır.
1- Duyarsızlık gösteren kimse. 2- Doğu ile batı.
Bugün, pişmanlığınız kesinlikle size bir yarar sağlamaz. Kendinize haksızlık yaptınız. Siz azaba da ortaksınız.
O halde sağıra sen mi işittireceksin? Veya köre ve apaçık sapkınlıkta olana doğru yolu gösterebilir misin?
Biz, seni bu dünyadan alıp götürsek bile, onlara hak ettikleri cezayı mutlaka vereceğiz.
Veya onları uyardığımız azabı sana gösteririz. Elbette Bizim onlara gücümüz yeter.
Öyleyse sen, sana vahyedilene sarılmaya bak. Kuşkusuz sen dosdoğru bir yol üzerindesin.
O senin için de halkın için de bir öğüttür. Siz ondan sorulacaksınız.
Senden önce kendilerine Resûl gönderdiklerimize sor. Biz, Rahman'dan başka kulluk edilecek ilahlar kılmış mıyız?
Ant olsun ki Biz Mûsâ'yı âyetlerimizle¹ Firavun'a ve onun melelerine² gönderdik: “Ben âlemlerin Rabbinin Resûlüyüm.” dedi.
1- Kanıtlarımızla, göstergelerimizle, mucizelerimizle. 2 – Toplumun ileri gelenlerine. Din adamları sınıfına.
Fakat Mûsâ onlara âyetlerimizle¹ gelince, onlar hemen alay etmeye başladılar.
1- Mucizelerimizle, kanıtlarımızla.
Onlara gösterdiğimiz her ayet¹, bir öncekinden daha büyüktü. Ders alırlar diye onlara kimi sıkıntılar yaşattık.
1- Mucize, kanıt, gösterge.
“Ey sihirbaz!¹ Rabb'inin sana verdiği sözün² hatırına bizim için dua et. Kuşkusuz biz doğru yola uyarız.” dediler.
1- Ey yüce insan. Sihirbazlık Mısır'da saygın bir işti; sihirbazlar da önemli insanlardı. 2- Nebilik görevi.
Fakat onları azaptan kurtarınca da hemen sözlerinden döndüler.
Firavun, halkına seslendi: “Ey halkım! Mısır'ın egemenliği ve ayaklarımın altından akıp giden şu nehirler benim değil mi? Görmüyor musunuz?”¹
1- Mûsâ'ya göre ne kadar güçlü olduğumu görmüyor musunuz?
“Yoksa ben, ne istediğini bilmeyen şu zavallıdan daha hayırlı değil miyim?”
“Öyleyse ona takılmış altından bilezikler¹ olmalı veya yanında kendisine eşlik eden melekler gelmeli değil miydi?”
1- Mısır kralları boyunlarına ve kollarına altından bilezikler takarlardı.
Firavun halkını etkisi altına aldı. Bunun üzerine halkı ona itaat etti. Onlar fasık¹ bir toplum oldular.
1- Vahyin belirlediği sınırların dışına çıkan. İyi, doğru, temiz ve güzel şeylerden uzak kalan.
Böylece Bize asilik yaptılar. Biz de onları cezalandırdık. Topluca suda boğduk.
Böylece onları gelecek nesiller için ibret verici bir örnek kıldık.
Meryem oğlu örnek olarak anlatılınca, halkın hemen yaygara yaptı;
Ve: “Bizim ilahlarımız mı daha hayırlıdır, yoksa o¹ mu?” dediler. Bu örneği, yalnızca sana muhalefet etmek için verdiler. Doğrusu onlar çok düşmanca davranan bir halktır.
O¹ kendisine nimet verdiğimiz ve İsrailoğulları'na örnek kıldığımız bir kuldur.
Eğer isteseydik sizi yeryüzünde birbirinizin ardı sıra gelen melekler¹ yapardık.
1- Egemenlik sahibi, güç sahibi, yönetici. Kök anlamları itibariyle; “elçi göndermek”, “güç”, “mülk”, “melik”, “malik”, “elçi”, “haber verici” anlamlarına gelen “melek” sözcüğü terim olarak, Allah'ın bütün emirlerine uyan, O'na hiç isyan etmeyen varlıkları ifade etmektedir. İçinde yer aldığı ayetin cümle akışına ve bağlamına bakılarak hangi anlamı ifade ettiği belirlenmelidir. Sözcük, Kur'an'da ayrıca, “hafıza, koruyucu melek, cesaret, rüzgâr, zorba, diktatör vs.” anlamlarında da kullanılmaktadır. Bakara suresinin 248. ayetinde yük taşıyan manada öküz, eşek, katır gibi hayvanlar “melaike” olarak ifade edilmiştir. Çevirilerde, “melek” sözcüğüne yanlış anlam verildiğinden bu ayete;” Eğer dileseydik, yeryüzünde sizin yerinize geçecek melekler var ederdik.” şeklinde yanlış anlam verilmektedir.
Kuşkusuz o,¹ kesinlikle o Sâ'at² için bir bilgidir. Sakın ondan kuşku duymayın! Bana uyun. Bu, dosdoğru yoldur.
1- “O” zamirinin neyi kastettiği konusunda üç farklı görüş mevcuttur: Kur'an, Nebi Muhammed ve Nebi Îsâ. O zamirinin, Kur'an'ı kastettiğine dair görüşünün isabetli olduğu kanaatindeyiz. 2- Kıyamet.
Sakın şeytan sizi alıkoymasın. Kuşkusuz o, sizin için apaçık bir düşmandır.
Îsâ, apaçık beyyinelerle¹ geldiği zaman: “Ben size hikmeti² getirdim. Hakkında anlaşmazlığa düştüğünüz şeylerin bir kısmını size açıklamak için geldim. O halde Allah için takvalı olun ve bana itaat edin.” dedi.
1- Kanıt içeren açıklayıcı, açığa çıkarıcı bilgi. 2- Baskı, zulüm, fitne ve fesadı engellemek için konulan yasa, kural ve ilkeler. Yargı, yargılama, karar, güçlendirme, sağlamlaştırma.
Allah, benim de sizin de Rabb'inizdir. Öyleyse O'na kulluk edin! Bu, dosdoğru yoldur.
Sonra gruplar kendi aralarında anlaşmazlığa düştüler. Artık acı veren günün azabından dolayı haksızlık yapanların vay haline!
O Sa'at'ın¹, farkında değillerken, ansızın onlara gelmesinden başka bir şey mi bekliyorlar?
İzin Günü¹, muttakiler² dışında, dostlar³ birbirlerine düşmandırlar.
1- Hesapların görüleceği gün. 2- Allah'ın buyruklarına içtenlikle uymak suretiyle; o buyrukları kendisine koruyucu yapıp, onlarla kendisini kötü ve zararlı şeylere karşı korumaya/güvenceye alanlar. 3- Bu dünyada dost olup da muttaki olmayanlar.
“Ey kullarım! Bugün size korku yoktur. Siz üzülmeyeceksiniz.”
“Ayetlerimize iman edenler ve teslim olanlarsınız.”
Cennete girin. Siz ve eşleriniz¹ en iyi şekilde ağırlanacaksınız.”
1- Ayette sözü edilen eşler, dünyadaki eşler değildir. Dünyada eşlerin her biri ayrı ayrı sorumlu tutulmuş, her bir eş kendi hesabını kendisi verecektir. Eşler, birbirlerinin hesabından sorumlu değildirler. Her iki eşin de Cennet'e girmesi mümkün olabileceği gibi, birisinin Cennet'e diğerinin de Cehennem'e gitmesi de söz konusu olabilecektir. Burada söz edilen eşler, ahiretteki eşlerdir.
Onların etraflarında altından tepsiler ve bardaklarla dolaşılır. Orada, canların çektiği, gözlerin hoşlandığı her şey vardır. Ve siz orada sürekli kalacaksınız.
İşte bu, yaptıklarınıza karşılık, mirasçı kılındığınız Cennet'tir
Sizin için orada yiyeceğiniz pek çok meyve vardır.
Kuşkusuz mücrimler¹, Cehennem azabında sürekli kalacak olanlardır.
1- “Suçlu/Hakikat ile bağını koparmış” demek olan bu sözcük, “basit suçlu” anlamında değil; “gerçeği yalanlayan nankör, müşrik, sapkın” anlamına gelmektedir.
Onlardan azap hafifletilmez. Onlar, orada umutlarını kesmiş olanlardır.
Biz onlara haksızlık yapmadık. Fakat onlar kendi kendilerine haksızlık yaptılar.
“Ey malik!¹ Rabb'in bizim aleyhimize hüküm versin.”² diye seslenirler. “Siz böyle kalacaksınız.” dedi.
1- Ey buranın sahibi, yöneticisi. 2- İşimizi bitirsin, bizi öldürsün.
Ant olsun ki size hakkı getirdik. Ancak çoğunuz haktan hoşlanmadınız.
Yoksa onlar kesin karar mı verdiler? Biz de kesin kararlıyız!
Yoksa onların sırlarını ve fısıltılarını duymadığımızı mı sanıyorlar? Hayır! Onların yanlarında bulunan elçilerimiz her şeyi kaydediyorlar.
De ki: “Eğer Rahman'ın çocuğu olsaydı, ona ilk ben kulluk ederdim.”¹
1- Rahman'ın çocuğu olduğu iddiası, ironi yapılarak yalanlanmaktadır.
Göklerin ve yerin Rabb'i; arşın Rabb'i onların niteledikleri şeylerden münezzehtir.
Artık onları kendi hallerine bırak! Uyarıldıkları güne kavuşuncaya değin boş şeylerle oyalanıp dursunlar.
Gökte de yerde de İlah olan O'dur. Ve O, En İyi Hüküm Veren'dir, Her Şeyi Bilen'dir.
Göklerin, yerin ve aralarındaki her şeyin mülkiyeti¹ kendisinin olan Zat ne kutludur. O Sâ'at'in bilgisi yalnızca O'nun yanındadır. O'na döndürüleceksiniz.
1- Sahipliği, egemenliği.
Onların, O'nun yanı sıra dua ettikleri kimseler şefaate güç yetiremezler. Bunu ancak gerçeğe tanıklık edenler kavrar.¹
1- Birçok çeviride, ayetin son cümlesine, “gerçeğe tanıklık edenler hariç,” yani bu kimseler şefaat edecekler şeklinde yanlış anlam verilerek; Kur'an'ın şirk saydığı “şefaat inancı” meşru gösterilmektedir. Oysaki ayet, “gerçeğe tanıklık eden kimselerin, Allah'ın dışında dua edilenlerin kimseye şefaat edemeyeceklerini bildiklerini, onların bu gerçeği kavradıklarını söylemektedir.
Onlara, kendilerini kimin yarattığını sorsan, kesinlikle “Allah” diyeceklerdir. Buna rağmen nasıl başka ilahlara yöneliyorlar.
Nebi'nin sözü: “Ey Rabb'im! Bunlar, iman etmeyen bir halktır.”
Onları kendi hallerine bırak: “Selam olsun.” de. Yakında gerçeği görecekler.