Elif, Lâm, Ra. Bu bir Kitap/tır ki Âyetleri muhkem kılınmış, sonra tafsil olunmuştur [⁴]; hakim ve agâh olan Zat tarafındandır [⁵].
[3] Bir, iki âyetten maadası Mekke'de nazil olmuş, 123 âyettir.[4] Akait ile, ahkâm ile, mev'ize ile, ihbar ile, yahut hak ile bâtıl arası ayrılmıştır.[5] Veya hakim ve agâh olan Zat tarafından muhkem kılınmış ve tafsil olunmuştur.
Ta ki yalnız Tanrıya tapasınız. Onlara «— Ben O/nun tarafından sizi müjdeleyen, Allah azabıyle korkutan bir peygamberim» de.
Bir de Rabbinizden yarlıganmak isteyesiniz. Sonra O/na tövbe ediniz ki malûm bir müddete kadar sizi iyi bir geçim ile geçindirsin. Her fazl-u kerem sahibine de fazl-u keremini versin [⁶], eğer imandan yüz çevirirseniz ben hakkınızda büyük bir günün azabından korkarım [⁷].
[6] İyi işleyene lâyık olduğu mükâfatı.[7] Veya o günün büyük azabından.
Dönüşünüz yalnız Tanrı/yadır. O, her şeye hakkıyle kaadirdir.
Haberiniz olsun ki onlar Allah/tan gizli tutmak için göğüslerini bükerler [⁸]. Dikkat edin ki onlar esvaplarıyle örtündükleri zamanlarda [⁹] Allah onların gizledikleri, aşikâr tuttukları şeyleri bilir. Çünkü O, göğüslerdekini hakkıyle bilir.
[8] Göğüslerinde olan adaveti, küfürü, haktan sapmayı Allah'tan saklamak için bu sırlarını kalplerinde saklarlar veya Allah'tan gizli tutmasını isteyerek fena itikatta bulunurlar, göğüslerini haktan çevirirler.[9] Müslümanlar duymasın diye esvaplarını başlarına alıp iki kat olurlar, gizlice söyleşirlerdi veya uykuya yattıkları zaman başlarını örterlerdi.
Yeryüzünde yürür hiçbir hayvan yoktur ki onun rızkı Allah/a ait olmasın [¹]. Onların duracak yerlerini, saklanacak yerlerini bilir. Bunların hepsi açık Kitaptadır [²].
[1] Allah, fazl-u keremi ile hepsinin rızkını tekeffül etmiştir.[2] Levh-i Mahfuz'da.
Hanginizin ameli daha güzel olduğunu denemek [³] için gökleri ve yeri altı günde yaratan O/dur. Bunlardan evvel arşı su üstünde idi. Eğer onlara öldükten sonra dirileceksiniz diyecek olursan kâfir olanlar «— bu da, mutlak büyücülükten başka bir şey değildir» diyeceklerdir.
[3] Denemek muamelesinde bulunmak, muti' ile âsiyi halka bildirmek.
Biz azabı sayılı bir zamana [⁴] kadar tehir edecek olursak onlar «— Bunu men eden nedir?» diyecekler. Haberleri olsun ki azap onlara geldiği gün [⁵] asla geri dönmeyecek, eğlenceye aldıkları azap da onları kuşatacaktır.
[4] Veya bir ümmet bitinceye kadar.[5] Bedir günü.
İnsana [⁶] tarafımızdan servet ve sıhhat gibi bir merhamet tattırdıktan sonra onu geri alsak o, pek ümitsiz, pek nankör olur.
Ona başına gelen sıkıntıdan sonra nimeti tattırsak benden kötülükler gitti der. Çünkü o, şımarıktır, övüngendir.
Sabredip iyi amel işleyenler başka. İşte onlar için yarlıganmak, büyük bir mükâfat vardır.
Onların «— Ona bir hazine indirmeliydi veya onunla beraber bir melek gelmeliydi» demelerinden dolayı sana vahiy olunan şeyin bazısını [⁷] terkedecek [⁸] oluyorsun, göğsün de onunla darlaşacak oluyor. Sen ancak Allah azabıyle korkutucu bir peygambersin. Allah her şeye vekildir [⁹].
[7] Mâbutlarını zemm-i müş'ir olan kısmını.[8] Vukuu müstelzem değildir. Yani böyle bir şey olmamıştır.[9] Seni hıfzeder, onlara ceza verir, sakın terk etme, darlanma, sözlerine kulak asma.
Yoksa onu uydurdu mu derler [¹]. Onlara de ki: dâvanızda gerçek iseniz onun gibi on sûre uydurup getirin, Allah/tan başka gücünüz yetenleri de çağırın.
Şayet o çağrılanlar size cevap vermezlerse biliniz ki o, ancak Allah/ın ilmiyle inzal olunmuştur. O/ndan başka tapacak yoktur. Bu kadar delilden sonra daha İslâmı kabul etmez misiniz?
Kim dünya diriliğini, onun ziynet ve debdebesini isterse onlara dünyada amellerini tamamıyle veririz [²]. Onlar burada noksan görmezler [³].
[2] Sadaka, akrabayı gözetmek gibi amellerine mukabil rızkları genişletiriz, bedenlerini sağ ve selâmette tutarız.[3] Dünyada mükâfatlarını tamamen alırlar.
Onlar öyle kimselerdir ki onlar için âhirette ateşten başka bir şey yoktur. Dünyada yaptıkları da âhirette beyhude olmuştur. İşledikleri o amel zaten bâtıl idi.
Rabbinden açık bir delile [⁴] mazhar olan, ardınca da Rabbi tarafından bir şahit gelen [⁵], ondan evvel Musa/nın pişüva, rahmet olan Kitabı da kendisini tasdik eden kimse [⁶] başkaları gibi midir? Böyle olanlar Kur/an/a inanırlar, herhangi bir güruh onu tanımazsa ateş onun vâdegâhı olur. Artık sen de ondan şüphelenme; çünkü o doğrudur. Rabbin tarafındandır, fakat nâs/ın pek çoğu ona iman etmezler.
[4] Delil-i akliye.[5] Onu Kur'an teyit eden.[6] Peygamber veya mü'min.
Allah/a kendiliğinden yalan uydurandan daha zalim kim olabilir? Bunlar Rablerinin huzuruna getirilirler, şahitler [⁷] «— Rableri namına yalan söyleyenler işte bunlardır» derler. Haberiniz olsun ki Allah/ın lâneti zalimlerin üzerindedir.
[7] Peygamberler, melekler, azay-ı beden.
Onlar ki nâs/ı Allah yolundan alıkorlar, o yol hakkında eğrilik araştırırlar [⁸], Onlar âhireti tanımayanlardır.
[8] Eğrilik ile vasfederler.
İşte bunlar yeryüzünde Allah/ı âciz kılacak değillerdir. Allah/tan başka onların işlerini görecek [¹] yoktur. Onların azapları kat kat olur. Onların hakkı işitmeye güçleri yetmezdi; doğru yolu görmezlerdi.
[1] Allah'ın azabından kurtaracak yardımcıları.
İşte bunlar kendilerini ziyan edenlerdir. Uydurdukları şey ise kendilerinden kaybolup gitmiştir [²] .
[2] Mâbutları kalmamıştır, yalan dâvaları kalmıştır. Kalan ancak hasret ile nedamettir.
Elbette âhirette en ziyade ziyana uğrayanlar onlardır.
İman getirip iyi amel işleyenler ve Rablerine mutmain olanlar yok mu? İşte onlar Cennetliktir. Orada daim kalacaklardır.
İki taraf [³] kör ve sağır ile görür ve işitir kimseye benzerler. Bu ikisi benzemede [⁴] bir olurlar mı? Daha nasihat kabul etmez misiniz?
[3] Kâfir ile mü'min.[4] Kâfir, Âyat-ı Bâri'yi görmez, Kelâm-ı Bâri'yi işitmez. Mü'min ise bunları görür ve işitir.
Biz Nuhu kavmine göndermiştik o, demişti: ben sizi Allah azabıyle apaşikâr veçhile bir korkutucuyum.
Ancak Tanrı/ya tapın. Ben size bir gün acıklı bir azabın gelmesinden korkarım.
Kavminin içinden kâfir olanların ileri gelenleri «— Biz seni ancak bizim gibi bir insan görüyoruz, yalnız bizden birtakım âdi kimselerin [⁵] düşünmeden hemen sana ittiba ettiklerini görüyoruz. Bize karşı hiçbir meziyetinizi görmüyoruz ki ittiba edelim. Hayır, biz sizi yalancı sanıyoruz» dediler.
[5] Çulha, eskici, dikici gibi adi esnaf.
Nuh dedi ki: Ey kavmim! Ne dersiniz? Rabbim tarafından açık bir mucizem [⁶] olsa, tarafından bana bir de nübüvvet [⁷] ihsan etse, bu husus ise size kapalı kalsa siz onu istemediğiniz halde ben sizi ona zorlayabilir miyim?
[6] Veya Tevhidi Bari hakkında tam bir ilmin.[7] Veya nübüvvete delâlet eden bir mucize.
Ey kavmim! Bundan dolayı sizden hiçbir mal istemiyorum. Benim ücretim yalnız Allah/a aittir. Mü/min olanları istediğiniz gibi kovacak değilim. Çünkü onlar Rablerine kavuşacaklardır. Fakat ben sizi nâdan bir kavim görüyorum»;
«— Ey kavmim! Ben onları kovarsam Allah/tan kurtarmak için bana kim yardım edebilir? Daha nasihat kabul etmez misiniz?»;
«— Ben size bende Allah/ın hâzineleri vardır demiyorum, gaybi de bilmiyorum. Melek/im de demiyorum. Gözlerinizin hor gördüğü mü/minler hakkında Allah onlara asla nimet vermeyecek de demiyorum. Allah onların kalplerindekini bilir. Eğer bunlardan birini dersem mutlak zalimlerden olurum».
Onlar: «— Nuh bize çene çaldın. Çene çalmayı da uzattın. Dâvanda gerçek isen haydi bize vaadettiğin azabı getir» dediler.
Nuh dedi ki «— Ancak Allah dilerse size onu getirir, siz, Allah/ı âciz kılacak değilsiniz.
Allah sizi azdırmak [¹] isterse ben size nasihatte bulunmak istesem de yine benim nasihatim size fayda vermez. O, sizin Rabbinizdir, O/na döneceksiniz.»
«— Yoksa onu uydurdu mu» derler [²]. De ki eğer ben onu uydurmuş olsam, yaptığım günahın vebali bana aittir. Benim günah işlemeniz ile bir ilişiğim yoktur [³].
[2] Belki Nuh dâvayı uydurdu derler.[3] Yahut Nuh aleyhisselâma sorulan sualler aynen Peygamberimize sorulmakla samiin kıssanın arkasını nişat ile dinlemek için Âyet-i Kerime bir cümle-i mutarızadır: Peygamber Kur'an'ı uydurdu derler.
Nuh/a vahiy olundu ki kavminden daha evvel iman edenlerden başka hiçbir kimse iman etmeyecektir [⁴]. Artık onların işledikleri şeyden dolayı gam çekme [⁵].
[4] Artık ümidini kes.[5] Veya şikâyet etme. Onlara azap vakti yaklaşmıştır.
Gözümüzün önünde vahyimiz ile gemi yap. Zalim olanlar hakkında bana müracaat etme. Çünkü onlar suda boğulacaklardır.
38, 39. Nuh gemi yapmaya başladı. Kavminin ileri gelenleri yanından geçtikçe onunla eğlenirlerdi. O da: «Bizim ile eğleniyorsunuz. Sizin eğlendiğiniz gibi biz de sizinle eğleneceğiz, kendisini rüsvay edecek azabın kime geleceğini, kımıldatmayacak azabın kime vâki olacağını yakında bileceksiniz» derdi.
38, 39. Nuh gemi yapmaya başladı. Kavminin ileri gelenleri yanından geçtikçe onunla eğlenirlerdi. O da: «Bizim ile eğleniyorsunuz. Sizin eğlendiğiniz gibi biz de sizinle eğleneceğiz, kendisini rüsvay edecek azabın kime geleceğini, kımıldatmayacak azabın kime vâki olacağını yakında bileceksiniz» derdi.
Nihayet fermanımız gelip yeryüzü kaynayınca [¹] Nuh/a dedik ki: Her çift hayvandan erkekli dişili olmak üzere ikişer taneyi; bir de haklarında söz geçen kimselerden [²] maada aileni ve iman getirenleri gemiye yüklet. Onunla beraber iman eden pek az kimseden ibaretti.
[1] Gözlerden sular fışkırıp su etrafı basınca onlar çaresiz kaldılar.[2] Zevcesi ve oğlu gibi helâkine ait Hükm-ü Bâri sebkeden.
Nuh gemiye bineceklere «— Gemiye Tanrı adı ile binin ki onun yürümesi de, demir atması da Tanrı/nın iradesi iledir [³]. Çünkü Rabbim gafurdur, rahîmdir» dedi.
[3] Yahut yüzmesi, demir atması Tanrı emriyledir deyin de gemiye binin, dedi.
Gemi onları taşıyarak dağlar gibi dalgalar arasında yüzerdi. Nuh ayrı bir yerde bulunan oğluna «— Oğulcağzım! Bizim ile beraber gemiye bin, kâfirlerden [⁴] olma ki helâk olursun» dedi.
[4] Din hususunda, ayrı durmada.
Oğlu: «— Ben dağa sığınırım, o beni boğulmadan korur» dedi. Nuh: «— Allah/ın merhamet ettiği kimselerden başka bugün Allah/ın azap emrinden korunacak [⁵] hiçbir fert yoktur» dedi. Aralarına dalga girdi, oğlu boğulanlara karıştı.
Yer! Suyunu yut, gök! Sen de tut [⁶]. Denildi, su kesildi. İş [⁷] bitti. Gemi de Cudi dağı üzerinde durdu. «Zalim olan kâfirler rahmetten uzak olsun» denildi.
[6] Kemali, kudreti temsildir.[7] Boğulmak işi.
Nuh, Rabbine nida etti de dedi: Yâ Rab! Oğlum ailemdendir. Vaadin de doğrudur, sen hükmedenlerin en iyi hâkimisin.
Allah dedi: Nuh! O senin ailenden [¹] değildir. Çünkü onun işi fenadır. Bilgin olmadığı şeyi bana sorma. Ben sana cahillerden olmayasın diye öğüt veriyorum.
[1] Kurtulacak ailenden veya dininden.
Nuh dedi: Yâ Rab! Bilgim olmayan şeyi bir daha sana sormadan yine sana sığınırım. Eğer beni yarlıgamazsan, bağışlamazsan ben ziyankârlardan olurum.
Ona denildi: Nuh! Bizden selâmet ile gemiden in, sana ve seninle beraber olan zürriyetlerinden gelen ümmetlere de [²] hayır ve bereketler olsun. Birtakım ümmetler olacak ki onları geçindireceğiz. Sonra tarafımızdan onlara acıklı bir azap dokunacaktır.
İşte bu, sana vahiy ettiğimiz gayıp haberlerindendir. Bundan evvel sen de onu bilmezdin, kavmin de onu bilmezdi. Artık katlan. Çünkü akıbet sakınanlarındır.
Âd kavmine kardeşleri Hud/u gönderdik. Hud dedi ki: «— Ey kavmim! Allah/a tapın, sizin için ondan başka bir tapacak yoktur. Siz uyduranlardan başka bir şey değilsiniz».
«— Ey kavmim! Bu Tebligatım hususunda sizden hiçbir ücret istemem. Benim ücretim ancak beni yaratana düşer. Daha aklınız ermiyor mu?».
«— Ey kavmim! Rabbinizden yarlıganmak dileyin, yine ona tövbe edin ki size gökten peyderpey bol yağmur göndersin, kuvvetinize kuvvet katsın, siz de günahkâr olarak imandan yüz çevirmeyin».
Onlar dediler: «— Hud! Bize açık bir mucize getirmedin, senin sözün ile tapacaklarımızı bırakacak, sana inanacak değiliz».
54, 55. «— Bizim size hiçbir sözümüz yoktur, sözümüz şudur: Bazı mâbutlarımız senin sövüp saymana karşı seni çarpmıştır [¹]. Hud dedi: Ben, Allah/ı şahit edinirim, siz de şahit olun ki ben Tanrı/dan başka şerik koştuğunuz şeylerden ilişiğimi kestim. Benim hakkımda hepiniz kötü fikirde bulunun. Bundan sonra bana hiçbir mühlet de vermeyin.»
[1] Sen çarpık, deli oldun, onun için saçma, sapan söylüyorsun.
54, 55. «— Bizim size hiçbir sözümüz yoktur, sözümüz şudur: Bazı mâbutlarımız senin sövüp saymana karşı seni çarpmıştır [¹]. Hud dedi: Ben, Allah/ı şahit edinirim, siz de şahit olun ki ben Tanrı/dan başka şerik koştuğunuz şeylerden ilişiğimi kestim. Benim hakkımda hepiniz kötü fikirde bulunun. Bundan sonra bana hiçbir mühlet de vermeyin.»
[1] Sen çarpık, deli oldun, onun için saçma, sapan söylüyorsun.
«— Ben, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah/a mütevekkil oldum. Yürür hiçbir hayvan yoktur ki Allah onun alnının saçından tutmasın [²]. Muhakkak ki, Rabbim doğru yol üzeredir».
[2] Yani istediği gibi tasarrufa kadir olmasın,
«— Eğer yüz çevirirseniz bana ne! Çünkü ben size, gönderilmekliğime sebep olan ahkâmı bildirdim. Rabbim sizden başka bir kavmi yerinize getirir, siz de ona hiçbir zarar veremezsiniz. Çünkü Rabbim her şeyi hakkıyle gözetler [³]».
[3] Ona ameliniz asla gizli kalmaz.
Fermanımız gelince Hud/u onunla beraber iman getirenleri merhametimizle kurtardık. Onları ağır azaptan kurtardık.
İşte Âd kavminin başına gelenler. Onlar, Rablerinin âyetlerini bile bile inkâr ettiler, peygamberlerine âsi oldular, her inatçı zorbanın emrine tâbi oldular.
Bu dünyada da, kıyamet gününde de arkalarından lânet gitti [⁴]. Haberiniz olsun ki Âd kavmi Rablerini tanımamışlardır. Dikkat edin ki Hud kavmi olan Âd rahmet-i ilâhiye/den uzak bir yerde kalmıştır.
[4] Dünyada şiddetli rüzgâr ile, âhirette ateş ile azap gördüler.
Semud kavmine de kardeşleri Salih/i gönderdik. Salih dedi ki «— Ey kavmim! Tanrı/ya tapın, O/ndan başka sizin için tapacak yoktur. O, sizi yerden peyda etmiş, sizi orada muammer kılmıştır [⁵]. Artık ondan yarlıganmak dileyin. Sonra ona tövbe edin. Çünkü Rabbim yakındır, duayı kabul eder».
[5] Veya diyarınızı mâmur kılmıştır.
Onlar dediler: Salih! Sen bundan evvel aramızda kendinden hayır umulur bir kimseydin [⁶]. Babalarımızın taptıklarına tapmayı bize yasak mı ediyorsun? Biz, bizi dâvet ettiğin şeyde [⁷] daimî bir şüphe içindeyiz.
[6] Ulu kimse idin, nasiyende büyüklük, doğruluk eserleri görülürdü. Umur-u hususta müsteşar idin.[7] Tevhit, istiğfar ve tövbede, putlardan yüz çevirmede.
Salih dedi ki: Ey kavmim! Ne dersiniz! Eğer Rabbim tarafımdan benim için bir mucizem olsa, tarafından bana bir de nübüvvet gelse, ben de ona âsi olacak olsam beni Allah/ın azabından kim kurtarabilir? Siz hakkımda ziyankârlıktan başka bir şeyi artırmazsınız».
«— Ey kavmim! İşte Allah/ın yarattığı dişi deve! O, sizin için bir mucizedir. Artık onu bırakıverin de Allah/ın yerinde otlasın dursun, ona kötü maksat ile dokunmayın, yoksa siz, yakında bir azaba giriftar olursunuz».
Bunun üzerine onlar dişi deveyi sinirlediler. Salih dedi ki üç gün yurdunuzda yaşarsınız bu, öyle bir vaaddir ki yalanı çıkamaz.
Vaktaki fermanımız geldi, Salih/i ve onunla beraber iman edenleri tarafımızdan merhamet eseri olarak azaptan ve o günün rüsvaylığından kurtardık. Çünkü kavi ve galib-i yekta senin Rabbindir.
Zulmedenler korkunç bir sese giriftar oldular, yurtlarında yüzüstü düştüler.
Sanki orada hiç yokmuş gibi oldular. Haberiniz olsun ki Semud kavmi rahmet-i Bâri/ den uzak bir yerde kalmıştır.
Elçilerimiz İbrahim/e müjde getirmişler, selâm vermişlerdi. İbrahim de aleykümselâm demişti. İbrahim gecikmeyip onlara bir buzağı kebabı getirdi.
İbrahim onların ellerini kebaba uzatmadıklarını görünce sebebini anlamadığından hallerinden hoşlanmadı. Onlardan kalbine korku düştü. Onlar «— Korkma, biz Lût kavmine gönderilmişiz» dediler.
Karısı ayakta idi. Bunun üzerine güldü. Biz de ona İshak/ı, İshak/ın ardından Yakub/u müjdeledik.
Karısı dedi ki: Acayip! Ben mi doğuracağım! Ben kocamış; şu erimde bir ihtiyar iken doğurabilir miyim? Bu, âdet itibariyle pek taaccüp olunacak bir şeydir.
Onlar Allah/ın işine taaccüp mü ediyorsun? Ey hane halkı! Allah/ın rahmeti ve bereketi üzerinizdedir, O, öğülmüştür, şanlıdır.
İbrahim/den korku gidip kendisine müjde gelince Lût kavmi hakkında elçilerimizle mücadeleye girişti.
Çünkü İbrahim yavaştır. Yufka gönüllüdür. Allah/a döner bir zattır. [¹]
[1] Kötülüğe karşı öc almada acul değildir; cezada teenni eder, cezayı affeder, nâs'a çok acır, çok ah eder. Pek ziyade merhametli, kalbi yumuşak olduğundan dolayı mücadeleye girişmişti.
Elçilerimiz «— İbrahim! Bundan vaz geç. Çünkü Allah/ın fermanı gelmiştir, onlara gelecek azap asla geri dönmeyecek» dediler.
Vaktaki Elçilerimiz Lût/a geldiler. Lût onların gelmelerinden endişeye düştü, içi sıkıldı [²], dedi ki işte baş belâsı bir gün!
[2] Çünkü müdafaadan âcizdi, misafirler güzel yüzlü, tüysüz idiler.
Kavmi ona koşup geldiler. Onlar evvelce kötü işler işlerlerdi [³]. Lût dedi ki: Ey kavmim! İşte kızlarım! Bunlar sizin için daha pâktır [⁴]. Allah/tan sakının, misafirlerimin yanında beni rüsvay etmeyin. Acaba içinizde doğru yol tutan bir kişi yok mudur?
[3] Kötülükler onların âdeti idi, hayasızlıklarından alenen koşup gitmişlerdi.[4] Bunları size nikâhlayayım.
Onlar dediler: Bizim kızlarınızda hiçbir hakkımız [⁵] yoktur. Elbette sen de bunu bilmişsindir, bizim ne istediğimizi sen bilirsin.
[5] Onları biz alamayız veya onlara karşı bizim şehvetimiz yoktur.
Lût dedi: Eğer size karşı bir kuvvetim olsaydı veya muhkem bir yere [⁶] sığınmış olsaydım yapacağımı yapardım.
[6] Aşirete, kabileye, yardımcıya, kurtarıcıya.
Misafirler dediler: «— Lût! Biz Rabbinin elçileriyiz, onlar asla sana dokunamazlar, gecenin bir vaktinde ailen ile yola çık, hiçbiriniz arkasına bakmasın [⁷], karın başka. Çünkü onların başına gelen musibet elbette karının da başına gelecektir», «— Onlara vaadolunan helâk vakti, sabah vaktidir [⁸], sabah vakti yakın değil midir?»
[7] Veya hiçbiriniz geri kalmasın.[8] Lût aleyhisselâm «bari helâkleri yakın olsun» demekle elçiler böyle demişlerdir.
Vaktaki fermanımız geldi, kasabalarının üstünü altına getirdik. Balçıktan taş kesilmiş, birbiri üzerine konmuş [¹] taş da yığdırdık. O taşlar Rabbinin yanında nişanlı idi. Bu taşlar zalimlerden uzak değildir [²].
[1] Peyderpey.[2] Veya bu diyar Mekke ahalisine uzak değildir veya bu taşlar Mekke ahalisinden de uzak değildir.
Medyene/de kardeşleri Şuayb/ı gönderdik. Onlara dedi ki: «— Ey kavmim! Tanrı/ya tapın, O/ndan başka sizin için bir tapacak yoktur. Ölçeği, teraziyi eksik yapmayın. Ben sizi herhalde hal ve vakti yerinde görüyorum [³], ben bir gün sizi kuşatacak azaptan korkuyorum [⁴].
[3] O halde neye eksik veriyorsunuz?[4] O azaptan hiç birinizin kurtulacağı yoktur.
Ey kavmim! Ölçeği, teraziyi hakkaniyet dairesinde yerine getirin, nâs/ın eşyasını eksiltmeyin [⁵], yeryüzünde fesat çıkararak fenalık yapmayın».
[5] Herkesin hakkı ne ise onu verin.
«— Mü/min iseniz Allah/ın elinizde bıraktığı helâl mal sizin için gelecek haram maldan hayırlıdır».
«— Ben sizi azaptan koruyacak değilim».
Onlar dediler ki: Şuayb! Bize, babalarımızın taptıklarını veya mallarımızda dilediğimiz gibi tasarruf etmemizi [⁶] terk etmeyi namazın mı sana emrediyor? Halbuki sen za/mınca yavaşsın, muamelen doğrudur.
[6] Ölçeği, teraziyi istediğimiz gibi vermemizi.
Şuayb dedi ki: «— Ey kavmim! Ne dersiniz? Ben Rabbim tarafından açık bir mucizeye mazhar olsam, tarafından da bana güzel ve helâl bir rızk ihsan kılmış olsa ona hiyanet edebilir miyim? Size yasak ettiğimi kendim yapmak istemem. Ben ancak gücüm yettiği kadar ıslah etmek isterim [⁷]. Benim muvaffakiyetim ancak Allah/ın inayeti iledir. Ben yalnız ona mütevekkil oldum! Her hususta rücuum da onadır».
[7] Allah'ın emrini bildirmek, Allah'ın azabıyle korkutmak tarikiyle ıslah etmek isterim, yoksa ta'âte icbar edemem.
«— Ey kavmim! Bana olan düşmanlığınız, Nuh kavminin veya Hud kavminin veya Salih kavminin başlarına gelen musibet gibi bir musibeti sizin de başınıza getirmesin. Lût kavmi de sizden uzak değildir [¹].
[1] Onlara isabet eden azabın size de isabet etmesi uzak değildir. Artık ondan ibret alın.
«— Rabbinizden yarlıganmak dileyin, O/na tövbe de edin. Çünkü Rabbim mü/minler hakkında merhametli ve çok muhabbetlidir».
Onlar dediler ki Şuayb! Dediğin şeylerin çoğunu anlamıyoruz. Biz seni aramızda hakir görüyoruz. Eğer senin kabilen [²] olmasaydı biz seni taşlardık [³]. Yoksa sen bizim yanımızda şerefli bir kimse değilsin [⁴].
[2] Kabilen bizim dinimizde olmakla onlar yanımızda itibarlıdır. Ona hürmet ederek sana bir şey yapmıyoruz.[3] Veya sövüp sayardık.[4] Artık seni neye taşlamayalım.
Şuayb dedi ki: «— Ey kavmim! Yanınızda kabilem Allah/tan daha ziyade mi şereflidir? [⁵] Allah/ın emrini arkanıza attınız, şüphe yok ki Rabbim işlediklerinizi ilmiyle kuşatır»;
[5] Beni Allah için korumuyorsunuz da kabilem için koruyorsunuz öyle mi !
«— Ey kavmim! Elinizden geleni yapın, ben de yapacağım. Kendisini rüsvay edecek bir azabın kime geleceğini, kimin yalancı olduğunu yakında bileceksiniz, artık azabı gözetin. Ben de sizin ile beraber azabınızı gözetmekteyim.
Vaktaki fermanımız geldi, Şuayb/ı onunla beraber iman getirenleri merhametimizle kurtardık, zalim olanlar korkunç bir sese giriftar oldular, yurtlarında yüzüstü düştüler.
Sanki orada hiç yokmuş gibi oldular. Haberiniz olsun ki Semud kavm-i rahmet-i ilâhiye/den uzak olduğu gibi Medyen ahalisi de öyle uzak düşmüştür [⁶].
[6] Her ikisi de korkunç ses ile helak olmuştur.
96, 97. Biz Musa/yı mucizelerimizle, apaçık bir burhan ile Fir/avun/a ve ileri gelenlerine göndermişiz.. Onlar muhalefet ile Fir/avun/un emrine tâbi oldular. Halbuki Firavun/un emri dürüst değildi [⁷].
[7] Veya Firavun'un hali dürüst bir hal değildi.
96, 97. Biz Musa/yı mucizelerimizle, apaçık bir burhan ile Fir/avun/a ve ileri gelenlerine göndermişiz.. Onlar muhalefet ile Fir/avun/un emrine tâbi oldular. Halbuki Firavun/un emri dürüst değildi [⁷].
[7] Veya Firavun'un hali dürüst bir hal değildi.
Fir/avun, kıyamet gününde kavmine yedekçilik edecek, onları ateşe götürecek. Onların girecekleri mahal ne kötü mahaldir!
Burada da, kıyamet gününde de lânet arkalarından gitmiştir. Onlara verilen vergi ne kötü bir vergidir l.
[1] Lanetten sonra lânet, dünyada ve âhirette lânet.
Bu kıssa helâk olan kıssalara ait kıssalardır, onu sana hikâye ediyoruz. O kasabalardan bir kısmı kalmış, bir kısmı da biçilmiş ekin gibi yok olmuştur.
Biz onlara helâkle zulmetmedik, fakat onlar masiyetle kendilerine zulmettiler. Rabbinin fermanı gelince Allah/ı bırakarak taptıkları mâbutlar asla işlerine yaramadı, helaklerini [²] artırmadan başka bir şey yapmadı.
Rab/bin, kasaba ahalisini, zalim iken yakaladığı zaman, işte böyle yakalar. Çünkü O/nun yakalaması elemlidir, şiddetlidir.
Bu kasabalarda âhiret azabından korkan için bir ibret vardır. O gün, adamların birarada toplanacakları bir gündür, o gün hazır bulunacakları bir gündür.
Biz, o günü ancak sayılı bir zamana kadar tehir ederiz.
O gün geldiğinde Allah/ın izni olmaksızın hiçbir kimse söz söyleyemeyecektir. Onların bir kısmı bahtsız, bir kısmı ise bahtiyardır.
Bahtsız olanlar ateş içinde bulunurlar, orada yüksek sesle soluk alıp verirler, nâle ve feryat ederler.
Orada göklerin ve yerin devamı müddetince [³] daim kalırlar. Meğer ki Rabbinin dilediği olsun [⁴]. Çünkü Rabbin bu hususta dilediğini yapar.
[3] Onların dünyada durdukları müddetçe. Bu halde azapları kesilir veya alt üst bulundukça.[4] Cehennem azabından hariç bırakmak istesin veya başka bir azaba giriftar etsin.
Bahtiyar olanlara gelince; onlar da Cennette bulunurlar. Orada gökler ve yer durdukça daim kalırlar. Meğer ki Rabbinin dilediği olsun [⁵]. Bu, asla kesilmeyen bir vergidir.
[5] Nihayetsiz bir vakit olsun, Cennet nimetlerinden büyük bir nimet versin.
Artık bunların taptıkları şeyin bâtıl olduğunda şüpheye düşme. Babaları bundan evvel nasıl tapınışlarsa onlar da ancak öyle tapıyorlar. Biz onların nasiplerini [¹] noksansız vereceğiz.
Biz Musa/ya Kitap vermişiz. Bunun üzerine onda ihtilâf vâki oldu. Eğer Rabbin tarafından bir söz [²] geçmeseydi daha dünyada iken işleri biterdi. Halbuki onlar [³] kuvvetli bir şüphe içindedirler.
[2] Hesap ve cezalarının Kıyamet gününe tâlik olunduğuna dair hükm-ü ezeli.[3] Senin kavmin.
Hiçbir fert yoktur ki Rabbin onlara amellerinin cezasını tamamıyle vermesin. Çünkü O, işlediklerinden haberdardır.
Artık emir olunduğun gibi istikamette bulun. Senin ile beraber tövbe edenler de istikamette bulunsunlar. Taşkınlık etmeyin. Çünkü O, işlediklerinizi görür.
Zulüm edenlere gönülden meyletmeyin. Yoksa size ateş dokunur. Allah/tan başka da sizin hiçbir yârınız yoktur. Sonra ondan da yardım görmezsiniz.
Gündüzün iki tarafında, gecenin gündüze yakın birkaç saatinde namazı dosdoğru kılın. Çünkü iyi işler kötü işleri giderir. Bu, nasihat kabul edenlere bir nasihattir.
Katlan. Çünkü Allah iyi işleyenlerin mükâfatını zâyi kılmaz.
Sizden evvelki ümmetlerden yeryüzünde fesadı nehiy eden birtakım rey sahipleri [⁴] olmalıydı. Şu kadar ki onlar az kimse idi, biz onları bunun için kurtarmıştık. Zalim olanlar ise kendi refahlarına, eğlencelerine baktılar da günahkâr oldular.
[4] Veya hayır fazl-ı cüt sahipleri,
Rabbin kasaba ahalisini salâh halinde iken, zulüm ile helâk edecek değildir.
Rabbin dileseydi nâs/ı bir tek ümmet kılardı. Fakat yapmadı da onlar daima ihtilâf edip durdular.
Yalnız Rabbinin esirgediği başka. Onları bu ihtilâf için yaratmıştır. Rabbinin «— Cehennemi bütün insandan, cinden dolduracağım» dediği sözü yerini bulmuştur.
Peygamberlerin haberlerinden hepsini yani kalbini mutmain kılacağımız her şeyi sana hikâye ediyoruz. Sana bu sûre de hak [¹] geldi, mü/minler için öğüt ve yâd edilecek şey geldi.
[1] Tevhit, nübüvvet, adle delâlet eden deliller.
İman getirmeyenlere de ki: Elinizden geleni yapın, biz de yapacağız;
Bekleyin, biz de bekleyeceğiz.
Göklerde ve yerdeki gaipleri bilmek Allah/a mahsustur. Bütün işler O/na döner. Artık O/na tap, O/na güven. Rabbin yaptıklarınızdan gafil değildir.