Elif, Lâm, Râ.(2) Bunlar, apaçık Kitâb'ın âyetleridir.
(2)Bakınız; (Bakara Sûresi, sahîfe 1, hâşiye 1)
Şübhesiz ki biz onu, anlayasınız diye, Arabca bir Kur'ân olarak indirdik.
Biz, bu Kur'ân'ı sana vahyetmekle, sana kıssaların en güzelini anlatıyoruz. Elbette(sen) ondan önce (bunlardan) habersiz olanlardan idin.
Bir zaman Yûsuf babasına: “Ey Babacığım! Doğrusu ben (rüyâmda) on bir yıldızla güneşi ve ayı gördüm; (hem) gördüm ki onlar bana secde eden kimselerdir” demişti.
(Babası Ya'kub ise) dedi ki: “Ey oğulcuğum! Rüyânı kardeşlerine anlatma! Sonra sana (hased ederler ve) bir hîle olarak tuzak kurarlar. Çünki şeytan, insan için apaçık bir düşmandır.”
“Böylece Rabbin seni seçecek; sana rüyâların ta'bîrini öğretecek ve daha önce ataların İbrâhîm ve İshâk'a tamamladığı gibi, sana ve Ya'kub âilesine de ni'metini tamamlayacaktır. Şübhesiz ki Rabbin, Alîm (hakkıyla bilen)dir, Hakîm (her işi hikmetli olan)dır.”(1)
(1)“Bazen Kur’ân, Cenâb-ı Hakk’ın fiillerini tafsîl ediyor (açıklıyor). Sonra bir fezleke (netîce cümlesi) ile icmâl (hülâsâ) eder. Tafsîliyle kanâat verir, icmâl ile hıfzettirir (ezberlettirir), bağlar. Meselâ: (...) (Bakınız; âyet, 6) İşte Hazret-i Yûsuf ve ecdâdına edilen ni‘metleri şu âyetle işâret eder. Der ki: ‘Sizi bütün insanlar içinde makām-ı nübüvvetle serfirâz (peygamberlik makāmıyla başkalarından üstün kılarak), bütün silsile-i enbiyâyı (peygamberler silsilesini), silsilenize (neslinize) rabt edip (bağlayıp), silsilenizi nev‘-i beşer (insanlık) içinde bütün silsilenin serdârı (kumandanı), hânedânınızı ulûm-ı İlâhiye ve hikmet-i Rabbâniyeye (İlâhî ilim ve hikmetlere) bir hücre-i ta‘lim ve hidâyet (ilim ve hidâyet mektebi)sûretinde getirip, o ilim ve hikmetle dünyanın saâdetkârâne (saâdetli) saltanatını, âhiretin saâdet-i ebediyesiyle sizde birleştirmek, seni ilim ve hikmet ile Mısır’a hem aziz bir reis, hem âlî bir nebî (yüce bir peygamber), hem hakîm bir mürşid (yol gösterici) etmek’ olan ni‘met-i İlâhiyeyi zikir ve ta‘dâd edip(sayıp); ilim ve hikmet ile onu, âbâ ü ecdâdını (babalarını ve atalarını) mümtâz ettiğini (şeçkin kıldığını)zikrediyor. Sonra: ‘Senin Rabbin Alîm ve Hakîm’dir’ der. O’nun rubûbiyeti ve hikmeti iktizâ eder(gerektirir) ki, seni ve âbâ ü ecdâdını Alîm, Hakîm ismine mazhar etsin. İşte o mufassal (sayılan)ni‘metleri, şu fezleke ile icmâl eder.” (Zülfikār, 25. Söz, 46)
And olsun ki Yûsuf ve kardeşlerin(in kıssasın)da, soranlar için (çok büyük) ibretler vardır.
O zaman (kardeşleri) demişlerdi ki: “Gerçekten Yûsuf ve (öz) kardeşi(Bünyâmin),(2) babamıza bizden daha sevgilidir; hâlbuki biz birbirine sıkı sıkıya bağlı bir topluluğuz (faydamız daha çoktur). Muhakkak ki babamız, apaçık bir hatâ içindedir.”
(2)Bünyâmin, Yûsuf Aleyhisselâm’ın öz kardeşi, diğerleri ise başka bir anadan olma üvey kardeşleriydi. (İbn-i Kesîr, c. 2, 241)
(İçlerinden biri dedi ki:) “Yûsuf'u öldürün veya onu bir yere bırakın ki, babanızın teveccühü yalnız size kalsın; ondan sonra (tevbe eder) de sâlih kimseler topluluğu olursunuz.”
İçlerinden söz sâhibi olan biri (Yehûda ise): “Yûsuf'u öldürmeyin; onu kuyunun dibine bırakın da, geçen kafilenin biri onu (bulup) alsın; eğer (gerçekten ona bir şey)yapacak kimseler iseniz (bâri böyle yapın!)” dedi.
Dediler ki: “Ey babamız! Sana ne oldu ki Yûsuf hakkında bize güvenmiyorsun? Hâlbuki doğrusu biz, elbette onun iyiliğini isteyenleriz.”
“Yarın onu bizimle berâber gönder; bol bol yesin (içsin), oynasın! Şübhe yok ki biz, onu gerçekten muhâfaza edicileriz.”
(Ya'kub) dedi ki: “Onu götürmeniz beni hakikaten üzer; çünki siz ondan habersiz kimseler iken, onu kurdun yemesinden korkarım!”
(Onlar:) “Yemîn olsun ki, biz birbirine bağlı bir cemâat olduğumuz hâlde eğer onu kurt yerse, o takdirde şübhesiz ki biz elbette hüsrâna uğrayanlar oluruz” dediler.
Nihâyet (kardeşleri) onu götürüp, kendisini kuyunun dibine bırakmaya hep berâber karar verdiklerinde (ona eziyet ettiler de biz) ona: “Şânım hakkı için, bu işlerini onlar hiç farkında olmadıkları bir sırada kendilerine haber vereceksin!” diye vahyettik.
Derken yatsı vakti ağlayarak babalarına geldiler.
Dediler ki: “Ey babamız! Doğrusu biz gittik, yarış ediyorduk; Yûsuf'u da eşyâmızın yanında bırakmıştık (bir de baktık) ki onu kurt yemiş! Şimdi (biz), ne kadar doğru söyleyen kimseler olsak da, sen bize inanıcı değilsin!”
Ve (Yûsuf'un) gömleğinin üzerinde yalan bir kan getirdiler. (Yûsuf'un hayatta olduğunu peygamberlik ferâsetiyle anlayan Ya'kub) dedi ki: “Hayır, nefisleriniz sizi(aldatıp, kötü) bir işe sürüklemiş. Artık (bana düşen) güzel bir sabır(dır). Çünki sizin bu anlattıklarınıza karşı kendisinden yardım istenecek olan, ancak Allah'dır.”
Derken (Mısır'a giden) bir kafile gelip sucularını (kuyuya) gönderdiler (o) da kovasını saldı. (Aşağıdaki Yûsuf'u gördü ve:) “Hey, müjde! Bu bir erkek çocuk!” dedi. Onu bir ticâret malı olarak sakladılar. Hâlbuki Allah, onların ne yapacaklarını hakkıyla bilendir.
Onu az bir fiyata, birkaç dirheme sattılar. Zâten (onlar), onun hakkında rağbetsiz(ona değer vermeyen) kimselerden idiler.
Onu satın alan Mısır'lı (vezir) ise, karısına: “Onun makamını şerefli tut (ona iyi bak)! Olur ki bize faydası dokunur veya onu evlâd ediniriz” dedi.(1) Böylece Yûsuf'u o yerde (Mısır'da) yerleştirdik (ki adâletle hükmetsin), bir de ona rüyâların ta'bîrini öğretelim(diye böyle yaptık).(2) Allah ise, emrinde galibdir (dilediği herşeyi yapar); fakat insanların çoğu bilmezler.
(1)İbn-i Mes‘ûd (ra) der ki: “İnsanların en ferâsetlisi üç kişidir: Birisi, esir pazarında Hz. Yûsuf(as)’ın kıymetini bir bakışta anlamakla Azîz-i Mısır; birisi, koyunlarını bir kez sulamakla Hz. Mûsâ (as)’ın kadrini fark eden ve ‘Babacığım! Onu ücretle tut!’ diyen ve ileride onunla evlenmesi kendisine nasîb olan Hz. Şuayb (as)’ın kızı; diğeri de Hz. Ömer (ra)’ı kendi yerine halîfe bırakmakla Hz. Ebû Bekir (ra)”dır. (Râzî, c.
9:18, 112)(2)“Sûre-i Yûsuf’un mühim bir esâsı, rüyâ-yı Yûsufiye olduğu gibi,*وَجَعَلْناَ نَوْمَكُمْ سُباَتاً[Uykunuzu da bir dinlenme kıldık!] âyeti misillü (gibi) çok âyetlerle, rüyâda ve nevmde (uykuda) perdeli olarak ehemmiyetli hakīkatler var olduğunu gösterir. (...) Hadîs-i sahih ile, nübüvvetin (peygamberliğin)kırk cüz’ünden bir cüz’ü nevmde rüyâ-yı sâdıka (doğru çıkan rüyâ) sûretinde tezâhür etmiş (görünmüş). Demek rüyâ-yı sâdıka hem haktır, hem nübüvvetin vezâifine (vazîfelerine) taalluku (alâkası) var. (...) Uyku nasıl ki avam için rüyâ-yı sâdıka cihetinde bir mertebe-i velâyet (evliyâlık mertebesi) hükmündedir; öyle de umum (herkes) için, gāyet güzel ve muhteşem bir sinema-i Rabbâniyenin seyrangâhıdır (seyir yeridir). Fakat güzel ahlâklı, güzel düşünür. Güzel düşünen, güzel levhaları görür. Fenâ ahlâklı fenâ düşündüğünden, fenâ levhaları görür. Hem herkes için, âlem-i şehâdet (gördüğümüz bu âlem) içinde, âlem-i gayba (göremediğimiz âleme) bakan bir penceredir. Hem mukayyed (sınırlı) ve fânî insanlar için, sâha-i ıtlak (serbest bir saha) bir meydan ve bir nevi‘ (bir çeşit) bekāya mazhar ve mâzî ve müstakbel(geçmiş ve gelecek ise) hâl (şimdiki zaman) hükmünde bir temâşâgâhtır (seyir yeridir).” (Mektûbât, 28. Mektûb, 195-197)
Nihâyet (Yûsuf'un) gücü kemâle erince, (biz) ona hikmet ve ilim verdik. İşte iyilik edenleri böyle mükâfâtlandırırız.
Ve o evinde kaldığı (hanım), onun nefsinden murâd almak istedi de kapıları iyice kilitledi ve: “Haydi gel!” dedi. (Yûsuf) dedi ki: “Allah'a sığınırım! Şübhesiz ki o (kocan), benim efendimdir; benim mevkiimi (hep) güzel tuttu. Şu muhakkak ki, zâlimler kurtuluşa ermezler.”
Buna rağmen gerçekten (kadın) ona meyletmişti. Ve Rabbinin delîlini görmeseydi,(o da) ona meyletmişti.(1) İşte (biz) kötülüğü ve fuhşu ondan uzaklaştıralım diye böyle(delîlimiz gösterilmiş) oldu. Muhakkak ki o, ihlâsa erdirilmiş kullarımızdandı.
(1)Burada zikredilen “delil”den maksad: Bir kavle göre Hazret-i Yûsuf (as)’ın Ken‘an’da bulunan babasının timsâlini görmesidir. (İşârâtü’l-İ‘câz, 257)Âyet-i celîlede geçen meyiller arasında büyük fark vardır. Çünki kadın, hislerini tatmîn için ona meylini fiiliyâta dökerek kâh teşvik, kâh korkutma çâreleriyle cidden teşebbüste bulunmuştu. Yûsuf (as) ise, böyle bir hâlde iken dahi, helâli helâl, harâmı haram olarak görmüş ve bir insan olarak yaratılışının gereği olan meyline rağmen, onda tasarruf ederek hissiyâtına hâkim olmuştu. (Kurtubî, c.
5:9, 166-167)
Nihâyet (Yûsuf önde, ikisi de) kapıya doğru koşuştular; (kadın) onun gömleğini arkadan yırttı ve (derken) kapının yanında (kadının) beyi ile karşılaştılar. (Kadın hemen:)“Senin âilene kötülük etmek isteyenin cezâsı, zindana atılmaktan veya elemli bir azabdan başka ne olabilir?” dedi.
(Yûsuf:) “O, (kendisi) benim nefsimden murâd almak istedi” dedi. Onun (o kadının) akrabâsından bir şâhid ise şöyle şâhidlik etti: “Eğer onun (Yûsuf'un) gömleği öndenyırtılmışsa, o hâlde (kadın) doğru söylemiştir; o (Yûsuf) ise, yalan söyleyenlerdendir.”
“Yok onun (Yûsuf'un) gömleği arkadan yırtılmışsa, o hâlde (kadın) yalan söylemiştir; o (Yûsuf) ise doğru söyleyenlerdendir.”
Bunun üzerine (onun beyi, Yûsuf'un) gömleğinin arkadan yırtılmış olduğunu görünce (kadına): “Doğrusu bu sizin tuzağınızdandır. Gerçekten sizin tuzağınız büyüktür!” dedi.
(Sonra şöyle dedi:) “Yûsuf! (Sen) bundan vazgeç (bunu kimseye anlatma)! (Ey kadın! Sen de) günâhın için mağfiret dile! Çünki sen, günahkârlardan oldun.”
Şehirdeki birtakım kadınlar ise dedi ki:(2) “Vezîrin karısı, delikanlısının nefsinden murâd almak istiyormuş. Doğrusu (ona duyduğu) aşk, kalbine işlemiş. Muhakkak ki biz, onu apaçık bir sapıklık içinde görüyoruz.”
(2)“(Âyet-i kerîme Arabca’da kadın ve erkek fiilleri ayrı kalıplarda olmasına rağmen) müenneslerin(kadınların) cemâatine, iki katlı müennes olduğu hâlde, müzekker (erkek) fiili olan قاَلَ [O erkek dedi] buyurması; hem قاَلَتِ الْأَعْرَابِ [Bedevîler dedi] buyurmakla, müzekkerlerin cemâatine müennes fiili olan قاَلَتْ [O kadın dedi] ta‘bîriyle, latîfâne işâret ediyor ki, zayıf ve halîm ve yumuşak kadınların cem‘iyeti (topluluğu) kuvvetleşir, sertlik ve şiddet kesb edip (kazanıp), bir nevi‘ racûliyet (erkeklik)kazanır. Onun için müzekker fiilini iktizâ ettiğinden (gerektirdiğinden) وَقاَلَ نِسْوَةٌ [(Erkeklere âid fiil yapısıyla) ve kadınlar dedi] ta‘bîri, gāyet güzel düşmüştür. Erkeklerin ise, husûsan bedevî ve Arab olsalar, kuvvetlerine güvendikleri için cem‘iyetleri zayıf olup; hem ihtiyatkârlık, hem yumuşaklık vaziyetini aldığından, bir nevi‘ kadınlık hâsiyeti (husûsiyeti) takındıkları için, müennes fiilini iktizâ ettiğinden: قاَلَتِ الْأَعْرَابِ buyurmakla, müennes fiiliyle ta‘bîri tam yerinde olmuştur.” (Lem‘alar, 20. Lem‘a, 161)
Sonunda (o kadın) onların gizli dedikodularını işitince, kendilerine (haber) gönderdi ve onlar için yaslanacak bir yer (yastıklar ve bir sofra) hazırladı; herbirine ise birer (keskin)bıçak verdi ve (meyveleri soy maya baş ladıklarında, Yûsuf'a): “Kar şıla rı na çık!” dedi. Bunun üzerine (kadınlar) onu (Yû suf'u) görünce, (eşsiz güzelliğine ve fa zîletine meftûn olarak) onu pek yüce gördüler de (hayranlıklarından farkına bile varmadan) ellerini kestiler ve: “Hâşâ! Allah için, bu bir insan değildir! Bu, ancak çok şerefli bir melektir!” dediler.
(O kadın) dedi ki: “İşte, hakkında beni kınadığınız kimse budur! Yemîn olsun ki(ben) onun nefsinden murâd almak istedim de o, iffetini muhâfaza etti (ve beni reddetti). Yine yemîn olsun ki, eğer ona emrettiğimi yapmazsa, mutlaka zindana atılacak ve mutlaka küçük düşenlerden olacaktır.”
(Yûsuf) dedi ki: “Rabbim! Zindan bana, bunların beni kendisine da'vet ettikleri şeyden daha sevimlidir. Eğer onların tuzaklarını benden def' etmezsen, onlara meyleder ve câhillerden olurum.”(1)
(1)İbn-i Kesîr, Yûsuf (as)’ın Züleyhâ’dan kaçması hakkında şöyle demiştir: “Yûsuf (as), genç, yakışıklı ve olgun bir kimse olduğu, Züleyhâ da hem Mısır azîzinin eşi ve kendisinin hanımefendisi, hem de kadınlık cihetiyle son derece câzibeye mâlik ve zengin bir hanım olduğu hâlde, Yusuf (as) Allah’dan korkarak ve Rabbinin sevab ve mükâfâtını umarak bu hevese esîr olmayıp, zindana girmeyi tercîh etmişti. Bu ise, olgunluk makamlarının en yükseğidir.” (İbn-i Kesîr, c. 2, 248)
Bunun üzerine Rabbi onu(n duâsını) kabûl etti de (o kadınların) tuzaklarını ondan def' etti. Şübhesiz ki Semî' (hakkıyla işiten), Alîm (herşeyi bilen) ancak O'dur.
Sonra (Yûsuf'un suçsuzluğuna dâir) o delilleri görmelerinin ardından, yine de onu bir müddet zindana atmaları (böylelikle gözden uzak tutmaları kanâati) kendilerine uygun göründü.
Onunla berâber zindana iki de genç girmişti. Onlardan biri: “Doğrusu ben(rüyâmda) kendimi görüyorum ki üzüm sıkıyorum!” dedi. Diğeri de: “Doğrusu ben de(rüyâmda) kendimi görüyorum ki başımın üstünde bir ekmek taşıyorum, kuşlar ondan yiyor” dedi. (Bunlar:) “Bize bunun ta'bîrini haber ver! Çünki biz seni iyilik edenlerden görüyoruz” (dediler).
(Yûsuf) şöyle dedi: “Kendisiyle rızıklanacağınız hiçbir yemek size gelmez ki, daha(o) gelmeden onun te'vîlini (mâhiyetini) size haber vermiş olmayayım. Bunlar, Rabbimin bana öğrettiklerindendir. Şübhesiz ki ben, Allah'a îmân etmeyen ve kendileri gerçekten âhireti inkâr eden kimseler olan bir kavmin dînini terk ettim.”
“Çünki (ben,) atalarım İbrâhîm, İshâk ve Ya'kub'un dînine tâbi' oldum. Allah'a herhangi bir şeyi ortak koşmamız, bizim için (aslâ câiz) olmaz! Bu, bize ve insanlara Allah'ın bir lütfudur; fakat insanların çoğu şükretmezler.”
“Ey zindan arkadaşlarım! Ayrı ayrı olan bir çok ilâhlar mı hayırlıdır; yoksa, Vâhid(bir olan), Kahhâr (her dilediğini kahretmeye muktedir olan) Allah mı?”(1)
(1)“Allah birdir. Başka şeylere mürâcaat edip yorulma! Onlara tezellül edip (önlerinde alçalıp)minnet çekme! Onlara temelluk edip (yaltaklanıp) boyun eğme! Onların arkasına düşüp zahmet çekme! Onlardan korkup titreme! Çünki, Sultân-ı kâinât, birdir! Herşeyin anahtarı O’nun yanında, herşeyin dizgini O’nun elindedir; herşey O’nun emriyle hâlledilir! O’nu bulsan, her matlûbunu buldun; hadsiz minnetlerden, korkulardan kurtuldun!” (Asâ-yı Mûsâ, 10. Hüccet-i Îmâniye, 185)
“O'nu bırakıp tapmakta olduklarınız, sizin ve atalarınızın onlara taktığı birtakım isimlerden başka bir şey değildir! Allah, onların hakkında hiçbir delil indirmemiştir. Hüküm ancak Allah'ındır! (O, size) kendisinden başkasına ibâdet etmemenizi emretmiştir. İşte doğru din budur; fakat insanların çoğu bilmezler.”
“Ey zindan arkadaşlarım! (Rüyânıza gelince:) Biriniz yine efendisine şarab sunacak. Ve diğeri ise asılacak da kuşlar onun başından yiyecek! İşte hakkında fetvâ istediğiniz iş (bu şekilde) hükme bağlanmıştır.”
Ve (Yûsuf) doğrusu içlerinden kurtulacak olanın o olduğunu zannettiği kimseye: “Efendinin yanında beni an! (Umulur ki beni bu durumdan kurtarır)” dedi. Fakat şeytan ona, efendisine anmayı unutturdu da (Yûsuf) senelerce zindanda kaldı.
Nihâyet (bir gün) hükümdar dedi ki: “Doğrusu ben (rüyâmda) yedi semiz ineği, yedi zayıf (ineğ)in yediğini ve yedi yeşil başak ile (bir o kadar da) diğer kuru başakları gördüm. Ey ileri gelenler! Eğer rüyâ ta'bîr ediyorsanız, bana (bu) rüyâmı açıklayın!” (2)
(2)“Hem rüyâ dahi hayır iken, bazı aks-i hakīkatle (hakīkatin tersiyle) göründüğü için şer telakkī edilir (anlaşılır), ye’se (ümidsizliğe) düşürür, kuvve-i ma‘neviyeyi (ma‘nevî kuvveti) kırar, sû-i zan (kötü zan) verir. Çok rüyâlar var ki, sûreti (görünüşü) dehşetli, zararlı, mülevves (çirkin) iken, ta‘bîri ve ma‘nâsı çok güzel oluyor. Herkes rüyânın sûretiyle ma‘nâsının hakīkati mâbeynindeki (arasındaki)münâsebeti bulamadığı için, lüzumsuz telâş eder, me’yûs olur (ümidsiz olur), keder eder. (...) Mâhiyet-i insâniyedeki (insanın rûhundaki) latîfe-i Rabbâniye (adı verilen ve Cenâb-ı Hakk’ı bildiren isti‘dad), âlem-i şehâdetle (gördüğümüz bu âlemle) bağlanan ve o âlemde dolaşan duyguların kapanmasıyla ve durmasıyla, âlem-i gayba (göremediğimiz âleme) karşı bir münâsebet bulur, bir menfez(pencere) açar. O menfez ile, vukūa gelmeye hazırlanan hâdiselere bakar ve Levh-i Mahfûz’un cilveleri(parıltıları) ve mektûbât-ı kaderiyenin (kader yazılarının) nümûneleri nev‘inden birisine rast gelir, bazı vâkıât-ı hakīkıyeyi (olacak hâdiseleri) görür ve o vâkıâtta bazen hayâl tasarruf eder (hükmeder), sûret libasları (şekil elbiseleri) giydirir. Bu kısmın çok envâı ve tabakātı (nevi‘leri ve tabakaları) var. Bazı aynen gördüğü gibi çıkar, bazen bir ince perde altında çıkıyor, bazen kalınca bir perde ile sarılıyor. Hadîs-i Şerîfte gelmiş ki: ‘Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın bidâyet-i vahiyde (vahyin başlangıcında) gördüğü rüyâları, subhun (sabahın) inkişâfı (açılması) gibi zâhir, açık, doğru çıkıyordu.’ ” (Mektûbât, 28. Mektûb, 195-196)
Dediler ki: “(Bunlar) karmakarışık rüyâlardır.(1) Biz ise, o rüyâların ta'bîrini bilen kimseler değiliz.”
(1)“Rüyâ üç nevi‘dir. İkisi ta‘bîr-i Kur’ân’la اَضْغاَثُ اَحْلاَمٍ* [Karmakarışık rüyâlar]da dâhildir. Ta‘bîre değmiyor. Ma‘nâsı varsa da ehemmiyeti yok. Ya mizâcın inhirâfından (huyun bir yöne sapmasından), kuvve-i hayâliye (hayâl duygusu) şahsın hastalığına göre bir terkîbât (birleştirmeler), tasvîrât (şekillendirmeler) yapıyor. Yâhut gündüz veya daha evvel, hattâ bir-iki sene evvel aynı vakitte başına gelen müheyyic hâdisâtı (heyecan verici hâdiseleri), hayâl tahattur eder (hatırlar), ta‘dîl ve tasvîr eder, başka bir şekil verir. İşte bu iki kısım اَضْغاَثُ اَحْلاَمٍ dır, ta‘bîre değmiyor. Üçüncü kısım ki rüyâ-yı sâdıkadır (doğru çıkan rüyâlardır).” (Mektûbât, 28. Mektûb, 196)
Bunun üzerine (zindandaki) iki kişiden kurtulmuş olanı, nice zaman sonra(Yûsuf'u) hatırladı da dedi ki: “Ben size onun ta'bîrini haber veririm; hemen beni (zindana)gönderin!”
(Zindana gelince dedi ki:) “Yûsuf! Ey doğru sözlü kişi! (Rüyâda) yedi zayıf(ineğ)in yedi semiz ineği yediğini ve yedi yeşil başak ile (bir o kadar da) diğer kuru başakları (görmeyi) bize açıkla! Umulur ki (saraydaki) insanlara dönerim de (senin kadrini)bilirler.”
(Yûsuf) dedi ki: “Âdet(iniz) üzere yedi sene (ekin) ekersiniz! Sonra biçtiklerinizden, yiyeceğiniz az bir mikdârın dışındakileri başağında bırakın!”
“Sonra bunun (bu yedi bolluk yılının) ardından, yedi şiddetli (kıtlık yılı) gelecek ki,(tohumluk için bir sonraki seneye) saklayacağınız az bir mikdar hâriç, onlar için (o kurak yıllara hazırlık olmak üzere) önceden biriktirmekte olduklarınızı yiyecek (bitirecek)!”
“Daha sonra bunun ardından da bir yıl gelecek ki, onda insanlar bol yağmura kavuşturulacak ve onda (o yılda insanlar meyveleri ve hayvanları bol bol) sıkıp sağacaklar.”
(Elçi bu ta'bîri anlatınca) bunun üzerine hükümdar: “Onu bana getirin!” dedi. Nihâyet elçi kendisine gelince, (Yûsuf, hakkındaki ittihâmı gidermek için bu da'vete hemen icâbet etmedi ve ona) şöyle dedi: “Efendine dön de ona sor; ellerini kesen o kadınlarınmaksadı ne imiş?(2) Şübhesiz ki Rabbim, onların hîlesini hakkıyla bilendir.”
(2)Hazret-i Yûsuf (as) onca çilesine rağmen, yine de peygamberliğe lâyık bir nezâketle, vaktiyle evinde kaldığı Züleyhâ’nın hukūkuna riâyet etmiş ve onu rencîde etmemek için adını açıkça söylemeyip, ellerini kesen kadınları nazara vermişti. Yûsuf (as) hapisten çıktıktan sonra, kocası ölen Züleyhâ ile evlenmiş ve ondan iki çocuğu olmuştur. Yûsuf (as)’ın, hanımına: “Bu, senin daha önce istediğinden daha hayırlı değil mi?” dediği rivâyet edilir. (Râzî, c.
9:18, 166)
(Mısır hükümdârı, o kadınlara:) “Yûsuf'un nefsinden murâd almak istediğiniz zaman zorunuz neydi?” dedi. (Onlar:) “Hâşâ! Allah için, biz onun hakkında hiçbir kötülük bilmiş değiliz!” dediler. Vezîrin karısı da dedi ki: “Şimdi hak ortaya çıktı! Onun nefsinden(asıl) ben murâd almak istemiştim. Ve şübhesiz o, gerçekten doğru söyleyenlerdendir!”
(Yûsuf dedi ki:) “Bu (iftirânın anlaşılmasını talebden maksadım), gerçekten benim kendisine gıyâbında hâinlik etmediğimi ve hâinlerin tuzağını kesinlikle Allah'ın muvaffakiyete erdirmeyeceğini (sizlerin de vezîrin de) bilmesi içindir.”
(Yûsuf dedi ki:) “Hâlbuki (ben) nefsimi temize çıkarmıyorum. Muhakkak ki nefis, dâimâ kötülüğü emredicidir; ancak Rabbimin merhamet ettiği (koruduğu kimse)müstesnâ.(1) Şübhesiz ki Rabbim, Gafûr (çok bağışlayan)dır, Rahîm (çok merhamet eden)dir.”
(1)“Hazret-i Yûsuf Aleyhisselâm demiş: وَمآَ اُبَرِّئُ نَفْس۪ي اِنَّ النَّفْسَ لَأَمَّارَةٌ بِالسُّٓوءِ [(Ben)nefsimi temize çıkarmıyorum. Muhakkak ki nefis, dâimâ kötülüğü emredicidir.] Evet nefsini beğenen ve nefsine i‘timâd eden (güvenen), bedbahttır (talihsizdir). Nefsinin ayıbını gören, bahtiyardır. (...) Fakat bazen olur ki, nefs-i emmâre (kötülüğü emredici nefis), ya levvâmeye (kendini çokça kınayan bir nefis mertebesine) veya mutmainneye (tatmîn olarak nefsinin fenâlıklarından kurtulmuş bir nefis mertebesine) inkılâb eder (döner); fakat silâhlarını ve cihâzâtını a‘sâba (sinirlere) devreder. A‘sâb ve damarlar ise, o vazîfeyi âhir ömre (ömrünün sonuna) kadar görür. Nefs-i emmâre çoktan öldüğü hâlde, onun âsârı (eserleri) yine görünür. Çok büyük asfiyâ ve evliyâ (Allah dostları) var ki, nüfûsları (nefisleri)mutmainne iken, nefs-i emmâreden şekvâ (şikâyet) etmişler. Kalbleri gāyet selîm ve münevver(nûrlanmış) iken, emrâz-ı kalbden (kalbî hastalıklardan) vâveylâ (feryâd) etmişler. İşte bu zâtlardaki, nefs-i emmâre değil, belki a‘sâba devredilen nefs-i emmârenin vazîfesidir. Maraz (hastalık) ise kalbî değil, belki maraz-ı hayâlîdir (hayâlî bir hastalıktır).” (Mektûbât, 26. Mektûb, 127-128)
Hükümdar ise: “Onu bana getirin; kendime hâs (müşâvir) yapayım” dedi. Sonra onunla konuşunca: “Doğrusu sen bugün bizim yanımızda makam sâhibi emîn bir kimsesin!” dedi.
(Yûsuf:) “Beni memleketin hazînelerinin başına getir! Çünki ben iyi muhâfaza eden, (idâresini) iyi bilen bir kimseyim” dedi.
İşte böylece Yûsuf'a o yerde (Mısır'da) imkân (ve kudret) verdik. Oradan dilediği yerde oturuyordu. Rahmetimizi dilediğimiz kimseye nasîb ederiz ve iyilik edenlerin mükâfâtını zâyi' etmeyiz.
Âhiret mükâfâtı ise, îmân edip (günahlardan) sakınmakta olanlar için elbette daha hayırlıdır.
Derken, (o kıtlık yıllarında) Yûsuf'un kardeşleri de gelip onun huzûruna girdiler;(Yûsuf) derhâl onları tanıdı; hâlbuki onlar onu (o mevki'de) tanıyabilecek kimseler değillerdi.
Sonunda (Yûsuf) onların yüklerini hazırlayınca dedi ki: “Bana, babanızdan bir, erkek kardeşinizi (Bünyâmin'i) de getirin! Görmüyor musunuz, doğrusu ben ölçeği (adam başına) tam olarak veriyorum ve (kardeşinizin payını da vermekle) ben misâfirperverlerin en hayırlısıyım.”
“Buna rağmen (bir daha geldiğinizde) onu bana getirmezseniz, artık benim yanımda size ölçek(le verilecek bir şey) yok ve bana yaklaşmayın!”
Dediler ki: “Ona babasından müsâade almaya çalışacağız ve doğrusu biz (bunu)gerçekten yapacak olan kimseleriz.”
(Yûsuf) genç (uşak)larına da dedi ki: “(Verdikleri) sermâyelerini yüklerinin içine koyun; umulur ki onlar âilelerine döndükleri zaman bunu anlarlar da belki geri gelirler.”
Nihâyet babalarına döndüklerinde dediler ki: “Ey babamız! (Kardeşimizi bizimle göndermediğin takdirde) bizden ölçek men' edildi; bu yüzden kardeşimizi bizimle berâber gönder ki, ölçek (ile verilen zahîre) alalım; artık şübhesiz ki biz onu gerçekten muhâfaza edici kimseleriz.”
(Babaları Ya'kub) dedi ki: “Onun hakkında size (hiç) inanır mıyım? İllâ ki daha evvel kardeşi (Yûsuf) hakkında size güvendiğim gibi ola! (O vakit i'timâdımı boşa çıkardınız.) Fakat (bilirim ki, siz değil,) en hayırlı koruyucu Allah'dır ve O, merhamet edenlerin en merhametlisidir.”(1)
(1)“Süver-i Kur’âniye’nin (Kur’ân sûrelerinin) en parlağı olan, sûre-i Yûsuf’un en parlak nûru olan Hazret-i Ya‘kūb’un (as) şefkati, ism-i Rahmân ve Rahîm’i gösterir ve şefkat yolu rahmet yolu olduğunu bildirir ve o elem-i şefkate (şefkat yüzünden gelen acılara) devâ olarak da: فاَلِلّٰهُ خَيْرُ حاَفِظاً وَهُوَ اَرْحَمُ الرَّاحِم۪ينَ*[En hayırlı koruyucu Allahdır ve O, merhamet edenlerin en merhametlisidir] dedirir.” (Mektûbât, 8. Mektûb, 23)“O, merhamet edenlerin en merhametlisidir” ta‘bîri için, bakınız; (sahîfe 168, hâşiye, 1)
Derken eşyâlarını açtıklarında, (götürdükleri) sermâyelerini kendilerine geri verilmiş buldular. Dediler ki: “Ey babamız! Daha ne istiyoruz? İşte sermâyemiz, bize geri verilmiş! Yine âilemize yiyecek getiririz, kardeşimizi de muhâfaza ederiz, hem bir deve yükü fazla alırız. Bu, (böyle cömert bir hükümdâra göre) az bir ölçektir. (Bize yine verir!)”
(Babaları) dedi ki: “Etrâfınız kuşatılmadıkça (öylesine çâresiz kalmanız müstesnâ), onu bana mutlaka getireceğinize dâir, Allah adına bana sağlam bir söz vermedikçe, onu sizinle berâber aslâ göndermem!” Ne zaman ki ona te'mînâtlarını verdiler,(o da:) “Allah, söylediklerimize Vekîldir” dedi.
Sonra dedi ki: “Ey oğullarım! (Mısır'a) tek bir kapıdan girmeyin; ayrı ayrı kapılardan girin (ki nazar değmesin)! Bununla berâber, Allah'dan (gelecek) hiçbir şeyi sizden def' edemem.(2) Hüküm ancak Allah'ındır. O'na tevekkül ettim. Tevekkül edenler de ancak O'na güvenip dayansın!”
(2)“Şemsin tulû‘ ve gurûbu (güneşin doğması ve batması), muayyen ve mukadder (belirli ve kaderde yazılı) olduğu gibi, insanın da bu dünyada tulû‘ ve gurûbu (doğumu ve ölümü) ve sâir mukadderâtı(başına gelecek işler), kalem-i kader ile cebhesinde yazılıdır. İsterse başını taşa vursun, o yazıları silebilirse silsin; fakat başı kırılır, o yazılara bir şey olmaz! Bunu muhakkak olarak bilsin ki, semâvât ve arzın hâricine kaçıp kurtulamayan insan, Hâlık-ı küll-i şey’in rubûbiyetine (herşeyin yaratıcısı olan Allah’ın terbiye ve idâre ediciliğine) muhabbetle rızâ göstermelidir.” (Mesnevî-i Nûriye, Habbe, 107)
Daha sonra babalarının kendilerine emrettiği şekilde (ayrı ayrı kapılardan şehre)girdiklerinde, (bu tedbir, gerçekten) Allah'dan (gelecek) hiçbir şeyi onlardan def' edecek değildi; ancak Ya'kub'un içinde bulunan (tevekkülde, o şeyin sebeblerine de riâyete duyduğu) ihtiyâç ki, onu yerine getirmiş oldu. Ve şübhesiz ki o, kendisine öğrettiğimizden dolayı elbette bir ilim sâhibi idi; fakat insanların çoğu bilmezler.
(Kardeşleri) nihâyet Yûsuf'un huzûruna girdiklerinde, kardeşini (Bünyâmin'i)bağrına bastı: “Muhakkak (bilesin) ki ben gerçekten senin kardeşinim; artık (onların bize)yapmakta olduklarına üzülme!” dedi (ve yapacaklarını kardeşine anlattı).
Sonunda (Yûsuf) onların yüklerini hazırlayınca, su kabını kardeşinin(Bünyâmin'in) yüküne koydu; sonra bir tellâl (arkalarından): “Ey kafile! Doğrusu siz gerçekten hırsız kimselersiniz!” diye seslendi.
(Yûsuf'un kardeşleri) onlara dönerek: “Ne kaybettiniz?” dediler.
(Onlar) dediler ki: “Melik'in su kabını kaybettik; hem onu getirene bir deve yükü(bahşiş) var”; (tellâl:) “Ben de buna kefîlim” (dedi).
(Yûsuf'un kardeşleri:) “Allah'a yemîn olsun, şübhesiz (siz de) bilmişsinizdir ki(biz) bu yerde (Mısır'da) fesad çıkarmak için gelmedik; (biz) hırsız kimseler de değiliz” dediler.
(O nidâ edenler:) “Eğer yalancılar iseniz o hâlde (sizin şeriatınıza göre) bunun cezâsı nedir? (Hükmünüzü siz verin!)” dediler.
(Onlar da:) “Bunun cezâsı, (su kabı) kimin yükünde bulunursa, işte o (kişinin köle olarak alıkonması) onun cezâsıdır. O zâlimleri böyle cezâlandırırız” dediler.
Bunun üzerine (Yûsuf, su kabını aramak üzere), kardeşinin yükünden önce onların yüklerine başladı; (en) sonra onu kardeşinin yükünden çıkardı. İşte Yûsuf'a böyle bir çâre öğrettik. Yoksa Melik'in kanûnuna göre (Yûsuf) kardeşini alıkoyamayacaktı; ancak Allah'ın dilemesi müstesnâ. (Biz) kimi dilersek derecelerle yükseltiriz. Her ilim sâhibinin üstünde, bir bilen vardır.(1)
(1)“Bazen ehemmiyetli bir hakīkat, sathî nazarlara (dikkatsiz bakışlara) görünmediğinden ve bazı makamlarda cüz’î ve âdî (küçük ve sıradan) bir hâdiseden yüksek bir fezleke-i tevhîdi (tevhîd hulâsasını)veya küllî (büyük) bir düstûru beyân etmekte münâsebet bilinmediğinden, bir kusur tevehhüm (zan)edilir. Meselâ: Hazret-i Yûsuf Aleyhisselâm, kardeşini bir hîle ile alması içinde وَفَوْقَ كُلِّ ذ۪ي عِلْمٍ عَل۪يمٌ [Her ilim sâhibinin üstünde, bir bilen vardır] diye gāyet yüksek bir düstûrun zikri (söylenmesi), belâğatça (kelâmın güzelliği cihetiyle) münâsebeti görünmüyor. Bunun sırrı ve hikmeti nedir? El-cevab: Herbiri birer küçük Kur’ân olan uzun sûrelerde ve mutavassıtlarda (orta uzunlukta olanlarda) ve çok sahîfelerde ve makamlarda yalnız iki-üç maksad değil, belki Kur’ân’ın mâhiyeti (husûsiyeti), hem bir kitâb-ı zikir ve îman ve fikir, hem bir kitâb-ı şeriat ve hikmet ve irşad gibi, çok kitabları ve ayrı ayrı dersleri tazammun ettiğinden (içine aldığından), rubûbiyet-i İlâhiyenin (Allah’ın herşeyi terbiye ve idâre etmesinin) herşeyi ihâta ettiğini (kuşattığını) ve haşmetli tecelliyâtını (heybetli ve yüce icrâatlarını) ifâde etmek cihetiyle, kâinât kitâb-ı kebîrinin (büyük kâinât kitâbının) bir nevi‘ kırâeti (okunması) olan Kur’ân, elbette her makamda, hattâ bazen bir sahîfede çok maksadları ta‘kīben ma‘rifetullahdan (Allah’ı tanımaktan) ve tevhîdin mertebelerinden ve îman hakīkatlerinden ders verdiği haysiyetiyle, öbür makamda, meselâ zâhirce (görünüşte) zaîf bir münâsebetle, başka bir ders açar ve o zaîf münâsebete çok kuvvetli münâsebetler iltihâk ederler (eklenirler). O makāma gāyet mutâbık (uygun) olur, mertebe-i belâğatı yükseklenir.” (Şuâ‘lar, 11. Şuâ‘, 238)
(Yûsuf'un kardeşleri) dediler ki: “Eğer (o) çaldıysa, doğrusu daha önce onun bir kardeşi de çalmıştı.”(2) O vakit Yûsuf, bunu içine attı ve onlara bunu belli etmedi. (İçinden:)“Siz daha kötü durumdasınız. Hâlbuki Allah, ne anlatıyorsanız en iyi bilendir” dedi.
(2)Yûsuf (as) çocukken, annesinin babasına âid putu evinden alarak kırmıştı. Kardeşlerinin isnâd ettikleri hırsızlık budur. (Râzî, c.
9:18, 187)
Dediler ki: “Ey azîz! Gerçekten onun çok yaşlı bir babası var (onu bizden çok sever); bunun için onun yerine birimizi alıkoy! Şübhe yok ki biz, seni iyilik edenlerden görüyoruz.”
(Yûsuf:) “Eşyâmızı yanında bulduğumuz kimseden başkasını almaktan Allah'a sığınırız; o takdirde şübhesiz ki biz gerçekten zâlimler oluruz” dedi.
Artık ondan ümidlerini kesince, fısıldaşarak bir kenara çekildiler. Büyükleri dedi ki: “Doğrusu babanızın sizden Allah adına sağlam söz aldığını, daha önce de Yûsuf hakkında işlediğiniz kusûru bilmediniz mi? Artık babam bana izin verinceye veya Allah, hakkımda hüküm verinceye kadar bu yerden aslâ ayrılmayacağım. O ise, hüküm verenlerin en hayırlısıdır.”
“(Siz) babanıza dönün de: 'Ey babamız! Gerçekten oğlun (Bünyâmin) hırsızlık etti. Hâlbuki (biz) ancak bildiğimize şâhidlik ettik; gaybın muhâfızları da değiliz, (sana söz verirken Bünyâmin'in hırsızlık edeceğini bilemedik)' deyin!”
“Hem (istersen) içinde bulunduğumuz şehre (oranın ahâlisine) ve berâberinde geldiğimiz kervana sor! Çünki şübhesiz biz (bu işte) elbette doğru söyleyen kimseleriz.”(deyin).
(Döndüklerinde babaları) dedi ki: “Hayır! Nefisleriniz sizi (aldatıp böyle) bir işe sürüklemiş. Artık (bana düşen) güzel bir sabır (etmektir)! Umulur ki Allah, onları (Yûsuf'u, Bünyâmin'i ve orada kalan diğer ağabeyini) hep birlikte bana getirir. Şübhesiz ki, Alîm(herşeyi bilen), Hakîm (her işi hikmetli olan) ancak O'dur.”
Artık onlardan yüzçevirdi ve: “Ah Yûsuf'(um)a ah!” dedi. Tâ kederden iki gözüne ak düştü. Öyle ki (kederini içinde tutup) yutkunan bir kimse oldu.(1)
(1)“Hz. Ya‘kūb Aleyhisselâm’ın Yûsuf Aleyhisselâm’a karşı şedîd (şiddetli) ve parlak hissiyâtı, muhabbet ve aşk değildir. Belki şefkattir. Çünki şefkat, aşk ve muhabbetten çok keskin ve parlak ve ulvî ve nezihdir (yüksek ve temizdir) ve makām-ı nübüvvete (peygamberlik makāmına) lâyıktır. Fakat muhabbet ve aşk, mecâzî mahbublara (geçici sevgililere) ve mahlûklara (yaratılmışlara) karşı derece-i şiddette (çok şiddetli) olsa, o makām-ı muallâ-yı nübüvvete (o yüce peygamberlik makāmına) lâyık düşmüyor. Demek Kur’ân-ı Hakîm’in parlak bir i‘câz (mu‘cize oluşu) ile parlak bir sûrette gösterdiği ve ism-i Rahîmin vusûlüne (ulaşılmasına) vesîle olan hissiyât-ı Ya‘kūbiye (Ya‘kūb (as)’ın hisleri) yüksek bir derece-i şefkattir. İsm-i Vedûd’a (kullarınca sevilen ve onları seven Allah’a) vesîle-i vusûl (kavuşma vesîlesi) olan aşk ise, Züleyhâ’nın Yûsuf Aleyhisselâm’a karşı olan muhabbet mes’elesindedir. Demek Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân(beyânı ile herkesi âciz bırakan Kur’ân-ı Kerîm), Hz. Ya‘kūb Aleyhisselâm’ın hissiyâtını ne derece Züleyhâ’nın hissiyâtından yüksek göstermişse, şefkat dahi o derece aşktan daha yüksek görünüyor.” (Mektûbât, 8. Mektûb, 22-23)
(Evlâdları:) “Allah'a yemîn olsun ki (sen) dermansız bir hastalığa tutuluncaya veya helâke uğrayan kimselerden oluncaya kadar Yûsuf'u anıp durmaktan geri kalmayacaksın!” dediler.
(Ya'kub) dedi ki: “(Ben) gam ve kederimi ancak Allah'a şikâyet ediyorum.(2)Çünki Allah tarafından, sizin bilemeyeceğiniz şeyleri biliyorum.”
(2)“Musîbetin darbesine karşı şekvâ (şikâyet) sûretiyle, elbette âciz ve zaîf insan ağlar; fakat şekvâ O’na olmalı, O’ndan olmamalı. Hazret-i Ya‘kūb Aleyhisselâm’ın: اِنَّمَا اَشْكُوا بَثّ۪ي وَحُزْن۪ٓي اِلَي اللّٰهَ*[(Ben) gam ve kederimi ancak Allah’a şikâyet ediyorum] demesi gibi olmalı. Yani, musîbeti Allah’a şekvâ etmeli, yoksa Allah’ı insanlara şekvâ eder gibi, ‘Eyvah! Of!’ deyip, ‘Ben ne ettim ki, bu başıma geldi?’ diyerek, âciz insanların rikkatini (acımasını) tahrîk etmek zarardır, ma‘nâsızdır.” (Mektûbât, 23. Mektûb, 106)
“Ey oğullarım! (Haydi) gidin de, Yûsuf'la kardeşinden bir haber araştırın; hem Allah'ın rahmetinden ümid kesmeyin! Çünki kâfirler topluluğundan başkası, Allah'ın rahmetinden ümîd(ini) kesmez.”(1)
(1)“Ye’s (ümidsizlik) en dehşetli bir hastalıktır ki, âlem-i İslâm’ın kalbine girmiş. İşte o ye’sdir ki bizi öldürmüş gibi, garbda (batıda) bir-iki milyonluk küçük bir devlet, şarkta (doğuda) yirmi milyon Müslümanları kendine hizmetkâr ve vatanlarını müstemleke (sömürge) hükmüne getirmiş. Hem o ye’sdir ki yüksek ahlâkımızı öldürmüş. Menfaat-i umûmiyeyi (toplumun menfaatini) bırakıp, menfaat-i şahsiyeye(şahsî menfaate) nazarımızı hasrettirmiş. Hem o ye’sdir ki kuvve-i ma‘neviyemizi (ma‘nevî gücümüzü)kırmış. Az bir kuvvetle îmandan gelen kuvve-i ma‘neviyeyi şarktan garba kadar istîlâ ettiği hâlde, o kuvve-i ma‘neviye-i hârika, me’yûsiyetle (ümidsiz olmakla) kırıldığı için, zâlim ecnebîler (yabancılar) dört yüz seneden beri üç yüz milyon Müslümanı kendilerine esîr etmiş. (...) Ye’s, ümmetlerin, milletlerin seretân (kanser) denilen en dehşetli bir hastalığıdır. Ve kemâlâta (ilerlemeye)mâni‘ ve اَناَ عِنْدَ حُسْنُ ظَنِّ عَبْد۪ي ب۪ي*[Ben, kulumun bana olan güzel zannı üzereyim] hakīkatine muhâliftir; korkak, aşağı ve âcizlerin şe’nidir (işidir), bahâneleridir. Şehâmet-i İslâmiyenin şe’ni (İslâmî kahramanlığın işi) değildir.” (Mektûbât, Hutbe-i Şâmiye, 413)
Bunun üzerine (kardeşleri tekrar Mısır'a gelip Yûsuf'un) huzûruna girdiklerinde dediler ki: “Ey azîz! Bize ve âilemize zarûret (kıtlık ve açlık) dokundu ve pek ehemmiyetsiz bir sermâye ile geldik; (sen) yine de bize ölçeği tam olarak ver ve bize(ayrıca) bağışta bulun! (Bize fazladan erzak ver ve kardeşimiz Bünyâmin'i bize lûtfet!)Muhakkak ki Allah, sadaka verenleri mükâfâtlandırır.”
(Yûsuf) dedi ki: “Siz câhil kimseler iken Yûsuf'a ve kardeşine neler yaptığınızı bildiniz mi?”
(Onlar:) “Yoksa sen, gerçekten sen, Yûsuf musun?” dediler. (O da:) “(Evet) ben Yûsuf'um, bu da kardeşim! Şübhesiz ki Allah bize lütufta bulundu. Doğrusu şu ki, kim(Allah'dan) sakınır ve sabrederse, artık şübhesiz Allah, iyilik edenlerin mükâfâtını zâyi' etmez” dedi.
(Kardeşleri:) “Allah'a yemîn olsun, muhakkak ki Allah, seni bize üstün kıldı; hâlbuki şübhesiz (biz) elbette hatâ eden kimseler olmuştuk” dediler.
(Yûsuf) dedi ki: “Bu gün (benim tarafımdan) size bir kınama (bir başa kakma)yok! Allah sizi affetsin! Çünki O, merhamet edenlerin en merhametlisidir.”
“Benim bu gömleğimi götürün de onu babamın yüzüne koyun, (tâ gözleri) görür hâle gelsin. Ve bütün âilenizle birlikte bana gelin!”
Böylece kervan (Mısır'dan) ayrılınca, babaları: “Doğrusu ben, gerçekten Yûsuf'un kokusunu duyuyorum. Eğer bana bunaklık isnâd etmeseydiniz (beni tasdîk ederdiniz.)”(2)dedi.
(2)“Hazret-i Ya‘kūb (as)’dan sorulmuş ki: ‘Ne için Mısır’dan gelen gömleğinin kokusunu işittin de, yakınında bulunan Ken‘an kuyusundaki Yûsuf’u görmedin?’ Cevâben demiş ki: ‘Bizim hâlimiz şimşekler gibidir; bazen görünür, bazen saklanır. Bazı vakit olur ki, en yüksek mevki‘de oturup, her tarafı görüyoruz gibi oluruz. Bazı vakitte de ayağımızın üstünü göremiyoruz.’ ” (Mektûbât, 15. Mektûb, 41)
(Onlar:) “Allah'a yemîn olsun ki, şübhesiz, sen hâlâ eski yanlışlığındasın” dediler.
Nihâyet müjdeci gelip onu (o gömleği Ya'kubun) yüzüne koyunca, hemen(gözleri) görür hâle geri geldi. “Size, 'Bilemeyeceğiniz şeyleri Allah tarafından şübhesiz ki ben biliyorum' demedim mi?” dedi.
(Oğulları:) “Ey babamız! Bizim için (Allahdan) günahlarımıza mağfiret dile; biz gerçekten hatâ eden kimseler idik” dediler.
(Ya'kub:) “Sizin için Rabbimden, daha sonra (seher vakti) mağfiret dileyeceğim. Şübhesiz ki Gafûr (çok bağışlayan), Rahîm (çok merhamet eden) ancak O'dur” dedi.
Nihâyet (hep berâber Mısır'a gidip) Yûsuf'un yanına girdikleri zaman, (onları şehrin dışında karşılayan Yûsuf) ana-babasını bağrına bastı ve: “(Buyurun!) İnşâallah güven içinde kimseler olarak Mısır'a girin!” dedi.
Böylece (sarayına geldiklerinde) ana-babasını (kendi) tahtın(ın) üstüne çıkardı ve (derken hepsi) onun (Yûsuf) için secde ediciler olarak, secdeye kapandılar.(1) (Yûsuf) dedi ki: “Ey Babacığım! İşte bu, evvelki rüyâmın ta'bîridir. Doğrusu Rabbim onu gerçek kıldı. Hem şübhesiz bana ihsanda bulundu; çünki beni zindandan çıkardı ve şeytan benimle kardeşlerimin arasını bozduktan sonra sizi çölden getirdi. Muhakkak ki Rabbim, ne dilerse çok hoş tedbîr edendir. Şübhesiz ki, Alîm (hakkıyla bilen), Hakîm (her işi hikmetli olan)ancak O'dur.”
(1)Yûsuf (as)’ın ebeveyninin ve kardeşlerinin kendisine secde etmeleri, meleklerin Âdem (as)’a olan secdeleri gibi olup, ona selâm ve hürmet içindir. Bu tarz, hürmet için yapılan secde onların şeriatında câiz olmakla berâber İslâmiyet bunu kaldırmıştır. İbn-i Abbâs (ra)’dan gelen bir rivâyete göre de onlar Yûsuf için, yani ona kavuştukları için Allah’a şükür secdesine kapandılar. (İbn-i Kesîr, c. 2, 262; Râzî, c.
9:18, 216)
“Rabbim! Bana mülkden (bir nasib) verdin ve bana rüyâların ta'bîrinden (bir ilim) öğrettin. Ey gökleri ve yeri hakkıyla yaratan! Sen, dünyada da âhirette de benim velîmsin (gerçek dostumsun). Canımı Müslüman olarak al ve beni sâlih kimseler arasına kat!”(2)
(2)“Şu âyet, kıssa-i Yûsuf’un (as) (Yûsuf Aleyhisselâm’ın hikâyesinin) en parlak kısmı ki, Azîz-i Mısır olması (Mısır’da yüksek bir makāma gelmesi), peder ve vâlidesiyle görüşmesi, kardeşleriyle sevişip tanışması olan, dünyada en büyük saâdetli ve ferahlı bir hengâmda (anda), Hazret-i Yûsuf’un (as)mevtini (ölümünü) şöyle bir sûrette haber veriyor ve diyor ki: ‘Şu ferahlı ve saâdetli vaziyetten daha saâdetli, daha parlak bir vaziyete mazhar olmak için, Hazret-i Yûsuf kendisi Cenâb-ı Hakk’tan vefâtını istedi ve vefât etti, o saâdete mazhar oldu. Demek o dünyevî lezzetli saâdetten daha câzibedar (çekici)bir saâdet ve ferahlı bir vaziyet kabrin arkasında vardır ki, Hazret-i Yûsuf Aleyhisselâm gibi hakīkat-bîn(hakīkati gören) bir zât, o gāyet lezzetli dünyevî vaziyet içinde gāyet acı olan mevti istedi, tâ öteki saâdete mazhar olsun.’ ” (Mektûbât, 23. Mektûb, 108)
(Habîbim, yâ Muhammed!) İşte bu (anlatılanlar) gayb haberlerindendir ki, onusana vahyediyoruz. Yoksa, onlar (Yûsuf'un kardeşleri) hîle yaparak işlerine (karar vermek üzere) toplandıkları zaman, onların yanında değildin.
(Sen ne kadar) hırs göstersen de, yine insanların çoğu îmân edecek kimseler değildir.
Hâlbuki (sen) buna (bu Kur'ân'ı tebliğ vazîfene) karşı onlardan bir ücret istemiyorsun. O (Kur'ân), (bütün) âlemlere ancak bir nasîhattir.
Hem göklerde ve yerde nice deliller vardır(1) ki, onlar (ibret almadan) bunlardan yüz çevirici kimseler olarak üzerlerinden geçip giderler.
(1)“Bir kısmı arzımızdan (dünyamızdan) bin def‘a büyük ve o büyüklerden bir kısmı top güllesinden yetmiş derece sür‘atli yüz binler ecrâm-ı semâviyeyi (gök cisimlerini) direksiz, düşürmeden döndüren ve birbirine çarptırmadan fevka’l-had (haddinden fazla) çabuk ve berâber gezdiren, yağsız söndürmeden mütemâdiyen (devamlı) o hadsiz lâmbaları yandıran ve hiçbir gürültü ve ihtilâl çıkartmadan o nihâyetsiz büyük kütleleri idâre eden ve güneş ve kamerin (ayın) vazîfeleri gibi, hiç isyân ettirmeden o pek büyük mahlûkları vazîfelerle çalıştıran (...) ve o nihâyetsiz kalabalığın enkazları gibi göğün yüzünü kirletecek süprüntülere meydan vermeden, pek parlak ve pek güzel temizlettiren ve bir muntazam (intizamlı) ordu manevrası gibi manevra ile gezdiren ve arzı döndürmesiyle, o haşmetli (heybetli ve yüce) manevranın başka bir sûrette hakīkī ve hayâlî tarzlarını her gece ve her sene sinema levhaları gibi seyirci mahlûkātına gösteren bir tezâhür-i rubûbiyet (Allah’ın terbiye ve idâre ediciliği) içinde görünen teshîr (itâat ettirme), tedbîr, tedvîr (çevirme), tanzîm (düzenleme), tanzîf (temizleme), tavzîfden (vazîfelendirmeden)mürekkeb (meydana gelen) bir hakīkat, bu azameti ve ihâtası (büyüklüğü ve kuşatması) ile o semâvât Hâlıkının (göklerin yaratıcısının) vücûb-ı vücûduna (varlığının zarûrî oluşuna) ve vahdetine (birliğine) ve mevcûdiyeti (varlığı), semâvâtın mevcûdiyetinden daha zâhir (âşikâr) bulunduğuna bil-müşâhede (gözle görülür bir şekilde) şehâdet eder.” (Şuâ‘lar, 7. Şuâ‘, 100)
Hâlbuki onların çoğu, ancak müşrik kimseler olarak Allah'a îmân ederler. (Hem inanırlar, hem de şirk koşarlar).
Ya (onlar,) Allah'ın azâbından kuşatıcı bir musîbetin kendilerine gelmesinden veya onlar farkında değillerken kıyâmetin ansızın kendilerine gelivermesinden emîn mi oldular?
(Habîbim, yâ Muhammed!) De ki: “İşte benim yolum budur! (Ben, sizi) bir basîret (açıkça görünen bir delîl) üzere Allah'a da'vet ediyorum; ben de, bana tâbi' olanlar da! Ve Allah'ı tenzîh ederim. Çünki ben (sizin gibi) müşriklerden değilim!”
(Ey Resûlüm!) Senden önce de (bedevîlerden ve kadınlardan değil,) şehirlerin halkından kendilerine vahyettiğimiz birtakım erkeklerden başkasını (bir meleği, peygamber olarak) göndermedik. (O müşrikler) yeryüzünde hiç dolaşmadılar mı ki, kendilerinden öncekilerin âkıbeti nasıl olmuş, baksınlar! Âhiret yurdu ise, (günahlardan) sakınanlar için elbette daha hayırlıdır. Hâlâ akıl erdirmeyecek misiniz?
Nihâyet peygamberler (o kavimlerin îmâna gelmelerinden) ümidlerini kestiği ve(o kavimler de) gerçekten onların (o peygamberlerin) yalancı çıkarıldıklarını zannettikleri bir sırada kendilerine yardımımız geldi de dilediğimiz kimseler (o azabdan) kurtarıldı. Hâlbuki günahkârlar topluluğundan azâbımız geri çevrilmez.
Muhakkak ki onların kıssalarında, (selîm) akıl sâhibleri için bir ibret vardır. (Bu Kur'ân,) uydurulacak bir söz değildir; fakat kendinden önce gelen (kitab)ların tasdîki, herşeyin açıklaması ve îmân edecek bir topluluk için bir hidâyet ve bir rahmettir.