Hâ, Mim.
[3] Mekke'de nazil olmuş (89) âyettir.
2, 3. Burhan ile apaşikâr olan Kitap hak/kı için, mânâlarına akıl erdiresiniz diye biz, onu Arap dili ile bir Kur/an [⁴] yaptık.
[4] Kitab-ı mübin ile yine Kur'an-ı mübinin Arap dili ile indirilmesine yemin olunuyor.
2, 3. Burhan ile apaşikâr olan Kitap hak/kı için, mânâlarına akıl erdiresiniz diye biz, onu Arap dili ile bir Kur/an [⁴] yaptık.
[4] Kitab-ı mübin ile yine Kur'an-ı mübinin Arap dili ile indirilmesine yemin olunuyor.
O, ana Kitapta yazılı, nezdimizde sabittir. Şanı yücedir [⁵], hikmet ile doludur [⁶].
[5] İndirilen diğer Kitaplar arasında nazmı ile muciz olmakla şanı pek âlidir.[6] Veya muhkemdir.
Siz haddi aşan bir kavimseniz [⁷] sizi başı boş bırakıp Kur/an/ı size beyandan [⁸] vaz mı geçelim.
[7] Veya böyle bir kavim olduğunuzdan dolayı,[8] Veya o günü beyandan, azabı tebliğden.
Sizden evvelkilere de nice peygamberler göndermiştik de küfürleri peygamber göndermemize mâni olmamıştı.
Onlara hiçbir peygamber gelmemiştir ki onlar onu istihzaya almamış olsunlar.
Biz de bunlardan daha güçlü, kuvvetli olan o akvamı helâk ettik. Evvelkilerin kıssaları nice yerde geçmişti.
Onlara «— Gökleri ve yeri kim yarattı?» diye soracak olursan onlar herhalde «— Yegâne galip ve hakkıyle âlim olan Tanrı yarattı» diyeceklerdir.
O Tanrı ki yeryüzünü size istirahat beşiği yapmış, gideceğiniz yere kolaylıkla gidebilmeniz için yeryüzünde yollar yapmıştır.
Gökten elverecek kadar yağmur indiren O/dur. Biz kuru bir halde bulunan bir memlekete onunla yeni bir hayat veririz. Siz de böylece kabirlerden çıkarılacaksınız.
Her sınıf mahlûkatı yaratan, gemi ve davarlardan sizin için binecek yapan O/dur.
Ta ki onların arkasına doğrulurken [¹] Rabbinizin nimetlerini hatırlayasınız. Üzerine doğrulduğunuz vakitte şöyle diyesiniz: «— Bunu bize müsahhar kılan Tanrı tamamıyle münezzehtir. Yoksa onu zaptedemezdik.
[1] Ayağını üzengiye korken.
Biz herhalde Rabbimize döneceğiz».
Müşrikler bazı kullarını onun bir cüz/ü [²] yapmışlardı. İnsan hakikaten apaşikâr bir nankördür.
Yoksa Allah yarattığı mahlûkattan kızları kendine alıp oğulları size mi ayırdı? Bu nasıl iş!
Onlardan biri esirgeyen Tanrı/nın hem cinsi kıldıkları [³] kız evlâdıyle müjdeleme öfkesinden yüzü kapkara kesilir.
[3] Veya esirgeyen Tanrıya ayırdıkları, isnat ettikleri, misal getirdikleri.
Onlar, süs içinde yetişip kavga sırasında delilini [⁴] gösteremeyen kadın kısmını Allah/ın kızı yapıyorlar öyle mi?
[4] Maksadını ispat edemeyen.
Müşrikler esirgeyen Tanrı/nın kulları olan melekleri dişi yaparlar. Onlar, meleklerin yaratıldıkları zaman hazır mıydılar. Onların bu şehadet ve iddiaları yazılacak, bundan dolayı kıyamette sorguya uğrayacaklar.
Onlar «— Esirgeyen Tanrı dileseydi biz putlara tapmazdık» derler. Onların bu babta hiçbir bilgileri yoktur. Onlar yalandan başka [⁵] bir şey söylemezler.
[5] Veya zan ve tahminden başka.
Yoksa biz onlara Kur/an/dan evvel sözlerini tasdik eder bir Kitap verdik de onlar ona mı yapışıyorlar?
Öyle bir şey yok, belki onlar «— Biz babalarımızı bu yolda bulduk, biz de onların izlerince gidiyoruz» demişlerdir.
Böylece senden evvel her ne zaman bir kasabaya azapla korkutur bir peygamber gönderdikse o kasabanın zenginleri [¹] itaat etmeyip «— Babalarımızı bu yolda bulduk, biz onların izlerince gideceğiz» demişlerdi.
Kavmine de ki ben size babanızdan bulduğunuz dinden daha doğrusunu getirecek olsam da yine babalarınızın dininde kalacak mısınız? Onlarsa «— Sizin getirdiğiniz dini yine tanımıyoruz» dediler.
Biz de onlardan öc aldık, peygamberleri yalancı sayanların hangi akıbete uğradıklarını gör de üzülme.
Hani İbrahim babasına ve kavmine: Ben taptıklarınız putlardan ilişiğimi kestim,
Ben ancak beni yaratana taparım, çünkü O, beni doğru yola götürür» demişti.
İbrahim bu sözü doğru yola dönebilmeleri ümidiyle zürriyetleri arasında baki kalacak bir vasiyet olmak üzere bıraktı.
Hayır, ümidi gibi çıkmadı, ben, bunları ve babalarını kendine hak olan Kur/an ve peygamberliği apaşikâr olan peygamber gelinceye kadar dünyada safa ile geçindirdim.
Onlara hak olan Kur/an gelince «— Bu, büyüdür, biz onu tanımıyoruz» dediler.
«— Ne olurdu! Bu Kur/an bu iki kasabanın devletli adamlarına [²] inseydi!» dediler.
[2] Ya Mekke'den Velit bini Muğir'eye veya Taiften Urvetü bini Mes'ude. Urve şeref-i İslâm ile müşerref olmuş ise de Velit kâfir olarak bu dünyadan göçmüştü.
Rabbinin rahmeti olan peygamberliği onlar mı taksim edip dilediklerine peygamberlik veriyorlar? Biz dünya diriliğinde onların mâişetlerini aralarında taksim ettik, birini diğerine iş gördürmek için [³] birinin derecesini öbürünün üstüne geçirdik. Rabbinin rahmeti onların topladıkları paradan daha iyidir.
[3] Ta ki beraber yaşamış olsunlar, aralarında ülfet hasıl olsun, böylece mesalih-i âlem nizamında kalsın.
Halkın bir tek ümmet olması gibi bir hal olmasaydı [⁴] esirgeyen Tanrı/yı tanımayanların evlerinin tavanlarını, üzerinden çıktıkları merdivenlerini,
[4] Yani halk kafirleri refah ve nimette görmekle kâfir olmağa rağbet etmeselerdi.
Evlerinin kapılarını, üzerlerine yaslandıkları tahtları hep gümüşten yapardık;
Onları altına, ziynete boğardık [¹]. Bütün bu şeyler dünya dirliğinin geçmesinden ibarettir, Rabbinin yanında âhiretteki nimet elbette fenalıklardan sakınanlarındır.
[1] Çünkü dünya nimetinin nezdimizde kıymeti yoktur.
Her kim esirgeyen Tanrı/yı anmaya karşı körlük gösterirse biz ona yoldaş olmak üzere bir şeytan katarız.
Şeytan onları her halde doğru yoldan çevirirler, halbuki onlar kendilerini doğru yolda sanırlar.
Nihayet o, yoldaşı ile beraber huzurumuza gelince yoldaşına «— Keşke aramız gün doğuşu ile gün batışı [²] kadar uzak olsaydı! Sen, ne kötü yoldaşmışsın!» diyecek.
[2] İki mütekabil şeyin birinin adı diğerinin adiyle zikrolunması arap âdetinden olmakla nazmı Celîlde «Maşrükayn iki gün doğusu» vârit olmuştur.
Onlara «— Bugün pişmanlığınız asla size fayda vermeyecek, çünkü siz dünyada zulmetmiştiniz [³]. Orada nasıl yoldaşsanız burada da azabı birlikte çekeceksiniz.» denecek.
[3] Yahut bugün dünyadaki zulmünüz belli olunca uzaklığı istemeniz asla fayda vermeyecek.
Sen sağırlara söz işittirebilir misin? Veya körleri, apaçık sapıklıkta bulunanları doğru yola götürebilir misin?
Şayet onların azabını görmeden evvel seni nezdimize götürürsen her halde âhirette de onlardan, öç alırız [⁴];
[4] Nazm-ı Celîl kasem makamında olmak üzere müekkettir.
Yahut onlara vaadettiğimiz azabı sağlığında sana gösteririz, bizim onlara gücümüz yeter.
Artık sana ne vahiy olunmuşsa ona sarıl. Çünkü sen doğru yoldasın,
Kur/an sana da, kavmine de büyük bir şereftir. Hakkını eda hususunda sorguya uğrayacaksınız.
Senden evvel gönderdiğimiz peygamberlerden sor [⁵] ki esirgeyen Tanrı/dan başka tapılacak mâbutlar yaptık mı?
[5] Onların din ve milletlerine bakıp ahvalini tetkik et, ümmetlerinden ve ulemasından sor.
Biz Musa/yı mûcizelerimizle Firavun/a ve saltanatına şerik olan ileri gelenlerine göndermişiz. Musa onlara «— Ben âlemlerin Rabbi olan Tanrı/nın peygamberiyim» dedi.
Musa onlara mûcizelerimizle varınca hemen onlar, bu mûcizelere gülüştüler.
Onlara hiçbir mûcize göstermedik ki biri diğerinden daha büyük olmasın. Böyle mûcizelerin hiçbirini kabul etmediler, biz de onları eğri yoldan dönebilmeleri için azaba giriftar ettik.
Onlar şöyle dediler: «— Sihirbaz! [¹] dâvetine icabet edeceğini sana taahhüt eden Rabbine dua et de bizden felâketi kaldırsın. Şayet bizi bu felâketten kurtarırsan biz de doğru yola geliriz».
[1] Nazarlarından sihirbazlık büyük bir ilim olmakla tâzim makamında «Hâzık ! Alim ! Kâmil !» yerinde «sihirbaz !» demişlerdi.
Vaktaki üzerlerinden azabı kaldırdık. Derhal ahitlerini bozdular.
Firavun kavmi arasında, övünerek şöyle nida etti: «— Mısır padişahlığı benim değil midir? Bu ırmaklar köşkümün altından akmıyor mu? Azamet ve şevketimi görmüyor musunuz?
Yok, ben sözü hemen beyan edemeyecek derecede âciz olan bu adamdan daha değerliyim [²]».
[2] Hazret-i Musa'nın lisanında tutukluk olmakla riyasete yaramaz demek istiyor.
«— Eğer dediği doğruysa ona niye altın bilezikler verilmemiş? [³] Yahut onunla beraber bulunmak üzere niye melekler inmemiş?»
[3] O vakitler riyasete münasip gördükleri kimsenin kollarına altın bilezikler, boynuna altın gerdanlıklar takarlardı. Fir'avun, âdetleri veçhile böyle söylüyor.
Fir/avun kavmini alık buldu da böyle aldattı. Bunlar da ona ita/at ettiler. Çünkü bunlar fasık kimselerdi.
Onlar inat etmekle pek ziyade hışmımızı celbedince kendilerinden öç aldık da topunu birden boğduk.
Bunları sonrakilere ibret ve misal ve destan kıldık.
Meryem oğlu; misal olarak getirilince derhal kavmin bundan sevinip bağrıştılar [⁴].
[4] Hazret-i İsa Aleyhisselâm da mâbut olmakla neye bizim mâbutlarımızı zem, onu, methediyorsun? İşte mağlûp oldun !» diye yaygara ettiler.
Peygambere dediler ki acaba bizim mâbutlarımız mı hayırlıdır? Yoksa o mu hayırlıdır [⁵]. Onların sana karşı bu misali getirmeleri [⁶] ancak yaygara etmek içindi. Maksadını bilirlerdi. Hayır, onlar pek kavgacı kimselerdi [⁷],
[5] Kendi mâbutları melâike olmakla mâbutlarını Hazret-i İsa'dan daha hayırlı biliyorlardı. Yahut «elbette İsa daha hayırlıdır, o Cehenneme girince bizim mâbutlarımız da beraber oluversin.»[6] Böyle şeyleri sormaları.[7] Yahut azılı düşmanlardır.
Meryem oğlu, nimetimize nâil ettiğimiz ve İsrail oğullarına ibret verecek bir misal kıldığımız bir kuldan başka bir şey değildir.
Biz dileseydik sizi helâk ile yeryüzünde yerinize geçecek melekler yapardık.
Şüphe yok ki Kur/an o [¹] ve kıyametin yaklaşmasına bir alâmettir. Sakın kıyametten şüphe etmeyin, bana [²] tâbi olun, işte doğru yol budur.
[1] Kur'an veya Meryem oğlu.[2] Benim peygamberime, şeriatıma.
Sakın şeytan sizi doğru yoldan çevirmesin. Çünkü o, size besbelli bir düşmandır.
İsa açık mûcizeler getirince dedi ki ben size hikmet [³] getirdim, bir de dinde ihtilâf ettiğiniz şeyin bazısını size beyan edeceğim. Artık Allah/tan sakının, bana da itaat edin,
Allah benim de Rabbimdir sizin de Rabbinizdir, bu halde bana ibadet edin. İşte bu, doğru bir yoldur.
Onlar bölük bölük olup aralarında ihtilâfa düştüler [⁴]. Kıyamet gününün acıklı azabından öz nefislerine zulmedenlerin vay haline!
[4] Hıristiyanlar «İsa Allah'tır - Allah'ın oğludur - üçten biridir» dediler. Yahudiler ise külliyen peygamberliğini inkâr etliler.
Onlar farkında olmaksızın kıyametin ansızın kendilerine gelip çatmasından başka bir şey beklemiyorlar.
O gün, azabın şiddetinden dostlar birbirlerine düşman kesilirler [⁵], sakınanlar başka [⁶].
[5] Bana mazarratı değmesin, ondan dolayı beni tutmasınlar diye.[6] Veya Allah uğrunda dost olanlar başka.
68, 70. Allah onlara şöyle diyecek: «— Kullarım! Bugün sizin için korku yoktur, üzülmezsiniz de. O kullarım ki âyetlerimize inanıp emrimize münkat olmuşlardı [⁷]. Siz, zevcelerinizle beraber zevk ve sefayla [⁸] vakit geçirmek üzere Cennete girin».
[7] Veya dinde ihlâs üzere idiler.[8] Veya pek ziyade ağırlanmak üzere.
68, 70. Allah onlara şöyle diyecek: «— Kullarım! Bugün sizin için korku yoktur, üzülmezsiniz de. O kullarım ki âyetlerimize inanıp emrimize münkat olmuşlardı [⁷]. Siz, zevcelerinizle beraber zevk ve sefayla [⁸] vakit geçirmek üzere Cennete girin».
[7] Veya dinde ihlâs üzere idiler.[8] Veya pek ziyade ağırlanmak üzere.
68, 70. Allah onlara şöyle diyecek: «— Kullarım! Bugün sizin için korku yoktur, üzülmezsiniz de. O kullarım ki âyetlerimize inanıp emrimize münkat olmuşlardı [⁷]. Siz, zevcelerinizle beraber zevk ve sefayla [⁸] vakit geçirmek üzere Cennete girin».
[7] Veya dinde ihlâs üzere idiler.[8] Veya pek ziyade ağırlanmak üzere.
Onlara altın tabaklar ve testiler içinde türlü türlü yiyecek ve içecek dolaştırılacak, canın istediği, gözün hoşlandığı ne varsa hepsi orada bulunacak. Siz mü/minler orada devamlı kalacaksınız.
İşte bu Cennete işlediğiniz iyiliklerden dolayı vâris oldunuz.
Orada sizin için pek çok meyveler vardır, onlardan yiyeceksiniz.
Günahkârlar yok mu, onlar cehennem azabında devamlı kalacaklardır.
Azapları sükûnet bulmayacak [¹], onlar ümitsiz bir halde azapta kalacaklar.
[1] Veya azapların ardı arası kesilmeyecek.
Biz onlara azap etmekle zulmetmedik, fakat onlar kendilerine zulmettiler.
Onlar, cehennem bekçisine «— Malik! Rabbine niyaz et ki bize ölümle hükmetsin ki rahat edelim» diye yalvaracaklar. Malik onlara «— Siz burada kalacaksınız» diyecek.
Onlara «— Biz size hak peygamber getirdik, fakat pek çoğunuz hakkı hoş görmüyordunuz» denecek.
Yok, onlar nasıl işlerini sağlam yapmışlarsa biz de işimizi sağlam yaptık [²].
[2] Sana zarar vermek üzere mekr ve hilelerini nasıl sağlam yapmışlar ise biz de onlara vereceğimiz cezayı öyle sağlam yaptık. Veya küfür ve tekzipte nasıl kat'iyetle hüküm ve israr eylemişler ise biz de cezalarında öylece kat'iyetle hüküm ettik.
Yoksa onlar sırlarını, gizli konuşmalarım işitmiyor muyuz sanıyorlar? Elbette hepsini işitiyoruz. Yanlarında bulunan elçilerimiz hepsini yazıyorlar.
De ki faraza esirgeyen Tanrı/nın çocuğu olsaydı ona ilk evvel ben tapardım.
Göklerin, yerin Rabbi, arş/ın da Rabbi olan Tanrı onların dedikleri bu sıfatlardan tamamıyle münezzehtir.
Artık onları bırak da vaadolundukları azap gününe kavuşuncaya kadar beyhude işlere girişsinler, oyuna dalsınlar.
Gökte de yerde de mabut, O/dur. Hem O, hakimdir, hakkıyle âlimdir.
Göklerin, yerin ve aralarında bulunan bütün şeylerin mülk ve saltanatı kendisine mahsus olan Zat/ın hayır ve bereketi çoktur [³]. Kıyametin ne zaman kopacağını bilmek O/na mahsustur. Siz O/na döneceksiniz.
İsa ve Üzeyir ve Melâike gibi Allah/tan başkasına tapanlar, onların şefaatine nâil olamazlar. Ancak Hak/ka şehadet edip [⁴] lisanlarıyle şehadet ettiklerini kalpleriyle bilen mü/minler şefaatlerine nâil olurlar [⁵].
[4] Şehadet kelimesini getirip.[5] Yani Melâike, İsa ve Üzeyir Aleyhisselâm bunlara şefaat edebilirler. Yahut Allah'ı bırakarak taptıkları mâbutlar zaımlarına rağmen şefaat etmek hakkına mâlik olamazlar. Şu kadar ki, Hak'ka şehadet edip kalpleriyle kendi şehadetlerini bilenler şefaat hakkına mâlik olurlar. Yalnız onlar şefaat edebilirler.
Onlara kendilerini «— Kim yarattı» diye soracak olsan her halde «— Allah yarattı» diyeceklerdir. O halde, niye ibadetten dönüyorlar?
Peygamberin sözü şöyledir: Yâ Rab! Bunlar iman getirmez bir cemaattir [⁶].
[6] Yâni bunlarda iman ümidi yoktur.
Artık onlardan vazgeç, onlara «— Aramızda müsalemet olsun» de, onlar hangi akıbete uğrayacaklarını yakında anlayacaklardır.