Elif, Lâm, Mîm.(1)
(1)“Sûrelerin başlarındaki hurûf-ı mukatta‘a (Elif, Lâm, Mîm gibi tek tek yazılan harfler) İlâhî bir şifredir. Hâs abdine (husûsî kulu Hz. Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’a) onlarla bazı işâret-i gaybiye (gizli işâretler) veriyor. O şifrenin miftâhı (anahtarı) o abd-i hâs’dadır (asm). Hem onun veresesindedir (vârisi olan âlimlerdedir). Kur’ân-ı Hakîm, mâdem her zaman ve her tâifeye (topluluğa) hitâb ediyor. Her asrın her tabakasının hissesini câmi‘ (içine alan) çok mütenevvi‘ vücuhları (çeşitli yönleri), ma‘nâları olabilir. Selef-i Sâlihîn (Sahâbe, Tâbiîn ve Tebe‘-i Tâbiîn) ise, en hâlis parça onlarındır ki, beyân etmişler.” (Mektûbât, 29. Mektûb, 241)“الٓمٓ *: Üç harfiyle üç hükme işârettir. Şöyle ki: Elif, *هٰذَا كَلاَمُ اللّٰهِ الْأَزَلِيُّ*[Bu, Allah’ın ezelî kelâmıdır] hükmüne ve kazıyesine; Lâm, نَزَلَ بِه۪ جِبْر۪يلُ [Onu Cibrîl indirdi] hükmüne ve kazıyesine; Mîm,*عَلٰي مُحَمَّدٍ عَلَيْهِ السَّلاَمُ [Muhammed (asm)’a] hükmüne ve kazıyesine remzen ve îmâen (remiz ve îmâ ile)işârettir.” (İşârâtü’l-İ‘câz, 29)
İşte bu, o Kitab'dır ki, onda şübhe yoktur.(2) Takvâ sâhibleri için bir hidâyettir.
(2)“Kur’ân, şek ve şübhelere mahal değildir (yer vermez). Sizin şübheleriniz, ancak kalblerinizin hastalığından ve mizâcınızın sekāmetinden (bozukluğundan) ileri geliyor. Evet, gözleri hasta olanlar, güneşin ziyâsını inkâr ederler; ağızları acı olanlar, tatlı suya acıdır derler.” (İşârâtü’l-İ‘câz, 178)
Onlar ki, gayba inanırlar, namazı hakkıyla edâ ederler(3) ve kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden (Allah yolunda) sarf ederler.(4)
(3)“*يُصَلُّونَ [Namaz kılarlar] kelimesine bedel, ıtnablı (daha uzun olan) يُق۪يمُونَ الصَّلٰوةَ*[Namazı hakkıyla edâ ederler]’in zikrinde ne hikmet vardır? El-cevab: Namazda lâzım olan ta‘dîl-i erkân (rükünlerin hakkını vermek), müdâvemet (devamlılık), muhâfaza (vakti kaçırmamak) gibi ikāmenin (hakkıyla edâ etmenin) ma‘nâlarını mürâat etmeye (gözetmeye) işârettir.” (İşârâtü’l-İ‘câz, 38)(4)“Hey’et-i ictimâiyenin (tüm cem‘iyetin) hayâtını koruyan intizâmın en büyük şartı, insanların tabakaları arasında boşluk kalmamalıdır. Havas kısmı avamdan (üst tabaka alt tabakadan), zengin kısmı fukarâdan hatt-ı muvâsalayı (irtibâtı) kesecek derecede uzaklaşmamaları lâzımdır. Bu tabakalar arasında muvâsalayı te’mîn eden, zekât ve muâvenettir (yardımlaşmadır). Hâlbuki vücûb-ı zekât (zekâtın farz oluşu) ile hurmet-i ribâya(fâizin haram oluşuna) mürâat (riâyet) etmediklerinden, tabakalar arası gittikçe gerginleşir, hatt-ı muvâsala kesilir, sıla-i rahim (akrabâlık bağı) kalmaz. Bu yüzdendir ki, aşağı tabakadan yukarı tabakaya ihtiram(hürmet), itâat, muhabbet yerine; ihtilâl sadâları, hased bağırtıları, kin ve nefret vâveylâları (feryadları) yükselir. Kezâlik yüksek tabakadan aşağı tabakaya merhamet, ihsan, taltif yerine, zulüm ateşleri, tahakkümler(baskılar), şimşek gibi tahkīrler (hakāretler) yağıyor. (...)Hulâsa, tabaka-i insâniye arasında musâlahanın (barışın) te’mîni ve münâsebetin te’sîsi, ancak ve ancak erkân-ı İslâmiye’den (İslâmiyet’in şartlarından) olan ‘zekât’ ve zekâtın yavruları olan ‘sadaka’ ve ‘teberruât’ın(bağışların) hey’et-i ictimâiyece yüksek bir düstur ittihâz edilmesiyle (kabûl edilmesiyle) olur.” (İşârâtü’l-İ‘câz, 41)
Yine onlar ki, sana indirilene (Kur'ân'a) ve senden önce indirilenlere (diğer kitablara) inanırlar. Onlar, âhirete de kat'î olarak îmân ederler.(5)
(5)“Evet görüyoruz ki, ale’l-ekser (çoğunlukla) gaddar, fâcir (günahkâr) zâlimler, lezzetler, ni‘metler içinde pek rahat yaşıyorlar. Yine görüyoruz ki, ma‘sum, mütedeyyin (dindar), fakir mazlûmlar, zahmetler, zilletler, tahkīrler, tahakkümler (baskılar) altında can veriyorlar. Sonra ölüm gelir, ikisini de götürür. Bu vaziyetten bir zulüm kokusu gelir. Hâlbuki kâinâtın şehâdetiyle, adâlet ve hikmet-i İlâhiye zulümden pâk ve münezzehtirler (temizdirler). Öyle ise, adâlet-i İlâhiyenin tam ma‘nâsıyla tecellî etmesi (görünmesi) için, haşre(yeniden diriltilmeye) ve mahkeme-i kübrâya (âhiretteki büyük mahkemeye) lüzum vardır ki; biri cezâsını, diğeri mükâfâtını görsün!” (İşârâtü’l-İ‘câz, 53)Âhiret’in kat‘î olarak isbâtı için bakınız; (Zülfikār, 10. Söz, 1-69; Sözler, 29. Söz, 190-211)
İşte onlar, Rablerinden bir hidâyet üzeredirler, kurtuluşa erenler de işte ancak onlardır.(6)
(6)“*اُولٰٓئِكَ هُمُ الْمُفْلِحوُنَ [Kurtuluşa erenler işte ancak onlardır]’da bir sükût var, bir ıtlak(belirsizlik) var. Neye zafer bulacaklarını ta‘yîn etmemiş (belirlememiş). Tâ, herkes istediğini içinde bulabilsin. Sözü az söyler, tâ uzun olsun. Çünki bir kısım muhâtabın maksadı ateşten kurtulmaktır. Bir kısmı yalnız Cenneti düşünür. Bir kısım, saâdet-i ebediyeyi arzu eder. Bir kısım yalnız rızâ-yı İlâhîyi (Allah’ın râzı olmasını) ricâ(ümîd) eder. Bir kısım, rü’yet-i İlâhiyeyi (Allah’ı görmeyi) gāye-i emel bilir (arzu eder). Ve hâkezâ, bunun gibi pek çok yerlerde Kur’ân, sözü mutlak bırakır (sınırlamaz), tâ âmm (umûmî) olsun. Hazf eder (kısaltır), tâ çok ma‘nâları ifâde etsin. Kısa keser, tâ herkesin hissesi bulunsun. İşte اَلْمُفْلِحوُنَ [Felâha erenler] der. Neye felâh bulacaklarını ta‘yîn etmiyor. Güyâ o sükûtla der: ‘Ey Müslümanlar, müjde size! Ey müttakī (günahtan sakınan)! Sen Cehennemden felâh bulursun. Ey sâlih! Sen Cennete felâh bulursun. Ey ârif! Sen rızâ-yı İlâhîye nâil olursun. Ey âşık! Sen rü’yete mazhar olursun.’ Ve hâkezâ.” (Zülfikār, 25. Söz, 26)
Şübhesiz ki inkâr edenler yok mu, onları korkutsan da korkutmasan da kendileri için birdir; îmân etmezler.(1)
(1)“Küfür üzerine ölen bir kâfir, ebedî bir ömür ile yaşayacak olursa, o gayr-ı mütenâhî (sonsuz)ömrünü behemehâl (her hâl ü kârda) küfür ile geçireceği şübhesizdir. Çünki kâfirin cevher-i rûhu bozulmuştur.” (İşârâtü’l-İ‘câz, 74)
Allah, onların kalblerine ve kulaklarına (küfürlerindeki inadları yüzünden) mühür vurmuştur.(2) Gözlerinin üzerinde ise bir perde bulunur. Ve onlar için (pek) büyük bir azab vardır.
(2)“Kalb ile vicdan, nûr-ı îman sâyesinde hakāik-ı İlâhiyenin tecellîsine mazhar (ilâhî hakīkatlerin göründüğü bir mahal) olmakla, menba‘-ı kemâlât (fazîletler kaynağı), hayatdar ve ziyâdar (canlı ve nûrlu)oldukları hâlde, küfrün ihtiyâr (tercîh) edilmesiyle zulmetli (karanlıklı), ıssız, haşerât-ı muzırra (zararlı haşereler) yuvasına inkılâb ettikleri için mühürlenmiş, kilitlenmiş ki; o korkunç yuvadaki akreblerden ve yılanlardan ictinâb edilmesine (sakınılmasına) işâret edilmiştir.” (İşârâtü’l-İ‘câz, 64)
İnsanlardan öyleleri de vardır ki, kendileri inanan kimseler olmadıkları hâlde: “Allah'a ve âhiret gününe îmân ettik” derler.
Allah'ı ve îmân edenleri aldatmaya çalışırlar. Hâlbuki sâdece kendilerini aldatırlar da farkına varmazlar.
Kalblerinde bir hastalık (nifak) vardır, Allah da hastalıklarını artırmıştır. Ve (îmanları hakkında) yalan söylemekte olduklarından dolayı, onlar için (pek) elemli bir azab vardır.(3)
(3)“Münâfıkların azablarının mezkûr cinâyetleri arasında yalnız kizb (yalan) ile vasıflandırılması, kizbin şiddet-i kubh ve çirkinliğine işârettir. Bu işâret dahi kizbin ne kadar te’sirli bir zehir olduğuna bir şâhid-i sâdıktır.” (İşârâtü’l-İ‘câz, 85)Ayrıca bakınız; (sahîfe 550, hâşiye 1)
Onlara: “Yeryüzünde fesad çıkarmayın!” denildiği zaman ise: “Biz ancak ıslâh edici kimseleriz” derler.
Dikkat edin! Şübhesiz ki onlar, müfsidlerin (bozguncuların) ta kendileridir, fakat idrâk etmezler.
Onlara: “İnsanların (mü'minlerin) îmân ettiği gibi îmân edin!” denildiği zaman ise: “Biz, sefihlerin (beyinsizlerin) îmân ettiği gibi mi inanıyoruz?”(4) derler. Dikkat edin! Muhakkak ki sefih olanlar ancak onlardır, fakat bilmiyorlar.
(4)“Nifaklarının (iki yüzlülüklerinin) îcâbıyla bu sözlerinde de münâfıklık yapıyorlar. Zîrâ bu sözlerinin zâhirinden (dışından): ‘Biz dîvâneler değiliz, nasıl sefihler (akılsızlar) gibi olacağız?’ diye bir ma‘nâ çıkar. Bâtınından (iç yüzünden) ise: ‘Nasıl ekserîsi fukarâ ve nazarımızda sefih olan mü’minler gibi olacağız?’ diye diğer bir ma‘nâ çıkıyor.” (İşârâtü’l-İ‘câz, 91)
Ve îmân edenlerle karşılaştıkları zaman: “(Biz de) îmân ettik!” derler. Şeytanlarıyla(reisleriyle) baş başa kaldıkları zaman ise: “Gerçekten biz sizinle berâberiz; biz (onlarla)ancak alay edicileriz!” derler.
(Bil'akis) Allah onlarla alay eder ve onlara mühlet verir (de), azgınlıkları içinde bocalayıp dururlar.
İşte onlar, hidâyete karşılık dalâleti satın alanlardır. Fakat ticâretleri (onlara) kâr getirmemiştir. (Onlar, o zarardan kurtulmak için) doğru yolu bulmuş kimseler de değillerdir.
Onların (o münâfıkların) misâli, (karanlıkta) ateş yakan kimsenin hâli gibidir. Derken (o ateş) etrâfını aydınlatınca, Allah onların nûrunu giderdi ve onları karanlıklar içinde görmez bir hâlde bıraktı.
(Onlar) sağırdırlar (hakkı işitmezler), dilsizdirler (hakkı söylemezler), kördürler(hakikati görmezler). Bu yüzden onlar (hakka) dönemezler.
Veya (onların misâli) gökten boşanan, (ve) kendisinde karanlıklar, gök gürültüsü ve şimşek bulunan bir yağmur(a tutulan kimselerin hâli) gibidir. Yıldırımlardan dolayı, ölümkorkusuyla parmaklarını kulaklarına tıkarlar. Hâlbuki Allah, kâfirleri (ilim ve kudretiyle)çepeçevre kuşatıcıdır.
O şimşek, nerede ise gözlerini(n nûrunu) kapıp alıverecek! Ne zaman onlara aydınlık verse, onda (onun ışığında) yürürler; onlara karanlık çöktüğü zaman ise (oldukları yerde)dikilip kalırlar. Hâlbuki Allah dileseydi, elbette onların işitmelerini ve görmelerini giderirdi. Şübhesiz ki Allah, herşeye hakkıyla gücü yetendir.(1)
(1)“Düşman mechûl olduğu zaman daha zararlı olur. Kandırıcı olursa daha habîs (fenâ) olur. Aldatıcı olursa fesâdı daha şedîd (şiddetli) olur. Dâhilî olursa zararı daha azîm olur. Çünki dâhilî düşman kuvveti dağıtır, cesâreti azaltır. Hâricî düşman ise bil‘akis asabiyeti şiddetlendirir, salâbeti (dayanıklılığı) artırır. Nifâkın(münâfıklığın) cinâyeti İslâm üzerine pek büyüktür. Âlem-i İslâm’ı zelzeleye ma‘ruz bırakan nifaktır. Bunun içindir ki Kur’ân-ı Azîmü’ş-şân, ehl-i nifâka fazlaca teşnîât ve takbîhâtta bulunmuştur (fenâlık ve kötülüklerini i‘lân etmiştir).” (İşârâtü’l-İ‘câz, 76) Ayrıca münâfıklar hakkında tafsîlât için, bakınız; (İşârâtü’l-İ‘câz, 76-130)
Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize ibâdet edin ki takvâ sâhibi olasınız!(2)
(2)“Akāidî ve îmânî (i‘tikad ve îmâna dâir) hükümleri kavî (kuvvetli) ve sâbit kılmakla meleke hâline getiren ancak ibâdettir. Evet, Allah’ın emirlerini yapmaktan ve nehiylerinden (yasaklarından) sakınmaktan ibâret olan ibâdetle, vicdânî ve aklî olan îmânî hükümler terbiye ve takviye edilmezse, eserleri ve te’sirleri zayıf kalır. Bu hâle, âlem-i İslâm’ın hâl-i hazırdaki (şimdiki) vaziyeti şâhiddir. Ve kezâ ibâdet, dünya ve âhiret saâdetlerine vesîle olduğu gibi, maaş ve maâde, yani dünya ve âhiret işlerini tanzîme sebebdir ve şahsî ve nev‘î kemâlâta(ferdin ve insanlığın olgunlaşmasına) vâsıtadır ve Hâlık ile abd (yaratıcı ile kul) arasında pek yüksek bir nisbet ve şerefli bir râbıtadır (bağdır).” (İşârâtü’l-İ‘câz, 131)
(O,) sizin (ikamet ve istirâhatiniz) için yeri bir döşek, göğü ise (üstünüze) bir tavan yapandır. Ve gökten bir su indirip, onunla size rızık olmak üzere mahsûller çıkarandır. Öyle ise siz (bu hakikati) biliyor olduğunuz hâlde Allah'a ortaklar koşmayın!
Ve eğer kulumuza indirdiğimiz (Kur'ân)dan şübhe içindeyseniz, haydi onun benzerinden bir sûre getirin; eğer (iddiânızda) doğru kimseler iseniz, Allah'dan başka şâhidlerinizi (yardımcılarınızı) da çağırın!
Buna rağmen yapamazsanız, ki aslâ yapamayacaksınız,(3) öyle ise o ateşten sakının ki, yakıtı insanlarla taşlardır; (ve) kâfirler için hazırlanmıştır!
(3)“Kur’ân-ı Hakîm yirmi üç senede değil, belki bin üç yüz senede bütün ins ve cinne karşı bu meydanı okumuş ve okuyor! Hâlbuki evvelki zamanda o kâfirler can, mal ve ıyâlini (âilelerini) tehlikeye atıp, en dehşetli yol olan harb yolunu ihtiyâr ederek (seçerek), en kolay ve en kısa olan muâraza (sözle karşılık verme)yolunu terk ettiler. Demek muâraza yolu mümkün değildi.” (Zülfikār, 19. Mektûb, 85)Ayrıca bakınız; (sahîfe 212, hâşiye 1; sahîfe 222, hâşiye 1)
(Habîbim, yâ Muhammed!) Îmân edip sâlih ameller işleyenlere, şübhesiz kendileri için altlarından ırmaklar akan Cennetler olduğunu müjdele! (Onlar) ne zaman rızık olarak oradan, herhangi bir meyveden rızıklandırılsalar: “Bu, daha önce rızıklandırıldığımız şeydir” derler. Çünki bu (Cennet ni'metleri), kendilerine (dünyadaki rızıklarıyla) birbirine benzer şekilde verilir. Onlar için orada tertemiz zevceler de vardır ve onlar, orada ebedî olarak kalıcıdırlar.
Şübhesiz ki Allah, (kullarına doğru yolu göstermek için) bir sivrisineği, (hattâküçüklük ve kıymetsizlikte) ondan da öte (daha aşağı) bir şeyi misâl getirmekten çekinmez.Ama îmân edenler, bunun Rablerinden (gelen) hak olduğunu hemen bilirler. İnkâr edenleregelince: “Şimdi Allah, misâl olarak bununla neyi murâd etti?” derler.(1) (Allah,) onunla birçok kimseyi dalâlete atar, birçok kimseyi de hidâyete erdirir. Fakat onunla ancak fâsıkları dalâletedüşürür.
(1)“Temsîlât-ı Kur’âniyedeki (Kur’ân’da verilen misâllerdeki) hikmeti fehmetmek (anlamak) için Allah cânibinden (tarafından) nûr-ı îmanla bakmak lâzım(dır).” (İşârâtü’l-İ‘câz, 214)
O kimseler (o fâsıklardır) ki, Allah'ın ahdini (O'na verdikleri sözü) kat'iyen kabûlünden sonra bozarlar,(2) Allah'ın birleştirilmesini emrettiği şeyi(3) (akrabâlar ve mü'minler arasındaki irtibâtı) keserler ve yeryüzünde fesad çıkarırlar. İşte onlar, zarara uğrayanların ta kendileridir.
(2)“Cenâb-ı Hakk’ın ahdi (aldığı söz), meşîet (dileme), hikmet, inâyetin (ihsânın) ipleriyle örülmüş nûrânî bir şerittir ki, ezelden ebede kadar uzanmıştır. Bu nûrânî şerit, kâinâtta nizâm-ı umûmî (umûmî düzen)şeklinde tecellî ederek (görünerek) silsilelerini kâinâtın envâına (her çeşidine) dağıtmış. Ve en acîb silsilesini nev‘-i beşere (insan nev‘ine) uzatmıştır. Ve rûh-ı beşerde pek çok isti‘dad ve kābiliyetlerin tohumlarını ekmiştir. Fakat o isti‘dadların terbiyesini ve netîcesini cüz’-i ihtiyârînin (insanın cüz’î irâdesinin) eline vermiştir. O cüz’-i ihtiyârînin yularını da şeriatın ve delâil-i nakliyenin (naklî delillerin) eline vermiştir. Binâenaleyh Cenâb-ı Hakk’ın ahdini bozmamak ve îfâ etmek, ancak o isti‘dadların lâyık ve münâsib oldukları yerlerine sarf etmekle olur. Ahdin nakzı ise, bozmak ve parçalamaktan ibârettir.” (İşârâtü’l-İ‘câz, 224)(3)“Bu cümledeki emir iki kısımdır. Birisi, teşrîî (dînî bir hüküm koymaya dâir)dir ki, sıla-i rahim ile ta‘bîr edilen akrabâ ve mü’minler arasında şer‘an (dînen) emredilen muvâsala (irtibat) hattıdır. Diğeri, emr-i tekvînîdir(yaratılışa âid emirdir) ki, fıtrî kānunlar ile âdetullâhın tazammun ettiği (Allah’ın yaratılışa âid kānunlarının içinde olan) emirlerdir. Meselâ ilmin i‘tâsı (verilmesi), ma‘nen ameli emrediyor; zekânın i‘tâsı, ilmi emrediyor; isti‘dâdın bulunması, zekâyı emrediyor; ve hâkezâ (bunun gibi) aklın verilmesi, ma‘rifetullâhı (Allah’ı tanımayı); kudretin verilmesi, çalışmayı; cesâretin verilmesi, cihâdı ma‘nen ve tekvînen (yaratılış gereği olarak)emrediyor. İşte o fâsıklar, bu gibi şeylerin arasında şer‘an ve tekvînen te’sîs edilen muvâsala hattını kesiyorlar. Meselâ onların akılları ma‘rifetullâha, zekâları ilme küs olduğu gibi; akrabâlara ve mü’minlere dahi dargın olup, gidip gelmiyorlar.” (İşârâtü’l-İ‘câz, 225)
(Ey kâfirler!) Allah'ı nasıl inkâr ediyorsunuz ki, (siz) ölüler idiniz de, size (O) hayat verdi. Sonra sizi öldürecek, sonra sizi (tekrar) diriltecek, sonra da ancak O'na döndürüleceksiniz.
Yerde ne varsa hepsini sizin için yaratan, sonra göğü (yaratmayı) kasdedip onları yedi (kat) semâ olarak tanzîm eden O'dur.(4) Ve O, herşeyi hakkıyla bilendir.
(4)Yedi kat semâ için, bakınız; (Lem‘alar, 12. Lem‘a, 67; İşârâtü’l-İ‘câz, 239)
(Ey Habîbim!) Bir zaman Rabbin, meleklere: “Şübhesiz ki ben, yeryüzünde (insanı)bir halîfe kılacak olanım” buyurmuştu; (melekler:) “Orada fesad çıkaracak ve orada kanlar dökecek bir kimse mi kılacaksın? Hâlbuki biz, hamdin ile (seni) tesbîh ediyoruz ve seni takdîs ediyoruz” dediler. (Rabbin de onlara:) “Sizin bilemeyeceğiniz şeyleri, şübhesiz ki ben bilirim!” buyurdu.
Ve Âdem'e isimlerin hepsini öğretti,(1) sonra onları meleklere arzederek: “Eğer(iddiânızda) doğru kimseler iseniz, haydi şunların isimlerini bana bildirin!” buyurdu.
(1)“Şahs-ı Âdem’e ta‘lîm-i esmâ (isimlerin öğretilmesi) ünvânıyla nev‘-i benî Âdem’e (Âdemoğullarına)ilhâm olunan bütün ulûm ve fünûnun (ilimlerin ve fenlerin) ta‘lîmini ifâde eder.” (Zülfikār, 25. Söz, 32)
(Melekler) dediler ki: “Seni (her türlü noksanlıktan) tenzîh ederiz; senin bize öğrettiklerinden başka bizim için bir ilim yoktur. Şübhe yok ki Alîm (herşeyi bilen), Hakîm(her işi hikmetli olan) ancak sensin!”
(Allah:) “Ey Âdem! Onların isimlerini kendilerine (meleklere) bildir!” buyurdu. Bunun üzerine (Âdem) onların isimlerini kendilerine bildirince (Allah): “Size demedim mi? Göklerin ve yerin gaybını (size gizli olan sırlarını) şübhesiz ben bilirim! Ve (siz) neyi açıklarsanız ve (içinizde) neyi gizlerseniz, (ben) bilirim!” buyurdu.
O vakit meleklere: “Âdem'e secde edin!”(2) demiştik; (cinlerden olan) İblis hâriç, hemen secde ettiler. (O) dayattı ve büyüklük tasladı, böylece kâfirlerden oldu.
(2)Buradaki secde emri, Allah’a itâat, Âdem (as)’a selâm ve hürmet içindir. (İbn-i Kesîr, c. 1, 53)“Âdem’e melâikenin secde etmesi ve şeytanın etmemesi hâdisesiyle nev‘-i insana, semekten (balıktan) meleğe kadar ekser mevcûdât (varlıklar) musahhar (itâatkâr) olduğu gibi, yılandan şeytana kadar muzır (zararlı)mahlûkātın dahi ona itâat etmeyip düşmanlık ettiğini ifâde ediyor.” (Zülfikār, 25. Söz, 32)Ayrıca bakınız; (sahîfe 141, hâşiye 1; sahîfe 145, hâşiye 2; sahîfe 151, hâşiye 2; sahîfe 165, hâşiye 2; sahîfe 257, hâşiye 1; sahîfe 429, hâşiye 1)
Hem demiştik: “Ey Âdem! Sen zevcen (Havvâ) ile Cennete yerleş; dilediğiniz yerde ondan bol bol yiyin; fakat şu ağaca yaklaşmayın, sonra zâlimlerden olursunuz!”
Derken şeytan onları(n ayaklarını) oradan kaydırdı da içinde bulundukları şeyden (o ni'metten) onları çıkardı. Bunun üzerine (biz onlara) şöyle dedik: “(Ey Âdem, Havvâ ve Şeytan!) Birbirinize düşman olarak inin!(3) Artık sizin için yeryüzünde bir zamâna kadar bir yerleşme ve bir faydalanma vardır.”
(3)Âdem (as)’ın Cennetten çıkarılmasındaki hikmetler için bakınız; (sahîfe 319, hâşiye 2)
Nihâyet Âdem, Rabbinden birtakım kelimeler(4) aldı (ve onlarla yalvardı, tevbe etti), bunun üzerine (Rabbi) tevbesini kabûl etti. Çünki Tevvâb (tevbeleri çok kabûl eden), Rahîm (merhameti bol olan) ancak O'dur.
(4)Buradaki “birtakım kelimeler” ta‘bîri, A‘râf Sûresinin 23. âyetinde îzâh edilmektedir. (Nesefî, c. 1, 84)
(Onlara şöyle) dedik: “Hep birlikte oradan inin!” Artık benden size bir hidâyet gelir de kim hidâyetime tâbi' olursa, o takdirde onlara hiçbir korku yoktur, onlar mahzun da olmazlar.
O inkâr edip âyetlerimizi yalanlayanlara gelince, işte onlar ateş ehlidirler! Onlar orada ebedî olarak kalıcıdırlar.
Ey İsrâiloğulları! Size ihsân ettiğim ni'met(ler)imi hatırlayın; (îmân edeceğinize dâir)bana verdiğiniz sözü yerine getirin ki, (ben de Cennete girmeniz husûsunda) size verdiğim sözü yerine getireyim ve artık yalnızca benden korkun!
Berâberinizde olanı (Tevrât'ı) tasdîk edici olarak indirdiğime (Kur'ân'a) da îmân edin ve onu inkâr eden(ler)in ilki siz olmayın! Ve âyetlerimi, (karşılığında ne alsanız) az(düşecek) bir fiyata satmayın ve artık yalnızca benden sakının!
Hem siz (doğru olanı) bile bile hakkı bâtıl ile karıştırmayın ve hakkı gizlemeyin!
Hem namazı hakkıyla edâ edin, zekâtı verin ve rükû' edenlerle berâber rükû' edin!
Siz Kitâbı okuyor olduğunuz hâlde, insanlara iyiliği emredip de kendinizi unutuyor musunuz? Hiç akıl erdirmez misiniz?
O halde sabır ve namaz ile (Allah'dan) yardım isteyin!(1) Hâlbuki şübhesiz o,(Allah'a) gönülden bağlı olanlardan başkasına elbette ağır gelir.
(1)“Cenâb-ı Hakk, Hakîm ismi muktezâsı (gereği) olarak, vücûd-ı eşyâda (varlıkların yaratılmasında) bir merdivenin basamakları gibi bir tertib vaz‘ etmiş (sıra koymuş). Sabırsız adam teennî (ihtiyat) ile hareket etmediği için, basamakları ya atlar düşer veya noksan bırakır, maksud damına çıkamaz. Onun için hırs mahrûmiyete sebebdir. Sabır ise müşkilâtın anahtarıdır (zorluklardan kurtuluşa vesîledir) ki, اَلْحَر۪يصُ خَٓائِبٌ خاَسِرٌ [Hırs gösteren mahrumdur, zarardadır] اَلصَّبْرُ مِفْتاَحُ الْفَرَجِ [Sabır, ferahlığın anahtarıdır] durûb-ı emsâl (atasözü) hükmüne geçmiştir. Demek Cenâb-ı Hakk’ın inâyet ve tevfîki (yardımı ve muvaffakıyeti), sabırlı adamlar ile berâberdir.” (Mektûbât, 23. Mektûb, 106)“Âbid (ibâdet eden), namazında der: اَشْهَدُ اَنْ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ [Şehâdet ederim ki Allah’dan başka ilâh yoktur!] Yani: ‘Hâlık ve Rezzâk (yaratan ve rızık veren), O’ndan başka yoktur. Zarar ve menfaat, O’nun elindedir. O, hem Hakîmdir, abes (lüzumsuz) iş yapmaz. Hem Rahîmdir, ihsânı, merhameti çoktur’ diye i‘tikād ettiğinden(inandığından), herşeyde bir hazîne-i rahmet kapısını bulur, duâ ile çalar. Hem herşeyi kendi Rabbisinin emrine musahhar (itâatkâr) görür, Rabbisine ilticâ eder (sığınır). Tevekkül ile istinâd edip her musîbete karşı tahassun eder (sığınır). Îmânı, ona bir emniyet-i tâmme (tam bir güven) verir.” (Sözler, 3. Söz, 8)
Onlar ki, gerçekten kendilerinin Rablerine kavuşacak kimseler olduklarını ve gerçekten kendilerinin ancak O'na dönecek kimseler olduklarını sezerler (kat'î olarak îmân ederler).
Ey İsrâiloğulları! Size ihsân ettiğim ni'met(ler)imi ve gerçekten benim sizi (bir zamanlar) âlemlere üstün kıldığımı hatırlayın!
Ve öyle bir günden sakının ki, (o gün) kimse, kimse nâmına bir şey ödemez, ondan(Allah'ın izni olmadıkça) bir şefâat de kabûl edilmez, ondan bir fidye de alınmaz ve onlar yardım (da) olunmazlar!
Hem bir zaman sizi Fir'avun ehlinden kurtarmıştık; (onlar) sizi azâbın en kötüsüne(evlâd acısına) ma'ruz bırakıyorlar, (yeni doğan) oğullarınızı boğazlıyor, kadınlarınızı (kız çocuklarınızı) ise hayatta bırakıyorlardı.(1) İşte bunda (size revâ görülen bu zulümlerde), Rabbinizden büyük bir imtihan vardı.
(1)Fir‘avun’un bu katliâma girişmesinin sebebi, kâhinlerin kendisine: “İsrâiloğullarından yeni dünyaya gelen bir çocuk senin saltanatına son verecek” diye haber vermeleri idi. (Nesefî, c. 1, 77)“Benî İsrâil’in, oğullarının kesilip kadın ve kızlarını hayatta bırakmak, bir Fir‘avun zamânında yapılan bir hâdise ünvânıyla, yahudi milletinin ekser (pek çok) memleketlerde, her asırda ma‘ruz olduğu müteaddid (çok sayıda)katliâmları, kadın ve kızları, hayât-ı beşeriye-i sefîhânede (insanların gayr-i meşrû‘ hayâtında) oynadıkları rolü ifâde eder.” (Zülfikār, 25. Söz, 33)
Hani sizin için denizi yarıp da sizi kurtarmış ve siz (hayretle) bakıp dururken Fir'avun ehlini suda boğmuştuk.
Yine bir vakit Mûsâ ile kırk gece(2) için sözleşmiştik; sonra onun (Tûr'a gitmesinin)ardından siz zâlim kimseler olarak buzağıyı (ilâh) edindiniz.
(2)Burada geçen “kırk gece”, Hz. Mûsâ (as)’ın Zilka‘de ayının başından Zilhıcce’nin onuna kadar, Tûr dağında oruçlu olarak geçirdiği kırk gündür. Bu sürenin sonunda Mûsâ (as) bizzat kelâm-ı İlâhîye mazhar olmuş ve kendisine Tevrât verilmiştir. (Celâleyn Şerhi, c. 1, 77)
Sonra bunun arkasından sizi affettik, tâ ki şükredesiniz.
Hani Mûsâ'ya Kitâb'ı ve (hak ile bâtılı ayıran) Furkan'ı vermiştik, tâ ki hidâyete eresiniz.
O vakit Mûsâ, kavmine: “Ey kavmim! Şübhe yok ki siz, buzağıyı (ilâh) edinmekle kendinize zulmettiniz; öyle ise yaratanınıza tevbe edip, nefislerinizi öldürün!(3) Bu (hâliniz), yaratanınızın katında sizin için daha hayırlıdır” dedi. Bunun üzerine (Allah) tevbenizi kabûl etti. Şübhesiz ki Tevvâb (tevbeleri çok kabûl eden), Rahîm (çok merhametli olan) ancak O'dur.
(3)Pek çok tefsirlerde, “Nefislerinizi öldürün!” emriyle kasdedilen kimselerin, buzağıya taparak dinden çıkanlar olduğu beyân edilmektedir. Bu emir gereği o günahkârlardan öncelikle tevbe etmeleri istendi ve kabûl etmeyenlerle harb edildi. Öyle ki bu savaşta öldürülenlerin sayısının yetmiş bini bulduğu rivâyet edilmektedir. Diğer bir ma‘nâ ise bu emrin mecâzî oluşudur ki, bu durumda onlardan nefislerini terbiye etmeleri, bir daha böyle hâllere girmemeleri istenmiştir. (Elmalılı, c. 1, 355)
Bir zaman da: “Ey Mûsâ! (Biz) Allah'ı açıkça görmedikçe aslâ sana îmân etmeyeceğiz!” demiştiniz de, siz (olup bitene hayretle) bakadururken sizi yıldırım yakalayıvermişti.
Sonra şükredesiniz diye, ölümünüzün ardından sizi dirilttik.
Hem (Tih çölünde) üzerinizi bulutlarla gölgeledik ve size kudret helvası ile bıldırcın indirdik. (Ve:) “Sizi rızıklandırdığımız temiz şeylerden yiyin!” (dedik). Artık (onlar) bize zulmetmediler; fakat (aslında) kendilerine zulmediyorlardı.
Yine bir zaman (size) şöyle demiştik: “Şu şehre (Kudüs'e) girin de ondan dilediğiniz yerde bol bol yiyin; (ama) kapıdan secde eden kimseler olarak girin ve 'حِطَّةٌ (Yâ Rab! Bizi affet!)' deyin ki, size hatâlarınızı bağışlayalım!” Çünki (biz,) iyilik edenle re (mükâfâtla rı nı daha da)artıracağız.
Fakat o zulmedenler, (alay ederek o sözü) kendilerine söylenenden başka bir sözle(buğday ma'nâsındaki 'hınta' ile) değiştirdiler (biz) de isyân etmekte olduklarından dolayı zulmedenlerin üzerine gökten kötü bir azab indirdik.
Ve bir zaman Mûsâ (Tih çölünde) kavmi için su istemişti de (ona): “Asânla taşa vur!” dedik. Bunun üzerine (taşa vurunca) ondan on iki pınar fışkırdı.(1) Doğrusu her kabîle (su)içeceği yeri bildi. (Onlara şöyle dedik:) “Allah'ın (size lûtfettiği) rızkından yiyin, için; fakat fesad çıkarıcılar olarak yeryüzünde bozgun culuk yapmayın!”
(1)“Cenâb-ı Hakk, şu âyetin lisân-ı remziyle (işâretiyle) ma‘nen diyor ki: ‘Ey insan! Mâdem bana i‘timâd eden bir abdimin (kulumun) eline öyle bir asâ veriyorum ki, her istediği yerde âb-ı hayâtı (suyu) onunla çeker. Sen de benim kavânîn-i rahmetime istinâd etsen (rahmetimin kānunlarına dayansan), şöyle ona benzer veyâhut ona yakın bir âleti elde edebilirsin. Haydi et!’ İşte beşer terakkıyâtının (insanlığın ilerlemelerinin)mühimlerinden birisi, bir âletin îcâdıdır ki, ekser yerlerde vurulduğu vakit suyu fışkırtıyor. Şu âyet ondan daha ileri, nihâyât ve gāyât-ı hudûdunu (en son ve en yüksek sınırlarını) çizmiştir.” (Zülfikār, 25. Söz, 80)
Yine bir vakit şöyle demiştiniz: “Ey Mûsâ! (Biz) tek bir yemeğe (kudret helvası ile bıldırcına) aslâ sabredemeyeceğiz; bizim için Rabbi ne duâ et de, bize ye rin bitirdiği şeylerden, sebzesinden, hıyarından, buğ da yından, mer ci me ğinden ve soğa nından çıkar sın!” (Mûsâ da onlara:) “O hayırlı olanı, bu daha aşa ğı olanla değiştirmek mi istiyorsunuz? (Öyle ise) bir şehre inin, (çünki kendiniz için) iste diğiniz şeyler (orada) elbette vardır” dedi. Böylece üzerlerine zillet ve meskenet (yoksulluk dam gası) vuruldu(2) ve Allah'dan (gelen) bir gazaba uğradılar.(3) Bu, şübhesiz onların, Allah'ın âyetl e ri ni inkâr ediyor ve haksız yere (haksızlıklarını bile bile)peygamberleri öldürüyor olmaları sebe biyledir. (Bütün) bu(nlar), isyân etmeleri ve haddi aşmakta olduklarından dolayıdır.
(2)Yahûdi milleti hubb-ı hayat (hayat sevgisi) ve dünyaperestlikte ifrat ettikleri için her asırda zillet ve meskenet (aşağılanma) tokadını yemeğe müstehak olmuşlar. Fakat bu Filistin mes’elesinde hubb-ı hayat ve dünyaperestlik hissi değil, belki Enbiyâ-i Benî İsrâiliyenin (Benî İsrâil peygamberlerinin) mezaristanı olan Filistin, o eski peygamberlerin kendi milliyetlerinden bulunmaları cihetiyle bir cihette bir ehemmiyeti hiss-i millî ve dînî olmasından çabuk tokat yemiyorlar. Yoksa koca Arabistan’da az bir zümre hiç dayanamayacaktı, çabuk meskenete gireceklerdi. (Şuâ‘lar, 533) (3)“Hayât-ı ictimâiye-i beşeriyeyi (insanlığın ictimâî hayâtını) sarsan ve sa‘y-i ameli, sermâye ile(işçiyi işverenle) mübâreze (mücâdele) ettirip fukarâyı zenginlerle çarpıştıran, muzâaf ribâ (kat kat fâiz)yapıp bankaları te’sîse sebebiyet veren ve hîle ve hud‘a (aldatma) ile cem‘-i mâl eden (mal toplayan) o millet olduğu gibi, mahrum kaldıkları ve dâimâ zulmünü gördükleri hükûmetlerden ve gāliblerden intikamlarını almak için her çeşit fesad komitelerine karışan ve her nevi‘ ihtilâle parmak karıştıran yine o millet(tir). (...) İşte şu milletin seciyelerinde (huylarında) ve mukadderâtında münderic (yerleşmiş) olan şöyle müdhiş desâtir (düsturlar)içindir ki, Kur’ân onlara karşı pek şiddetli davranıyor. Dehşetli sille-i te’dib (hadlerini bildiren tokat) vuruyor.” (Zülfikār, 25. Söz, 33)
Şübhesiz ki (zâhiren) îmân edenler, yahudi olanlar, hristiyanlar ve sâbiîler(1) yok mu, (onlardan) kim Allah'a ve âhiret gününe (hakikaten) îmân edip sâlih bir amel işlerse, artık onların, Rableri katında mükâfâtları vardır; onlara hiçbir korku yoktur, onlar mahzun da olmazlar.
(1)Yehûda, Hz. Ya‘kūb (as)’ın on iki evlâdından en büyüğünün ismi iken zamanla umum İsrâiloğulları için de kullanılmıştır. Sâbiî, İslâmiyet, hristiyanlık ve yahudiliğin dışında bulunan bütün din mensublarına denir. Husûsî ma‘nâda ise, meleklere, yıldızlara veya putlara tapanlara denilmiştir. (İbn-i Kesîr, c. 1, 72)
Ve bir zaman sizin sağlam sözünüzü almış, Tûr (dağın)ı da üzerinize (hemen yıkılacak bir vaziyette) kaldırmıştık. “Size verdiğimiz (Kitâb)ı kuvvetle tutun ve içinde bulunanları (amel ederek) hatırlayın ki, (günahlardan) sakınasınız!” (buyurmuştuk).
Sonra bunun ardından yüz çevirdiniz. Fakat üzerinize Allah'ın ihsânı ve rahmeti(tevbelerinizi kabûl etmesi) olmasaydı, mutlaka zarara uğrayanlardan olurdunuz.
İçinizden Cumartesi gününde haddi aşanları da elbette bilirsiniz.(2) Bu yüzden onlara: “Aşağılık maymunlar olun!” demiştik.
(2)İsrâiloğullarına, Cumartesi gününe hürmet etmeleri ve o günü sâdece ibâdetle geçirmeleri emredilmişti. Ayrıca o gün balık avlamaları da haram kılınmıştı. Fakat onlar, Allah’ın bu emirlerine muhâlefet etmekle haddi aşmışlardı. (Nesefî, c. 1, 96)
Böylece bunu (bu hâdiseyi) önündekilere ve arkasındakilere (o zamanda bulunanlara ve ardından geleceklere) ibret verici bir cezâ, takvâ sâhiblerine ise bir nasîhat kıldık.
Yine bir zaman Mûsâ, kavmine: “Şübhe yok ki Allah, size bir bakara (bir sığır)kesmenizi emrediyor!” demişti.(3) (Onlar:) “Bizi alaya mı alıyorsun?” dediler. (Mûsâ:) “(Ben)öyle câhillerden olmaktan Allah'a sığınırım!” dedi.
(3)“Mısır Kıt‘ası, kumistan (çöl) olan Sahrâ-yı Kebîr’in bir parçası olduğundan Nîl-i Mübârek’in feyziyle(akmasıyla) gāyet mahsûldar (verimli) bir tarla hükmüne geçtiğinden, o Cehennem-nümûn (Cehennem gibi)sahrâ komşuluğunda şöyle Cennet-misâl bir mevki‘-i mübârekin bulunması, filâhat (çiftçilik) ve zirâatı ahâlisinde pek merğub (rağbetli) bir sûrete getirmiş ve o sekenenin (ahâlinin) seciyesine (ahlâkına) öyle tesbît etmiş (yerleştirmiş) ki, zirâatı kudsiye ve vâsıta-i zirâat olan bakarı ve sevri (sığır ve öküzü) mukaddes, belki ma‘bud (ilâh) derecesine çıkarmış. Hattâ o zamandaki Mısır milleti sevre, bakara ibâdet etmek derecesinde bir kudsiyet vermişler. İşte o zamanda Benî İsrâîl dahi, o kıt‘ada neş’et ediyordu (yaşıyordu) ve o terbiyeden bir hisse aldıkları, icl (buzağı) mes’elesinden anlaşılıyor.İşte Kur’ân-ı Hakîm, Hazret-i Mûsâ Aleyhisselâm’ın risâletiyle (peygamberliğiyle), o milletin seciyelerine girmiş ve isti‘dadlarına (kābiliyetlerine) işlemiş olan o bakarperestlik mefkûresini (öküze tapma fikrini) kesip öldürdüğünü, bir bakarın zebhiyle (kesilmesiyle) ifhâm ediyor (anlatıyor).” (Zülfikār, 25. Söz, 73)
(Onlar:) “Bizim için Rabbine duâ et, onun ne olduğunu bize iyice açıklasın!” dediler.(Mûsâ) şöyle dedi: “Muhakkak ki O (Rabbim) buyuruyor ki: 'Doğrusu o, ne yaşlı ne de genç, bu (ikisi)nin arası (orta yaşta) bir sığırdır.' Artık ne emrolunuyorsanız, yapın!”
(Onlar bu def'a:) “Bizim için Rabbine duâ et, onun renginin ne olduğunu (da) bize açıklasın!” dediler. (Mûsâ) şöyle dedi: “Şübhesiz O (Rabbim) buyuruyor ki: 'Doğrusu o, rengi sapsarı, bakanların hoşuna giden bir sığırdır.' ”
(Onlar tekrar şöyle) dediler: “Bizim için Rabbine duâ et, onun ne olduğunu bize iyice açıklasın! Çünki bize göre sığırlar birbirine benzer geldi. Bununla berâber eğer Allah dilerse, şübhesiz biz elbette doğruyu bulan kimseler (olur)uz.”
(Mûsâ şöyle) dedi: “Şübhesiz O (Rabbim) buyuruyor ki: Doğrusu o, ne yeri sürmek üzere boyunduruğa vurulan, ne de (su taşıyarak) ekin sular bir sığırdır. Kusursuzdur, onda bir alaca yoktur.” (Onlar:) “İşte şimdi gerçeği getirdin!” dediler. Bunun üzerine onu (bulup)kestiler, fakat nerede ise (bunu) yapmayacaklardı.
Hem hani bir zaman siz, bir kimseyi öldürmüştünüz de, onun (katili) hakkında birbirinizle münâkaşa etmiştiniz. Hâlbuki Allah, gizlemekte olduğunuzu hakkıyla ortaya çıkarıcıdır.
Bunun üzerine: “(Boğazladığınız sığırın) bir parçasıyla ona (o ölüye) vurun!”(1)demiştik. Allah, ölüleri işte böyle diriltir ve akıl erdiresiniz diye size âyetlerini gösterir!
(1)Rivâyete göre İsrâiloğulları, ineğini çok seven bir şahıstan, böyle bir ineği buldular ve derisi dolusunca altın karşılığında satın alıp kestiler. Bir uzvunu, kātilinin kim olduğu husûsunda münâkaşa ettikleri ölüye vurdular. Bunun üzerine ölü, damarlarından kanlar akar bir hâlde doğruldu. Ona: “Seni kim öldürdü?” dediler. O da: “Beni filanca öldürdü” dedi. (Nesefî, c. 1, 99)“Ey Benî İsrâil ve ey Benî Âdem! Kalb katılığı ve kasâvetinizle öyle bir Zât-ı zü’l-Celâl’in evâmirine (emirlerine)karşı itâatsizlik ediyorsunuz ve öyle bir Şems-i Sermedî’nin ziyâ-yı ma‘rifetine (O’nu ta‘rîf eden nûrlu delillere)gafletle gözlerinizi yumuyorsunuz ki, Mısır’ınızı Cennet sûretine çeviren Nîl-i Mübârek gibi koca nehirleri, âdî(basit), câmid (ruhsuz) taşların ağızlarından akıtıp mu‘cizât-ı kudretini (kudretinin mu‘cizelerini), şevâhid-i vahdâniyetini (birliğinin şâhidlerini) o koca nehirlerin kuvvet ve zuhûr (çıkış) ve ifâzaları (akmaları)derecesinde, kâinâtın kalbine ve zemînin (yeryüzünün) dimâğına vererek, cin ve insin kulûb ve ukūlüne(kalblerine ve akıllarına) isâle ediyor (akıtıyor). Hem hissiz, câmid bazı taşları böyle acîb bir tarzda mu‘cizât-ı kudretine mazhar etmesi; güneşin ziyâsı (ışığı) güneşi gösterdiği gibi, o Fâtır-ı zü’l-Celâl’i (celâl sâhibi yaratıcıyı) gösterdiği hâlde, nasıl O’nun o nûr-ı ma‘rifetine karşı kör olup görmüyorsunuz?” (Zülfikār, 25. Söz, 77)Münâfıklar hakkında, bakınız; (sahîfe 3, hâşiye 1)
Sonra bunun ardından kalbleriniz katılaştı; artık onlar taş gibi veya daha katıdırlar. Hâlbuki doğrusu o taşlardan öylesi vardır ki, ondan nehirler fışkırır; elbette onlardan öylesi de vardır ki, yarılır da ondan su çıkar. Hem onlardan şübhesiz öylesi de vardır ki, Allah korkusundan düşüp yuvarlanır! Allah ise, yapmakta olduklarınızdan gafil değildir.(2)
(Ey mü'minler! Onların) size inanacaklarını mı ümîd ediyorsunuz? Hâlbuki gerçekten onlardan bir fırka vardı ki, Allah'ın kelâmını işitirler, sonra onu anlamalarının ardından, kendileri bile bile onu tahrîf eder (değiştirir)lerdi.
Îmân edenlerle karşılaştıkları zaman: “(Biz de) îmân ettik!” derler. Birbirleriyle baş başa kalınca da (reisleri onlara): “Allah'ın size (Tevrât'ta) açıkladığı (Muhammed'in sıfatları)nı, Rabbinizin huzûrunda size karşı onunla delil getirsinler diye mi onlara (o mü'minlere) anlatıyorsunuz? Hiç akıl erdirmez misiniz?” dediler.(3)
Hem (onlar) bilmiyorlar mı ki, şübhesiz Allah, neyi gizlerler ve neyi açıklarlarsa bilir.(1)
(1)“Perdesiz güneşe karşı zemin yüzündeki eşyâ (herşey) güneşi görmemesi kābil (mümkün) olmadığı gibi, o Alîm-i zü’l-Celâl’in nûr-ı ilmine karşı eşyânın (varlıkların) gizlenmesi bin derece daha gayr-i kābildir, muhâldir (imkânsızdır). Çünki huzur var. Yani herşey dâire-i nazarındadır ve mukābildir ve dâire-i şühûdundadır ve herşeye nüfûzu var (Herşeye bakar ve görür ve ilmi herşeyin derinliklerine işler).” (Mektûbât, 20. Mektûb, 73)
Onlardan ümmî olanlar da vardır ki, Kitâb'ı (Tevrât'ı) bilmezler; ancak (reislerinden duydukları) boş temennîler(i bilirler) ve onlar ancak zanda bulunurlar.
Artık vay o kimselerin hâline ki, kitâbı elleriyle yazarlar da, sonra onu az bir fiyata satabilmek için: “Bu, Allah tarafındandır!” derler.(2) İşte ellerinin yazdıkları yüzünden onların vay hâline! Kazanmakta olduklarından dolayı da vay onlara!
(2)Rivâyete göre yahudiler Hz. Muhammed (asm)’ı Tevrât’ta; gözbebekleri siyah ve iri, orta boylu, dalgalı saçlı, güzel yüzlü biri olarak vasfedilmiş buldukları hâlde, hasedlerinden kendi kitablarındaki bu sıfatları değiştirerek, o haber verilen Peygamberi; uzun boylu, mâvi gözlü, düz saçlı bir kimse gibi göstermişlerdi. (Celâleyn Şerhi, c. 1, 104)
Hem: “Sayılı birkaç günden başka bize ateş aslâ dokunmayacaktır!” dediler. (Ey Resûlüm! Onlara) de ki: “(Buna dâir) Allah katından bir söz mü aldınız, ki Allah sözünden aslâ dönmez, yoksa Allah'a karşı bilemeyeceğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?”
Hayır! Kim bir kötülük yapar ve günâhı kendisini kuşatır (da kâfir olarak ölür)se, işte onlar Cehennem ehlidirler! Onlar orada ebedî olarak kalıcıdırlar.(3)
(3)“Kâfir, az bir ömürde bir günah işlemiş; fakat o günah içinde nihâyetsiz bir cinâyet var. Çünki küfür, bütün kâinâtı tahkīrdir (aşağılamaktır), kıymetlerini tenzîl etmektir (düşürmektir) ve bütün masnûâtın vahdâniyete şehâdetlerini (san‘atlı varlıkların Allah’ın birliğine şâhidlik etmelerini) tekzibdir (yalanlamadır)ve mevcûdât âyinelerinde cilveleri (varlıklar üzerinde parıltıları) görünen esmâ-i İlâhiyeyi tezyiftir (hafife almaktır). Onun için, mevcûdâtın hakkını kâfirden almak üzere, mevcûdâtın sultânı olan Kahhâr-ı zü’l-Celâl’in(celâl sâhibi ve kahredici olan Allah’ın) kâfirleri ebedî Cehenneme atması, ayn-ı hak ve adâlettir. Çünki nihâyetsiz cinâyet, nihâyetsiz azâbı ister.” (Mektûbât, 12. Mektûb, 31)
Îmân edip sâlih ameller işleyenlere gelince, işte onlar Cennet ehlidirler. Onlar (da)orada ebedî olarak kalıcıdırlar.(4)
(4)“İnsan bir ni‘mete veya bir lezzete mazhar olduğu zaman, en evvel fikrini bozan ve insana vesvese veren, o ni‘metin veya o lezzetin devâm edip etmeyeceği düşüncesidir. Bu vesveseli düşünceye mahal (yer)kalmamak üzere, Kur’ân-ı Kerîm bu cümle ile onların ezvâcıyla (eşleriyle), lezâiziyle (lezzetleriyle) berâber Cennette ale’d-devam (devamlı) kalacaklarını tebşîr etmekle (müjdelemekle), o kederli düşünceden kurtarmıştır.” (İşârâtü’l-İ‘câz, 200)
Yine bir vakit İsrâiloğullarından: “Allah'dan başkasına kulluk etmeyeceksiniz, ana-babaya, akrabâya, yetimlere ve yoksullara iyilik (edeceksiniz), insanlara da güzellikle söyleyin, namazı hakkıyla edâ edin ve zekâtı verin!” diye sağlam söz almıştık. Sonra sizden pek azı müstesnâ, (hepiniz o sözünüzden) döndünüz, zâten siz yüz çevirici kimselersiniz.
Bir zaman da: “Birbirinizin kanlarını dökmeyeceksiniz ve birbirinizi yurtlarınızdan çıkarmayacaksınız!” diye sağlam sözünüzü almıştık, sonra (bunu açıkça) kabûl ettiniz. Ve siz(buna) şâhidlik etmektesiniz.
(Bütün bunlardan) sonra, siz öyle kimselersiniz ki, birbirinizi öldürüyor ve içinizden bir kısmını yurtlarından çıkarıyor, onlara karşı kötülükte ve düşmanlıkta yardımlaşıyorsunuz. Eğer size esir olarak gelirlerse fidyelerini veri(p onları kurtarı)yorsunuz; hâlbuki o, (onların, yurtlarından) çıkarılmaları size haram kılınmıştı.Yoksa Kitâb'ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Artık içinizden böyle yapanın cezâsı, dünya hayâtında rezîl olmaktan başka bir şey değildir! Kıyâmet gününde ise(onlar) azâbın en şiddetlisine uğratılırlar! Ve Allah, yapmakta olduklarınızdan gafil değildir.(1)
(1)Bu sûredeki 83. ve 84. âyetler, Benî İsrâîl şeriatindeki meşhur evâmir-i aşere (on emir) hakkındadır. Allah’ın onlardan aldığı dört ahid; birbirlerini öldürmeme, yurtlarından çıkarmama, birbirlerine karşı düşmanlıkta yardımlaşmama ve içlerinden esir düşenleri kurtarmadır. Hâlbuki yahudiler, bu emirlerden sâdece sonuncusunu yapar, omuz omuza harb ettikleri kendi müttefiklerinin elinde bile olsa, esir düşen yahudileri kurtarmak için fidye verirlerdi. Kendilerine neden böyle yaptıkları sorulduğunda da bu ahdi i‘tirâf ederlerdi. (Elmalılı, c. 1, 397; Kurtubî, c. 2, 22)
İşte onlar, âhiret karşılığında dünya hayâtını satın alanlardır.(2) Bu yüzden onlardan azab hafifletilmez ve onlar (o gün) yardım olunmazlar.
(2)“Dünya mâdem fânîdir! Hem mâdem ömür kısadır! Hem mâdem gāyet lüzumlu vazîfeler çoktur! Hem mâdem hayât-ı ebediye burada kazanılacaktır! Hem mâdem dünya sâhibsiz değil! Hem mâdem şu misâfirhâne-i dünyanın gāyet Hakîm ve Kerîm bir Müdebbiri (idârecisi) var! Hem mâdem ne iyilik ne fenâlık, cezâsız(karşılıksız) kalmayacaktır! Hem mâdem لَايُكَلِّفُ اللّٰهُ نَفْساً اِلَّا وُسْعَهاَ [Allah, kimseyi gücünün yetmeyeceği bir şeyle mükellef tutmaz] sırrınca teklîf-i mâlâyutâk (gücün yetmediği teklif) yoktur! Hem mâdem zararsız yol, zararlı yola müreccahtır (tercîh edilir)! Hem mâdem dünyevî dostlar ve rütbeler, kabir kapısına kadardır!Elbette en bahtiyâr odur ki; dünya için âhiretini unutmasın, âhiretini dünyaya fedâ etmesin, hayât-ı ebediyesini hayât-ı dünyeviye için bozmasın, mâlâyâni (faydasız) şeylerle ömrünü telef etmesin; kendini misâfir telakkī edip(kabûl edip) misâfirhâne sâhibinin emirlerine göre hareket etsin; selâmetle kabir kapısını açsın saâdet-i ebediyeye (Cennete) girsin!” (Mektûbât, 16. Mektûb)
And olsun ki, Mûsâ'ya Kitâb'ı (Tevrât'ı) verdik ve ondan sonra ard arda peygamberler gönderdik. Meryemoğlu Îsâ'ya da mu'cizeler verdik ve Rûhü'l-Kudüs(Cebrâîl) ile ona kuvvet verdik. Buna rağmen, ne zaman bir peygamber nefislerinizin hoşlanmadığı bir şeyi size getirdi ise, büyüklük taslamadınız mı? Bu yüzden bir kısmını yalanladınız, (Zekeriyyâ ve Yahyâ'ya yaptığınız gibi) bir kısmını da öldürüyordunuz.
Hem (Peygambere:) “Kalblerimiz perdelidir! (Dediklerini anlamıyoruz)” dediler. Hayır! İnkâr etmeleri sebebiyle Allah onlara lâ'net etmiştir (rahmetinden uzaklaştırmıştır); bu yüzden pek az inanırlar.
Hem onlara Allah tarafından, yanlarında bulunanı (Tevrât'ı) tasdîk edici bir Kitab(Kur'ân)(1) gelince, ki daha önce (o gönderilecek peygamberi vesîle yaparak) inkâr edenlere karşı zafer istiyorlardı; işte (bu kadar iyi) tanıdıkları (o peygamber) kendilerine gelince, onu inkâr ettiler.(2) Bu yüzden, Allah'ın lâ'neti o kâfirler üzerinedir!
(1)“Ey ehl-i kitab! (Hristiyanlar ve yahudiler!) İslâmiyet’i kabûl etmekte size bir meşakkat yoktur. Size ağır gelmesin! Zîrâ size bütün bütün dîninizi terk etmenizi emretmiyor. Ancak i‘tikādâtınızı ikmâl(inançlarınızdaki eksikliklerinizi tamamlayınız) ve yanınızda bulunan esâsât-ı dîniye (dînin temelleri)üzerine binâ ediniz diye, teklifte bulunuyor. Zîrâ Kur’ân, bütün kütüb-i sâlifenin (geçmiş kitabların)güzelliklerini ve eski şeriatlarının kavâid-i esâsiyelerini (temel kāidelerini) cem‘ etmiş (toplamış) olduğundan, usûlde (asıl mes’elelerde) muaddil ve mükemmildir (düzeltici ve tamamlayıcıdır). Yani ta‘dîl ve tekmîl edicidir. Yalnız, zaman ve mekânın teğayyür etmesi (değişmesi) te’sîriyle tahavvül ve tebeddüle (değişikliğe) ma‘rûz olan fürûât kısmında (esâsa âid olmayan mes’elelerde) müessistir (yeni hükümler getirir). Bunda aklî ve mantıkī olmayan bir cihet yoktur.” (İşârâtü’l-İ‘câz, 44)(2)“Pek çok yahudi ulemâsı (âlimleri) ve nasârâ (hristiyan) ulemâsı, ikrâr (kabûl) ve i‘tirâf etmişler ki: ‘Kitablarımızda Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’ın evsâfı (vasıfları) yazılıdır.’ (...) Ulemâ-i yehûdun en meşhurlarından İbn-i Sûriyâ ve İbn-i Ahtâb ve onun kardeşi Kâ‘b ibn-i Üseyd ve Zübeyr ibn-i Bâtıyâ gibi meşhur ulemâ ve reisler, gayr-ı müslim kaldıkları hâlde ikrâr etmişler ki: ‘Evet, kitablarımızda onun evsâfı vardır, ondan bahsediyorlar!’ ” (Zülfikār, 19. Mektûb, 67)Ayrıca Tevrât, İncîl ve Zebûr’da Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm’dan bahseden yerler için, bakınız; (Zülfikār, 19. Mektûb, 66-73)
Allah'ın, kullarından dilediğine ihsânından (Kitab) indirmesine (hasedle) isyân ederek, Allah'ın indirdiğini (Kur'ân'ı) inkâr etmekle, mukabilinde kendilerini sattıkları şey ne kötüdür! Bu yüzden gazab üstüne gazaba uğradılar. İşte kâfirler için (pek) aşağılayıcı bir azab vardır.
Hem onlara: “Allah'ın indirdiğine îmân edin!” denildiği zaman: “(Biz sâdece) bize indirilene (Tevrât'a) îmân ederiz!” deyip, onun arkasındakini (Kur'ân'ı) inkâr ederler; hâlbuki o, yanlarında olanı tasdîk edici hak (bir Kitab)dır. (Ey Resûlüm! Onlara) de ki: “Eğer mü'min kimseler idiyseniz, o hâlde daha önce Allah'ın peygamberlerini niçin öldürüyordunuz?”
And olsun ki, Mûsâ size apaçık mu'cizelerle gelmişti; sonra onun (Tûr dağına gitmesinin) ardından, siz zâlim kimseler olarak buzağıyı (ilâh) edindiniz.
Hani sizin sağlam sözünüzü almış, Tûr'u da üzerinize kaldırmıştık. (Şöyle demiştik:)“Size verdiğimizi (Tevrât'ı) kuvvetle tutun ve (emrettiklerimizi) dinleyin!” (Onlar ise:)“İşittik ve isyân ettik!” dediler de inkârları sebebiyle kalblerine buzağı (sevgisi) içirildi, (o muhabbet, âdetâ iliklerine işledi). (Ey Resûlüm! Onlara) de ki: “Eğer mü'min kimseler iseniz, inancınızın size kendisiyle emretmekte olduğu şey ne kötüdür!”
De ki: “Eğer âhiret yurdu (Cennet) Allah katında başka insanlara değil de, sâdece size âid ise, (ve bu iddiânızda) doğru kimseler iseniz, haydi ölümü temennî edin!”(1)
(1)“ ‘Eğer doğru iseniz mevti (ölümü) isteyiniz. Hiç istemeyeceksiniz.’ İşte meclis-i Nebevîde(Peygamber meclisinde) küçük bir cemâatin cüz’î bir hâdise ünvânıyla milel-i insâniye (milletler) içinde hırs-ı hayat ve havf-ı memâtla (ölüm korkusuyla) en meşhur olan millet-i yehûdun (yahudi milletinin), tâ kıyâmete kadar lisân-ı hâlleri mevti istemeyeceğini ve hayat hırsını bırakmayacağını ifâde eder.” (Zülfikār, 25. Söz, 33)
Hâlbuki ellerinin işlediği (günahlar) yüzünden, onu ebedî olarak aslâ temennî etmeyeceklerdir. Allah ise, zâlimleri hakkıyla bilendir.
And olsun ki, onları hayâta karşı insanların, hattâ şirk koşanların en hırslısı bulursun! Her biri bin sene yaşatılmayı arzu eder. Hâlbuki (çok) yaşatılması, onu azabdan uzaklaştırıcı değildir. Allah, ne yaparlarsa hakkıyla görendir.
(Ey Resûlüm!) De ki: “Kim Cebrâîl'e düşman ise,(2) artık şübhesiz (bilsin) ki onu (o Kur'ân'ı) senin kalbine, Allah'ın izniyle, kendinden önceki (kitab)ları tasdîk edici ve mü'minler için bir hidâyet ve müjde olmak üzere o (Cebrâîl) indirmiştir.”
(2)Yahudiler Resûl-i Ekrem (asm)’a: “Sana gökten hangi melek geliyor?” diye sordular. Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimiz: “Cebrâîl (as) geliyor. Çünki O, Allah’ın gönderdiği peygamberlerin hepsinin dostudur” buyurdu. Bunun üzerine yahudiler: “O bizim düşmanımızdır. Çünki O, bize azab, savaş ve şiddet getirir. Eğer rahmet, yağmur ve nebâtları getiren Mîkâîl (as) olsaydı sana îmân ederdik!” demeleri üzerine bu âyet nâzil olmuştur. (Nesefî, c. 1, 111)
Kim Allah'a, meleklerine, peygamberlerine, Cebrâîl'e ve Mîkâîl'e düşman ise, şübhesiz Allah da o kâfirlerin düşmanıdır.(3)
(3)“Hılkat-i kâinâtın (kâinâtın yaratılışının) en ehemmiyetli netîcesi olan insanlarla münâsebât-ı Rabbâniyeyi (insanlar ile Allah arasındaki münâsebetleri) tebliğ ve izhâr eden (bildiren ve açıklayan)Cebrâîl Aleyhisselâm ve zîhayat (canlılar) âleminde en haşmetli ve en dehşetli olan diriltmek ve hayat vermek ve ölümle terhîs etmekteki Hâlık’a (yaratıcıya) mahsûs olan icrâat-ı İlâhiyeyi yalnız temsîl edip ubûdiyetkârâne(kulluk yaparak) nezâret eden İsrâfîl Aleyhisselâm ve Azrâîl Aleyhisselâm; ve hayat dâiresinde rahmetin en cem‘iyetli, en geniş, en zevkli olan rızıktaki ihsânât-ı Rahmâniyeye nezâretle (Rahmân olan Allah’ın ihsanlarına bakmakla) berâber, şuûrsuz şükürleri şuûr ile temsîl eden Mîkâîl Aleyhisselâm gibi meleklerin pek acîb mâhiyette olarak bulunmaları ve vücûdları ve ruhların bekāları (ölümsüzlüğü), saltanat ve haşmet-i rubûbiyetin muktezâsıdır (Allah’ın kâinâtı idâresinde görünen saltanat ve haşmetinin gereğidir).” (Asâ-yı Mûsâ, 11. Mes’ele, 69)
Celâlim hakkı için, sana apaçık âyetler indirdik! Hâlbuki onları fâsıklardan başkası inkâr etmez.
Nitekim ne zaman söz vererek bir andlaşma yapsalar, içlerinden bir kısmı onu bozmadı mı? Hayır! Onların çoğu îmân etmezler.
Hem onlara, Allah tarafından yanlarında olanı (Tevrât'ı) tasdîk edici bir peygamber gelince, kendilerine kitab verilenlerden bir tâife, sanki kendileri bilmiyorlarmış gibi, Allah'ın kitâbını sırtlarının gerisine attılar.
Ve şeytanların, Süleymân'ın saltanatı aley hin de söylemekte oldukları (sihir yaptığına dâir uydurdukları) şeylere tâbi' oldular. Hâlbuki Süleymân kâfir olmadı (sihir yapmadı); fakat şeytanlar insanlara sihri (ta'lîm ederek) ve Bâbil'deki iki meleğe, (yani) Hârût ve Mârût'a indirilen şeyleri öğreterek kâfir oldular.(1) Hâlbuki (o iki melek): “Biz ancak bir imtihan (için gönderilmiş)iz, sakın (sihri câiz görerek yapıp da) kâfir olma!” demedikçe hiçbir kimseye öğretmezlerdi. Buna rağmen o ikisinden, koca ile karısının arasını kendisiyle ayıracakları şeyleri öğreniyorlardı. Hâlbuki onlar, Allah'ın izni olmadıkça, onunla hiçbir kimseye zarar verici değillerdi. Böylece kendilerine zarar verecek ve fayda vermeyecek şeyleri öğreniyorlardı. Şânım hakkı için, (yahudiler) onu (o sihri) satın alan kimsenin âhirette hiçbir nasîbi olmadığını bilmişlerdi. Mukabilinde kendilerini sattıkları şey ne kötüdür! Keşke bilselerdi!
(1)Âyette bahsi geçen “Hârût ve Mârût’a indirilen şeyler” kolayca kötüye kullanılabilen ince ilmî hakīkatler olup, Allah tarafından bir imtihan olarak indirilmiştir. Zîrâ sihrin insanlara te’sîri vardır. Sihir yapmak ise haram ve küfürdür. Fakat şerrinden korunmak için sihir ilmini öğrenmek haram değildir. (Nesefî, c. 1, 114)
Hem gerçekten onlar îmân edip (günahlardan) sakınmış olsalardı, Allah tarafından(verilecek) bir sevab elbette daha hayırlı olurdu. Keşke bilselerdi!
Ey îmân edenler! (Peygambere) رَاعِناَ demeyin,اُنْظُرْناَ deyin(2) ve onu iyi) dinleyin! Kâfirler için ise (pek) elemli bir azab vardır.
(2)Resûllullah (asm) bir mevzû‘ hakkında konuşurken, Ashâb-ı Kirâm’dan (radıyallâhü anhüm ecmaîn)bazısı: “Bizi gözetip bekle (acele etme) ki, sözünü anlayalım!” ma‘nâsında رَاعِناَ (Râinâ) derlerdi. Yahudiler bu sözü, İbrânîce veya Süryânîce birbirlerine küfrederken kullandıkları “Râînâ” sözüyle değiştirip, Hz. Peygamber(asm)’a onunla hitâb etmeye başlamaları üzerine bu âyet nâzil olmuştur. Böylece mü’minlere, رَاعِنَا yerine, aynı ma‘nâya gelen اُنْظُرْنَا(Ünzurnâ) demeleri emredilmiştir. (Celâleyn Şerhi, c. 1, 135)
Ne ehl-i kitabdan inkâr edenler, ne de müşrikler, Rabbinizden size bir hayır indirilmesini istemezler. Allah ise rahmetini dilediğine tahsîs eder.(3) Ve Allah, pek büyük ihsan sâhibidir.
(3)“İnâyât-ı hâssa (husûsî yardımlar) ve imdâd-ı husûsiye ile ve ihsânât-ı mahsûsa (husûsî ihsanlar)ile Rahmânü’r-Rahîm, her bir bîçârenin (çâresiz kalmışın) imdâdına yetişebilir. Dertlerine derman yetiştirir. Fakat o ferdin hevesiyle değil, hakīkī menfaatiyle yardım eder.” (Kastamonu Lâhikası, 465)
(Biz) bir âyetin hükmünü kaldırır veya onu unutturursak, ondan daha hayırlısını veya benzerini getiririz.(1) Bilmez misin ki şübhesiz Allah, herşeye hakkıyla gücü yetendir!
(1)Şer‘î ıstılahta nesh, herhangi bir hükmün yerine, sonradan başka bir şer‘î hükmün beyân edilmesi ve böylelikle, evvelki hükmün vaktinin sona ermesidir. Nesh, ebediyetine hükmedilmemiş emir ve yasaklara mahsustur. (Kurtubî, c.
1:2, 62-65)“Evet mevâsim-i erbaada (dört mevsimde) giyecek, yiyecek ve sâir ilaçların tebeddülüne (değişmesine) lüzum ve ihtiyaç hâsıl olduğu gibi, bir şahsın yaşayış devrelerinde, ta‘lim ve terbiye keyfiyeti (şekli) tebeddül eder(değişir). Kezâlik (bunun gibi), hikmet ve maslahatın iktizâsı (gereği) üzerine, ömr-i beşerin (insan ömrünün)mertebelerine göre ahkâm-ı fer‘iyede (esâsa âid olmayan hükümlerde) tebeddül (değişme) vardır. Çünki fer‘î hükümlerden biri, bir zamanda maslahat (faydalı) iken, diğer bir zamâna göre mazarrat (zararlı) olur. Veya bir ilâç, bir şahsa devâ iken, şahs-ı âhara (başka şahsa) dâ’ (hastalık) olur. Bu sırdandır ki Kur’ân, fer‘î hükümlerden bir kısmını neshetmiştir. Yani vakitleri bitti, nöbet başka hükümlere geldi, diye hükmetmiştir.” (İşârâtü’l-İ‘câz, 44)
(Hem) bilmez misin ki, göklerin ve yerin mülkü şübhesiz ki ancak Allah'ındır! Ve sizin için Allah'dan başka ne bir dost, ne de bir yardımcı vardır.
Yoksa (siz de) daha önce Mûsâ'ya sorulduğu gibi, (itâat etmek yerine)peygamberinizi sorguya mı çekmek istiyorsunuz? Kim îmânı küfürle değiştirirse, o takdirde gerçekten (dosdoğru) yol ortasında sapıtmış olur.
Ehl-i kitabdan birçoğu, îmân etmenizden sonra sizi kâfirler olarak geri döndürmeyi istediler. (Bu, senin peygamberliğin olan) hakikat kendilerine belli olduktan sonra, sırf nefislerinden gelen bir kıskançlıktan dolayıdır. Artık Allah (onlar hakkında cihad) emrini getirinceye kadar affedin, aldırmayın! Muhakkak ki Allah, herşeye hakkıyla gücü yetendir.
Namazı hakkıyla edâ edin(2) ve zekâtı verin!(3) Hem kendiniz için hayır (ve hasenât) dan ne takdîm eder (hazırlar)sanız, Allah katında onu bulursunuz. Şübhesiz ki Allah, ne yaparsanız hakkıyla görendir.
(2)“Ey nefis! Bil ki: Dünkü gün senin elinden çıktı, yarın ise senin elinde sened yok ki ona mâliksin! Öyle ise hakīkī ömrünü bulunduğun gün bil! Lâekal (en az) günün bir saatini ihtiyat akçesi gibi hakīkī istikbâl için teşkîl olunan bir sandukça-i uhreviye (âhiret sandığı) olan bir mescide veya bir seccâdeye at!” (Sözler, 21. Söz, 95)Ayrıca, namazın ehemmiyeti, beş vakte tahsîsi ve usanç vermemesi hakkında, bakınız; (Sözler, 4. Söz, 9-11; 9. Söz, 26-32; 21. Söz, 91-95)(3)Bakınız; (Bakara Sûresi, sahîfe 1, hâşiye 4)
(Ehl-i kitab:) “Yahudi veya hristiyan olandan başkası aslâ Cennete giremeyecek!” dediler. Bu onların boş temennîleridir. De ki: “Eğer (iddiâ nızda) doğru kimseler iseniz, delîlinizi getirin!”
Hayır! Kim (güzel bir niyet ve ihlâsla) iyilik eden bir kimse olarak kendini Allah'a teslîm ederse, artık onun, Rabbi katında mükâfâtı vardır; hem onlara bir korku yoktur, onlar mahzun da olmazlar.
Ve yahudiler: “Hristiyanlar (hak) bir şey (bir esas) üzerinde değildir” dediler. Hristiyanlar da: “Yahudiler (hak) bir şey (bir esas) üzerinde değildir” dediler. Hâlbuki onlar(kendilerine indirilen) kitâbı okuyorlar. (Kitab ehli olmayan ve bir şey) bilmeyenler de böyle onların sözlerinin benzerini söylediler. Artık hakkında ihtilâf etmekte oldukları şeyler husûsunda, kıyâmet günü aralarında Allah hüküm verecektir.
Hem Allah'ın mescidlerini ki, içlerinde O'nun isminin zikredilmesini men' eden ve oraların harâb olması için çalışandan daha zâlim kim olabilir? İşte onlar ki, kendilerinin oralara, ancak korkan kimseler olarak girmeleri gerekirdi. Onlar için dünyada bir rezillik, yine onlar için âhirette (de pek) büyük bir azab vardır.
Doğu da, batı da (her yer) Allah'ındır; o hâlde nerede (yüzünüzü kıbleye)dönerseniz, artık orada Allah'ın râzı olduğu cihet vardır. Şübhesiz ki Allah, Vâsi' (rahmeti geniş olan)dır, Alîm (hakkıyla bilen)dir.
Hem, “Allah çocuk edindi” dediler.(1) (Hâşâ!) O, (bundan) münezzehtir. Bil'akis,göklerde ve yerde ne varsa O'nundur. Herşey O'na itâat edicidir.
(1)Hristiyanlar Îsâ (as)’a, yahudiler ise Uzeyr (as)’a “Allah’ın oğlu”, Arab müşrikleri de meleklere “Allah’ın kızları” diyorlardı. (Celâleyn Şerhi, c. 1, 147)
(O,) göklerin ve yerin benzersiz yaratıcısıdır. Ve bir işe hükmettiğinde, artık ona sâdece “Ol!” der, (o da) hemen oluverir.
Bilmeyenler ise: “Allah bizimle (de) konuşmalı veya bize bir mu'cize gelmeli değil miydi?” dediler.(2) Kendilerinden öncekiler de böyle onların sözlerinin benzerini söylemişlerdi. Kalbleri (ne kadar da) birbirine benzedi! Doğrusu (biz) kat'î olarak îmân edecek bir kavim için âyetleri iyice açıkladık.
(2)“Şu kâinâtın sâhib ve mutasarrıfı (idârecisi) elbette bilerek yapıyor ve hikmetle tasarruf ediyor ve her tarafı görerek tedvîr (idâre) ediyor ve herşeyi bilerek, görerek terbiye ediyor ve herşeyde görünen hikmetleri, gāyeleri, fâideleri irâde ederek tedvîr ediyor. Mâdem yapan bilir, elbette bilen konuşur. Mâdem konuşacak, elbette zîşuûr ve zîfikir (şuûr ve fikir sâhibi) ve konuşmasını bilenlerle konuşacak. Mâdem zîfikirle konuşacak, elbette zîşuûrun içinde en cem‘iyetli (kābiliyetli) ve şuûru küllî (geniş) olan insan nev‘i ile konuşacaktır. Mâdem insan nev‘i ile konuşacak, elbette insanlar içinde kābil-i hitab (muhâtab kabûl edilebilecek) ve mükemmel insan olanlarla konuşacak.Mâdem en mükemmel ve ist‘idâdı (kābiliyeti) en yüksek ve ahlâkı ulvî (yüce) ve nev‘-i beşere muktedâ(insanlığa rehber) olacak olanlar ile konuşacaktır; elbette dost ve düşmanın ittifâkıyla, en yüksek isti‘dadda ve en âlî (yüce) ahlâkta ve nev‘-i beşerin humsu (insanlığın beşte biri) ona iktidâ etmiş (tâbi‘ olmuş) ve nısf-ı arz(dünyanın yarısı) onun hükm-i ma‘nevîsi (ma‘nevî hâkimiyeti) altına girmiş ve istikbâl onun getirdiği nûrun ziyâsıyla bin üç yüz sene ışıklanmış ve beşerin nûrânî kısmı ve ehl-i îmânı, mütemâdiyen (devamlı olarak)günde beş def‘a onunla tecdîd-i bîat edip (bağlılıklarını yenileyip), ona duâ-yı rahmet ve saâdet edip, ona medih ve muhabbet etmiş olan Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm ile konuşacak ve konuşmuş ve resûl yapacak ve yapmış ve sâir nev‘-i beşere rehber yapacak ve yapmıştır.” (Zülfikār, 19. Mektûb, 2-3)
(Habîbim, yâ Muhammed!) Şübhe yok ki biz seni, hak (dîn) ile, bir müjdeleyici ve(aynı zamanda) bir korkutucu olarak gönderdik; ve (sen) Cehennem ehlinden suâl olunmayacaksın!
Ama dinlerine tâbi' olmadıkça, ne yahudiler ne de hristiyanlar senden aslâ hoşnûd olmayacaklardır. (Onlara) de ki: “Şübhesiz ki Allah'ın hidâyeti (olan İslâm), hidâyetin ta kendisidir!” Celâlim hakkı için, eğer sana (vahiyle) gelen ilimden sonra onların arzularına uyarsan, Allah'(dan gelecek azâb)a karşı sana ne bir dost, ne de bir yardımcı vardır!(1)
(1)“Umûr-ı dîniyede (dînî mes’elelerde) müsâmaha ile ve teşebbühle (hoşgörü ve benzemeye çalışmakla) medenîlere yanaşmayın! Çünki aramızdaki dere pek derindir. O dereyi doldurup, hatt-ı muvâsalayı(kavuşma hattını) te’mîn edemezsiniz. Ya siz de onlara iltihâk edersiniz (katılırsınız) veya dalâlete (sapıklığa)düşer boğulursunuz!” (Mesnevî-i Nûriye, Habbe, 111)
Kendilerine Kitab verdiğimiz kimseler(den bazısı) onu, tilâvetinin (okunmasının)hakkını vererek okurlar. İşte bunlar, ona (Kitâb'a) îmân ederler.(2) Her kim de onu inkâr ederse, işte onlar zarara uğrayanların ta kendileridir.
(2)Bu âyet-i kerîme, Ca‘fer bin Ebî Tâlib (ra) ile birlikte Habeşistan’dan gelen kırk râhib hakkında nâzil olmuştur. (Celâleyn Şerhi, c. 1, 152)
Ey İsrâiloğulları! Size ihsân ettiğim ni'met(ler)imi ve şübhesiz benim sizi (bir zamanlar) âlemlere üstün kıldığımı hatırlayın!
Hem öyle bir günden sakının ki, (o gün) kimse, kimse nâmına bir şey ödemez, ondan bir kurtuluş bedeli kabûl edilmez, hem ona (Allah izin vermedikçe) şefâat fayda vermez, onlara yardım da edilmez!
Ve bir zaman Rabbi, İbrâhîm'i birtakım kelimelerle (emir ve yasaklarla) imtihân etmiş, bunun üzerine (o) onları tamâmen yerine getirmişti. (Rabbi de ona:) “Doğrusu ben seni insanlara imam (her hususta kendisine tâbi' olunan rehber) yapıcıyım” buyurdu.(İbrâhîm ise:) “Neslimden de (imamlar yap)!” dedi. (Rabbi de:) “Verdiğim söz (senin neslinden de olsa, aslâ) zâlimlere ulaşmaz!” buyurdu.
O vakit Kâ'be'yi de insanlar için bir sevab (kazanma) yeri ve emniyetli bir mahal kıldık. Öyle ise (siz de) İbrâhîm'in makamından(3) bir namazgâh edinin. İbrâhîm ve İsmâîl'e de: “Tavâf edenler, i'tikâfta olanlar,(4) rükû' (ve) secde edenler (namaz kılanlar) için beytimi temiz tutun!” diye emrettik.
(3)Makām-ı İbrâhîm, Hz. İbrâhîm (as)’ın Kâ‘be’yi inşâ ederken veya insanları hacca da‘vet ederken üzerine çıktığı taşın bulunduğu yerdir. (Celâleyn Şerhi, c. 1, 155)(4)İ‘tikâf, mescid veya benzeri yerlerde, ibâdet maksadıyla, husûsan Ramazan’ın son on gününde, hiç dışarı çıkmamak ve mecbur kalmadıkça dünya kelâmı etmemek şartıyla kalmaktır. (Kurtubî, c.
1:2, 332-333)
O vakit İbrâhîm de: “Rabbim! Burasını emniyetli bir belde kıl ve halkını, içlerinden Allah'a ve âhiret gününe îmân edenleri mahsûllerle rızıklandır!” demişti. (Rabbi de ona) şöyle buyurdu: “İnkâr edene de (ni'met veririm); fakat onu kısa bir müddet (dünya hayâtında)faydalandırır, sonra da onu ateş azâbına (girmeye) mahkûm ederim! O varılacak yer ise, ne kötüdür!”
Ve bir zaman İbrâhîm, İsmâîl ile berâber Beyt'in (Kâ'be'nin) temellerini yükseltiyordu. (Ve şöyle duâ ediyorlardı:) “Rabbimiz! (Yaptığımızı) bizden kabûl buyur! Şübhe yok ki Semî' (her duâyı işiten), Alîm (herşeyi bilen) ancak sensin!”
“Rabbimiz! Bizi, sana teslîm olan kimseler eyle ve neslimizden sana teslîm olan bir ümmet (çıkar)! Bize, (râzı olacağın hac, kurban gibi) kulluk usûllerimizi göster ve tevbelerimizi kabûl buyur! Şübhesiz ki Tevvâb (tevbeleri çok kabûl eden), Rahîm (merhameti bol olan) ancak sensin!”
“Rabbimiz! Onlara (neslimize) de içlerinden bir peygamber gönder ki, kendilerine senin âyetlerini okusun ve kendilerine Kitâb'ı ve hikmeti (Kitabdaki hükümleri) öğretsin ve onları (günahlardan) temizlesin! Muhakkak ki Azîz (kudreti dâimâ üstün gelen), Hakîm (her işi hikmetli olan) ancak sensin!”(1)
(1)Allah-ü Teâlâ, yaptıkları bu duâyı kabûl ederek Hz. İsmâîl (as)’ın neslinden Peygamber Efendimiz(Aleyhissalâtü Vesselâm)’ı göndermiştir. Bu hususta Resûl-i Ekrem Efendimiz (Aleyhissalâtü Vesselâm) da bir hadîs-i şerîflerinde meâlen: “Ben, babam İbrâhîm’in duâsı, kardeşim Îsâ’nın müjdesi ve annemin rüyâsıyım” buyurmuşlardır. (Nesefî, c. 1, 126)
O hâlde kendini bilmeyenden başka, kim İbrâhîm'in dîninden yüz çevirir? And olsun ki (biz,) onu dünyada (peygamber olarak) seçtik. Doğrusu o, elbet âhirette de sâlih kimselerdendir.
Bir zaman Rabbi ona: “(İhlâs ve îmân ile emirlerime) teslîm ol!” buyurduğunda, (o da:) “Âlemlerin Rabbine teslîm oldum” demişti.(2)
(2)“Evet herkesin bütün saâdetleri, bir Rabb-ı Rahîm’e (merhamet edici bir Rabbe) olan teslîmiyete bağlıdır. Aksi takdirde pek çok rablere muhtaç olur. Çünki insanın, câmiiyeti (kābiliyetlerinin toplayıcılığı)i‘tibâriyle bütün eşyâya (herşeye) ihtiyâcı ve alâkası vardır. Herşeye karşı, gerek hissederek gerekse hissetmeyerek teessürü (üzüntüleri) ve elemleri (acıları) vardır. Bu hâl ise, tam Cehennem gibi bir hâlettir(vaziyettir). Fakat erbâb tevehhüm edilen esbâb (rab zannedilen sebebler), yed-i kudretine perde olan Rabb-ı Vâhid’e (bir tek Rabbe) teslîmiyet, Firdevsî (Cennet saâdeti gibi) bir vaziyettir.” (Mesnevî-i Nûriye, Katre, 44)
Ve İbrâhîm bunu oğullarına vasiyet etti, Ya'kub da. (O böylece dedi ki:) “Ey oğullarım! Şübhesiz ki Allah, sizin için bu dîni seçti; öyleyse siz ancak (Allah'a) teslîm olmuş kimseler olarak can verin!”
Yoksa siz Ya'kub'a ölüm geldiği zaman yanında mı idiniz? O zaman oğullarına:“Benden sonra neye ibâdet edeceksiniz?” demişti. (Oğulları da:) “Senin İlâhın ve ataların İbrâhîm, İsmâîl ve İshâk'ın İlâhı olan tek bir İlâha (Allah'a) ibâdet edeceğiz. Zaten biz, O'nateslîm olan kimseleriz!” dediler.
Bunlar gerçekten gelip geçmiş bir ümmettir. (Onların) kazandıkları kendilerine,(sizin) kazandıklarınız da sizedir. Ve (siz) onların yapmakta olduklarından suâl olunmayacaksınız!
(Onlar:) “Yahudi veya hristiyan olun ki doğru yolu bulasınız!” dediler. (Ey Resûlüm!) De ki: “Hayır! (Biz) Hanîf(1) (hakka yönelmiş) olan İbrâhîm'in dînine (tâbi' oluruz). Çünki (o, sizin gibi) müşriklerden değildi.”
(1)Hanîf, İslâmiyet’ten evvel, Allah’ın bir olduğuna îmân edip İbrâhîm (as)’ın dînine tâbi‘ olanlara verilen bir isim ve sıfattır. Eğriliği bırakıp doğrusuna giden demektir. Örfte, İbrâhîm (as) milletine isim olmuştur ki, bâtıl ma‘budlardan çekinip, yalnız Allah’a ibâdet eden muvahhid demektir. İlmiyle amel edip İslâmî hükümlere sımsıkı bağlanan kişiler hakkında da kullanılır. (Râzî, c.
2:4, 90-91)
“(Biz) Allah'a, bize indirilene, İbrâhîm'e, İsmâîl'e, İshâk'a, Ya'kub'a ve (onun)torunlar(ın)a indirilenlere, Mûsâ'ya ve Îsâ'ya verilenlere ve Rableri tarafından (diğer)peygamberlere verilenlere îmân ettik. Onlardan hiçbirinin arasında (Allah'ın birer peygamberi olmaları cihetiyle) ayırım yapmayız. Çünki biz, O'na teslîm olan kimseleriz” deyin!
İşte (onlar da) böyle sizin kendisine îmân ettiğiniz gibi îmân ederlerse, o takdirde gerçekten hidâyete ermiş olurlar.(2) Eğer yüz çevirirlerse, o takdirde onlar, sırf (size karşı bir düşmanlık ve) bir muhâlefet içindedirler. Artık onlara karşı Allah sana yeter! Çünki O, Semî'(herşeyi hakkıyla işiten)dir, Alîm (herşeyi hakkıyla bilen)dir.
(2)“Îman, yalnız icmâlî ve taklîdî bir tasdîka münhasır (taklîde dayalı bir tasdikle sınırlı) değildir. Bir çekirdekten tut, tâ büyük bir hurma ağacına kadar ve eldeki âyinede görünen misâlî güneşten tut, tâ deniz yüzündeki aksine kadar, tâ güneşe kadar mertebeleri ve inkişafları (açılmaları) olduğu gibi, îmânın o derece kesretli (pek çok) hakīkatleri var ki, binbir esmâ-i İlâhiyenin (Allah’ın isimlerinin) ve sâir erkân-ı îmâniyenin(îman esaslarının) kâinât hakīkatleriyle alâkadar çok hakīkatleri var ki: ‘Bütün ilimlerin ve ma‘rifetlerin ve kemâlât-ı insâniyenin (insana âid fazîletlerin) en büyüğü îmandır ve îmân-ı tahkīkīden (delillere dayalı kuvvetli îmandan) gelen tafsilli (teferruâtlı) ve bürhanlı (delilli) ma‘rifet-i kudsiyedir (Allah’ı tanımaktır)’ diye ehl-i hakīkat (hakīkat âlimleri) ittifâk etmişler.” (Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 213)
(Ve deyin ki:) “Allah'ın boyası (ki biz onunla boyandık, dînine girdik).(3) (Böyle)boya cihetiyle Allah'dan daha güzel kim olabilir? Biz ise, ancak O'na kulluk eden kimseleriz!”
(3)Allah’ın boyası, Allah’ın dîni, yani O’nun temizlemesi demektir. Çünki îman, nefisleri temizler. Hristiyanlar ise, vaftiz adını verdikleri muâmeleyi çocuklarını sarı boyalı bir suya daldırarak yaparlardı. (Nesefî, c. 1, 130)
De ki: “O, bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbiniz olduğu hâlde, Allah('ın bizden bir peygamber göndermesi) hakkında bizimle tartışmaya mı girişiyorsunuz? Hâlbuki bizim amellerimiz bize, sizin amelleriniz de sizedir. Çünki biz, O'na karşı samîmî olan kimseleriz.”
Yoksa (siz) gerçekten İbrâhîm'in, İsmâîl'in, İshâk'ın, Ya'kub'un ve (onun)torunlar(ın)ın yahudi veya hristiyan olduklarını mı söylüyorsunuz? De ki: “Siz mi daha iyi bilensiniz, yoksa Allah mı?” Hâlbuki kendi yanındaki, Allah'dan (gelen) şâhidliği (bildiği bir şeyi) gizleyenden daha zâlim kim olabilir? Allah ise, yapmakta olduklarınızdan gafil değildir.
Bunlar gerçekten gelip geçmiş bir ümmettir. (Onların) kazandıkları kendilerine,(sizin) kazandıklarınız da sizedir. Ve (siz) onların yapmakta olduklarından suâl olunmayacaksınız!
İnsanlardan bir kısım sefihler:(1) “Onları (o Müslümanları) üzerinde bulundukları(yöneldikleri) kıblelerinden çeviren nedir?” diyecekler.(2) (Ey Resûlüm! Onlara) de ki: “Doğu da batı da (her yer) Allah'ındır.” (O,) dilediği kimseyi (hikmetine binâen, kendi lütfundan)dosdoğru bir yola hidâyet eder.
(1)Sefih, aklı veya dîni eksik olan, lehinde ve aleyhinde olanı ayırd edemeyen ve menfaatli yolu bırakıp zararlı yolda giden, dînî cihetteki noksanlığıyla Allah’a isyân eden kimse demektir. (Râzî, c.
2:4, 102)(2)Hz. Peygamber (asm) ve Müslümanlar, Mekke’de iken, namazlarında Kâ‘be’ye yöneliyorlardı. Medîne’ye hicretten sonra Mescid-i Aksâ’ya yönelmeleri emrolundu. Sonra bu âyetin nâzil olmasıyla tekrar Kâ‘be’ye yöneldiler. (Nesefî, c. 1, 133)
İşte böylece sizi mu'tedil (a dâletli ve dengeli) bir ümmet kıldık ki, insanların üzerine(hesab gününde u mum peygamberler lehine) şâhidler olasınız, pey gamber de sizin üzerinize şâhid olsun! Hem daha önce üzerinde bulunduğunu (kendisine yöneldiğin Kâ'be'yi) ancak, peygambere tâbi' olanları, ökçeleri üze rinde geri ye (küfre) dönecek olanlardan ayıralım diye kıble yaptık. Çünki şübhesiz (bu,) Allah'ın hidâyet ettiği kimselerden başkasına elbette ağırdır. Allah, îmâ nınızı (Mescid-i Ak sâ' ya doğru kıldığınız namazları) zâyi' edecek değildir. Şüb¬hesiz ki Allah, insanlara karşı elbet te Raûf (çok şefkatli olan)dır, Rahîm (çok merhametli o¬lan)dır.
(Ey habîbim!) Yüzünün göğe çevrilip durduğunu muhakkak görüyoruz. Artık seni, hoşnûd olacağın bir kıbleye elbette döndüreceğiz; bundan sonra yüzünü Mescid-i Harâm tarafına (Kâ'be'ye) çevir! (Ey mü'minler!) O hâlde (siz de) nerede olsanız, artık (namazda)yüzünüzü onun tarafına çevirin!(3) Hem doğrusu o kendilerine kitab verilenler, şübhesiz bunun Rablerinden (gelen) hak olduğunu gerçekten biliyorlar. Allah ise, (onların) yapmakta olduklarından gafil değildir.
(3)“Vaktin evvelinde, Kâ‘be’yi hayâlen nazara almakla namaz kılmak mendubdur ki, birbirine giren dâireler gibi Beyt’in (Kâ‘be’nin) etrâfında teşekkül eden safları görmekle, yakın saflar Beyt’i ihâta ettikleri(kuşattıkları) gibi, en uzak safların da âlem-i İslâm’ı ihâta etmiş olduğunu hayâl ile görsün. Ve o musallî de(namazı kılan da) o saflara girmekle, o cemâat-ı uzmâya (büyük cemâate) dâhil olsun ki, o cemâatın icmâ‘ ve tevâtürü (aynı fikirde ittifâk etmeleri), onun namazda söylediği her da‘vâya ve her sözüne bir hüccet ve bir bürhân (delîl) olsun. Meselâ, namaz kılan: اَلْحَمْدُلِلّٰهِ dediği zaman, sanki o zamanda o cemâat-ı uzmâyı teşkîl eden bütün mü’minler: ‘Evet, doğru söyledin!’ diye onun o sözünü tasdîk ediyorlar (doğruluyorlar). Ve bu tasdikler, hücûm eden evhâm (vehimlere) ve vesveselere karşı ma‘nevî bir kalkan vazîfesini görür. Ve aynı zamanda, bütün hâsseleri (hisleri) ve latîfeleri ve duyguları o namazdan zevklerini ve hisselerini alırlar. Yalnız, musallînin Kâ‘be’ye olan şu hayâlî nazarı kasdî olmamalıdır. Tebaî (kasdî olmayan) bir şuûrdan ibâret bulunmalıdır.” (Mesnevî-i Nûriye, Katre, 63)
And olsun ki, eğer (sen) kendilerine kitab verilmiş olanlara her ne delil getirsen,(yine de) senin kıblene tâbi' olmazlar. Sen de onların kıblesine tâbi' (olacak) değilsin. Onların bazısı da (diğer) bazıların kıblesine tâbi' değildir(ler). Celâlim hakkı için, eğer sana (vahiyle)gelen ilimden sonra onların arzularına uyarsan, şübhesiz sen o takdirde, mutlaka zâlimlerden olursun!
Kendilerine kitab verdiğimiz kimseler, onu (o peygamberi) kendi oğullarını tanımakta oldukları gibi tanırlar.(1) Buna rağmen şübhesiz onlardan bir fırka, kendileri bile bile gerçekten hakkı gizlerler.
(1)Hz. Ömer (ra), yahudi âlimlerinden iken İslâm’la şereflenen Abdullah bin Selâm Hazretlerine bu âyet-i kerîme hakkında suâl ettiğinde o, cevâben şöyle dedi: “Yâ Ömer! Ben Hz. Peygamber (asm)’ı gördüğüm zaman, oğlumu tanıdığımdan ziyâde tanımıştım. Zîrâ oğlum hakkında, belki anası hıyânet etmiştir diye şübhelenebilirim. Ama Resûlullah (asm) için zerre kadar bile şübhem olamaz. Çünki onun vasıfları Tevrât’ta yazılı olanların aynısı ve tamâmıdır.” (İbn-i Kesîr, c. 1, 140)Ayrıca bakınız; (sahîfe 13, hâşiye 2)
Hak, Rabbinden (gelen)dir; öyle ise sakın şübhe edenlerden olma!
Hem herkes için (her ümmetin) kendisinin ona yönelici olduğu bir yön (bir kıble) vardır. O hâlde hayırlı işlerde yarışın! Nerede olursanız olun, Allah sizi hep birlikte (huzûruna) getirir. Muhakkak ki Allah, herşeye hakkıyla gücü yetendir.
Ve nereden (yolculuğa) çıksan, artık (namazda) yüzünü Mescid-i Harâm tarafına (Kâ'beye) çevir! Hiç şübhesiz ki bu, Rabbinden (gelen) haktır. Hâlbuki Allah, yapmakta olduklarınızdan gafil değildir.
Evet, nereden (yolculuğa) çıksan, bundan sonra (namaz kılarken) yüzünü Mescid-i Harâm tarafına çevir. Ve (Ey mü'minler! Siz de) nerede olsanız, artık (namazda) yüzlerinizi onun tarafına çevirin ki, içlerinden zulmedenlerin dışında, insanlar (bilhassa yahudi ve müşrikler) için aleyhinize bir delîl olmasın! Artık onlardan korkmayın; öyleyse (ancak) benden korkun ki üzerinize olan ni'metimi tamamlayayım! Hem tâ ki doğru yolu bulasınız.
Nitekim içinizde sizden bir peygamber gönderdik; size âyetlerimizi okuyor, sizi (günahlardan) temizliyor, size Kitâb'ı ve hikmeti (Kitabdaki hükümleri) öğretiyor ve size bilmiyor olduğunuz şeyleri öğretiyor.
Öyle ise beni (ibâdetle) zikredin ki, (ben de) sizi (rahmetimle) yâd edeyim; ve bana şükredin fakat bana nankörlük etmeyin!(2)
(2)“Hâlık-ı Rahmân (rahmeti bol olan yaratıcı) ibâdından (kullarından) istediği en mühim iş şükürdür. Furkān-ı Hakîm’de (Kur’ân’da) gāyet ehemmiyetle şükre da‘vet eder. (...) Hem şükrün envâı (çeşitleri) var. O nev‘lerin en câmi‘i (genişi) ve fihriste-i umûmiyesi, namazdır. Hem şükür içinde sâfî bir îman var, hâlis bir tevhid bulunur. Çünki bir elmayı yiyen ve اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ diyen adam, o şükür ile i‘lân eder ki: ‘O elma, doğrudan doğruya dest-i kudretin yâdigârı ve doğrudan doğruya hazîne-i rahmetin hediyesidir’ demesiyle ve i‘tikād etmesiyle (inanmasıyla), herşeyi cüz’î (küçük) olsun, küllî (büyük) olsun O’nun dest-i kudretine teslîm ediyor. Ve herşeyde rahmetin cilvesini (bir parıltısını) bilir. Hakīkī bir îmânı ve hâlis bir tevhîdi, şükür ile beyân ediyor.” (Asâ-yı Mûsâ, 28. Mektûb, Şükür Risâlesi, 237-239)
Ey îmân edenler! Sabır ve namaz ile (Allah'dan) yardım isteyin! Muhakkak ki Allah, sabredenlerle berâberdir.(3)
(3)Bakınız; (sahîfe 6, hâşiye 1)
Ve Allah yolunda öldürülenlere “ölüler” demeyin! Bil'akis (onlar) hayatdârdırlar, fakat (siz) anlayamazsınız.(1)
(1)“Evet şühedâ (şehîdler), hayât-ı dünyevîyelerini tarîk-ı hakta (hak yolunda) fedâ ettikleri için, Cenâb-ı Hakk kemâl-i kereminden (ikrâmının bolluğundan) onlara hayât-ı dünyeviyeye benzer, fakat kedersiz, zahmetsiz bir hayâtı, âlem-i berzahta (kabir âleminde) onlara ihsân eder. Onlar kendilerini ölmüş bilmiyorlar. Yalnız kendilerini daha iyi bir âleme gittiklerini biliyorlar. Kemâl-i saâdetle (tam bir saâdetle) mütelezziz oluyorlar (lezzet alıyorlar). Ölümdeki firak (ayrılık) acılığını hissetmiyorlar. Ehl-i kubûrun (kabir ehlinin) çendan(gerçi) ruhları bâkīdir (ölümsüzdür), fakat kendilerini ölmüş biliyorlar. Berzahta (kabir âleminde) aldıkları lezzet ve saâdet, şühedânın lezzetine yetişmez.” (Mektûbât, 1. Mektûb, 3)Ayrıca bakınız; (sahîfe 69, hâşiye 2)
Sizi mutlaka biraz korku ve açlık, biraz da mallardan, canlardan ve mahsûllerden bir noksanlık ile imtihân edeceğiz. (Ey Resûlüm!) O hâlde sabredenleri (Cennetle) müjdele!
Onlar ki, kendilerine bir musîbet geldiği zaman: “Muhakkak ki biz, Allah'a âidiz ve muhakkak ki biz, ancak O'na dönücüleriz!” derler. (2)
(2)“Mer‘ayı tecâvüz eden (sınırı aşan) koyun sürüsünü çevirmek için çobanın attığı taşlarla musâb olan(isâbet alan) bir koyun, lisân-ı hâliyle der ki: ‘Biz çobanın emri altındayız. O bizden daha ziyâde fâidemizi düşünür. Mâdem onun rızâsı yoktur, dönelim’ der. Kendisi döner, sürü de döner. Ey nefis! Sen o koyundan fazla âsî değilsin! Dâll (haktan sapmış) değilsin! Kaderden sana atılan bir musîbet taşına ma‘ruz kaldığın zaman, اِناَّ لِلّٰهِ وَ اِناَّ اِلَيْهِ راَجِعُونَ [Muhakkak ki biz, Allah’a âidiz ve muhakkak ki biz, ancak O’na dönücüleriz!] de! Ve merci‘-i hakīkī’ye (hakīkī dönülmesi gereken Zât’a) dön, îmâna gel, mükedder olma(kederlenme)! Allah da, çoban gibi seni senden daha ziyâde düşünür.” (Mesnevî-i Nûriye, Habbe, 105)
İşte onlara Rablerinden mağfiretler ve bir rahmet vardır. Hidâyete erenler de işte ancak onlardır.
Muhakkak ki Safâ ile Merve, Allah'ın (hac ve umre ibâdeti için ta'yîn ettiği)şeâirinden (alâmetlerinden)dir. Bu yüzden Kâ'be'yi hacceden veya umre yapan kimsenin, artık o ikisini tavâf etmesinde (ikisi arasında sa'y ederek, yürümesinde) üzerine bir günah yoktur. Kim de gönlünden koparak (fazladan) bir hayır işlerse, o takdirde şübhesiz ki Allah, Şâkir (bütün iyiliklerinize fazlasıyla mükâfât veren)dir, Alîm (yaptığınız herşeyi bilen)dir.
Şübhe yok ki onu insanlara Kitab'da (Tevrât'da) beyân etmemizden sonra,(Muhammed'in sıfatları ve recm âyeti gibi) indirdiğimiz apaçık delilleri ve hidâyeti gizleyenler yok mu, işte onlar ki Allah kendilerine lâ'net eder, (bütün) lâ'net edenler de onlara lâ'net okur!
Ancak tevbe edip (hâllerini) düzeltenler ve (gizlediklerini) açıklayanlar müstesnâ; işte onlar var ya, onların tevbelerini kabûl ederim. Çünki ben, Tevvâb (tevbeleri çok kabûl eden)im, Rahîm (merhameti bol olan)ım.
Şübhesiz inkâr edip kendileri kâfir kimseler olarak ölenler(e gelince), işte onlar yok mu, Allah'ın, meleklerin ve bütün insanların lâ'neti ancak onların üzerinedir.
Orada (Cehennemde) ebedî olarak kalıcıdırlar! Onlardan ne azab hafifletilir, ne de onlara (özür dilemeleri üzere) mühlet verilir!
İlâhınız (olan Allah) ise, tek bir İlâhdır. O'ndan başka ilâh yoktur; (O,) Rahmân(bütün mahlûkata rahmet eden)dir, Rahîm (mü'minlere çok merhamet eden)dir.
Şübhesiz ki göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün ihtilâfında (ard arda gelmesinde), insanlara fayda veren şeylerle (yüklü olarak) denizde akıp giden gemilerde, Allah'ın gökten bir su indirip de, onunla yeryüzünü ölümünden sonra diriltmesi ve orada her hareketli canlıyı yaymasında, rüzgârların yönlendirilmesinde ve gökle yer arasında (emre)boyun eğdirilmiş bulutlarda akıl erdirecek bir topluluk için (Allah'ın varlığına ve birliğine)kat'î deliller vardır.(1)
(1)Resûl-i Ekrem (asm) Medîne’yi teşrif buyurduklarında, “İlâhınız (olan Allah) bir tek İlâhdır” meâlindeki âyet-i kerîme nâzil olmuştu. Mekke müşriklerinin: “Bu kadar insana tek bir ilâh nasıl yetişir?” demeleri üzerine ise bu âyet-i kerîme nâzil oldu. (İbn-i Kesîr, c. 1, 147)“Şu âyet vücûb ve vahdeti (Allah’ın mutlak varlığını ve birliğini) gösterdiği gibi, bir İsm-i A‘zam’ı gösteren gāyet büyük bir penceredir. İşte şu âyetin hulâsatü’l-hulâsası (kısacık bir özeti) şudur ki, kâinâtın ulvî ve süflî tabakātındaki (yukarı ve aşağı tabakalarındaki) bütün âlemler, ayrı ayrı lisân ile bir tek netîceyi, yani bir tek Sâni‘-i Hakîm’in rubûbiyetini (hikmetle iş gören bir san‘atkârın terbiye ve idâresini) gösteriyorlar. Şöyle ki: Nasıl göklerde, hattâ kozmoğrafyanın i‘tirâfıyla dahi, gāyet büyük netîceler için, gāyet muntazam hareketler, bir Kadîr-i zü’l-Celâl’in vücûd (varlık) ve vahdetini (birliğini) ve kemâl-i rubûbiyetini (mükemmel terbiye ediciliğini) gösterir. Öyle de; zeminde bilmüşâhede, hattâ coğrafyanın şehâdetiyle ve ikrârıyla (görüp doğrulamasıyla), gāyet büyük maslahatlar (faydalar) için mevsimlerdeki gibi gāyet muntazam tahavvülâtlar(değişiklikler) dahi aynı O Kadîr-i zü’l-Celâl’in vücûb ve vahdetini ve kemâl-i rubûbiyetini gösterir.” (Mektûbât, 33. Mektûb, 313-314)
İnsanlardan öylesi de vardır ki, Allah'ı bırakıp birtakım putları ilâh edinir, onları Allah'ı sever gibi severler. Fakat îmân edenler, Allah'a olan sevgi(leri) cihetiyle daha kuvvetlidir. Eğer zulmedenler, (kıyâmette) azâbı görecekleri zaman (anlayacakları gibi), şübhesiz kuvvetin tamâmen Allah'a âid olduğunu ve gerçekten Allah'ın, pek şiddetli azab sâhibi olduğunu (dünyada da) gör(üp bil)selerdi (putları ilâh edinmezlerdi).
O zaman o tâbi' olunanlar, azâbı görerek (kendilerine) tâbi' olanlardan uzaklaşmışlar ve aralarındaki bağlar kopmuştur.
(O zaman) tâbi' olanlar şöyle derler: “Keşke gerçekten bizim için (dünyaya) bir daha (dönüş) olsaydı da, onların (bugün) bizden uzaklaştıkları gibi (biz de) onlardan uzaklaşsaydık!” Böylece Allah, onlara bütün amellerini, kendi üzerlerinde (yığılmış) acı pişmanlıklar hâlinde gösterecektir! Onlar, o ateşten çıkacak kimseler de değildirler!
Ey insanlar! Yeryüzünde bulunanlardan helâl ve temiz olanları(nı) yiyin ve şeytanın adımlarına tâbi' olmayın!(2) Çünki o, size apaçık bir düşmandır.
(2)“İnsanın nefsi, yemek içmek husûsunda keyfe mâyeşâ (dilediğince) hareket ettikçe, hem şahsın maddî hayâtına tıbben zarar verdiği gibi, hem helâl-haram demeyip rast gelen şeye saldırmak, âdetâ ma‘nevî hayâtını da zehirler. Daha kalbe ve rûha, itâat etmek o nefse güç gelir. Serkeşâne (baş kaldırarak) dizginini eline alır. Daha insan ona binemez, o insana biner.” (Mektûbât, 29. Mektûb, 253)
(O şeytan) size ancak kötülüğü, çirkin işleri ve Allah'a karşı, bilemeyeceğiniz şeyleri söylemenizi emreder.
Hâlbuki onlara (o müşriklere): “Allah'ın indirdiğine tâbi' olun!” denildiği zaman: “Hayır! (Biz) atalarımızı üzerinde bulduğumuz şey(ler)e tâbi' oluruz!” dediler. Ya ataları bir şeye akıl erdirmeyen ve doğru yolu bulmayan kimseler idiyseler! (Yine de onlara mı tâbi' olacaklar?)(1)
(1)“Biz Kur’ân şâkirdleri olan Müslümanlar, bürhâna (delîle) tâbi‘ oluyoruz. Akıl ve fikir ve kalbimizle hakāik-ı îmâniyeye (îman hakīkatlerine) giriyoruz. Başka dinlerin bazı efradları (ferdleri) gibi, ruhbanları(hristiyan din adamlarını) taklîd için bürhânı (delîli) bırakmıyoruz.” (Mektûbât, Hutbe-i Şâmiye, 404)
İnkâr edenler (ile onları îmâna da'vet eden)in misâli, çağırma ve bağırmadan başka bir şey duymayan (ve anlamayan hayvanlarla, on)lara haykıran (çoban)ın hâli gibidir.(Onlar) sağırdır (hakkı işitmezler), dilsizdir (hakkı söylemezler), kördür (hakikati görmezler), bu yüzden onlar akıl erdiremezler.(2)
(2)“Başlarını kaldırıp hakkı dinlemek, Kur’ân’ın irşâdına (doğru yolu gösteren çağrılarına) kulak vermek ile necatları (kurtuluşları) mümkün idi. Fakat nefislerinin şeytânî olan hevâsı, -Kur’ân’ın sadâsını (sesini)kulaklarına işittirecek havayı karıştırdığı için- Kur’ân’ın kendilerini irşâd etmesine mâni‘ olmuştur.” (İşârâtü’l-İ‘câz, 110)
Ey îmân edenler! Sizi rızıklandırdığımız şeylerin temiz olanlarından yiyin ve eğer sâdece O'na kulluk ediyorsanız, Allah'a şükredin!(3)
(3)Bakınız; (sahîfe 22, hâşiye 2)
(O,) size ancak ölüyü (usûlünce kesilmeden veya avlanmadan ölen hayvanı),(akan) kanı, domuz etini ve kendisi Allah'dan başkası için kesilen (hayvanın etin)i haram kılmıştır. Fakat (başkasının hakkına) tecavüz edici olmadan ve haddi (zarûret mikdârını)aşıcı olmadan kim (bunlardan ölmeyecek kadar yemeye) mecbur kalırsa, artık ona bir günah yoktur.(4) Şübhesiz ki Allah, Gafûr (çok bağışlayan)dır, Rahîm (çok merhamet eden)dir.
(4)“*اِنَّ الضَّرُورَاتِ تُب۪يحُ الْمَحْظُورَاتِ kāidesi, yani: Zarûret, haramı helâl derecesine getirir. İşte şu kāide ise küllî (umûmî) değil. Zarûret eğer haram yoluyla olmamış ise, haramı helâl etmeye sebebiyet verir. Yoksa sû’-i ihtiyârı ile (irâdesini kötüye kullanmasıyla), gayr-ı meşrû‘ (helâl olmayan) sebebler ile zarûret olmuş ise, haramı helâl edemez, ruhsatlı ahkâmlara (müsâadeli hükümlere) medâr olamaz, özür teşkîl edemez. Meselâ, bir adam sû’-i ihtiyârıyla, haram bir tarzda kendini sarhoş etse, tasarrufâtı (yaptığı işleri), ulemâ-i Şeriatça (fıkıh âlimlerince) aleyhinde cârîdir (geçerlidir), ma‘zur (özürlü) sayılmaz.” (Sözler, 27. Söz, 155)
Muhakkak ki Allah'ın indirdiği (ve içinde Muhammed'in sıfatları bulunan) Kitab'ı gizleyip de onu (karşılığında ne alsalar) az (düşecek) bir fiyata satanlar yok mu; işte onlar, karınları dolusu ateşten başka bir şey yemiyorlar! Allah da kıyâmet günü onlarla ne konuşur, ne de onları (günahlardan) temizler! Ve onlar için (pek) elemli bir azab vardır.
İşte onlar, hidâyete mukabil dalâleti, bağışlanmaya karşılık azâbı satın alanlardır. Onlar ateşe karşı ne kadar da sabırlıdırlar!
Bu (azab), doğrusu Allah'ın Kitâb'ı hak ile indirmesi (onların da bunu inkâr etmeleri) sebebiyledir. Artık şübhesiz ki Kitab hakkında ihtilâfa düşenler, elbette (haktan)uzak bir ayrılık içindedirler.
(Ey ehl-i kitab!) Yüzlerinizi (ibâdet maksadıyla) doğu ve batı tarafına çevirmeniz iyilik (için yeterli) değildir;(1) fakat iyilik o kimsenin (iyiliği)dir ki, (o kişi) Allah'a, âhiret gününe, meleklere, kitab(lar)a ve peygamberlere îmân eder; ona (o elindeki mala) olan sevgisine rağmen malı akrabâlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, dilenenlere ve köleler uğrunda verir; namazı hakkıyla edâ eder ve zekâtı verir. Çünki (onlar) söz verdikleri zaman sözlerini yerine getirenler ve sıkıntı (fakirlik), hastalık ve savaşın şiddetli ânında sabredenlerdir. İşte onlar, doğru olan kimselerdir. Takvâ sâhibi olanlar da işte ancak onlardır.
(1)Bu âyet-i kerîme ehl-i kitab hakkında nâzil olmuştur. Çünki hristiyanların kıblesi (Kudüs’teki) Beyt-i Makdis’in (Mescid-i Aksâ’nın) doğusu, yahudilerin kıblesi ise batısıdır. Bunlardan her biri kendi kıblelerine dönmenin daha hayırlı olacağını iddiâ ederler. (Nesefî, c. 1, 147)
Ey îmân edenler! Öldürülenler hakkında üzerinize kısas farz kılındı!(2) Hür olana hür, köleye köle, kadına kadın (kısâs edilir, öldürülür)! Fakat (öldüren) o kimse lehinde, kardeşi tarafından (cüz'î) bir şey affedilirse, o takdirde (affedene düşen,) örfe tâbi' olmak(diyetini aşırıya kaçmadan almak)tır ve (öldürene düşen de, diyeti) ona güzellikle ödemektir. Bu, Rabbiniz tarafından bir hafifletme ve bir rahmettir. Buna rağmen kim bundan sonra haddi aşarsa, artık ona (pek) acıklı bir azab vardır!
(2)“İnsanın fiilleri, kalbin ve hissin temâyülâtından (meyillerinden) çıkar. O temâyülât, rûhun ihtisâsâtından (hislerinden) ve ihtiyâcâtından gelir. Ruh ise îman nûruyla harekete gelir. Hayır ise yapar, şer ise kendini çekmeye çalışır. Daha kör hisler onu yanlış yola sevk edip mağlûb etmez. Elhâsıl, had ve cezâ, emr-i İlâhî ve adâlet-i Rabbâniye (Allah’ın emri ve adâleti) nâmına icrâ edildiği vakit hem ruh, hem akıl, hem vicdan, hem insâniyetin mâhiyetindeki latîfeler (rûhundaki hisler) müteessir ve alâkadar olurlar. (...) Hakīkī adâlet ve te’sirli cezâ odur ki, Allah’ın emri nâmıyla olsun, yoksa te’sîri yüzden bire iner. (...) Saâdet-i beşeriye(insanlığın saâdeti) dünyada adâlet ile olabilir. Adâlet ise doğrudan doğruya Kur’ân’ın gösterdiği yol ile olabilir.” (Mektûbât, Hutbe-i Şâmiye, 431)
O hâlde ey akıl sâhibleri, (bilin ki) sizin için kısasta hayat vardır.(3) Tâ ki siz (bu sâyede bir başkasını haksız yere öldürmekten) sakınasınız.
(3)Kısasta, meselâ kātilin öldürülmesinde hayat vardır. Çünki bir kimse, birisini öldürmeye niyetlendiğinde, kısâs edileceğini düşünerek korkar ve vazgeçer. Böylece hem kendisi, hem de öldüreceği kimse hayatta kalmış olur. (Râzî, c.
3:5, 61)
Birinize ölüm geldiği zaman, eğer bir hayır (bir mal) bırakacaksa, ana-babaya ve akrabâlara meşrû' bir sûrette vasiyet etmek, takvâ sâhiblerine bir borç olarak üzerinize farz kılındı!(4)
(4)Bu âyet-i kerîme, (Nisâ Sûresinin 11, 12 ve 176. âyetleri olan) mîras âyetleri ve “Vârise vasiyet yoktur” hadîs-i şerîfi ile mensuhtur (farz olma hükmü kalkmıştır). Böyle olmakla berâber, vasiyette bulunmak pek makbûl bir sünnettir. (Kurtubî, c.
1:2, 263)
Şimdi kim bunu (bu yapılan vasiyeti) işittikten sonra onu değiştirirse, artık günâhı ancak onu değiştirenler üzerinedir. Şübhesiz ki Allah, Semî' (vasiyetlerinizi işiten)dir, Alîm(yaptığınız herşeyi hakkıyla bilen)dir.
Kim de vasiyet edenin bir hatâ etmesinden veya bir günâha girmesinden endîşe edip de (vasiyetle alâkası olanların) aralarını düzeltirse, artık ona bir günah yoktur. Şübhesiz ki Allah, Gafûr (çok bağışlayan)dır, Rahîm (çok merhamet eden)dir.
Ey îmân edenler! Sizden evvelkilere farz kılındığı gibi, oruç tutmak (sizin de)üzerinize farz kılındı; tâ ki (günahlardan) sakınasınız.(1)
(1)“Orucun ekmeli (en mükemmeli) ise, mi‘de gibi bütün duyguları, gözü, kulağı, kalbi, hayâli, fikri gibi cihâzât-ı insâniyeye dahi bir nevi‘ oruç tutturmaktır. Yani muharremâttan (haram şeylerden), mâlâyâniyâttan(lüzumsuz şeylerden) çekmek ve her birisine mahsus ubûdiyete (kulluğa) sevk etmektir. Meselâ, dilini yalandan, gıybetten ve galiz (kaba) ta‘birlerden ayırmakla ona oruç tutturmak ve o lisânı, tilâvet-i Kur’ân(Kur’ân okuma) ve zikir ve tesbih ve salavât ve istiğfar gibi şeylerle meşgûl etmek (...) gibi sâir cihâzâta da bir nevi‘ oruç tutturmaktır.” (Mektûbât, 29. Mektûb, 252)
Sayılı günler olarak (oruç size farz kılındı)! Fakat içinizden kim hasta olur veya yolculukta bulunursa, artık (tutamadığı günler) sayısınca başka günler(de oruç tutsun)! Ona gücü yetmeyenlerin üzerine ise, (tutamadıkları her gün için) bir fakirin (bir günlük) yiyeceği kadar fidye (verme borcu) vardır. Buna rağmen kim gönlünden koparak bir hayır işlerse(daha fazla verirse), o takdirde bu, onun için daha hayırlıdır. Bununla berâber bilirseniz,(güçlüğüne rağmen) oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır.
(O sayılı günler) Ramazan ayıdır ki, insanlara doğru yolu göstermek ve hidâyet ile furkandan (hak ile bâtılı ayıran hükümlerden) apaçık deliller olmak üzere, Kur'ân onda indirilmiştir. Öyle ise içinizden kim o aya erişirse, artık onda oruç tutsun!(2) Kim de hasta olur veya yolculukta bulunursa, artık (onun üzerine, tutamadığı günler) sayısınca başka günler(deoruç tutma borcu) vardır. Allah size kolaylık ister ve size zorluk istemez. İşte (bütün bunlar)sayıyı tamamlamanız ve sizi hidâyete erdirmesine mukabil (tekbir getirerek) Allah'ı büyük tanımanız içindir; hem tâ ki şükredesiniz.
(2)“Kur’ân-ı Hakîm, mâdem Şehr-i Ramazan’da nüzûl etmiş (inmiş); o Kur’ân’ın zamân-ı nüzûlünü istihzâr (hatırlamak) ile o semâvî hitâbı hüsn-i istikbâl etmek (güzel karşılamak) için Ramazân-ı Şerîf’te nefsin hâcât-ı süfliyesinden (âdî ihtiyaçlarından) ve mâlâyâniyât-ı hâlâttan tecerrüd (lüzumsuz hâllerden sıyrılmak)ve ekl ü şürbün (yeme içmenin) terkiyle melekiyet vaziyetine benzemek ve bir sûrette o Kur’ân’ı yeni nâzil oluyor gibi okumak ve dinlemek ve ondaki hitâbât-ı İlâhiyeyi, güyâ geldiği ân-ı nüzûlünde (iniş ânında) dinlemek ve o hitâbı Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’dan işitiyor gibi dinlemek, belki Hazret-i Cebrâîl’den, belki Mütekellim-i Ezelî’den (Cenâb-ı Hakk’tan) dinliyor gibi bir kudsî hâlete mazhar olur.” (Mektûbât, 29. Mektûb, 251)
(Habîbim, yâ Muhammed!) Kullarım sana benden sorarsa, şübhe yok ki ben(onlara) pek yakınım.(3) Bana duâ ettiği zaman duâ edenin duâsına cevab veririm;(4) öyle ise(onlar da) benim (rızâm) için (da'vetime) icâbet etsinler ve bana îmân etsinler; tâ ki hak yolu bulsunlar.
(3)Herşey kendisinden son derece uzak olduğu hâlde Cenâb-ı Hakk’ın herşeye herşeyden daha yakın olduğu hakkında bakınız; (sahîfe 518, hâşiye 1) (4)“Eğer desen: ‘Birçok def‘a duâ ediyoruz, kabûl olmuyor. Hâlbuki âyet umûmîdir, her duâya cevab var, ifâde ediyor?’ El-cevab: Cevab vermek ayrıdır, kabûl etmek ayrıdır. Her duâ için cevab vermek var; fakat kabûl etmek, hem aynı matlûbu (istenileni) vermek, Cenâb-ı Hakk’ın hikmetine tâbi‘dir.” (Sözler, 23. Söz, 106)Ayrıca bakınız; (sahîfe 156, hâşiye 3; sahîfe 365, hâşiye 2; sahîfe 387, hâşiye 2)
Oruç gecesinde kadınlarınıza yaklaşmak size helâl kılındı. Onlar sizin için (günahlardan koruyan) bir elbise, siz de onlar için bir elbise (gibi)siniz. Allah şübhesiz sizin, (oruç gecesi kadınlarınıza yaklaşmakla) nefislerinize ihânet etmekte olduğunuzu bildi de tevbenizi kabûl etti ve sizi affetti. Artık şimdi (oruç gecelerinde de) onlara yak laşın ve Allah'ın sizin için takdîr ettiğini isteyin! Ve fecrin beyaz ipliği, siyah iplikten size belli oluncaya (imsak vaktine) kadar yiyin, için; sonra da geceye (iftar vaktine) kadar orucu tamamlayın! Fakat siz mes cid lerde i'ti kâf ta bulunan kimseler oldu ğunuzda, onlara(kadınlarınıza) yaklaşmayın! Bunlar Allah'ın hudûdudur, sakın onlara yak laşmayın! İşte Allah, âyet lerini insanlara böyle açıklar; tâ ki (gü nahlardan) sakınsınlar!
Hem mallarınızı aranızda bâtıl (haram yollar)la yemeyin ve insanların mallarından bir kısmını kendiniz (haksız olduğunuzu) bile bile (rüşvet veya yalancı şâhidlik gibi) günah ile yemeniz için onları(n hükmünü) hâkimlere (bırakıp) aktarmayın!(1)
(1)“Mâdem rızık mukadderdir (yazılıdır) ve ihsân ediliyor ve veren de Cenâb-ı Hakk’tır; O hem Rahîm(çok merhamet edici), hem Kerîmdir (çok ikrâm edendir). O’nun rahmetini ittihâm etmek (suçlamak)derecesinde ve keremini istihfâf eder (hafife alır) bir sûrette, gayr-ı meşrû‘ bir tarzda yüz suyu dökmekle; vicdânını, belki bazı mukaddesâtını (dînî değerlerini) rüşvet verip menhus (uğursuz) ve bereketsiz bir mâl-ı harâmı kabûl eden düşünsün ki, ne kadar muzâaf (kat kat) bir dîvâneliktir.” (Mektûbât, 29. Mektûb, 268)
(Ey Resûlüm!) Sana hilâllerden de soruyorlar. De ki: “Onlar, insanlar ve hac için vakit ölçüleridir.”(2) İyilik, (bâtıl bir âdetinize binâen) evlere arkalarından girmeniz değildir; fakat iyilik, (günahlardan) sakınan kimse(nin iyiliği)dir. Artık evlere kapılarından girin ve Allah'dan sakının, tâ ki kurtuluşa eresiniz.(3)
(2)“Kubbe-i semâda (gök kubbede) kameri (ay’ı), zamânın saat-ı kübrâsına (büyük saatine) bir akreb yapmak; mütefâvit (farklı) çok hilâller sûretinde her geceye güyâ ayrı bir hilâl bırakıp, sonra dönüp kendine toplamak, menzillerinde kemâl-i mîzanla (tam bir ölçüyle), dakīk hesabla hareket ettirmek ve kubbe-i semâda parlayan, tebessüm eden yıldızlarla, göğün güzel yüzünü yaldızlamak, elbette nihâyetsiz bir saltanat-ı rubûbiyetin şeâiridir (herşeyin Rabbi oluşunun alâmetleridir).” (Sözler, 32. Söz, 271)(3)Bir kısım sahâbeler, câhiliye devrinden kalan bir âdet ile, ihramlıyken evlerine kapılarından girmez, bunun yerine evlerinin arkasından veya tavandan bir delik açarak içeri girerlerdi. Âyet, onların bu âdetlerini reddetmek üzere nâzil olmuştur. (Kurtubî, c.
1:2, 344)
Sizinle savaşanlara karşı Allah yolunda savaşın,(4) fakat haddi aşmayın! (Ma'sum olanları öldürmeyin, işkence yapmayın)! Şübhesiz ki Allah, haddi aşanları sevmez.
(4)“Hâricî tecâvüze (dışarıdan gelen saldırıya) karşı kuvvetle mukābele edilir. Çünki düşmanın malı, çoluk çocuğu ganîmet hükmüne geçer. Dâhilde (içeride) ise öyle değildir. Dâhildeki hareket müsbet bir şekilde ma‘nevî tahrîbâta karşı ma‘nevî, ihlâs sırrı ile hareket etmektir. Hâricdeki cihad başka, dâhildeki cihad başkadır.” (Emirdağ Lâhikası-II, 327)Ayrıca bakınız; (sahîfe 89, hâşiye 1; sahîfe 93, hâşiye 1)
Ama onları yakaladığınız yerde öldürün ve sizi çıkardıkları yerden (Mekke'den, siz de) onları çıkarın! Çünki fitne (onların sizi küfre zorlamaları), öldürmekten daha kötüdür. Hem (onlar) orada sizinle savaşmadıkça, (siz de) onlarla Mescid-i Harâm yanında savaşmayın! Fakat sizinle savaşırlarsa, o takdirde onları öldürün! Kâfirlerin cezâsı işte böyledir.
Sonunda (küfürden) vazgeçerlerse, artık muhakkak ki Allah, Gafûr (çok bağışlayıcı)dır, Rahîm (çok merhamet eden)dir.
O hâlde bir fitne kalmayıncaya ve din sâdece Allah'ın oluncaya kadar onlarla savaşın! Fakat (küfürden) vazgeçerlerse, o takdirde zâlimlerden başkasına düşmanlık yoktur.
Haram ay haram aya bedeldir ve hürmetler karşılıklıdır. Öyle ise (o ayda) size kim saldırırsa, artık (siz de) ona, size saldırdığının misliyle saldırın; fakat Allah'dan sakının ve bilin ki, şübhesiz Allah, takvâ sâhibleriyle berâberdir.
Hem Allah yolunda sarf edin, (kendinizi) ellerinizle tehlikeye atmayın ve iyilik edin! Şübhe yok ki Allah, iyilik edenleri sever.(1)
(1)Ebû Eyyûbe’l-Ensârî radıyallâhü anh şöyle demiştir: “Bu âyet, Ensâr cemâati hakkında nâzil oldu. Âyet nâzil olmadan önce biz: ‘Allah’ın dîni kuvvetlendi, yardımcıları çoğaldı. Bizim mâlî ve bedenî yardımımıza ihtiyaç kalmadı. Bu hâlde muhârebe ve cihâdı terk ve te’hîr ederek, mallarımızın başına dönsek ve onların ıslâhı ile meşgûl olsak!’ diye düşünmeye başlamıştık. Bu fikirlerimiz henüz tartışılmaya başlanmıştı ki, bu âyet-i celîle nâzil oldu.” (İbn-i Kesîr, c. 1, 172)Burada zikredilen “tehlike”den maksad, Allah yolunda cihaddan ve bu yolda harcama yapmaktan kaçınmaktır. (Celâleyn Şerhi, c. 1, 232)
Hac ve umreyi de Allah için tamamlayın!(2) Fakat (başladığınız bu ibâdeti tamamla¬maktan, herhangi bir şekilde) men' olunursanız, artık (size) kolayınıza gelen bir kur ban(borcu) vardır. O hâlde bu kurban yerine varıncaya (ve boğazlanıncaya) kadar baş la rınızı tıraş etmeyin!Fakat içinizden kim hasta olur veya başında bir rahat sızlığı bulunur (da vaktinden önce tıraş olur)sa, bu takdirde (onun üzerine üç gün) oruç veya (altı fakiri doyuracak) sadaka veya kurban dan (biriyle) bir fidye (verme borcu) vardır. Fakat emniyete kavuştuğunuz zaman, artık kim hacca kadar umre ile faydalanırsa, o durumda (ona da) kolayına gelen bir kurban(kesme borcu) vardır.Buna rağmen kim de (kurbana güç) bulamazsa, artık (ona) hacda üç gün, döndüğünüz zaman da yedi (gün) oruç (tutma borcu) vardır. Bunlar tam on (gün)dür. Bu (hüküm), âilesi Mes cid-i Harâm sâkinlerinden olmayanlar içindir. Artık Allah'dan sakının ve bilin ki, şübhesiz Allah, azâbı çok şiddetli olandır!
(2)“Hacc-ı şerîf, bi’l-asâle (bizzat) herkes için bir mertebe-i külliyede bir ubûdiyettir (yüksek derecede bir kulluktur). Nasıl ki bir nefer (asker), bir yevm-i mahsusta (husûsî bir günde) ferik (paşa) dâiresinde bir ferik gibi pâdişâhın bayramına gider ve lütfuna mazhar olur. Öyle de, bir hacı, ne kadar âmî (câhil) de olsa, kat‘-ı merâtib etmiş bir velî gibi umum aktâr-ı arzın (yeryüzünün) Rabb-ı Azîmi ünvânıyla Rabbisine müteveccihtir (yönelmiştir). Bir ubûdiyet-i külliye ile müşerreftir (şereflenmiştir). (...) Hacdan sonra şu ma‘nâ-yı ulvî ve küllî (büyük ve umûmî ma‘nâ) muhtelif derecelerde bayram namazlarında, yağmur namazlarında, husûf, küsûf (ay ve güneş tutulması) namazlarında, cemâatle kılınan namazlarda bulunur. İşte şeâir-i İslâmiyenin (İslâm alâmetlerinin), velev sünnet kabîlinden (çeşidinden) de olsa, ehemmiyeti bu sırdandır.” (Tılsımlar, 16. Söz, 30)
Hac (vakti), ma'lûm aylardır. O hâlde kim onlarda (o aylarda ihrâma girmekle niyet ederek) haccı (kendine) farz ederse, artık hacda ne kadına yaklaşmak, ne günah işlemek, ne de münâkaşa etmek vardır. Hayır (ve hasenât)dan ne yaparsanız, Allah onu bilir. O halde (kendinize yolculuğunuzda lâzım olacak) azık edinin; fakat şübhesiz ki azığın en hayırlısı, takvâdır.(1) Ve ey akıl sâhibleri! (Sâdece) benden sakının!(2)
(1)Burada zikredilen “ma‘lûm aylar”, Şevvâl, Zilka‘de ve Zilhıccenin ilk on günüdür. Bu âyet-i kerîmenin, meâlen: “Kendinize azık edinin!” diye başlayan kısmı Ehl-i Yemen hakkında nâzil olmuştur. Onlar: “Biz, Allah’a tevekkül eden kimseleriz” diyerek yol için azık bulundurmazlar, sonra da zor durumda kalarak dilenirlerdi. (Celâleyn Şerhi, c. 1, 238-239)(2)Allah korkusunda ne kadar büyük bir saâdet ve lezzet olduğu hakkında bakınız; (sahîfe 205, hâşiye 2)
(Hac esnâsında ticâret yaparak) Rabbinizden bir ihsan aramanızda size bir günah yoktur. Nihâyet Arafat'tan (ayrılıp) akın ettiğiniz zaman, Meş'ar-i Harâm (tepesi) yanında(Müzdelife'de) artık Allah'ı zikredin! Ve (O) sizi hidâyete erdirdiği gibi, (siz de) O'nu zikredin!(3) Doğrusu (siz) bundan evvel de elbette dalâlete düşenlerdendiniz.
(3)“Tohum olacak bir habbenin (dânenin) kalbi, yani içi delindiği zaman, elbette sünbüllenip neşv ü nemâ bulamaz (gelişemez) ölür gider. Kezâlik ‘ene’ ile ta‘bîr edilen enâniyetin (benliğin) kalbi, ‘Allah Allah’ zikrinin şuâ‘ ve harâretiyle (nûru ve sıcaklığıyla) yanıp delinirse, büyüyüp gafletle fir‘avunlaşamaz ve Hâlık-ı Arz ve Semâvât’a (yer ve göklerin yaratıcısına) isyân edemez. O zikr-i İlâhî sâyesinde, ‘ene’ mahvolur.” (Mesnevî-i Nûriye, Habâb, 90)
Sonra insanların (sel gibi) aktığı yerden (Arafat'tan siz de) akın edin ve Allah'dan mağfiret dileyin! Şübhesiz ki Allah, Gafûr (çok mağfiret eden)dir, Rahîm (çok merhamet eden)dir.(4)
(4)Bu âyet, Kureyş kabîlesi hakkındadır. Çünki onlar, kendilerini diğer insanlardan imtiyazlı sayarak Arafat yerine, “Biz Harem ehliyiz” diyerek Müzdelife’de vakfe yaparlardı. (Nesefî, c. 1, 163)
Nihâyet hac ibâdetlerinizi bitirdiğinizde, babalarınızı andığınız gibi, hattâ daha kuvvetli bir anma ile artık Allah'ı zikredin!(5) İnsanlardan öylesi de vardır ki: “Rabbimiz! Bize(nasîbimizi) dünyada ver” der; o takdirde onun için âhirette hiçbir nasib yoktur!
(5)Devr-i câhiliyette Arablar menâsik-i haccı (haccın gereklerini) tamamladıktan sonra toplanırlar ve atalarının eserleri ile iftihâra başlayıp, bazısı: “Babam şöyle yemek yedirirdi” diğeri: “Babam şöyle kılıç sallardı” gibi övünerek konuşurlardı. (Râzî, c.
3:5, 199)
Onlardan bir kısmı da: “Rabbimiz! Bize dünyada da iyilik, âhirette de iyilik ver ve bizi ateş azâbından muhâfaza eyle!” der.
İşte onlar ki, kendilerine kazandıklarından bir nasib vardır.(6) Allah ise, hesâbı pek çabuk görendir.
(6)“Dünya hayâtında en bahtiyâr odur ki, dünyayı bir misâfirhâne-i askerî telakkī (kabûl) etsin ve öyle de iz‘ân etsin (anlasın) ve ona göre hareket etsin. Ve o telakkī ile en büyük mertebe olan mertebe-i rızâyı çabuk elde edebilir. Kırılacak şişe bahâsına, dâimî bir elmasın fiyatını vermez, istikāmet ve lezzetle hayâtını geçirir. Evet, dünyaya âid işler kırılmağa mahkûm şişeler hükmündedir; bâkī umûr-ı uhreviye (âhiretle alâkalı işler) ise, gāyet sağlam elmaslar kıymetindedir. İnsanın fıtratındaki (yaratılışındaki) şiddetli merak ve harâretli muhabbet ve dehşetli hırs ve inadlı taleb ve hâkezâ (bunun gibi) şedîd hissiyâtlar (şiddetli hisler), umûr-ı uhreviyeyi kazanmak için verilmiştir. O hissiyâtı şiddetli bir sûrette fânî umûr-ı dünyeviyeye tevcîh etmek(yönlendirmek), fânî ve kırılacak şişelere, bâkī elmas fiyatlarını vermek demektir.” (Mektûbât, 9. Mektûb, 24-25)
O hâlde sayılı günlerde (teşrik günlerinde) Allah'ı (tekbirlerle) zikredin! Bundan böyle kim iki günde (Mina'dan dönmek için) acele ederse, artık ona bir günah yoktur. Kim de (Üçüncü güne) geri kalırsa ona da bir günah yoktur.(1) (Bu, günahlardan) sakınanlar içindir. Öyleyse Allah'dan sakının ve bilin ki, doğrusu siz O'nun huzûruna toplanacaksınız.
(1)“Sayılı günler” Zilhıcce’nin on bir, on iki ve on üçüne denk gelen Kurban bayramının ilk üç günüdür. Bu günlerde Mina’da tekbir getirilir, şeytan taşlanır. Burada zikredilen “iki gün”den murad, Kurban bayramının ikinci ve üçüncü günleridir. “Geri kalma”dan murad ise, taş atma ibâdetini Kurban bayramının dördüncü gününe bırakmaktır. (Celâleyn Şerhi, c. 1, 244)
Ve insanlardan öylesi vardır ki, dünya hayâtına dâir sözü (senin) hoşuna gider.(Sözlerinin kendi) kalbinde olana (muvâfık olduğuna) da Allah'ı şâhid tutar; hâlbuki o, düşmanların en şiddetlisidir.
(Senden) ayrılınca da, yeryüzünde fesad çıkarmak, hem ekin(lerinizi) ve(hayvanlarınızın) nesli(ni) helâk etmek için çalışır. Hâlbuki Allah, fesâdı sevmez.
Hem ona: “Allah'dan sakın!” denildiği zaman, gurûr onu günaha sevk eder;(2) artık ona Cehennem yeter! Hâlbuki (o,) gerçekten ne fenâ yataktır!
(2)“Bir gözsüz akreb ve ayaksız bir yılan gibi haşerâta mağlûb olan insana, bir küçük kurttan ipeği giydiren ve zehirli bir böcekten balı yediren, onun iktidârı değil, belki onun za‘fının semeresi (zayıflığının netîcesi) olan teshîr-i Rabbânîye (Allah’ın itâat ettirmesi) ve ikrâm-ı Rahmânîdir (sonsuz merhamet sâhibi olan Allah’ın ikrâmıdır). Ey insan! Mâdem hakīkat böyledir; gurûru ve enâniyeti (kendini beğenmeyi ve benliği) bırak! Ulûhiyetin dergâhında acz ve za‘fını istimdâd (yardım isteme) lisânıyla, fakr ve hâcâtını (fakirlik ve ihtiyaçlarını) tazarru‘ (yalvarma) ve duâ lisânıyla i‘lân et ve abd (kul) olduğunu göster!” (Sözler, 23. Söz, 117)
Fakat insanlardan öylesi de vardır ki, Allah'ın rızâsına nâil olmak için kendi nefsini(ve bütün malını O'nun yolunda) fedâ eder. Allah ise, kullar(ın)a karşı çok şefkatli olandır.(3)
(3)Bu âyet-i kerîme Süheyb bin Sinan er-Rûmî (ra) hakkında nâzil oldu. O, Medîne’ye hicret ederken Kureyş müşrikleri arkasından yetişerek kendisine ezâ ve cefâ yapmaya başladıklarında, gāyet ma‘kūl ve iknâ edici sözler söyleyerek, dînine dokunmamaları şartıyla, malını onlara bırakıp kurtulmaya muvaffak oldu. Medîne’ye vardığında, Hz. Ebû Bekir (ra) kendisini bir cemâatle karşıladı ve ona: “Alış-verişin mübârek olsun!” dedi. Süheyb (ra) da cevâben: “Allah sizin ticâretinize de zarar vermesin, fakat ne var?” deyince, ona bu âyet-i kerîmeyi müjdeleyip okudular. (İbn-i Kesîr, c. 1, 184)
Ey îmân edenler! İslâm'a tamâmen girin;(4) ve şeytanın adımlarına uymayın! Çünki o, size apaçık bir düşmandır.
(4)Bu âyet-i celîle, İslâm’a girmelerine rağmen, Tevrât’ın bazı emirlerine uymak için izin isteyen bir kısım ehl-i îmân hakkında nâzil oldu. (Kurtubî, c.
2:3, 24)
O hâlde, size apaçık deliller geldikten sonra eğer (İslâm'a tamâmen girmekten)saparsanız, artık bilin ki şübhesiz Allah, Azîz (kudreti dâimâ üstün gelen)dir, Hakîm (her işi hikmetli olan)dır.
(O müşrikler) ille de, Allah'ın (azâbının) ve meleklerin buluttan gölgeler içinde kendilerine gelip işin bitirilmesini mi (helâk edilmelerini mi) bekliyorlar? Nihâyet bütün işler, ancak Allah'a döndürülür.
İsrâiloğullarına sor, onlara (hidâyet vesîlesi olacak) nice apaçık mu'cizelerden verdik (de inkâr ettiler). O hâlde kim Allah'ın ni'metini (mu'cizelerini) kendisine geldikten sonra (onu) değiştirirse (inkâr sebebi yaparsa), artık şübhesiz ki Allah, azâbı çok şiddetli olandır.
İnkâr edenlere dünya hayâtı süslenmiştir de îmân edenlerle alay ediyorlar. Hâlbuki(günahlardan) sakınanlar, kıyâmet gününde onların üstündedirler. Allah ise, dilediği kimseyi hesabsız rızıklandırır.
İnsanlar tek bir ümmet (aynı din üzere) idi (daha sonra ihtilâfa düştüler); bunun üzerine Allah, müjdeleyiciler ve (aynı zamanda) korkutucular olarak peygamberler gönderdi ve hakkında ihtilâfa düştükleri şeyler husûsunda, insanların aralarında hüküm vermek için, berâberlerinde hak ile Kitâb indirdi. Ancak kendilerine onun (o kitâbın) verildiği kimseler, onlara apaçık deliller geldikten sonra aralarındaki zulüm (ve hased)den dolayı onda da ihtilâfa düştüler. Sonra Allah, (o ehl-i kitâbın) üzerinde ihtilâfa düştükleri hakka, îmân edenleri izniyle hidâyet eyledi. Çünki Allah, dilediği kimseyi (hikmetine binâen kendi lütfundan) dosdoğru bir yola hidâyet eder.
(Ey mü'minler!) Yoksa sizden önce gelip geçenlerin hâli (sizin de) başınıza gelmeksizin (kolayca) Cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlara öyle fakirlikler ve hastalıklar dokundu ve öyle (belâlarla) sarsıldılar ki, hattâ peygamber ve berâberindeki îmân edenler: “Allah'ın yardımı ne zaman!” diyecek (hâle gelmiş)lerdi!(1) Dikkat edin, şübhe yok ki Allah'ın yardımı yakındır.
(1)Sahîh-i Buhârî’de zikredilen bir rivâyete göre Habbâb bin Eret (ra) şöyle demiştir: “Biz Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a: ‘Yâ Resûlallah! Bizim için Allah’dan yardım dileğinde bulunmayacak mısın? Bizim için duâ etmeyecek misin?’ dedik. Peygamber Efendimiz (asm): ‘Sizden evvel geçenlerden birinin başının ortasına testere konup, tâ ayağına kadar biçilirdi de, bu onu dîninden vazgeçirmezdi! Demirden taraklarla taranır, eti kemiğinden ayrıldığı hâlde, bu onu yine de dîninden döndürmezdi!’ buyurdu.” Yine Resûlullah (asm) buyurdu ki: “Allah’a yemîn olsun ki, Allah-ü Teâlâ bu dînin hâkim olmasını murâd etmektedir. Öyle ki, yolcu San‘a’dan bineğine binecek, Hadrâmût’a kadar gelecek, Allah’dan başkasından ve koyunları için de kurttan başkasından korkmayacaktır. Fakat siz acele ediyorsunuz!” (İbn-i Kesîr, c. 1, 188)
(Ey Resûlüm!) Sana (Allah yolunda) neyi (kime) sarf edeceklerini soruyorlar. De ki: “Hayır (ve hasenât)dan ne sarf ederseniz, artık (onlar); ana baba, en yakınlar, yetimler, yoksullar ve yolda kalmış(lar) için olmalıdır.” Hayır (ve hasenât)dan ne yaparsanız, artık muhakkak ki Allah, onu hakkıyla bilendir.(2)
(2)“Ey insan! Yaptığın hizmet, ettiğin ubûdiyet (kulluk) boşu boşuna gitmez. Bir dâr-ı mükâfât, bir mahall-i saâdet (saâdet yeri) senin için ihzâr edilmiştir (hazırlanmıştır). Senin şu fânî dünyâna bedel, bâkī bir Cennet seni bekler. İbâdet ettiğin ve tanıdığın Hâlık-ı zü’l-Celâl’in va‘dine îmân ve i‘timâd et. Ona va‘dinde hulf etmek muhâldir (sözünde durmamak imkânsızdır). Kudretinde hiçbir cihetle noksâniyet yoktur. İşlerine, acz müdâhale edemez. Senin küçük bahçeni halk ettiği (yarattığı) gibi, Cenneti dahi senin için halk edebilir ve halk etmiş ve sana va‘d etmiş ve va‘d ettiği için, elbette seni onun içine alacak!” (Asâ-yı Mûsâ, 10. Hüccet-i Îmâniye, 189)
(Ey mü'minler!) O, hoşunuza gitmediği hâlde savaş size farz kılındı.(1) Fakat olur ki, bir şeyden hoşlanmazsınız ama, o sizin için hayırlıdır. Ve olur ki bir şeyi (de) seversiniz, hâlbuki o sizin için bir şerdir. Allah ise (sizin için hayır olanı) bilir de siz bilmezsiniz.
(1)Bir hadîs-i şerîfte Resûlullah (Aleyhissalâtü Vesselâm): “Kim gazâ etmeden veya kendini gazâya hazırlamaksızın vefât ederse, câhiliyet ölümü ile ölür” buyurmuştur. (İbn-i Kesîr, c. 1, 189)“Cihâda asker sevk etmekte, elbette bazı cüz’î ve maddî ve bedenî zarar ve şer olur. Fakat o cihadda hayr-ı kesîr (büyük hayır) var ki, İslâm küffârın istîlâsından kurtulur.” (Mektûbât, 12. Mektûb, 32)
(Ey Resûlüm!) Sana, haram ayı, onda savaşmayı soruyorlar. De ki: “Onda savaşmak büyük (bir günah)tır. Fakat (insanları) Allah yolundan men' etmek ve O'nu inkâr etmek, hem (mü'minleri) Mescid-i Harâm'dan (men' etmek) ve ehlini oradan çıkarmak Allah katında (günah cihetiyle) daha büyüktür. Çünki fitne (çıkarmak ve mü'minleri inkâra zorlamak), öldürmekten daha büyük (bir günah)tır.”(2) (Ey Habîbim!) Eğer güçleri yetse, sizi dîninizden döndürünceye kadar sizinle savaşmayı bırakmazlar. İçinizden kim dîninden döner de kendisi kâfir olarak ölürse,(3) işte onlar yok mu, (onların) amelleri dünya ve âhirette boşa gitmiştir. Ve yine onlar ateş ehlidirler! Onlar orada ebedî olarak kalıcıdırlar.
(2)Peygamber Efendimiz (asm)’ın, Kureyş’in ahvâlini gözlemek üzere gönderdiği birlik, bir Kureyş kervanıyla karşılaşmış ve ileri gelenlerden birini öldürerek ganîmetlerle Medîne’ye dönmüştü. Receb ayının son günü meydâna gelen bu hâdisenin Kureyşlilerce, “haram ayların ihlâli” olarak etrâfa yayılması Müslümanlar arasında büyük üzüntüye sebeb oldu. Birlikteki ferdlerin, yaptıklarına çok pişmân olarak, affedildiklerini beyân edecek bir vahyi beklemeye başlamaları üzerine bu âyet-i kerîme nâzil oldu. (İbn-i Kesîr, c. 1, 190)Haram aylar, İslâm’dan evvel Arab kabîleleri arasında savaşın yasaklandığı Zilka‘de, Zilhıcce, Muharrem ve Receb aylarıdır. (Bilmen, c. 2, 217)(3)“Bazıların dinden râbıtaları (bağları) kopsa, o vakit o dinsizler hayât-ı ictimâiyede bir semm-i kātil(öldürücü zehir) hükmünde zarar verecekler. Çünki mürtedin (dinden dönenin) vicdânı tamâmen bozulduğundan, o mürted hayât-ı ictimâiyeye zehir olur.” (Lem‘alar, 17. Lem‘a, 126)
Muhakkak ki îmân edenler ve Allah yolunda hicret edip cihâd edenler var ya, işte onlar Allah'ın rahmetini ümîd ederler. Çünki Allah, Gafûr (kullarını çok bağışlayan)dır, Rahîm (onlara çok merhametli olan)dır.
Sana, şarab ve kumardan soruyorlar. De ki: “Onlarda büyük bir günah ve insanlar için birtakım faydalar vardır. Fakat günahları, faydalarından daha büyüktür.”(4) Sana, (Allah yolunda) neyi (kime) sarf edeceklerini soruyorlar. De ki: “(İhtiyaçtan) fazla olanı!” Allah, size âyetleri böyle iyice açıklar; tâ ki düşünesiniz.(5)
(4)Bu âyet-i kerîme üzerine ashâbın çoğu şarabı terk etti. Nisâ Sûresinin 43. âyeti ile getirilen: “İçkili iken namaza yaklaşmayınız!” hükmü ile hemen hemen herkesin terk ettiği bu kötü amel, Mâide Sûresinin 90 ve 91. âyetleriyle tamâmen haram kılındı ve bundan önceki âyetler de neshedilerek hükmü kaldırıldı. (Râzî, c.
3:6, 44)(5)“Âyât-ı Kur’âniye (Kur’ân’ın âyetleri), başlarında ve âhirlerinde (sonlarında) beşeri aklına havâle eder: ‘Aklına bak!’ der, ‘Fikrine, kalbine mürâcaat et, meşveret et (danış), onunla görüş ki bu hakīkati bilesin!’ diyor.” (Mektûbât, Hutbe-i Şâmiye, 404)
Dünya ve âhiret hakkında (lehinize olanı düşünün)! Hem sana yetimlerden soruyorlar. De ki: “Onlar hakkında ıslahta bulunmak (onları yüzüstü bırakmaktan) daha hayırlıdır.” O hâlde (nafakalarınızı birleştirerek) onlarla bir arada yaşarsanız, artık (onlar sizin) kardeşlerinizdir.(1) Allah, (onlar hakkında) bozgunculuk edeni, ıslâh edenden ayırır. Hâlbuki Allah dileseydi elbette sizi zora koşardı. Şübhe yok ki Allah, Azîz (dâimâ üstün gelen)dir, Hakîm (her işi hikmetli olan)dır.
(1)“Yetimin malına yaklaşmayın!” meâlindeki âyet-i celîle nâzil olduğunda, insanlar onlarla bir arada olmaktan çekindiler ve onlardan uzaklaştılar. Bu hususta bir ruhsat olarak: “Eğer onlarla bir arada yaşarsanız, artık (onlar sizin) kardeşlerinizdir” meâlindeki âyet-i kerîme nâzil olunca bu hüküm, onlara yardımcı olmak isteyen ve onların geçimlerinin bozulmasına üzülen mü’minler için Cenâb-ı Hakk tarafından bir kolaylık oldu. (Râzî, c.
3:6, 54-55)
Hem îmân etmedikçe müşrik kadınlarla evlenmeyin! Ve elbette mü'min bir câriye,(hür) bir müşrik kadından daha hayırlıdır. (O müşrik kadın) hoşunuza gitse bile! Îmân etmedikçe müşrik erkekleri de (mü'min kadınlarla) evlendirmeyin! Elbette mü'min bir köle,(hür) bir müşrikten daha hayırlıdır. (O müşrik) hoşunuza dahi gitse!(2) İşte onlar ateşe da'vet ederler. Allah ise, izniyle Cennete ve mağfirete (vesîle olacak amellere) da'vet ediyor; âyetlerini de insanlara iyice açıklıyor, tâ ki ibret alsınlar.
(2)Bu âyet-i kerîme, Abdullah bin Revâha (ra)’ın âzâd ettiği câriyesi ile evlenmesini, bazı kimselerin kınaması üzerine nâzil olmuştur. Mâide Sûresinin 5. âyetiyle ehl-i kitab kadınları müşrik kadınlardan istisnâ edilerek Müslüman erkeklerin ehl-i kitab kadınlarıyla evlenebilmelerine kerâhetle ruhsat verilmesine rağmen, Müslüman kadınların, îmân etmeyen erkeklerle evlenmeleri dînen haramdır. (İbn-i Kesîr, c. 1, 193)“Şer‘an koca, karıya küfüv olmalı, yani birbirine münâsib olmalı. Bu küfüv ve denk olmanın en mühimi diyânet(din) noktasındadır. Ne mutlu o kocaya ki, kadınının diyânetine bakıp kadınını taklîd eder, refîkasını (eşini)hayât-ı ebediyede kaybetmemek için mütedeyyin (dindar) olur! Bahtiyârdır o kadın ki, kocasının diyânetine bakıp: ‘Ebedî arkadaşımı kaybetmeyeyim!’ diyerek takvâya girer! Veyl (yazıklar olsun) o erkeğe ki, sâliha kadınını kaybettirecek olan sefâhete (günâhlara) girer! Ne bedbahttır o kadın ki, müttakī (takvâ sâhibi) kocasını taklîd etmez, o mübârek ebedî arkadaşını kaybeder! Binler veyl o iki bedbaht zevc ve zevceye ki, birbirinin fıskını ve sefâhetini taklîd ediyorlar! Ve birbirinin ateşe atılmasına yardım ediyorlar!” (Lem‘alar, 24. Lem‘a, 207)
Sana hayızdan da soruyorlar. De ki: “O bir ezâdır!” Bu sebeble, hayızlı iken kadınlardan uzak durun ve temizleninceye kadar onlara yaklaşmayın! Temizlendikleri zaman ise, artık Allah'ın size emrettiği yerden onlara varın! Şübhesiz ki Allah, çok tevbe edenleri sever, çok temizlenenleri de sever.
Kadınlarınız sizin için bir tarladır; öyle ise tarlanıza dilediğiniz şekilde gelin ve kendiniz için (sâlih amellerle) hazırlık yapın! Hem Allah'dan sakının ve gerçekten siz O'na kavuşacak kimseler olduğunuzu bilin! (Ey Resûlüm!) O hâlde mü'minleri müjdele!
Allah'ı, yeminleriniz dolayısıyla iyilik yapmanıza, (günahlardan) sakınmanıza veinsanların arasını düzeltmenize engel (bahâne) kılmayın!(3) Çünki Allah, Semî' (yeminlerinizi işiten)dir, Alîm (niyetlerinizi bilen)dir.
(3)Bir hadîs-i şerîfte buyrulmuştur ki: “Bir kimse bir şeye yemîn eder de sonra başka bir şeyi daha hayırlı görürse, o hayırlı olanı yapsın ve yemînine keffâret versin!” (Beyzâvî, c. 1, 120)
Allah, yeminlerinizdeki kasıdsız hatâ(larınız) ile sizi mes'ûl tutmaz, fakat kalblerinizin kazandığı (asıl kasdettiğiniz yeminler) ile sizi mes'ûl tutar. Çünki Allah, Gafûr(çok mağfiret eden)dir, Halîm (cezâlandırmakta hiç acele etmeyen)dir.
Kadınlarından uzak durmaya yemîn edenler için dört ay beklemek (mecbûriyeti)vardır. O hâlde (bu müddet içinde kadınlarına) dönerlerse, artık şübhesiz ki Allah, Gafûr(çok bağışlayıcı)dır, Rahîm (çok merhamet eden)dir.
Eğer boşamaya karar verirlerse, artık muhakkak ki Allah, Semî' (hakkıyla işiten)dir, Alîm (herşeyi bilen)dir.
Boşanmış kadınlar ise kendi kendilerine üç hayız müddeti(1) beklerler. Artık (o kadınlar) Allah'a ve âhiret gününe îmân ediyorlarsa, (bir başkasıyla evlenmek için)rahimlerinde Allah'ın yarattığını (çocuk veya hayzı) gizlemeleri kendilerine helâl olmaz. Eğer kocaları (bu durumu) düzeltmek isterlerse, bu (bekleme süresi)nin içinde onları geri almaya daha çok hak sâhibidirler.(2) (Kocalarının) onlar üzerinde örfe uygun olan (haklar)ı gibi, onların da (kocaları üzerinde hakları) vardır. Fakat erkekler için onların üzerine bir derece(bir üstünlük) vardır. Allah ise, Azîz (dâimâ üstün gelen)dir, Hakîm (her işi hikmetli olan)dır.
(1)Âyette bahsi geçen قُرُٓوءٌkelimesi, Ebû Hanîfe, Ahmed bin Hanbel ve birçok ulemâya göre hayız müddeti, Şâfiî ve Mâlikî’ye göre temizlik müddeti olarak tefsîr edilmiştir. (Kurtubî, c.
2:3, 113)(2)Her kadın, ric‘î talâkla boşanma hâlinde, iddet müddetinin sonunda nikâhını sona erdirme hakkına sâhibdir. Ancak kocası, o süre bitmeden dönme hakkını kullanırsa, karısının o hakkı sona erer. (Râzî, c.
3:6, 101)
(Ric'î, dönüşü mümkün) boşama iki def'adır; bundan sonra ya iyilikle tutmak veya güzellikle salıvermek vardır. Fakat onlara (mehir olarak) verdiklerinizden bir şey almanız size helâl olmaz; ancak (her iki taraf da) Allah'ın hudûduna (karı ile koca arasındaki haklara)riâyet edemeyeceklerinden korkarlarsa, müstesnâ! Bu yüzden (siz de bu ikisinin) Allah'ın hudûduna riâyet edemeyeceklerinden korkarsanız, (kadının boşanmak için kocasına) fidye verdiği o şeyde (mehrini veya daha farklı bir bedeli kocasına vermesinde) ikisine de bir günah yoktur. Bunlar Allah'ın hudûdudur; sakın onları aşmayın! Kim de Allah'ın hudûdunu aşarsa, işte zâlimler ancak onlardır.(3)
(3)İbn-i Abbâs (ra) şöyle demiştir: “Abdullah bin Übey’in kızı Cemîle, Resûlullah (asm)’a gelerek, kocasından ayrılmak istediğini, onun dînî ve ahlâkī bir ayıbı olmadığını, fakat yüzü ve dış görünüşü i‘tibâriyle bir türlü alışamadığını, dolayısıyla bir mü’mine buğz ederek küfrân-ı ni‘mette (nankörlükte) bulunmaktan endişe ettiğini ifâde edince, Resûlullah (asm): ‘Mehir olarak aldığın bahçeyi geri vermeye râzı olacak mısın?’ buyurdular. ‘Evet’ cevâbını alınca, Resûlullah (asm), Cemîle’nin kocası Sâbit bin Kays (ra)’a hitâben: ‘Bahçeyi al ve hanımını bir talâk-ı bâin (tamâmen ayrılmak üzere yapılan boşama) ile boşa!’ buyurdular.” (İbn-i Kesîr, c. 1, 205)
Böylece (kocası) onu (iki hakkını da kullandıktan sonra üçüncü def'a) boşarsa, artık bundan sonra (o kadın) ondan başka bir koca ile evlenmedikçe ona helâl olmaz. Bununla berâber (bu ikinci kocası da) onu boşarsa, Allah'ın hudûduna riâyet edeceklerini zannettikleri takdirde, artık birbirlerine dönmelerinde onlara bir günah yoktur. İşte bunlar Allah'ın hudûdudur, (ehemmiyetini) bilecek bir kavim için onları açıklıyor.
Ve kadınları (ric'î, dönüşü mümkün bir boşama ile) boşadığınızda, bekleme müddetlerinin de sonuna geldiklerinde, artık onları (ya) iyilikle tutun veya kendilerini iyilikle salıverin; yoksa(sırf) zulmetmeniz için zarar vermek üzere onları tutmayın!(1) Artık kim böyle yaparsa, o takdirde şübhesiz kendine zulmetmiş olur. Ve Allah'ın âyetlerini alaya almayın! Hem Allah'ın üzerinizdeki ni' me ti ni ve kendisiyle nasîhat etmek üzere size indirdiği Kitâb'ı ve hikmeti (kitabdaki hükümleri) hatırlayın! Artık Allah'dan sakının ve bilin ki, şübhesiz Allah, herşeyi hakkıyla bilendir.
(1)İbn-i Abbâs (ra)’ın beyânına göre, bir adam âilesini boşar, sonra iddeti (üç hayız süresi) tamam olmadan evvel ona döner, sonra yine boşardı. Böylece ona zarar verip, müşkilât çıkarırdı. İşte bunun üzerine bu âyet-i kerîme nâzil oldu. (İbn-i Kesîr, c. 1, 210)
Hem kadınları (ric'î, dönüşü mümkün bir boşama ile) boşadığınızda, bekleme müddetlerini de bitirdiklerinde, artık aralarında meşrû' olarak anlaştıkları takdirde, bu durumda kocalarıyla (tekrar) evlenirler diye onlara mâni' olmayın!(2) Bu, içinizden Allah'a ve âhiret gününe îmân etmekte olan kimselere, kendisiyle nasîhat olunan(bir e mir)dir. Bu, sizin için daha hayırlı ve da ha temizdir. Çünki (sizin için neyin daha hayırlı olduğunu, ancak) Allah bilir, siz bilmezsiniz.
(2)Ma‘kıl bin Yesar (ra) kız kardeşini, Abdullah bin Âsım (ra)’a nikâhlamıştı. Abdullah (ra) onu boşadı. Sonra iddeti içinde tekrar almaya tâlib oldu. Ma‘kıl (ra) buna rızâ göstermedi ve: “Allah hakkı için o artık sana dönmeyecektir!” dedi. Bunun üzerine bu âyet-i celîle nâzil oldu. (Celâleyn Şerhi, c. 1, 282)
Anneler de, emzirmeyi tamamla mak isteyen (baba) için, çocukları nı tam iki yıl emzirirler. Çocuk kendisinin olan (babaya) da, meşrû' (örfe uy gun) bir şekilde onların (annelerin)yiyecek ve giyecekleri(ni te'mîn etme borcu) vardır. Kimse gücünün yet meyeceği bir şey le mükellef tutulmaz. Ne anne, yavrusu yüzünden ne de çocuk kendisinin olan (baba), çocuğu yüzünden zarara uğratılır. (Baba öldüğü zaman) mîras¬çının üzerine de bunun aynısı (borçtur). Artık (anne ile baba) kendi rızâ la rıyla ve müşâvere ederek (çocuğu sütten) ayırmak isterlerse, bundan dolayı ikisinin üzerine bir günah yoktur. Eğer çocuklarınızı (süt anneye) emzirtmek isterseniz, verdiğiniz (ücret)i güzellikle teslîm ettiğiniz takdirde artık size bir günah yoktur. O hâlde Allah'dan sakının ve bilin ki şüb hesiz Allah, ne yapıyorsanız hakkıyla görendir.
Sizden vefât edip de geride zevceler bırakanlar(ın zevceleri) ise, kendi kendilerine dört ay on gün beklerler. Böylece bekleme müddetlerinin sonuna geldikleri zaman, artık kendileri hakkında meşrû' olarak yaptıklarında size bir günah yoktur.(1) Allah ise, ne yapıyorsanız hakkıyla haberdar olandır.
(1)Âyette zikredildiği gibi, kocası ölen kadının dört ay on gün evlenmeden beklemesi gerekir. Bu müddet içerisinde, koku sürünmekten ve süslenmekten kaçınmalıdır. Bir hadîs-i şerîfte Peygamber Efendimiz (asm)şöyle buyurmuşlardır: “Allah’a ve âhiret gününe îmân eden bir kadın için, ölüye üç geceden fazla yas tutması helâl olmaz; ancak kocası müstesnâ, ona dört ay on gün yas tutar.” (Ahkâmü’l-Kur’ân, Cessâs, c. 2, 125)Müfessirlere göre bu beklemenin hikmeti, kadının hâmile olması ihtimâline binâen, çocuğun nesebinin karışmaması için bir tedbirdir. Nitekim Sahîh-i Buhârî ve Müslim’de geçen bir hadîs-i şerîfte Peygamber Efendimiz (asm), dört ay on günlük süreyi îzah sadedinde, cenînin anne karnındaki durumunu şöyle ifâde buyurmuşlardır: “Sizden biriniz anne karnında yaratılırken kırk gün bir su damlası olarak kalır, sonra bu kadar süre içinde bir alaka (ana rahmi duvarına tutunmuş asılı bir hücre topluluğu) olur, sonra yine bu kadar sürede bir mudğa (dişle çiğnenmiş ete benzeyen bir cenin) olur. Sonra ona melek gönderilip ruh üflenir.” Hadîs-i şerîfte zikredilen safhaların tamâmı üç kırktır ki yüz yirmi gün, yani dört ay eder. Bundan sonraki on günlük süre ise, bazı ayların noksan olmasından ve rûhun cenîne üflenmesinden sonra hareketinin zuhûr etmesi için bir ihtiyattır. (İbn-i Kesîr, c. 1, 214)
(Kocaları ölen) kadınlarla evlenmek isteğini(zi onlara, üstü kapalı bir söz veya hareket gibi) kendisiyle îmâ ettiğiniz şey husûsunda veya (böyle bir arzuyu) gönüllerinizde gizlemenizde size bir günah yoktur. Allah, gerçekten sizin onları (nikâhlarına) ileride (tâlib olarak) anacağınızı bilmiştir; fakat meşrû' bir söz söylemeniz dışında, onlarla gizlice anlaşmayın! (Üzerinize farz olarak) yazılmış olan bekleme müddeti sona erinceye kadar da nikâh akdine azmetmeyin! Hem bilin ki gerçekten Allah, içinizde olanı bilir, bu sebeble O'ndan sakının! Yine bilin ki şübhesiz Allah, Gafûr (çok mağfiret eden)dir, Halîm (cezâlandırmakta hiç acele etmeyen)dir.
Eğer kadınları kendilerine dokunmadan ve onlara bir mehir ta'yîn etmeden boşarsanız size bir günah yoktur. Fakat (gönüllerini alacak şekilde) onları faydalandırın!(2)Genişlik içinde olan(ınız)a, kendi durumuna göre, darlık içinde olan(ınız)a da gücü yettiğince(onları faydalandırma borcu) vardır. (Bu,) iyilik edenler üzerine bir vazîfe olarak örfe uygun bir faydalandırmadır.
(2)Kendilerine temâs edilmeden ve mehir ta‘yîn edilmeden boşanan kadınlara mahrûmiyetlerini telâfî edip, gönüllerini almak için bir hediye vermek, yani bir şekilde faydalandırmak vâcibdir. Fıkıhta beyân edildiği üzere, bunun en azı bir kat elbise veya bunların bedelidir. Bir kat elbise ise, bir baş örtüsü, bir entâri ve bir çarşaftan ibârettir. (Kurtubî, c.
2:3, 200)
Fakat onlara gerçekten bir mehir ta'yîn ettiğiniz hâlde kendilerine dokunmadan önce onları boşarsanız, artık ta'yîn ettiğinizin yarısı (onlarındır). Ancak (o kadınların)bağışlamaları veya nikâh akdi elinde olanın (kocanın) bağışlaması (mehrin tamâmını vermesi)müstesnâ. Bununla berâber (kocaları olarak sizin) bağışlamanız takvâya daha yakındır. Artık aranızda fazîleti unutmayın! Muhakkak ki Allah, ne yapıyorsanız hakkıyla görendir.
Namazlara devâm ediniz, bilhassa orta namaza!(1) Hem gönülden bağlı kimseler olarak Allah'ın huzûruna durun!
(1)Orta namaz hakkında hayli söz söylenmiştir. En meşhûru öğle veya ikindi namazı olmasıdır. Bütün namazlara i‘tinâyı te’mîn etmek için hangisi olduğu kat‘iyetle ta‘yîn olunmamıştır. (Kurtubî, c.
2:3, 209-212)“Asr (ikindi) vaktinde ki o vakit, (...) o günde mazhar olduğu sıhhat ve selâmet ve hayırlı hizmet gibi niam-i İlâhiyenin (İlâhî ni‘metlerin) bir yekûn-i azîm (büyük bir yekün) teşkîl ettiği zamânı, hem o koca güneşin ufûle(batmaya) meyletmesi işâretiyle, insan bir misâfir me’mur ve herşey geçici, bîkarar (kararsız) olduğunu i‘lân etmek zamânıdır. Şimdi, ebediyeti isteyen ve ebed için halk olunan (yaratılan) ve ihsâna karşı perestiş (ibâdet)eden ve firaktan müteellim olan (ayrılıktan elem çeken) rûh-ı insan, kalkıp abdest alıp, şu asr vaktinde ikindi namazını kılmak için Kadîm-i Bâkī ve Kayyûm-ı Sermedî’nin dergâh-ı Samedâniyesine (her ihtiyâcın karşılandığı kapısına) arz-ı münâcât (duâlarını arz) ederek, zevâlsiz ve nihâyetsiz rahmetinin iltifâtına ilticâ edip (sığınıp), hesabsız ni‘metlerine karşı şükür ve hamd ederek, izzet-i rubûbiyetine (umum kâinâtın Rabbi oluşunun izzetine) karşı zelîlâne (tevâzu‘ ile) rükû‘a gidip, sermediyet-i ulûhiyetine (ebedî İlâhlığına) karşı mahviyetkârâne (eziklik içinde) secde ederek, hakīkī bir tesellî, bir râhat-ı ruh bulup huzûr-ı kibriyâsında kemerbeste-i ubûdiyet olmak (kulluk için yüce huzûrunda hâzır olmak) demek olan asr namazını kılmak, ne kadar ulvî bir vazîfe, ne kadar münâsib bir hizmet, ne kadar yerinde bir borc-ı fıtrat (yaratılıştan gelen borcu)edâ etmek, belki gāyet hoş bir saâdet elde etmek olduğunu, insan olan anlar.” (Sözler, 9. Söz, 29)
Fakat (düşmandan) korkarsanız, o takdirde yaya olarak veya binek üzerinde(namaz kılın)! Emîn olduğunuz zaman ise, artık bilmiyor olduğunuz şeyleri size öğrettiği gibi(namazı nasıl kılmanızı ta'lîm etti ise, öylece) Allah'ı zikredin (namazınızı kılın)!
Ve sizden vefât edip de geride zevceler bırakacak (durumda) olanlar var ya,(onlara) zevceleri için (evden) çıkarılmadan, bir yıl müddetince faydalanmayı vasiyet etme(borcu) vardır. Fakat (kendiliklerinden) çıkarlarsa, kendileri hakkında örfe uygun olarak yaptıklarında artık size bir günah yoktur. Allah ise, Azîz (kudreti dâimâ üstün gelen)dir, Hakîm (her işi hikmetli olan)dır.
Boşanmış kadınlara örfe uygun bir şekilde faydalanma (nafaka hakkı) vardır.(Bu,) takvâ sâhibleri üzerine bir borçtur.
Allah size âyetlerini böyle iyice açıklar ki akıl erdiresiniz.
Kendileri binlerce oldukları hâlde, ölüm korkusuyla yurtlarından çıkanları görmedin mi? Bunun üzerine Allah onlara: “Ölün!” (diye) buyurdu, sonra da onları diriltti.(2) Şübhesiz ki Allah, insanlara karşı gerçekten büyük ihsan sâhibidir, fakat insanların çoğu şükretmezler.
(2)Rivâyet edildi ki, Irak’ta Vâsıt taraflarında vebâ çıkmış ve ahâli ölümden kurtulmak için firâr etmiş, fakat hepsi de telef olmuşlardı. Sayıları kırk bini aşkın olan bu insanları ölümden kaçmanın mümkün olmadığına bir ibret olmak üzere öldüren Allah, onları tekrar diriltip hayâta mazhar etmişti. (Nesefî, c. 1, 222)
O hâlde Allah yolunda savaşın ve bilin ki şübhesiz Allah, Semî' (hakkıyla işiten)dir, Alîm (hakkıyla bilen)dir.
Kimdir şu kimse ki, Allah'a güzel bir borç versin de (Allah) onu kendisine kat kat fazlasıyla artırsın!(3) Çünki Allah, (rızkı dilediğine) daraltır ve (dilediğine) genişletir. Hem(sonunda) O'na döndürüleceksiniz.
(3)Allah’a güzel bir borç vermek, Allah yolunda harcamak ma‘nâsındadır. (Râzî, c.
3:6, 181)
Mûsâ'dan sonra İsrâiloğullarının ileri gelenlerini görmedin mi? Hani bir peygamberlerine(1) şöyle demişlerdi: “Bize bir hüküm dar gönder ki, Allah yolunda savaşalım!” (Peygamberleri) dedi ki: “Ya üzerinize savaş farz kılınır da, savaşmayacak olursa nız?” (On lar:) “Gerçekten yurt larımızdan ve evlâd la rımız(ın ya nın)dan çıkarıldığımız hâlde, ne den biz Allah yolunda savaşmayalım?” dediler. Fakat üzer leri ne savaş farz kılınınca, içlerinden pek azı müs tesnâ, (savaştan) yüz çevirdiler. Hâlbuki Allah, o zâ lim leri hakkıyla bilendir.
(1)Ekser rivâyetlere göre bu Peygamber, Eşmûîl (as)’dır. (Râzî, c.
3:6, 185)
Bunun üzerine peygamberleri onlara şöyle dedi: “Şübhesiz ki Allah, size hükümdar olarak doğrusu Tâlût'u göndermiştir.” Dediler ki: “Biz hükümdarlığa ondan daha lâyık olduğumuz hâlde ve mal cihetiyle (kendisine) bir genişlik verilmemişken, üzerimize onun hükümdar olması nasıl olur?”(2) (Peygamberleri ise) şöyle dedi: “Muhakkak ki Allah, onu üzerinize seçti ve ilim ve cisimde bir genişlik (ve kuvvet) cihetiyle onu (sizden) fazla kıldı. Çünki Allah, mülkünü dilediği kimseye verir.” Ve Allah, Vâsi' (lütfu geniş olan)dır, Alîm(hakkıyla bilen)dir.
(2)İsrâiloğulları neslinde, biri peygamberlik, diğeri hükümdarlık olmak üzere iki kol vardı. (Kader-i İlâhî’nin taksîmi ve hikmetiyle) Lâvî neslinden gelenler, nübüvvet; Yehûdâ’dan gelenler ise, hükümdarlık kolunu teşkîl ediyorlardı. Kendi üzerlerine bu iki kolun hâricinde olan başka bir koldan gelen Tâlût’un, hükümdar ta‘yîn edildiğini görünce şaşırdılar. (Celâleyn Şerhi, c. 1, 303)
Nihâyet peygamberleri onlara şöyle dedi: “Şübhesiz onun hükümdarlığının alâmeti,(vaktiyle sizden alınan) tabutun(3) size gelmesidir ki, onun içinde Rabbinizden bir sekîne(ruhlara emniyet veren bir huzur) ve Mûsâ ehlinin ve Hârûn ehlinin bıraktıklarından geriye kalan birtakım şeyler vardır; onu melekler taşıyacaktır.Eğer mü'min kimseler iseniz, şübhesizbunda sizin için gerçekten bir delil vardır.”
(3)Tabut, içinde Tevrât levhalarının asıl nüshasından parçalar, yine Tevrât’tan yazılmış bir parça ve Hz. Mûsâ (as)’ın Asâ’sı, elbisesi, ayakkabısı ve Hârûn (as)’ın sarığı bulunan bir sandıktır. Hz. Mûsâ (as), savaştığı zaman onu ordunun önünde götürürdü. Böylece İsrâiloğullarının kalbi huzur bulur ve savaştan kaçmazlardı. Hz. Mûsâ (as)’dan sonra bir savaşta tabut İsrâiloğullarından alınmıştı. Daha sonra melekler, tabutu gökle yer arasında taşıyarak geldiler ve herkesin gözü önünde Tâlût’un önüne bıraktılar. (Nesefî, c. 1, 249)
Böylece Tâlût ordu(su)yla (Kudüs'ten) ayrılınca (onlara) şöyle dedi: “Muhakkak ki Allah, sizi bir nehirle (de) imtihân edicidir. Buna rağmen kim ondan içerse, artık benden değildir. Eliyle bir avuç alan müstesnâ, kim de ondan (izin verilenden fazlasını) tatmazsa, işte şübhesiz o bendendir!” Fakat içlerinden pek azı müstesnâ, (hepsi) ondan (kana kana) içtiler.Derken o ve berâberindeki îmân edenler onu (nehri) geçince, (sudan içenler): “Bugün Câlût ve ordusuna karşı bizim tâkatimiz yoktur!” dediler. Gerçekten kendilerinin Allah'a kavuşacak kimseler olduklarını sezenler (yakinen inananlar) ise şöyle dediler: “Nice az (sayıdaki)topluluk, (daha) çok (sayıdaki) cemâate Allah'ın izniyle galib gelmiştir!”(1) Çünki Allah, sabredenlerle berâberdir.(2)
(1)“Üç elif ittihâd etmezse (birleşmezse), üç kıymeti var. Eğer sırr-ı adediyet ile ittihâd etse, yüz on bir kıymet alır. Dört kere dört ayrı ayrı olsa, on altı kıymeti var. Eğer sırr-ı uhuvvet (kardeşlik sırrı) ve ittihâd-ı maksad (maksadda birlik) ve ittifâk-ı vazîfe (vazîfe birliği) ile tevâfuk edip (birleşip) bir çizgi üstünde omuz omuza verseler, o vakit dört bin dört yüz kırk dört kuvvetinde ve kıymetinde olduğu gibi, hakīkī sırr-ı ihlâs ile, on altı fedâkâr kardeşlerin kıymet ve kuvve-i ma‘neviyesi (ma‘nevî gücü) dört binden geçtiğine, pek çok vukūât-ı târihiye (târihî hâdiseler) şehâdet ediyor. Bu sırrın sırrı şudur ki: Hakīkī ve samîmî bir ittifakta, her bir ferd, sâir kardeşlerinin gözüyle de bakabilir ve kulaklarıyla da işitebilir. Güyâ on hakīkī müttehid (birleşmiş) adamın her biri yirmi gözle bakıyor, on akılla düşünüyor, yirmi kulakla işitiyor, yirmi el ile çalışıyor bir tarzda ma‘nevî kıymeti ve kuvvetleri vardır.” (Lem‘alar, 21. Lem‘a, 168)(2)“Sabırsız adam teennî (ihtiyat) ile hareket etmediği için, basamakları ya atlar düşer veya noksan bırakır, maksud damına çıkamaz (maksadına ulaşamaz). Onun için hırs mahrûmiyete sebebdir. Sabır ise müşkilâtın anahtarıdır (zorluklardan kurtuluşa vesîledir) ki,اَلْخَر۪يصُ خاَئِبٌ خاَسِرٌ[Hırs gösteren mahrumdur, zarardadır] اَلصَّبْرُ مِفْتاَحُ الْفَراَجِ*[Sabır, ferahlığın anahtarıdır] durûb-ı emsâl (atasözü) hükmüne geçmiştir. Demek Cenâb-ı Hakk’ın inâyet ve tevfîkı (yardımı ve muvaffakıyeti), sabırlı adamlar ile berâberdir.” (Mektûbât, 23. Mektûb, 106)Ayrıca bakınız; (sahîfe 309, hâşiye 1)
(Tâlût ve ona itâat eden mü'minler) Câlût ve ordusuna karşı çıktıklarında ise şöyle dediler: “Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır, ayaklarımıza sebât ver ve kâfirler topluluğuna karşı bize yardım eyle!”
Nihâyet Allah'ın izniyle onları hezîmete uğrattılar ve Dâvûd Câlût'u öldürdü, Allah ona saltanat ve hikmet (peygamberlik) verdi ve dilediği şeylerden ona öğretti.(3) Hâlbuki Allah'ın, insanların bir kısmını (diğer) bir kısmı ile def' etmesi olmasaydı, yeryüzü elbette fesâda uğrardı; fakat Allah, (bütün) âlemlere karşı ihsan sâhibidir.
(3)Hz. Dâvûd (as) saltanatla nübüvveti kendisinde toplayan şanlı bir peygamberdi. İsrâiloğulları, kendilerini yurtlarından çıkaran Câlût’a karşı, hükümdarları Tâlût komutasında harb ettiler. Cenk için er dileyen Câlût’u, Dâvûd (as) öldürdü. Tâlût bunun üzerine kızını ona verdi. Daha sonra öldüğünde yerine Dâvûd (as)geçti. Kudüs’ü başkent yaptı. Oldukça geniş bir saltanat üzerinde adâletle hükmetti. Bir müddet sonra da Cenâb-ı Hakk kendisine peygamberlik verdi. O, çok ağlar ve çok ibâdet ederdi. Çok güzel ve dokunaklı sesi vardı. Bir gün oruç tutar, diğer gün iftar ederdi. Hz. Dâvûd (as), zırh yapıp satmakla geçimini te’mîn eder, elinin kazancından başka bir şey yemezdi. Allah ona kuşların dilini (ilmini) öğretmiş ve dört büyük kitabdan Zebûr-ı Şerîf’i ona inzâl eylemişti. (Bilmen, c. 1, 261)
(Habîbim, yâ Muhammed!) Bunlar Allah'ın âyetleridir; onları sana hak ile okuyoruz. Şübhesiz ki sen, elbette peygamberlerdensin!
İşte bu peygamberler ki, (biz) onların bazı sını bazısına üstün kıldık. İçle rinden kimi var ki, Allah (onunla bizzat) ko nuşmuş, bazıla rını da dereceler le yükseltmiştir. Mer yem oğlu Îsâ'ya ise apaçık delil ler (mu'cize ler) verdik ve onu Rûhü'l-Kudüs (Cebrâîl) ile takviye ettik. Hâlbuki Allah dileseydi, onlar dan son raki ler, kendilerine apaçık deliller geldikten sonra birbirlerini öldürmezlerdi; fa kat (kullarını hayra ve şerre kābil kılarak, irâ de lerinde serbest bı rak tığı için) ihtilâfa düştüler. Bunun ü zerine onlardan bir kısmı îmân etti, bir kısmı da inkâretti. Hâlbuki Allah dileseydi (onlar aslâ) bir bir lerini öldürmez lerdi; fakat Allah, dilediğini yapar.
Ey îmân edenler! İçinde ne bir alış-veriş, ne bir dostluk, ne de (Allah'ın izni olmadıkça) bir şefâat bulunan bir gün gelmeden önce, sizi rızıklandırdığımız şeylerden (Allah yolunda) sarf edin! Kâfirler ise, zâlimlerin ta kendileridir.
Allah ki, O'ndan başka ilâh yoktur. (O,) Hayy (hayâtı ezelî ve ebedî olan)dır, Kayyûm (bütün mevcûdât kendisiyle kaim olan)dır. O'nu ne bir uyuklama, ne de bir uyku tutar. Göklerde ne var, yerde ne varsa O'nundur. İzni olmadan O'nun huzûrunda şu şefâat edecek olan kimdir? (Onların) önlerindekini ve arkalarındakini (geçmiş ve geleceklerini) bilir. Hâlbuki (onlar ise) O'nun ilminden, dilediği kadarından başka bir şey kavrayamazlar. Kürsî'si,(1) gökleri ve yeri kaplamıştır; her ikisinin muhâfazası O'na ağır gelmez. Ve O, Aliyy(pek yüce olan)dır, Azîm (pek büyük olan)dır.(2)
(1)Bu âyet-i kerîmede zikredilen*كُرْسِيٌ lâfzı, Allah’ın ilmi, mülkü veya kudreti ma‘nâlarında tefsîr edilmiştir. (Nesefî, c. 1, 198)(2)“Âyetü’l-Kürsî’de on cümle ile on tabaka-i tevhîdi (tevhid mertebelerini) ayrı ayrı renklerde isbât etmekle berâber: مَنْ ذاَالَّذ۪ي يَشْفَعُ عِنْدَهُٓ اِلَّا بِاِذْنِهِ [İzni olmadan O’nun huzûrunda şu şefâat edecek olan kimdir?] cümlesiyle, gāyet keskin bir şiddetle şirki (Allah’a ortak koşulmasını) ve gayrın (başkasının)müdâhalesini keser, atar. Hem şu âyet İsm-i A‘zam’ın mazharı olduğundan, hakāik-ı İlâhiyeye (İlâhî hakīkatlere) âid ma‘nâları a‘zamî derecededir ki, a‘zamiyet derecesinde bir tasarruf-ı rubûbiyeti (terbiye edicilik tasarrufunu) gösteriyor. Hem umum semâvât ve arza (bütün göklere ve yere) birden müteveccih(yönelen) tedbîr-i ulûhiyeti (İlâhî tedbîri), en a‘zamî bir derecede umûma şâmil (herşeyi içine alan) bir hafîzıyeti (muhâfaza ediciliği) zikrettikten sonra; bir râbıta-i vahdet ve birlik ciheti, o a‘zamî (büyük)tecelliyâtlarının menba‘larını (kaynaklarını) وَهُوَالْعَلِيُّ الْعَظ۪يمُ [O, Aliyy (pek yüce olan)dır, Azîm (pek büyük olan)dır] (cümlesi) ile hulâsa eder.” (Zülfikār, 25. Söz, 48)
Dîn(e girme)de zorlama yoktur;(3) îman küfürden şübhesiz iyice ayrılmıştır. Artık kim tâğûtu (Allah'ın yerine tuttukları herşeyi) inkâr edip Allah'a îmân ederse, böylece şübhesiz kopmayan çok sağlam kulpa tutunmuştur! Allah ise, Semî' (hakkıyla işiten)dir, Alîm (herşeyi bilen)dir.
(3)Bir İslâm memleketinde yaşayan müşrik, îmân etmek veya cizye vermek husûsunda seçim hakkına sâhibdir. Böyle bir kimseye İslâm’ı kabûl etmek için zorlama yapılamaz. Ancak mü’min olan kimseler dinden çıktıkları takdirde, ahidlerini bozduklarından dolayı tevbe etmezlerse cezâlandırılırlar. (Elmalılı, c. 2, 863)
Allah, îmân edenlerin dostudur, onları zulümâttan (küfür karanlıklarından) nûra(îmâna) çıkarır. İnkâr edenlere gelince, onların dostları ise tâğuttur (Allah'ın yerine tuttukları şeylerdir), onları nûrdan zulümâta çıkarırlar.(1) İşte onlar ateş ehlidirler. Onlar orada ebedî olarak kalıcıdırlar.
(1)“Enâniyetine i‘timâd eden (benliğine güvenen), zulmet-i gaflete (gaflet karanlığına) düşen, dalâlet(küfür) karanlığına mübtelâ olan adam, (...) ceb feneri hükmünde nâkıs (noksan) ve dalâlet-âlûd (dalâlete bulaşmış) ma‘lûmât ile zamân-ı mâzîyi (geçmiş zamânı), bir mezâr-ı ekber (büyük bir mezar) sûretinde ve adem-âlûd bir zulümât (yoklukla karışık bir karanlık) içinde görüyor. İstikbâli, gāyet fırtınalı ve tesâdüfe bağlı bir vahşetgâh (vahşet yeri) gösterir. Hem her birisi, bir Hakîm-i Rahîm’in (sonsuz hikmet ve merhamet sâhibinin) birer me’mûr-ı musahharı (itâatkâr me’mûru) olan hâdisât (hâdiseleri) ve mevcûdâtı (varlıkları), muzır (zararlı) birer canavar hükmünde bildirir. وَالَّذ۪ينَ كَفَرُوا اَوْلِياَؤُهُمُ الطَّاغُوتُ يُخْرِجُونَهُمْ مِنَ النَّورِ اِلَي الظُّلُمَاتِ [İnkâr edenlerin dostları ise tâğuttur (Allah’ın yerine tuttukları şeylerdir), onları nûrdan zulümâta çıkarırlar] hükmüne mazhar eder. Eğer hidâyet-i İlâhiye yetişse, îman kalbine girse, nefsin fir‘avuniyeti kırılsa, Kitâbullâh’ı (Kur’ân’ı) dinlese, (...) o vakit birden kâinât bir gündüz rengini alır, nûr-ı İlâhî ile dolar. Âlem اَلّٰلهُ نُورُ السَّمٰواتِ وَالْاَرْضِ[Allah, göklerin ve yerin nûrudur] âyetini okur. O vakit zamân-ı mâzî, bir mezâr-ı ekber değil, belki her bir asrı bir nebînin (peygamberin) veya evliyânın taht-ı riyâsetinde (reisliğinde) vazîfe-i ubûdiyeti (ibâdet vazîfesini) îfâ eden ervâh-ı sâfiye (tertemiz ruhlar) cemâatlerinin vazîfe-i hayatlarını bitirmekle اَلّٰلهُ اَكْبَرْ diyerek makāmât-ı âliyeye (yüce makamlara) uçmalarını ve müstakbel (gelecek) tarafına geçmelerini kalb gözü ile görür. Sol tarafına bakar ki, dağlar-misâl bazı inkılâbât-ı berzahiye ve uhreviye (kabir âlemi ve âhirette olacak büyük hâdiselerin) arkalarında Cennetin bağlarındaki saâdet saraylarında kurulmuş bir ziyâfet-i Rahmâniyeyi(Rahmân olan Allah’ın ziyâfetini) o nûr-ı îmân ile uzaktan uzağa fark eder. (...) Hattâ mevti (ölümü), hayât-ı ebediyenin mukaddemesi (başlangıcı) ve kabri, saâdet-i ebediyenin kapısı görüyor.” (Sözler, 23. Söz, 103-104)
Allah kendisine saltanat verdi diye (gururlanarak) Rabbi hakkında İbrâhîm ile tartışanı (Nemrud'u) görmedin mi? O zaman İbrâhîm (ona): “Rabbim, hayat veren ve öldürendir!” demişti. (O ise:) “Ben (de) hayat verir ve öldürürüm!” dedi.(2) İbrâhîm (bununüzerine): “İşte şübhesiz Allah, güneşi doğudan getiriyor, haydi (sen de) onu batıdan getir!” dedi de artık o inkâr eden şaşırıp kaldı. Çünki Allah, zâlimler topluluğunu (inkârlarındaki ısrarları sebebiyle) hidâyete erdirmez.
(2)Nemrud, bu haksız iddiâsını isbât için hapishâneden getirttiği iki mahkûmdan birisini öldürttü, diğerini bağışladı; böylelikle güyâ hayâta iâde etti. (Kurtubî, c.
2:3, 285)
Veya (görmedin mi) o kimse gibisini (Uzeyr'i) ki, o (duvarları), çatıları üzerine çökmüş (harâb olmuş) bir şehre uğradı. “Allah, burayı ölümünden sonra nasıl diriltecek?” dedi. Bunun üzerine Allah, onu yüz yıl ölü bıraktı, sonra kendisini diriltti. (Ona) buyurdu ki: “Ne kadar kaldın?” (O da:) “Bir gün veya günün bir kısmı kadar kaldım!” dedi. (Allah ona)şöyle buyurdu: “Hayır! Yüz yıl kaldın; şimdi yiyeceğine ve içeceğine bak, bozulmamış! Bir de eşeğine bak (kemikleri dahi çürümüş)! İşte (bunlar) seni insanlara (öldükten sonra dirilmeye)bir delil kılmamız içindir; kemiklere de bak, onları nasıl birbiri üzerine kaldırıyoruz! Sonra da onlara bir et giydiriyoruz.” (Uzeyr, onun diriltilişini müşâhede ederek Allah'ın kudreti)böylece kendisine açıkça belli olunca şöyle dedi: “(Artık) biliyorum ki şübhesiz Allah, herşeye hakkıyla gücü yetendir.”
Ve hani İbrâhîm: “Rabbim! Ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster!” demişti. (Rabbi ise:) “Yoksa inanmadın mı?” buyurdu. (İbrâhîm:) “Hayır (inandım), fakat kalbimin mutmain olması için (istiyorum)” dedi. (Bunun üzerine Rabbi) buyurdu ki: “Öyle ise kuş(lar)dan dört tâne yakalayıp onları kendine alıştır, sonra (onları kesip parçala,) her bir dağın üzerine onlardan bir parça koy, sonra da onları çağır, (bak nasıl) koşarak sana geleceklerdir!” Artık bil ki şübhesiz Allah, Azîz (kudreti dâimâ üstün gelen)dir, Hakîm (her işi hikmetli olan)dır.
Mallarını Allah yolunda sarf etmekte olanların misâli, yedi başak bitiren bir dânenin hâli gibidir ki, her bir başakta yüz dâne vardır. Allah, dilediği kimseye (ecrini) kat kat(fazlasıyla) verir.(1) Çünki Allah, Vâsi' (lütfu geniş olan)dır, Alîm (hakkıyla bilen)dir.
(1)“İşte ey gāfil insan! Bak Cenâb-ı Hakk’ın fazlına ve keremine! Seyyieyi (günâhı) bir iken bin yazmak, haseneyi (iyiliği) bir yazmak veya hiç yazmamak adâlet olduğu hâlde, bir seyyieyi bir yazar, bir haseneyi on, bazen yetmiş, bazen yedi yüz, bazen yedi bin yazar. Hem şu nükteden anla ki, o müdhiş Cehenneme girmek cezâ-yı ameldir (amelin karşılığıdır), ayn-ı adildir (adâletin ta kendisidir). Fakat Cennete girmek, mahz-ı fazıldır (tam bir lütuftur).” (Sözler, 23. Söz, 110)
Mallarını Allah yolunda sarf etmekte olanlar, sonra sarf ettikleri şey(in arkasın)a başa kakma ve (gönül) incitme katmayanlar var ya, onların, Rableri katında mükâfâtları vardır. Hem onlara hiçbir korku yoktur ve onlar mahzun olmazlar.(2)
(2)Bu âyet-i kerîme, Tebük Seferi dolayısıyla hazırlanan ve “Ceyşü’l-Usra” (Zorluk Ordusu) denilen ordunun donatılması için bin deve veren Hz. Osman (ra) ile dört bin deve vererek yardım eden Abdurrahman bin Avf (ra) hakkında nâzil olmuştur. (Celâleyn Şerhi, c. 1, 330)“Ey ehl-i kerem ve vicdan (ikrâm edici ve vicdan sâhibi) ve ey ehl-i sehâvet ve ihsan (cömert ve ihsân edici olanlar)! İhsanlar zekât nâmına olmazsa, üç zararı var. Bazen de fâidesiz gider. Çünki Allah nâmına vermediğin için, ma‘nen minnet ediyorsun, bîçâre fakiri minnet esâreti altında bırakıyorsun. Hem makbûl olan duâsından mahrum kalıyorsun. Hem hakīkaten Cenâb-ı Hakk’ın malını ibâdına (kullarına) vermek için bir tevzîât(dağıtma) me’mûru olduğun hâlde, kendini sâhib-i mal zannedip bir küfrân-ı ni‘met (nankörlük) ediyorsun. Eğer zekât nâmına versen, Cenâb-ı Hakk nâmına verdiğin için bir sevab kazanıyorsun, bir şükrân-ı ni‘met gösteriyorsun (ni‘mete şükrediyorsun). O muhtaç adam dahi sana tabasbus etmeğe (sun‘î hareketlere)mecbûr olmadığı için, izzet-i nefsi kırılmaz ve duâsı senin hakkında makbûl olur.” (Mektûbât, 22. Mektûb, 101)
Güzel bir söz ve bir bağışlama, kendisini bir incitme takib eden sadakadan daha hayırlıdır. Hâlbuki Allah, Ganî (kullarının sadakasına ihtiyâcı olmayan)dır, Halîm(cezâlandırmakta hiç acele etmeyen)dir.
Ey îmân edenler! İnsanlara gösteriş için malını sarf etmekte olan, Allah'a ve âhiret gününe îmân etmiyor olan kimse gibi başa kakmak ve (gönül) incitmekle sadakalarınızı boşa çıkarmayın! İşte onun misâli, üzerinde biraz toprak bulunan bir kayanın hâli gibidir ki, ona şiddetli bir yağmur isâbet etmiş de, onu çıplak bir hâlde bırakmıştır. (Onlar) kazandıklarından bir şey elde edemezler. Allah ise, kâfirler topluluğunu (inkârlarındaki ısrarları sebebiyle)hidâyete erdirmez!
Hem Allah'ın rızâsını arzulayarak ve (İslâm'ı) gönüllerinden tasdîk ederek mallarını sarf etmekte olanların (az veya çok, yaptıkları iyiliklerin) misâli, yüksek bir yerde bulunan güzel bir bahçenin hâli gibidir ki, ona bolca yağmur isâbet etmiş de meyvesini iki misli vermiştir! Fakat ona çokça yağmur isâbet etmese de, bir çisinti var (ki o bile yeter)! Çünki Allah, yapmakta olduklarınızı hakkıyla görendir.
Sizden biriniz ister mi ki, kendisinin, altından nehirler akan hurma ağaçları ve üzüm bağlarından bir bahçesi olsun, içinde kendisi için her çeşit meyvelerden bulunsun, sonra onun güçsüz (ve küçük) çocukları olduğu hâlde kendisine ihtiyarlık gelsin; derken oraya (o bahçeye), içinde ateş bulunan bir kasırga isâbet etsin de yansın (elbette istemez)! Allah, size âyetleri böyle açıklar, tâ ki düşünesiniz.
Ey îmân edenler! Kazandıklarınızın ve sizin için yerden çıkardığımız şeylerin iyilerinden (Allah yolunda) sarf edin!(1) Hem hakkında (kusûruna) gözünüzü yummadan alıcıları olmayacağınız kötü olanını vermeye kalkışmayın!(2) Ve bilin ki, şübhesiz Allah, Ganî(hiçbir şeye ihtiyâcı olmayan)dır, Hamîd (hamd edilmeye çok lâyık olan)dır.
(1)“Sadakanın şerâit-i kabûlünün (kabûl şartlarının) beşi: (...) Birinci şart, sadakaya muhtaç olmamak derecede sadaka vermek. (...) İkinci şart, Ali’den alıp Veli’ye vermek değil, belki kendi malından vermektir. (...) Üçüncü şart, minnet etmemektir. (...) Dördüncü şart, öyle adama veresin ki, nafakasına sarf etsin. Yoksa sefâhete sarf edenlere sadaka makbûl olmaz. (...) Beşinci şart, Allah nâmına vermektir. (...) Şu şartlarla berâber tevsî‘ (genişletme) de var. Yani, sadaka nasıl mal ile olur, ilim ile dahi olur. Kavil (söz) ile, fiil ile, nasîhat ile de oluyor.” (Zülfikār, 25. Söz, 7)(2)Rivâyetlere göre, Medîne’de bazı sahâbeler hurma salkımlarını getirirler, fakir ve muhtaç kimselerin alabileceği yerlere asarlardı. Bu arada bazısının da döküntü kabîlinden olan şeyleri, câiz ve mahzursuz zannederek getirmeleri üzerine, bu âyet nâzil olmuştur. (İbn-i Kesîr, c. 1, 240)
Şeytan sizi fakirlikle korkutur ve size çirkin işleri emreder. Allah ise size, kendisinden bir mağfiret ve bir ihsan va'd ediyor. Çünki Allah, Vâsi' (lütfu geniş olan)dır, Alîm (hakkıyla bilen)dir.
(O,) hikmeti(3) dilediğine verir. Kime de hikmet verilirse, artık şübhesiz (ona) pek çok hayır verilmiş demektir. (İstikametli) akıl sâhiblerinden başkası ise ibret almaz.
(3)“Kuvve-i akliyenin tefrit (geri) mertebesi gabâvettir ki, hiçbir şeyden haberi olmaz. İfrat (aşırı)mertebesi cerbezedir ki, hakkı bâtıl, bâtılı hak sûretinde göstermeye kadar hîleli ve aldatıcı bir zekâya mâlik(sâhib) olur. Vasat mertebesi (orta yolu) ise hikmettir ki, hakkı hak bilir, imtisâl eder (uyar); bâtılı bâtıl bilir ictinâb eder (kaçınır).” (İşârâtü’l-İ‘câz, 20)
Ve (Allah yolunda) her ne nafaka sarf ettiyseniz veya her ne adak adadıysanız, artık hiç şübhesiz ki Allah onu bilir. Hem zâlimler için (âhirette) hiçbir yardımcı yoktur!
Eğer sadakaları açıkça verirseniz, işte o ne iyi! Eğer onları gizler de onları fakirlere(öyle) verirseniz, artık bu sizin için daha hayırlıdır.(1) Böylece (Allah,) kötülüklerinizden bir kısmını sizden örter (sadakalarınızı, kul hakkına ilişmeyen günahlarınıza keffâret kılar). Ve Allah, yapmakta olduklarınızdan hakkıyla haberdâr olandır.
(1)Burada zikredilen “gizli” ta‘bîri, nâfile olarak verilen sadakalara işârettir. “Açıkça sarf etmek”ten maksad ise, farz olan zekâttır. Zîrâ farz ibâdetler edâ edilirken açık olarak yapmak daha fazîletlidir. Nâfile yani farz olmayan ibâdetlerde ise riyâ (gösteriş) ihtimâli bulunduğundan, gizlice verilmesi daha uygundur. (Kurtubî, c.
2:3, 332)
(Ey Resûlüm!) Onların hidâyete ermesi sana âid değildir (senin vazîfen ancak tebliğdir); fakat Allah, dilediğini (hikmetine binâen kendi lütfundan) hidâyete erdirir.(2) Hem hayır (ve hasenât)dan ne sarf ederseniz, artık kendiniz içindir. Zâten (siz) yalnız Allah'ın rızâsını arzu ederek sarf edersiniz, bu yüzden hayır (ve hasenat)dan ne sarf ederseniz, (onun ecri) size tam olarak verilir ve (âhirette) size haksızlık edilmez.(3)
(2)“Üstâd-ı Mutlak ve Muktedâ-yı Küll (herkesin kendisine uyduğu) ve Rehber-i Ekmel (en mükemmel kılavuz) olan Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm: وَماَ عَلَي الرَّسُولِ اِلَّا الْبَلَاغُ [Peygambere düşen ancak tebliğdir] olan fermân-ı İlâhiyeyi (Allah’ın emrini) kendine rehber-i mutlak ederek, insanların çekilmesiyle ve dinlememesiyle daha ziyâde sa‘y (çalışma) ve gayret ve ciddiyetle teblîğ etmiş. Çünki: اِنَّكَ لَا تَهْد۪ي مَنْ اَحْبَبْتَ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ يَهْد۪ي مَنْ يَشَآءُ [Şübhesiz ki sen sevdiğin kimseyi hidâyete erdiremezsin; fakat Allah, dilediği kimseyi hidâyete erdirir] sırrıyla anlamış ki, insanlara dinlettirmek ve hidâyet vermek, Cenâb-ı Hakk’ın vazîfesidir. Cenâb-ı Hakk’ın vazîfesine karışmazdı.” (Lem‘alar, 17. Lem‘a, 137)(3)Resûlullah (asm), Müslümanlar arasında fakirler çoğalınca, ashâbını müşriklere sadaka vermekten men‘ etti. Bununla, o müşrik fakirlerin ihtiyaç sevki ile İslâm’a gelmelerini arzu etmişti. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nâzil oldu. Ve Ashâb-ı Kirâm (radıyallâhü anhüm ecmaîn), onlara tekrar tasadduk etmeye başladılar. (Celâleyn Şerhi, c. 1, 342)
(Sadakalar, ilim ve cihâd için) Allah yolunda adanmış, (bu yüzden) yeryüzünde(maîşet için) dolaşamayan fakirler içindir. İffetli olma(ların)dan dolayı, (hâllerini) bilmeyen kimse onları zengin zanneder. Onları sîmâlarından tanırsın. Isrâr ederek insanlardan (bir şey)istemezler.(4) O hâlde hayır (ve hasenat)dan ne sarf ederseniz, artık şübhesiz Allah, onu hakkıyla bilendir.
(4)Bu âyet-i kerîme, “Ashâb-ı Suffe” (radıyallâhü anhüm ecmaîn) hakkında nâzil olmuştur. Bunlar, Medîne’de evleri ve aşîretleri olmayan Muhâcirlerdendi. Geceleyin Resûl-i Ekrem (asm)’ın mescidine yakın “Suffe” denilen yerde kalırlar, gündüzleri de aslâ oradan ayrılmazlardı. Hz. Peygamber (asm)’ın gönderdiği bütün askerî birliklere katılan bu sahâbelerin sayıları dört yüz kadar olup, bütün vakitlerini ilim ve ibâdete hasretmişlerdi. (Nesefî, c. 1, 209)
Mallarını gece ve gündüz, gizli ve açık olarak (Allah yolunda) sarf edenler var ya, işte onların Rableri katında mükâfâtları vardır. Hem onlara hiçbir korku yoktur, onlar mahzun da olmazlar.
Ribâ (fâiz) yiyenler (kabirlerinden), ancak kendisini şeytan çarpmış kimsenin, cinnet nöbetinden kalktığı gibi kalkarlar! Bu, şübhesiz onların: “Alış-veriş (de) ancak fâiz gibidir” demeleri yüzündendir. Hâlbuki Allah, alış-verişi helâl, fâizi ise haram kıldı!(1) O hâlde kim kendisine Rabbinden bir nasîhat gelir de (fâizden) vazgeçerse, artık geçmişte olan(İslâm'a girmeden önce aldıkları) kendisinindir. Onun işi (hakkındaki hüküm) ise Allah'a âiddir. Kim de (helâl sayarak fâize) dönerse, işte onlar ateş ehlidirler! Onlar orada ebedî olarak kalıcıdırlar.
(1)“Beşerin (insanın) hayât-ı ictimâîsinde (ictimâî hayâtında) bütün ahlâksızlığın ve bütün ihtilâlâtın(ihtilâllerin) menşei (kaynağı) iki kelimedir. Birisi: ‘Ben tok olduktan sonra, başkası açlıktan ölse bana ne?’ İkincisi: ‘Sen çalış, ben yiyeyim!’ Bu iki kelimeyi de idâme eden (devâm ettiren), cereyân-ı ribâ (fâiz) ve terk-i zekâttır. Bu iki müdhiş maraz-ı ictimâîyi (ictimâî hastalığı) tedâvi edecek tek çâre, zekâtın bir düstûr-ı umûmî sûretinde icrâsıyla, vücûb-ı zekât (zekâtın farz) ve hurmet-i ribâ (fâizin haram olması)dır.” (Mektûbât, 22. Mektûb, 101)“Evet, âyet-i Kur’âniye âlem kapısında durup, ribâya: ‘Yasaktır!’ der. ‘Kavga kapısını kapamak için banka kapısını kapayınız!’ diyerek insanlara fermân eder. Şâkirdlerine (talebelerine): ‘Girmeyiniz!’ emreder.” (Zülfikār, 25. Söz, 38)
Allah, fâizi (bereketsiz kılıp, onun karıştığı malı) mahveder; sadakaları ise bereketlendirir. Ve Allah, azılı kâfir (fâizi helâl sayan), aşırı günahkâr (haram bildiği hâlde fâizde ısrâr eden) hiçbir kimseyi sevmez!
Şübhesiz ki îmân edip sâlih ameller işleyenler,(2) namazı hakkıyla edâ edenler ve zekâtı verenler var ya, onların Rableri katında mükâfâtları vardır.(3) Hem onlara hiçbir korku yoktur, onlar mahzun da olmazlar.
(2)“Îmâna âid bilgilerden sonra en lâzım ve en mühim olan a‘mâl-i sâlihadır. Sâlih amel ise, maddî ve ma‘nevî hukūk-ı ibâda (kul haklarına) tecâvüz etmeyerek, hukūkullâhı (Allah’ın hukūkunu) bihakkın îfâ etmekten (hakkıyla yerine getirmekten) ibârettir.” (Mesnevî-i Nûriye, Habâb, 101)Ayrıca bakınız; (sahîfe 122, hâşiye 1)Îman hakīkati ve îmânın güzellikleri hakkında bakınız; (Sözler, 23. Söz, 101-120)(3)“Hasenât da (iyilikler de), ya kalb ile olur veya kalıb ve beden ile olur veyâhut mal ile olur. A‘mâl-i kalbînin (kalb ile yapılan amellerin) şemsi (güneşi) ‘îman’dır. A‘mâl-i bedeniyenin (beden ile yapılan amellerin) fihristesi ‘namaz’dır. A‘mâl-i mâliyenin (mal ile yapılan amellerin) kutbu ‘zekât’tır.” (İşârâtü’l-İ‘câz, 36)
Ey îmân edenler! Eğer (gerçek) mü'minler iseniz, Allah'dan sakının ve fâizden kalan (alacağınız)ı bırakın!(4)
(4)Bu âyet-i celîle, fâizin yasaklanmasından sonra bazı sahâbelerin, daha önce alacaklı oldukları fâizlerini istemeleri üzerine nâzil olmuştur. (Celâleyn Şerhi, c. 1, 347)
Buna rağmen böyle yapmazsanız, o hâlde Allah ve Resûlünden (size karşı açılmış)bir savaş olduğunu bilin! Fakat tevbe ederseniz, artık sermâyeleriniz sizindir. Ne haksızlık etmiş, ne de haksızlığa uğratılmış olursunuz.
Eğer (borçlu) darda ise, bu durumda (verilecek hüküm, borçlunun ulaşacağı) bir genişliğe kadar (ona) mühlet (vermek)tir. Hâlbuki (ecrini) bilirseniz, (alacağınızı)bağışlamanız sizin için daha hayırlıdır.
O hâlde öyle bir günden sakının ki, onda (o günde) Allah'a döndürüleceksiniz; sonra herkese kazandığı (amellerin karşılığı) tam olarak verilecek ve onlar haksızlığa uğratılmayacaklardır.
Ey îmân edenler! Belirli bir va'deye kadar bir borç ile birbirinize borçlandığınız zaman artık onu yazın! O hâlde bir kâtib aranızda adâletle yazsın! Hem hiçbir kâtib, Allah'ın ona öğrettiği gibi yazmaktan kaçınmasın, (yazabilme ni'metine bir şükür olarak) hemen yazsın! Üzerinde hak bulunan (borçlu olan) da (senedini) yazdırsın ve Rabbi olan Allah'dan sakınsın da ondan bir şey eksiltmesin (tam yazsın)!Buna rağmen üzerinde hak bulunan (borçlu), akıl noksanlığı olan veya zayıf (çocuk yaşta) bir kimse ise veya kendisi yazdırmaya güç yetiremiyorsa, o takdirde velîsi adâletle yazdırsın!Erkeklerinizden iki de şâhid tutun! Fakat iki erkek olmazsa, artık râzı olacağınız şâhidlerden bir erkek ve iki kadın (gerekir) ki, (kadınlardan) biri şaşırırsa, o takdirde bir diğeri hatırlatsın!Şâhidler de çağırıldıkları zaman kaçınmasınlar!(1)Hem (o borç) küçük olsun, büyük olsun, onu va'desine kadar yazmaktan üşenmeyin!Bu, Allah katında daha adâletli, şâhidlik için daha sağlam ve şübhe etmemeniz için daha uygundur, ancak aranızda peşin olarak kendisini devredeceğiniz bir ticâret olması müstesnâ; o zaman onu yazmamanızda size bir günah yoktur.Alış-veriş yaptığınız zaman da şâhid tutun; ne kâtibe, ne de şâhide zarar verilmesin! Buna rağmen (böyle) yaparsanız (kâtib ve şâhidi zarara sokarsanız), artık şübhesiz ki bu, sizin için bir günahtır!O hâlde Allah'dan sakının! Hem Allah size (neyi, nasıl yapmanız gerektiğini) öğretiyor. Çünki Allah, herşeyi hakkıyla bilendir.(2)
(1)Şâhidlik yapacak kimsede aranan şartlar şunlardır: 1- Şâhid, âkıl-bâliğ olmalı 2- Müslüman olmalı 3- Adâletli olmalı 4- Şahsiyet sâhibi olmalı 5- Ne için şâhidlik ettiğini bilmeli 6- Bu şehâdet ile hiçbir menfaat elde etmemeli 7- Veya bir zarardan kurtulmamalı 8- Çok yanılmakla tanınmış olmamalı 9- Aleyhinde şâhidlik yaptığı kimse ile arasında bir düşmanlık olmamalıdır. (Râzî, c. 7, 113)Hz. Ömer (ra)’ın rivâyetine göre Resûl-i Ekrem (asm) buyurmuşlardır ki: “Ashâbım ile bunları ta‘kīb edenler(Tâbiîn) ve onları da ta‘kīb edenler (Tebe-i Tâbiîn) hakkında bana riâyetkâr olun! Onlardan sonra yalan yaygınlaşacak. Öyle ki, kişi kendisinden şâhidlik istenmediği hâlde şehâdette bulunacak, yemin taleb edilmediği hâlde yemîn edecek.” (Teysîru’l-Vusûl, 2363)(2)Kur’ân’ın en uzun âyeti olan bu âyet-i kerîme “borçlanma” ile alâkalı hükümleri beyân ettiğinden “Müdâyene Âyeti” nâmıyla bilinir. Kur’ân yazılması husûsunda çığır açan hattatlarımızdan Kayışzâde Hâfız Osman Nûri Efendi, kendi Kur’ân nüshasının sahîfelerinin tanzim ve tertîbinde “satır ölçüsü” olarak İhlâs Sûresini, “sahîfe ölçüsü” olarak ise bu âyet-i kerîmeyi esas almıştır. Bütün sahîfelerin on beş satır olmasını ve hârika bir şekilde âyetle başlayıp âyetle bitmesini netîce veren bu tarz “âyet berkenar” nâmıyla meşhur olup, âlem-i İslâm’ın umûmî kabûlüne mazhar olmuştur.“Hâfız Osman hattıyla matbû‘ (basılı) Kur’ân’da ne gibi mezâyâ (meziyetler) görünse, kâtiblerin ve müstensihlerin (yazanların) hüneri olamaz. Doğrudan doğruya Kur’ân’ın mezâyâsıdır. Çünki en büyük âyet olan ‘Âyet-i Müdâyene’ o mushafın sahîfelerinde vâhid-i kıyâs ittihâz edilip (ölçü alınıp), ona göre sahîfeler taayyün etmiş (belirlenmiş). Ve onlarda çok mezâyâ tezâhür etmiş. Ezcümle (meselâ) bütün sahâifin âhirinde(sahîfelerin sonunda) güzel ve muvâfık hâtimelerle (sonlarla) âyet tamâm oluyor. Hem o mushafın satırları için vâhid-i kıyâsî en kısa sûre olan Sûre-i Kevser ile Sûre-i İhlâs esas tutulmuş. Mâdem Kur’ân’ın âyet ve sûrelerinin mikyâsıyla olmuştur. O hatta ne kadar mezâyâ varsa, doğrudan doğruya Kur’ân’a âiddir.” (Rumûzât-ı Semâniye, 8)
Ve bir yolculukta olur da bir kâtib bulamazsanız, o takdirde (borca karşılık)alınmış rehinler (yeter)! Fakat bazınız bazınıza güvenir (de rehin almaz)sa, bu durumda kendisine güvenilen (borç verilen) kimse emânetini (borcunu) ödesin ve Rabbi olan Allah'dan sakınsın! Şâhidliği ise gizlemeyin! Buna rağmen kim onu gizlerse, artık şübhesiz ki o, kalbi günahkâr bir kimsedir. Allah ise, yapmakta olduklarınızı hakkıyla bilendir.
Göklerde ne var, yerde ne varsa Allah'ındır. İçinizde olanı açıklasanız da onu gizleseniz de, Allah sizi onunla hesâba çeker.(1) Bununla berâber (O,) dilediği kimseyi (kendi lütfundan) bağışlar, dilediği kimseye de (hak ettiği için) azâb eder. Ve Allah, herşeye hakkıyla gücü yetendir.
(1)Sahîh-i Müslim’de geçen bir rivâyete göre: “İçinizde olanı açıklasanız da onu gizleseniz de, Allah sizi onunla hesâba çeker” meâlindeki âyet nâzil olduğunda Sahâbe-i Kirâm (radıyallâhü anhüm ecmaîn) ciddî bir endîşeye düştüler. Huzûr-ı saâdete gelip: “Yâ Resûlallah! Namaz, oruç gibi tâkatimizin yettiği ibâdetlerle mükellef tutulduk. Hâlbuki şimdi bu âyet indi. Fakat bizim buna tâkatimiz yetmeyecek!” dediklerinde Resûl-i Ekrem (asm): “Siz de evvelki ümmetlerin dediği gibi: ‘İşittik ve isyân ettik!’ mi diyeceksiniz? Siz: ‘İşittik ve itâat ettik; Rabbimiz! Mağfiretini dileriz; dönüş sanadır!’ deyin!” buyurdu. Ashâb-ı Kirâm (radıyallâhü anhüm ecmaîn) da bunu tekrâra başladılar. Bunu okudukça dilleri yumuşadı, kalbleri sükûnet buldu. Bunun ardından اَمَنَ الرَّسُولُ âyet-i kerîmesi nâzil oldu. Böyle teslîmiyetle duâ ve niyâza devâm ettiklerinden bir müddet sonra: “Allah, kimseyi gücünün yetmeyeceği bir şeyle mükellef tutmaz!” meâlindeki âyet-i kerîme nâzil oldu ve yukarıdaki âyetin hükmü kaldırıldı. (İbn-i Kesîr, c. 1, 257)
Peygamber, kendisine Rabbinden indirilene îmân etti, mü'minler de! Hepsi Allah'a, meleklerine, kitablarına ve peygamberlerine: “Peygamberlerinden hiçbirinin arasında ayırım yapmayız” diye îmân ettiler(2) ve şöyle dediler: “İşittik ve itâat ettik! Rabbimiz! Mağfiretini dileriz; dönüş(ümüz) ancak sanadır!”
(2)“Îman, altı rüknünden çıkan öyle bir vahdânî (birliği olan) hakīkattir ki, tefrik (ayırma) kabûl etmez ve öyle bir küllîdir ki, tecezzî (bölünme) kaldırmaz ve öyle bir külldür (bütündür) ki, kābil-i inkısâm (parçalanması mümkün) olmaz. Çünki her bir rükn-i îmânî (îman esâsı), kendini isbât eden hüccetleriyle (delilleriyle) sâir erkân-ı îmâniyeyi isbât eder. Her biri her birisine gāyet kuvvetli bir hüccet-i a‘zam (en büyük delil) olur. Öyle ise, bütün erkânı bütün delilleriyle sarsmayan bir fikr-i bâtıl, hakīkat nazarında bir tek rüknü, belki bir hakīkatini ibtâl edip inkâr edemez.” (Şuâ‘lar, 11. Şuâ‘, 227)
Allah, kimseyi gücünün yetmeyeceği bir şeyle mükellef tutmaz. Kazandığı (iyilik)kendi lehine, işlediği (kötülük) de kendi aleyhinedir. (Ey mü'minler! Şöyle duâ ediniz:)“Rabbimiz! Eğer unutursak veya hatâ edersek, bizi mes'ûl tutma! Rabbimiz! Bizden öncekilere onu yüklediğin gibi, bize de ağır bir yük yükleme! Rabbimiz! Kendisine(dayanabilmek için) takatimiz olmayan şeyi de bize yükleme! Hem bizi affeyle! Ve bizi bağışla! Hem bize merhamet buyur! Sen bizim Mevlâmızsın; artık kâfirler topluluğuna karşı bize yardım eyle!”