Tâ, Sîn, Mîm.(2)
(2)Bakınız; (Bakara Sûresi, sahîfe 1, hâşiye 1)
Bunlar apaçık beyân eden Kitâb'ın âyetleridir.
(Ey Resûlüm!) Îmân edecek bir kavim için, Mûsâ ile Fir'avun'un haberinden(kıssalarından) bir kısmını sana gerçek şekliyle okuyacağız.
Gerçekten Fir'avun o memlekette (Mısır'da) zorbalığa kalktı ve halkını (kendisine muhâlefet etmesinler diye) çeşitli fırkalara böldü. Onlardan bir kısmını (İsrâiloğullarını)güçsüz bırakmak istiyor, (yeni doğan) oğullarını boğazlıyor, kadınlarını (kızlarını) ise sağ bırakıyordu. Çünki o fesad çıkaranlardandı.
Hâlbuki (biz, onları bu devrelerden geçirmekle) istiyorduk ki, o memlekette güçsüz düşürülenlere lütufta bulunalım, onları (insanlara) rehberler yapalım ve onları (Fir'avun'un memleketine) vâris olan kimseler kılalım.
Ve onlara (İsrâîloğullarına) o memlekette imkân sağlayalım (oraya hâkim kılalım); Fir'avun ile (vezîri) Hâmân'a ve ordularına da, onlardan (İsrâîloğullarından) sakınmakta oldukları şeyi gösterelim!
Mûsâ'nın annesine ise: “Onu emzir; artık onun hakkında (başına bir şey gelmesinden) korktuğun zaman, o takdirde onu denize (Nîl'e) bırak; ve korkma, hem üzülme! Çünki biz, onu sana geri verecekleriz ve onu peygamberlerden yapacak olanlarız” diye ilhâm ettik.
Derken onu Fir'avun âilesi bul(arak al)dı ki, tâ (bunun netîcesi) kendilerine bir düşman ve bir üzüntü olsun! Gerçekten Fir'avun, (vezîri) Hâmân ve orduları (bütün işlerinde) hatâ etmekte olan kimseler idiler.
Ve Fir'avun'un hanımı: “(Bu çocuk) benim için de, senin için de bir göz aydınlığı! Onu öldürmeyin! Belki bize faydası dokunur, ya da onu evlâd ediniriz” dedi. Hâlbuki onlar(işin) farkında değillerdi.(1)
(1)İbn-i Abbâs (ra)’dan rivâyet edilir ki: “Fir‘avun’un hanımı: ‘(Bu çocuk) benim için de, senin için de bir göz aydınlığı!’ deyince Fir‘avun: ‘Bu senin için öyle, benim buna ihtiyâcım yok!’ dedi.Bundan dolayı Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm: ‘Kendi Zâtına yemin edilen Allah’a yemin ederim ki Fir‘avun da hanımı gibi onun kendisi için göz aydınlığı olacağını söyleseydi, Allah hanımını hidâyete erdirdiği gibi, onu da hidâyete erdirirdi!’ diye buyurdular.” (Râzî, c.
12:24, 229)
Mûsâ'nın annesinin gönlü ise, (çocuğundan başka herşeyden) bomboş olaraksabahladı. Eğer (va'dimize) inananlardan olması için kalbini (sabırla) takviye etmiş olmasaydık, nerede ise onu(n kendi çocuğu olduğunu) açığa vuracaktı.(2)
(2)“Hâlis (sâfî) muhabbet, fıtrat-ı insâniyede (insanın yaratılışında) ve umum vâlidelerde dercedilmiştir. İşte bu hâlis muhabbete tam ma‘nâsıyla vâlidelerin şefkatleri mazhardır.Vâlideler o sırr-ı şefkat ile, evlâdlarına karşı muhabbetlerine bir mükâfât, ve bir rüşvet istemediklerine ve taleb etmediklerine delil; rûhunu, belki saâdet-i uhreviyesini (âhiret saâdetini) de onlar için fedâ etmeleridir.” (Lem‘alar, 17. Lem‘a, 139)
Ve (annesi, Mûsâ'nın) kız kardeşine: “Onun izini ta'kib et!” dedi. Bu yüzden (o da) onlar farkında olmadan, onu (kardeşini) uzaktan gözetledi.
Hâlbuki daha önce ona (Mûsâ'ya) süt analarını (emmeyi) men' etmiştik (de onu emzirebilecek birini arıyorlardı). Bunun üzerine (kız kardeşi): “Sizin nâmınıza onu(n bakımını) üzerine alacak olan ve kendileri ona nasîhat edecek (hayırla davranacak)kimseler olan bir âileye size rehberlik edeyim mi?” dedi.
Böylece onu annesine geri verdik ki, gözü aydın olsun, üzülmesin ve şübhesiz, Allah'ın va'dinin gerçek olduğunu bilsin! Fakat onların çoğu (bunu) bilmezler.
Nihâyet (Mûsâ'nın) gücü kemâle erip olgunlaşınca, ona hikmet ve ilim verdik. İşte iyilik edenleri böyle mükâfâtlandırırız.
Derken (Mûsâ,) halkının (henüz istirâhatte iken herşeyden) habersiz olduğu bir sırada şehre girdi de orada birbiriyle öldüresiye dövüşen iki adam buldu; birisi kendi kabîlesinden (İsrâiloğullarından), diğeri düşmanından (Mısırlı bir kıbtî) idi. Bunun üzerine kendi kabîlesinden olan kimse, düşmanından olana karşı, ondan (Mûsâ'dan) yardım istedi. Mûsâ da ona (o kıbtîye) bir yumruk vurdu, böylece onun hakkında (takdîr edilen) kazâya(ölümüne) sebeb oldu. (O kâfir kıbtî öldü). (Hatâen de olsa, bundan çok üzüldü ve:) “Bu,şeytanın işindendir. Gerçekten o, saptırıcı apaçık bir düşmandır!” dedi.
(Mûsâ:) “Rabbim! Doğrusu ben nefsime zulmettim; artık beni bağışla!” dedi. Bunun üzerine (Allah da) onu bağışladı. Çünki Gafûr (çok bağışlayan), Rahîm (çok merhamet eden) ancak O'dur.(1)
(1)“Cenâb-ı Hakk’ın ‘Gafûr’ (çok bağışlayan) ve ‘Rahîm’ (çok merhamet eden) gibi iki ismi, tecellî-i a‘zamla (en büyük tecellî ile) ehl-i îmâna teveccüh ediyor (yöneliyor). Ve Kur’ân-ı Hakîm’de peygamberlere en mühim ihsânı, mağfiret (bağışlama) olduğunu gösteriyor ve onları, istiğfâr (tevbe)etmelerine da‘vet ediyor. ********بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمَنِ الرَّح۪يمِ kelime-i kudsiyesini her sûre başında tekrâr ile ve her mübârek işlerde zikrini emretmesiyle, kâinâtı ihâta eden (kaplayan) rahmet-i vâsiasını (geniş rahmetini) melce’ ve tahassungâh (sığınacak ve korunacak bir yer) gösteriyor ve فاَسْتَعِذْ [Sığın!] emriyle اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطاَنِ الرَّج۪يمِ kelimesini siper yapıyor.” (Lem‘alar, 13. Lem‘a, 75)
(Mûsâ:) “Rabbim! Beni ni'metlendirdiğin şeyler hakkı için, bir daha günahkârlara aslâ yardımcı olmayacağım!” dedi.
Böylece korku içinde kalan bir kimse olarak (ve etrâfı) gözetleyerek şehirde sabahladı; bir de baktı ki, dün kendisinden yardım isteyen o kimse, (bu sefer başka birkıbtîye karşı) kendisinden (yine) imdâd istiyor! Mûsâ ona: “Doğrusu sen gerçekten apaçık bir azgınsın!” dedi.
Bunun üzerine (Mûsâ,) ikisinin de düşmanı olan o kimseyi yakalamak isteyince,(Mûsâ'nın İsrâiloğullarından olan adamı azarlamasından hâdisenin iç yüzünü anlayan kıbtî korkarak) dedi ki: “Ey Mûsâ! Dün bir adamı öldürdüğün gibi (şimdi de) beni mi öldürmek istiyorsun? Demek (sen), bu memlekette ancak bir zorba olmak istiyorsun da,(arayı) düzelticilerden olmak istemiyorsun!”(2)
(2)Âyette geçen, İsrâiloğullarından olan adamla Hz. Mûsâ (as) arasındaki konuşmayı kıbtî duyunca, dünkü kātilin Hz. Mûsâ (as) olduğunu anladı ve hemen giderek Fir‘avun’a haber verdi. Bunun üzerine Hz. Mûsâ (as)’ın yakalanıp öldürülmesi için Fir‘avun’dan emir alan adamları onu ta‘kībe başladılar. (Celâleyn Şerhi, c. 6, 18)
Sonunda (bu haberin yayılması üzerine) şehrin öbür ucundan bir adam koşarak geldi (ve:) “Ey Mûsâ! Doğrusu (şehrin) ileri gelenler(i) seni öldürmek için hakkında müzâkere ediyorlar; hemen (bu şehirden) çık; gerçekten ben sana nasîhat edenlerdenim” dedi.
Bunun üzerine (Mûsâ) korkuya kapılan biri olarak (ve etrâfı) gözetleyerek oradan(şehirden) çıktı. “Rabbim! Beni bu zâlimler topluluğundan kurtar!” dedi.
Nihâyet Medyen'e doğru yönelince: “Olur ki Rabbim, beni yolun doğrusuna ulaştırır” dedi.(1)
(1)Medyen, Mısır’a sekiz günlük mesâfede ve Fir‘avun’un idâresinde olmayan bir yerdi. (Râzî, c.
12:24, 239-243)
Ve Medyen suyuna varınca, (kuyunun) başında (hayvanlarını) sulayan bir insan topluluğu buldu; onların gerisinde de (hayvanlarını sudan) men' etmekte olan iki kadın (iki genç kız) buldu. (Onlara:) “Bu hâliniz nedir?” dedi. (Onlar:) “Çobanlar (sulayıp) gitmeden(biz hayvanlarımızı) sulamayız; babamız da yaşlı bir ihtiyardır (onları sulayamaz)” dediler.
Bunun üzerine (Mûsâ) o ikisinin yerine (hayvanlarını) sulayıverdi; sonra gölgeye çekildi de: “Rabbim! Gerçekten ben, bana indireceğin her hayra muhtâcım!” dedi.(2)
(2)Rivâyete göre, bu yolculuk boyunca Hz. Mûsâ (as) yedi gün yaprak ve ot gibi şeylerle açlığını gidermeye çalıştığından oldukça hâlsiz düşmüştü. (Nesefî, c. 3, 336)“İnsan, nihâyetsiz acziyle nihâyetsiz beliyyâta (belâlara) ma‘ruz ve hadsiz a‘dânın (düşmanların)hücûmuna mübtelâ ve nihâyetsiz fakrıyla berâber nihâyetsiz hâcâta giriftar (ihtiyaçlara düşmüş) ve nihâyetsiz metâlibe (isteklere) muhtaç olduğundan, vazîfe-i asliye-i fıtriyesi, îmandan sonra ‘duâ’dır. Duâ ise, esâs-ı ubûdiyettir (kulluğun esâsıdır). Nasıl bir çocuk, eli yetişmediği bir merâmını, bir arzusunu elde etmek için, ya ağlar, ya ister. Yani ya fiilî, ya kavlî (sözlü) lisân-ı acziyle bir duâ eder. Maksûduna muvaffak olur. Öyle de: İnsan bütün zîhayat âlemi içinde nâzik, nâzenîn, nazdâr bir çocuk hükmündedir. Rahmânürrahîm’in dergâhında, ya za‘f ve acziyle ağlamak veya fakr ve ihtiyâcıyla duâ etmek gerektir. Tâ ki, makāsıdı (maksadları) ona musahhar olsun (emrine girsin) veya teshîrin (emrine verilmesinin)şükrünü edâ etsin. Yoksa bir sinekten vâveylâ (feryâd) eden ahmak ve haylaz bir çocuk gibi, ‘Ben kuvvetimle bu kābil-i teshîr olmayan (emir altına alınamayan) ve bin derece ondan kuvvetli olan acîb şeyleri teshîr ediyorum ve fikir ve tedbîrimle kendime itâat ettiriyorum’ deyip küfrân-ı ni‘mete(nankörlüğe) sapmak, insâniyetin fıtrat-ı asliyesine (yaratılışının aslına) zıd olduğu gibi, şiddetli bir azâba kendini müstehak eder.” (Sözler, 23. Söz, 106)
Derken o iki (genç kız)dan biri (erkeklere dönmeden, uzaktan uzağa) utana utana yürüyerek ona geldi: “Doğrusu babam, bizim için (hayvanları) sulamanın karşılığını sana vermek (örfümüze göre ikramda bulunmak) üzere seni çağırıyor” dedi. Bunun üzerine(Mûsâ) ona (kızların babası olan Şuayb'a) gelip (başından geçen) kasas'ı (o hikâyeyi)kendisine anlatınca, (o:) “Korkma, o zâlimler topluluğundan kurtuldun!” dedi.
O iki (genç kız)dan biri: “Ey babacığım, onu ücretle (çoban) tut; çünki ücretle tuttuğun kimselerin en hayırlısı, o kuvvetli, emîn olandır” dedi.
(Şuayb) dedi ki: “Doğrusu ben, sekiz sene bana ücretle çalışmana karşılık, şu iki kızımdan birini sana nikâhlamak istiyorum. Fakat on (seney)e tamamlarsan, artık (o) senin tarafından (bir lütuf)dur. Yoksa sana zorluk çıkarmak istemem. İnşâallah beni sâlih kimselerden bulacaksın!”
(Mûsâ:) “Bu (sözleşme) benimle senin arandadır. Bu iki süreden hangisini doldurursam, o hâlde bana düşmanlık (bir kızgınlık) yok. Çünki Allah, söylemekte olduğumuza vekîldir” dedi.
Nihâyet Mûsâ, süreyi tamamlayıp âilesiyle yola çıktığında, Tûr (Dağı) tarafından bir ateş fark etti. Âilesine: “(Siz burada) durun; doğrusu ben bir ateş fark ettim; belki oradan size bir haber yâhut ısınasınız diye ateşten bir parça getiririm” dedi.
Sonunda oraya gelince, o mübârek yerdeki vâdinin sağ kıyısındaki ağaç(cihetin)den (kendisine) şöyle seslenildi: “Ey Mûsâ! Şübhesiz ki ben, gerçekten âlemlerin Rabbi olan Allah'ım!”
“Ve asânı (yere) bırak!” (Mûsâ asâsını bıraktı.) Birden onu sanki o yılanmış gibi hareket eder görünce, geri dönen bir kimse olarak ve arkasına bakmadan kaçtı! (Bunun üzerine denildi ki:) “Ey Mûsâ! Beri gel ve korkma! Çünki sen emniyet içinde olanlardansın!”
“Elini yanına (koynuna) sok; (bir rahatsızlık belirtisi olmaksızın) kusursuz, bembeyaz (parlayan ve nûr saçan bir el) olarak çıksın! Korkudan (açılan) kanadını(ellerini)de kendine çek; işte bu ikisi (asân ve elin), Fir'avun ve ileri gelenlerine karşı Rabbinden sana (verilmiş) iki mu'cizedir. Çünki onlar, bir fâsıklar topluluğu oldular!”(1)
(1)“İnsandaki kuvve-i şeheviye, kuvve-i gadabiye, kuvve-i akliye (şehvet, gazab ve akıl kābiliyetleri) Sâni‘ (san‘atla yaratan Allah) tarafından tahdîd edilmediğinden (sınırlandırılmadığından) ve insanın cüz’-i ihtiyârîsiyle (irâdesiyle) terakkīsini (yükselmesini) te’mîn etmek için bu kuvvetler başıboş bırakıldığından, muâmelâtta (insanlar arasındaki muâmelelerde) zulüm ve tecâvüzler (haddi aşmalar) vukūa gelir. Bu tecâvüzleri önlemek için, cemâat-i insâniye, çalışmalarının semerelerini (netîcelerini) mübâdele etmekte (değişmekte) adâlete muhtaçtır. Lâkin her ferdin aklı, adâleti idrâkten âciz olduğundan, küllî (büyük) bir akla ihtiyaç vardır ki; ferdler, o küllî akıldan istifâde etsinler. Öyle küllî bir akıl da ancak kānun şeklinde olur. Öyle bir kānun, ancak şeriattır. Sonra o şeriatın te’sîrini, icrâsını, tatbîkını te’mîn edecek bir merci‘, bir sâhib lâzımdır. O merci‘ ve o sâhib de, ancak peygamberdir. Peygamber olan zâtın da, zâhiren (maddeten) ve bâtınen (ma‘nen) halka olan hâkimiyetini devâm ettirmek için, maddî ve ma‘nevî bir ulviyete (yüceliğe) ve bir imtiyâza ihtiyâcı olduğu gibi, Hâlık (yaratıcı) ile olan derece-i münâsebet ve alâkasını göstermek için de, bir delîle ihtiyâcı vardır. Böyle bir delîl de ancak mu‘cizelerdir.” (İşârâtü’l-İ‘caz, 132)
(Mûsâ) dedi ki: “Rabbim! Doğrusu ben, onlardan bir adam öldürmüştüm; bu yüzden beni öldürmelerinden korkarım!”(2)
(2)Bakınız; (sahîfe 386, hâşiye 2)
“Kardeşim Hârûn ise, o benden lisân cihetiyle daha düzgündür; onu da beni tasdîk eden bir yardımcı olarak benimle berâber gönder. Çünki ben, (onların) beni yalanlamalarından korkarım.”
(Allah) buyurdu ki: “Senin pazunu, kardeşinle kuvvetlendireceğiz ve ikinize öylebir kuvvet vereceğiz ki, artık mu'cizelerimiz sâyesinde size (zarar vermeye)erişemeyecekler. Siz ve size tâbi' olanlar, üstün gelen kimseler (olacak)sınız.”
Nihâyet, Mûsâ apaçık mu'cizelerimizle onlara gelince: “Bu, uydurulmuş bir sihirden başka bir şey değildir; hem önceki atalarımızdan bunu işitmedik” dediler.
Mûsâ şöyle dedi: “Rabbim, kendi katından kimin hidâyet getirdiğini ve dünyanın(güzel) âkıbetinin (Cennetin) kimin olacağını en iyi bilendir. Şu şübhesiz ki, zâlimler kurtuluşa ermezler.”
Fir'avun ise: “Ey ileri gelenler! Sizin için benden başka hiçbir ilâh bilmiş değilim; ey Hâmân! Haydi benim için çamurun üzerinde ateş yak da (tuğla i'mâl edip) bana bir kule yap; belki Mûsâ'nın İlâhına muttali' olurum (O'nu görürüm). Çünki şübhesiz ben onu gerçekten yalancılardan sanıyorum” dedi.(1)
(1)“Αcâz-ı Kur’ânî o derece câmi‘ ve hârıktır (çok güzellikleri toplayıcı ve hârikadır), dikkat edilse görünüyor ki: Bazen bir denizi bir ibrikte gösteriyor gibi pek geniş ve çok uzun ve küllî (büyük) düsturları ve umum kānunları, basit ve âmî fehimlere (basit anlayışlara) merhameten basit bir cüz’üyle, husûsî bir hâdise ile gösteriyor. (...) Meselâ: ياَهاَماَنُ ابْنِ ل۪ي صَرْحاً Fir‘avun, vezîrine (Hâmân’a) emreder ki: ‘Bana yüksek bir kule yap, semâvâtın (gökyüzünün) hâlini rasad edip (gözleyip) bakacağım. Semânın gidişâtından, acabâ Mûsâ (as)’ın da‘vâ ettiği gibi semâda tasarruf eden (hükmeden) bir İlâh var mıdır?’ İşte صَرْحاً [bir kule] kelimesiyle ve şu cüz’î (küçük) hâdise ile, dağsız bir çölde olduğundan dağları arzulayan ve Hâlık’ı (yaratıcıyı) tanımadığından tabîatperest (tabîatçı) olup rubûbiyet (rab olmayı) da‘vâ eden ve âsâr-ı ceberutlarını (kibirli eserlerini) göstermekle ibkā-yı nâm eden (nâm salan), şöhretperest olup dağ-misâl meşhur ehrâmları (piramitleri) binâ eden ve sihir ve tenâsühe kāil olup (öldükten sonra rûhun başka bir bedende tekrar dünyaya geleceğine inanıp) cenâzelerini mumya edip, dağ misillü (gibi)mezarlarda muhâfaza eden Mısır Fir‘avun’larının an‘anesinde (âdetlerinde) hükümfermâ (uygulanan) bir düstûr-ı acîbi ifâde eder.” (Zülfikār, 25. Söz, 32)
Böylece o (Fir'avun) ve askerleri o memlekette haksız yere büyüklük tasladı ve gerçekten kendilerinin bize döndürülmeyeceklerini sandılar.
Bunun üzerine onu ve askerlerini yakaladık da onları denize atıverdik. Artık bak, o zâlimlerin âkıbeti nasıl oldu!
Hem onları, (insanları) ateşe çağıran öncüler kıldık; (onlar) kıyâmet günü de yardım olunmayacaklardır.
Ve bu dünyada onların peşine bir lâ'net taktık. Kıyâmet günü ise onlar, çirkin kılınmış kimselerdendir.
Celâlim hakkı için, (önceki asırlarda azgınlık yapan) ilk nesilleri helâk ettikten sonra, insanlar için (hakikatleri gösteren) deliller ve bir hidâyet ve bir rahmet olmak üzere Mûsâ'ya o Kitâb'ı (Tevrât'ı) verdik; olur ki ibret alırlar.
(Ey Habîbim!) Hâlbuki Mûsâ'ya o emri vahyettiğimiz zaman, (sen, Tûr'un) batı tarafında değildin, (buna) şâhid olanlardan da değildin!(1)
(1)“Kur’ân-ı Hakîm, bil-ittifak (herkesin ittifâkıyla), ümmî (okuma ve yazması olmayan) ve emîn bir Zât’ın lisânıyla, zamân-ı Âdem’den tâ Asr-ı Saâdete kadar, enbiyâların (peygamberlerin) mühim hâlâtını(hâllerini) ve ehemmiyetli vukūâtını (hâdiselerini) öyle bir tarzda zikrediyor ki, Tevrât ve İncîl gibi kitabların tasdîki altında gāyet kuvvet ve ciddiyetle ihbâr ediyor (haber veriyor). Kütüb-i sâlifenin (önceki semâvî kitabların) ittifâk ettikleri noktalarda muvâfakat etmiştir. İhtilâf ettikleri bahislerde, musahhihâne(düzelterek), hakīkat-i vâkıayı faslediyor (açıklıyor).Demek, Kur’ân’ın nazar-ı gayb-bînîsi (gizlilikleri gören bakışı), o kütüb-i sâlifenin umûmunun fevkinde(üzerinde) ahvâl-i mâziyeyi (geçmiş hâlleri) görüyor ki, ittifâkī mes’elelerde musaddıkāne (doğrulayarak)onları tezkiye ediyor (temize çıkarıyor), ihtilâfî mes’elelerde musahhihâne onlara faysal (hüküm) oluyor. Hâlbuki, Kur’ân’ın vukūât (meydana gelen hâdiseler) ve ahvâl-i mâziyeye (geçmiş hâllere) dâir ihbârâtı(haber vermesi) aklî bir iş değil ki akıl ile ihbâr edilsin. Belki, semâ‘a mütevakkıf (işitmeye dayalı) nakildir. Nakil ise, kırâet ve kitâbet ehline (okuma ve yazma bilenlere) mahsustur. Dost ve düşmanın ittifâkıyla kırâetsiz, kitâbetsiz, emânetle ma‘ruf (güvenilirliği ile tanınan), ümmî lakabıyla mevsuf (vasıflı) bir Zât’a nüzûl ediyor (iniyor). Hem o ahvâl-i mâziyeyi öyle bir sûrette ihbâr eder ki, bütün o ahvâli (hâlleri) görür gibi bahseder.” (Zülfikār, 25. Söz, 35)
Fakat biz ise, (Mûsâ'dan sonra) nice nesiller yarattık da onların üzerine ömürler uzadı (uzun zamanlar geçti)! Ve (sen, onlar hakkındaki bu) âyetlerimizi (kendilerinden öğrenerek) onlara okumak üzere, Medyen halkı arasında oturan bir kimse değildin; fakat biz (seni peygamber olarak) gönderici (ve sana bu kıssaları anlatıcı)larız.
(Mûsâ'ya) seslendiğimiz zaman da Tûr'un yanında değildin; fakat senden önce kendilerine bir korkutucu gelmemiş olan bir kavmi (Allah'ın azâbı ile) korkutman için Rabbinden bir rahmet olarak (seni onlara gönderdik); olur ki onlar ibret alırlar.
Ellerinin takdîm ettiği şeyler (işlediği günahlar) yüzünden başlarına bir musîbet isabet edip de: “Rabbimiz! Bize bir peygamber gönderseydin de senin âyetlerine uyupmü'minlerden olsaydık!” diyecek olmasalardı (biz seni göndermezdik)!
Fakat onlara katımızdan hak gelince: “Mûsâ'ya verilenin benzeri (bir mu'cize, ona da) verilmeli değil miydi?” dediler. (Onlar) daha önce Mûsâ'ya verileni de inkâr etmemişler miydi? “(Tevrât ve Kur'ân) birbirini destekleyen iki sihirdir” deyip; “Şübhesiz biz hepsini inkâr eden kimseleriz” demişlerdi.
De ki: “Eğer (iddiânızda) doğru kimseler iseniz, o hâlde Allah katından, bu ikisinden (Kur'ândan ve Tevrât'tan) daha doğru bir kitab getirin de, (ben) ona uyayım!”
Fakat sana cevab veremezlerse, artık bil ki (onlar) ancak (nefislerinin) arzularına uymaktadırlar. Hâlbuki Allah'dan bir yol gösterici olmaksızın, (nefsinin) arzusuna uyandan daha sapık kimdir? Şübhe yok ki Allah, o zâlimler topluluğunu hidâyete erdirmez.
Celâlim hakkı için, ibret alırlar diye sözü (vahyi) onlar için ardı ardına yetiştirdik.
Bundan önce kendilerine kitab verdiğimiz o kimseler ki, onlar buna (Kur'ân'a da)îmân ederler.(1)
(1)Bu âyetin, Habeşistan’dan Câfer bin Ebî Tâlib (ra)’la birlikte Medîne’ye gelip Resûlüllah (asm)’ın huzûrunda Müslüman olan kırk kişilik hey’et hakkında indirildiği rivâyet edilmiştir. (Beyzâvî, c. 2, 195)
Ve onlara (Kur'ân) okunduğu zaman: “(Biz) ona îmân ettik; şübhesiz ki o, Rabbimizden (gelen) haktır; zâten biz ondan önce de Müslüman kimseler idik” derler.
İşte onlara, (her iki kitâba da îmân etmelerinden ve) sabretmelerinden dolayı mükâfâtları iki def'a verilecektir; ve (onlar) kötülüğü iyilikle def' ederler ve kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden (Allah yolunda) sarf ederler.
Boş söz işittikleri zaman ise, ondan yüz çevirirler ve: “Bizim amellerimiz bize, sizin amelleriniz de sizedir; size selâm olsun; (biz) câhilleri (arkadaş edinmek) istemeyiz” derler.
(Habîbim, yâ Muhammed!) Şübhesiz ki sen, sevdiğin kimseyi hidâyete erdiremezsin; fakat Allah, dilediği kimseyi hidâyete erdirir.(2) Çünki O, hidâyete erecek olanları en iyi bilendir.(3)
(2)“Evet insanın elindeki cüz’-i ihtiyârî (kendi irâdesi) ile işledikleri ef‘âllerinde (fiillerinde), Cenâb-ı Hakk’a âid netâici (netîceleri) düşünmemek gerektir. (...) Üstâd-ı Mutlak ve Muktedâ-yı Küll (herkesin kendisine uyduğu) ve Rehber-i Ekmel (en mükemmel kılavuz)olan Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm: وَماَعَلَي الرَّسُولِ اِلَّا الْبَلَاغُ [Peygambere düşen ancak tebliğdir] olan fermân-ı İlâhiyeyi (Allah’ın emrini) kendine rehber-i mutlak ederek, insanların çekilmesiyle ve dinlememesiyle daha ziyâde sa‘y (çalışma) ve gayret ve ciddiyetle teblîğ etmiş. Çünki: اِنَّكَ لَاتَهْد۪ي مَنْ اَحْبَبْتَ وَلَكِنّ اللهَ يَهْد۪ي مَنْ يَشآَءُ [Şübhesiz ki sen, sevdiğin kimseyi hidâyete erdiremezsin; fakat Allah, dilediği kimseyi hidâyete erdirir] sırrıyla anlamış ki, insanlara dinlettirmek ve hidâyet vermek, Cenâb-ı Hakk’ın vazîfesidir. Cenâb-ı Hakk’ın vazîfesine karışmazdı. (...)Siz de, size âid olmayan vazîfeye harekâtınızı (hareketlerinizi) binâ etmekle karışmayınız ve Hâlıkınıza(yaratıcınıza) karşı tecrübe vaz‘iyetini almayınız!” (Lem‘alar, 17. Lem‘ a, 137-138)(3)Bu âyet-i kerîme, Resûl-i Ekrem (asm)’ın, amcası Ebû Tâlib’in İslâm’a girmesini ısrarla istemesi üzerine nâzil olmuştur. (Râzî, c.
13:25, 3)
Bir de; “(biz) seninle berâber hidâyete tâbi' olursak, yurdumuzdan hemen çıkarılırız” dediler. Hâlbuki onları, katımızdan bir rızık olarak herşeyin mahsûllerinin(toplanıp) ona getirildiği, emîn bir hareme (Mekke'ye) yerleştirmedik mi? Fakat onların çoğu(üzerlerindeki ni'metimizi) bilmezler.
Hâlbuki (bol ve rahat) geçimleri ile şımarmış nice şehir (halkını) helâk ettik. İşte şu (harâb olmuş) meskenleri! Kendilerinden sonra (oralarda) ancak pek az oturulabilmiştir. Çünki (onlara) vârisler, biz olmuşuzdur.
Rabbin ise, onların ana (şehir)lerinde, kendilerine âyetlerimizi okuyan bir peygamber göndermedikçe o memleketleri helâk edici değildir. Zâten (biz), halkı zâlim kimseler olan şehirlerden başkasını helâk ediciler değiliz.
Hâlbuki size verilen herşey, ancak dünya hayâtının (geçici) menfaati ve ziynetidir. Allah katında olan ise, daha hayırlı ve daha devamlıdır. Hiç akıl erdirmez misiniz?(1)
(1)İbn-i Abbâs (ra) şöyle demiştir: “Allah-ü Teâlâ dünyayı yarattı. Ehlini de mü’min, münâfık ve kâfir olmak üzere üç kısma ayırdı. Mü’min dünyada âhiret azığını tedârik eder. Münâfık süslü püslü yaşamaya yani lükse dalar. Kâfir ise sâdece maddî menfaat arar.” Bunları söyledikten sonra bu âyeti okumuştur. (Nesefî, c. 3, 349)
O hâlde, kendisine güzel bir va'dde bulunduğumuz (şekilde) sonunda ona kavuşacak olan o kimse, (hiç) kendisine dünya hayâtının (geçici) zevkini yaşattığımız, sonra kıyâmet günü (azâb için) hazır edilmişlerden olan o kimse gibi midir?
Ve o gün (Allah), onlara (o müşriklere) seslenir de: “(Kendilerini bana ortak)zannetmekte olduğunuz ortaklarım nerede?” buyurur.
Aleyhlerine (azâbımıza dâir) söz hak olanlar der ki: “Rabbimiz! Bizim azdırdığımız kimseler (işte) şunlardır. (Biz) nasıl azdıksa, onları da (öyle) azdırdık.(Onlardan) sana (sığınıp) uzaklaştık! (Zâten onlar, nefislerinin peşindeydiler de) bize tapmıyorlardı.”
Ve (o gün müşriklere:) “(Allah'a koştuğunuz) ortaklarınızı çağırın!” denilir de onları çağırırlar; fakat kendilerine cevab vermezler ve (karşılarında) azâbı görürler. Ne olurdu, onlar gerçekten hidâyete ermiş olsalardı?
Artık o gün (Allah) onlara seslenir de: “Peygamberlere ne cevab verdiniz?” buyurur.
İşte o gün haberler onlara körleşmiş (gizli kalmış)tır; artık onlar birbirlerine (de birşey) soramazlar.
Fakat tevbe edip îmân eden ve sâlih amel işleyen kimseye gelince, işte onun kurtuluşa erenlerden olması umulur.
Rabbin ise, dilediğini (dilediği gibi) yaratır ve seçer. Onların (o kulların, bu yaratılışta) seçme hakkı yoktur. Allah (onların) ortak koşmakta oldukları şeylerden pek münezzeh ve pek yücedir.
Çünki Rabbin, (onların) sîneleri neyi gizler ve neyi açıklarsa bilir.
Hem O, kendisinden başka ilâh olmayan Allah'dır. Başta da sonda da (dünyada da âhirette de) hamd, O'na mahsustur. Hüküm de O'nundur ve ancak O'na döndürüleceksiniz!
De ki: “Söyleyin bakalım! Eğer Allah, geceyi üzerinizde kıyâmete kadar devamlı kılacak olsa, Allah'dan başka size bir ışık getirecek ilâh kimdir? Hiç (söz) dinlemez misiniz?”
De ki: “Söyleyin bakalım! Eğer Allah gündüzü üzerinizde kıyâmete kadar dâimî kılacak olsa, Allah'dan başka, içinde istirâhat edeceğiniz bir geceyi size getirecek ilâh kimdir? Hiç (hakkı) görmez misiniz?”
“Hâlbuki (Allah) rahmetinden sizin için geceyi ve gündüzü (bir ni'met) kıldı ki,(geceleyin) onda istirâhat edesiniz ve (gündüzün) O'nun fazlından (rızkınızı) arayasınız ve tâ ki şükredesiniz.”
Ve o gün (Allah), onlara (o müşriklere) seslenir de: “(Kendilerini bana ortak)zannetmekte olduğunuz ortaklarım nerede?” buyurur.
Hem (o gün) her ümmetten (kendi peygamberlerini) bir şâhid (olarak) çıkarırız da(o ümmetlere): “(Sizi emirlerime uymaktan alıkoyan) delîlinizi getirin!” deriz; o zaman şübhesiz hakkın Allah'a âid olduğunu bilmişlerdir ve uydurmakta oldukları şeyler kendilerinden kaybolup gitmiştir.
Hakikaten Karun, Mûsâ'nın kavminden idi. Fakat onlara karşı azgınlık etmişti. Ve ona öyle hazînelerden vermiştik ki, gerçekten onun (hazînelerinin) anahtarları(nı taşımak)güçlü bir topluluğa ağır geliyordu. O zaman kavmi ona şöyle demişti: “Böbürlenme! Çünki Allah, böbürlenenleri sevmez!”(1)
(1)Kārun’un Hz. Mûsâ (as)’ın amcazâdesi olduğu beyân edilmektedir. Kārun, başlangıçta Hz. Mûsâ(as)’a îmân ettiği hâlde, dünya malına olan hırsı ve hasedi dolayısıyla, haddi aşan kimselerden olmuştu. Hz. Mûsâ ve Hârûn (as)’dan sonra Tevrât’ı en iyi bilen ve okuyanlardan biri idi. Serveti ve ilmiyle dâimâ insanların teveccühünü kazanmaya çalışır, karşılarında nutuklar çekerek şımarıklık ederdi. Bazı kaynaklarda onun kimyâ ilminde ve ticârî sâhada da derin bir vukuf sâhibi olduğu bildirilmektedir. Kalbinde gizlediği nifâkı yüzünden Fir‘avun tarafından İsrâiloğullarının başında bir reis olarak vazîfelendirilmiş ve kendi halkına zulümlerde bulunmuştu. (Celâleyn Şerhi, c. 6, 46; Beyzâvî, c. 2, 199)
“Allah'ın sana verdiği (servet) ile âhiret yurdunu ara (bol hayır yap); dünyadan da nasîbini unutma; Allah sana nasıl iyilik ettiyse, (sen de) öyle iyilik et! Ve yeryüzünde fesad (çıkarmaya yol) arama! Çünki Allah, fesad çıkaranları sevmez.”
(Karun:) “Bu (servet) bana ancak, bende bulunan bir bilgi sâyesinde verildi” dedi.(1) Ama (o) bilmedi mi ki şübhesiz Allah, kendisinden önceki nesillerden, ondan kuvvetçe daha güçlü ve (mal) toplama cihetiyle daha çok (varlıklı) olan kimseleri gerçekten helâk etmiştir. (Allah, onların ne yaptığını bildiği için) o günahkârlara, (azarlayarak sorgulanmalarının dışında öğrenmek üzere) günahlarından sorulmaz.
(1)“İşte insan dahi Hâlıkının (yaratıcısının) rahmetini inkâr ve hikmetini ittihâm edecek (suçlayacak)bir tarzda küfrân-ı ni‘met (nankörlük) sûretinde Kārun gibi: ************Yani: ‘Ben kendi ilmimle kendi iktidârımla kazandım’ dese elbette sille-i azâba (bir azab tokadına) kendini müstehak eder. Demek şu meşhûd (görülen) saltanat-ı insâniyet ve terakkıyât-ı beşeriye (insanlığın yükselmesi) ve kemâlât-ı medeniyet (medeniyetin gelişmeleri) celb ile (kendine çekmekle) değil galebe ile (kazanmakla) değil cidâl(mücâdele) ile değil belki ona onun za‘fı için teshîr edilmiş (hizmetkâr kılınmış). Onun aczi için ona muâvenet (yardım) edilmiş. Onun fakrı için ona ihsân edilmiş. Onun cehli (câhilliği) için ona ilhâm edilmiş. Onun ihtiyâcı için ona ikrâm edilmiş. Ve o saltanatın sebebi kuvvet ve iktidar-ı ilmî değil belki şefkat ve re’fet-i Rabbâniye ve rahmet ve hikmet-i İlâhiyedir (Allah’ın şefkati ve hikmeti) ki, eşyâyı ona teshîr etmiştir (emrine vermiştir). Evet bir gözsüz akreb ve ayaksız bir yılan gibi haşerâta mağlûb olan insana bir küçük kurttan ipeği giydiren ve zehirli bir böcekten balı yediren onun iktidârı değil belki onun za‘fının semeresi (meyvesi) olan teshîr-i Rabbâniye ve ikrâm-ı Rahmânîdir.” (Sözler, 23. Söz, 117)
Derken, ziyneti içinde (ihtişâmla) kavminin karşısına çıktı. Dünya hayâtını isteyenler dedi ki: “Keşke Karun'a verilen (servet) gibi bizim de olsa; şübhesiz o elbette büyük bir nasib sâhibidir.”
Kendilerine ilim verilenler ise dedi ki: “Yazıklar olsun size! Îmân edip sâlih amel işleyen bir kimse için, Allah'ın sevâbı daha hayırlıdır. Ona da ancak sabredenler kavuşturulur.”
Nihâyet, onu da sarayını da yere geçiriverdik;(2) artık Allah'a karşı ona yardım edecek bir topluluk da olmadı. Kendi kendini kurtarabilecek kimselerden de değildi.
(2)“Ehl-i dalâletin (hak yoldan sapanların) şerrinden kâinâtın kızdıklarını ve anâsır-ı külliyenin (hava, su, toprak, ateş gibi büyük unsurların) hiddet ettiklerini ve umum mevcûdâtın (varlıkların) galeyâna geldiklerini, Kur’ân-ı Hakîm mu‘cizâne (mu‘cize sûretinde) ifâde ediyor. Yani: (...) Kavm-i Semûd ve Âd’ın inkârından hava unsurunun hiddetini ve Kavm-i Fir‘avun’a karşı su unsurunun ve denizin galeyânını ve Kārun’a karşı toprak unsurunun gayzını (öfkesini) (...) ve sâir mevcûdâtın ehl-i küfür ve dalâlete karşı hiddetini gösterip i‘lân ederek, gāyet müdhiş bir tarzda ve i‘cazkârâne (mu‘cize olarak) ehl-i dalâlet ve isyânı (kâfirleri ve fâsıkları) zecrediyor (isyanlarından men‘ ediyor).” (Lem‘alar, 13. Lem‘a, 85)
Dün onun yerinde olmayı temennî edenler, (ertesi sabah): “Vay! Demek şu gerçek ki Allah, kullarından dilediğine rızkı genişletiyor ve (dilediğine de) daraltıyor. Eğer Allah bize lütufta bulunmuş olmasaydı, elbette bizi de yere batırırdı. Vay! Demek şu gerçek ki, kâfirler kurtuluşa ermeyecek!” demeye başladılar.
İşte âhiret yurdu! (Biz) onu yeryüzünde büyüklenmeyi ve fesâdı istemeyenlere veririz. (Güzel) âkıbet ise, takvâ sâhiblerinindir.
Kim iyilikle gelirse, artık ona ondan daha hayırlısı vardır. Kim de kötülükle gelirse, kötülükleri yapanlar, artık ancak yapmakta olduklarıyla cezâlandırılırlar.
(Ey Resûlüm!) Şübhesiz ki Kur'ân'ı (tebliğ ve onunla amel etmeyi) sana farz kılan(Allah), elbette seni dönülecek yere (Mekke'ye) iâde edicidir. De ki: “Rabbim kimin hidâyetle geldiğini ve kimin apaçık bir dalâlet içinde olduğunu en iyi bilendir.”(1)
(1)Bu âyet, doğduğu topraklardan hicret etmek mecbûriyetinde kaldığı için pek mütessir olan Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ı tesellî etmek için nâzil olmuştur. (Beyzâvî, c. 2, 202)
Hâlbuki (sen) bu Kitâb'ın sana vahyedileceğini ummuyordun; (bu) ancak Rabbinden bir rahmet olarak (sana vahyedildi); öyle ise sakın kâfirlere arka çıkma!
Ve Allah'ın âyetleri sana indirildikten sonra, sakın seni (onlardan) alıkoymasınlar;artık Rabbine da'vet et; ve sakın müşriklerden olma!
Hem Allah ile berâber başka bir ilâha yalvarma! O'ndan başka ilâh yoktur. O'nunZât'ından (ve rızâsına uygun olandan) başka herşey, helâk olucudur.(2) Hüküm O'nundur ve ancak O'na döndürüleceksiniz.
(2)“Herşey, ma‘nâ-yı ismiyle ve kendine bakan vecihte (yönde) hiçtir. Kendi zâtında müstakil ve bizâtihî (kendine âid) sâbit bir vücûdu yok. Ve yalnız kendi başıyla kāim (var olan) bir hakīkati yok. Fakat Cenâb-ı Hakk’a bakan vecihte ise, yani ma‘nâ-yı harfiyle (Allah’ı gösteren ma‘nâsıyla) olsa, hiç değil. Çünki onda cilvesi (parıltısı) görünen esmâ-i bâkīye (Allah’ın bâkī isimleri) var. Ma‘dum (yok) değil; çünki sermedî (ebedî) bir vücûdun gölgesini taşıyor. Hakīkati vardır, sâbittir, hem yüksektir. Çünki mazhar olduğu (üzerinde görünen) bâkī bir ismin sâbit bir nevi‘ gölgesidir. Hem كُلُّ شَئٍ هاَلِكٌ اِلَّا وَجْهَهُ [O’nun Zât’ından (ve rızâsına uygun olandan) başka herşey, helâk olucudur.] İnsanın elini mâsivâdan (Allah’dan gayrı herşeyden) kesmek için bir kılınçtır ki; o da Cenâb-ı Hakk’ın hesâbına olmayan fânî dünyada, fânî şeylere karşı alâkaları kesmek için, hükmü dünyadaki fâniyâta (fânî şeylere) bakar. (...) Elhâsıl: Eğer Allah için olsa, Allah’ı bulsa, gayr kalmaz ki başı kesilsin. Eğer Allah’ı bulmazsa ve hesâbıyla bakmazsa, herşey gayırdır. كُلُّ شَئٍ هاَلِكٌ اِلَّا وَجْهَهُ kılıncını isti‘mâl etmeli(kullanmalı), perdeyi yırtmalı, tâ O’nu bulmalı!” (Mektûbât, 15. Mektûb, 49-50)