[Hâ.] [Mîm.]
Mukatta‘a harfleri hakkında bilgi için bkz. Bakara
2:1, dipnot 1.
Apaçık Kitaba yemin olsun ki
Şüphesiz biz akıl edesiniz diye onu Arapça bir Kur’an kıldık.
Benzer mesajlar: Yûsuf
12:2; Fussilet
41:3, 44.
O, katımızdaki Ana Kitap’tadır; yücedir, doğru hükümler içermektedir.
Siz haddi aşan kişiler oldunuz diye sizi [zikr] (Kur’an’la uyarmak)tan vaz mı geçelim?
Daha önceki milletlere nice peygamberler göndermiştik.
Onlar kendilerine gelen her peygamberle mutlaka alay ederlerdi.
Benzer mesaj: Hicr
15:11.
Biz bunlardan daha zorba olanları da helak etmiştik. (Nitekim) öncekilerin örneği geçmiştir.
Onlara “Gökleri ve yeri kim yarattı?” diye sorsan “Onları elbette güçlü olan, bilen (Allah) yarattı.” derler.
Yeri size beşik kılan ve doğru gidesiniz diye orada size yollar yaratandır.
Gökten bir ölçüyle su indiren de O’dur. Biz onunla ölü şehri (toprağı) canlandırırız. Siz de (mahşer için) işte böyle çıkarılacaksınız.
Bütün çiftleri yaratan, size bineceğiniz gemiler ve hayvanlar var eden de O’dur.
Böylece onların (hayvanların) sırtına binip (gemilerin) üzerlerine yerleşince, Rabbinizin nimetini anarak şöyle diyesiniz diye: “Bunu bizim hizmetimize veren (Allah) yücedir, (yoksa) biz bunları (hizmetimize) yanaştıramazdık.
Şüphesiz ki biz sadece Rabbimize döneceğiz.”
Onlar (müşrikler), kullarından bir kısmını O’nun (Allah’ın) bir parçası saydılar. Şüphesiz ki (müşrik) insan, apaçık bir nankördür.
Bazı hristiyanlar Hz. İsa’nın (Mâide
5:17, 72, 73; Tevbe
9:30), bazı yahudiler Hz. Üzeyir’in (Tevbe
9:30I, hatta bazı yahudi ve hristiyanlar bizzat kendilerinin “Yüce Allah’ın oğlu” (Mâide
5:18) olduklarını iddia ediyorlardı. Bazı mecusilerin “Hürmüz ve Ehremen Allah’ın oğullarıdır” şeklinde bir kabulü olduğu iddia edilmektedir (Yazır, [Hak Dini Kur’an Dili], III, 480-482). Bunlara ilave olarak Mekkeli müşrikler de melekleri Yüce Allah’ın kızları sanıyorlardı. Cinlerle Allah arasında soy bağı olduğunu iddia ediyorlardı. Kur’an bütün bu iddiaları kökten reddetmekte ve böyle inananları da kâfir olarak isimlendirmektedir.
Yoksa (Allah) yarattıklarından kızları kendisine aldı da oğulları size mi seçti (ayırdı)!
Onlardan biri, Rahmân’a yakıştırdığı (kız çocuğu)yla müjdelenince öfkelenerek yüzü simsiyah kesilirdi.
Benzer mesaj: Nahl
16:58.
(Şöyle derdi): “Süs içinde yetiştirilip mücadelede açık olmayan (bir kız) mı (bana müjdeleniyor)?”
Rahmân’ın kulları olan melekleri dişi saydılar. Onların (meleklerin) yaratılışına şahit mi olmuşlar! Şahitlik (iddia)ları yazılacak ve sorguya çekileceklerdir.
Dediler ki: “Rahmân dileseydi, biz onlara tapmazdık.” Onların bu konuda hiçbir bilgisi yoktur. Onlar yalandan başka bir şey söylemeyenlerdir.
Bu tavır tipik İblis ve müşrik tavrıdır. Müşriklerin Allah’a ortak koşma suçlarını Allah’a ait görme suçlamasıyla ilgili benzer mesajlar: En‘âm
6:148; İbrâhîm
14:21; Nahl
16:35.
Yoksa bundan önce onlara bir kitap verdik de ona mı tutunuyorlar!
Bu ifade müşriklerin elinde tutunabilecekleri sağlam bir dayanağın bulunmadığını göstermektedir.
Hayır! “Şüphesiz ki babalarımızı (böyle) bir din üzerinde bulduk; biz de onların izleri üzere gidenleriz.” dediler.
Senden önce de hangi şehre uyarıcı göndermişsek oranın şımarıkları mutlaka “Şüphesiz ki babalarımızı (böyle) bir din üzerinde bulduk, biz de onların izlerine uyanlarız.” derlerdi
(Elçi) “Ben size, babalarınızı üzerinde bulduğunuz (din)den daha doğrusunu getirmişsem (yine de bana uymaz mısınız?)” deyince, onlar “Doğrusu biz sizinle gönderileni inkâr ediyoruz!” demişlerdi.
Biz de onlardan intikam almıştık. Bak yalanlayanların sonu nasıl olmuştu!
Yüce Allah için kullanılan ve [intikam] kökünden gelen kelimelerin geçtiği bütün ayetlerde, zalimlerden, haddini aşanlardan, suçlulardan, yoldan çıkanlardan, kısaca “azabı hak edenler”den söz edilmektedir. Yüce Allah’ın intikam almasıyla ilgili detaylı bilgi için bkz. A‘râf 136, dipnot 1.
Hani İbrahim, babasına ve kavmine şöyle demişti: “Ben sizin taptıklarınızdan uzağım!
Ancak beni yoktan yaratan (Allah) başkadır! Şüphesiz ki O, beni doğru yola ulaştıracaktır.”
(Allah) bunu (İbrahim’in bu sözünü), ardından geleceklere devamlı kalacak bir söz olarak bıraktı ki (insanlar gerçeğe) dönsünler.
Doğrusu, bunları da atalarını da kendilerine gerçek ve onu apaçık (tebliğ eden) bir elçi gelinceye kadar barındırdım.
Kendilerine o gerçek (vahiy) gelince “Bu bir büyüdür; şüphesiz ki biz onu inkâr edenleriz!” dediler.
(Devamla:) “Bu Kur’an, iki şehirden bir(er) büyük adama indirilmeli değil miydi?” dediler.
Bu ayette müşriklerin Mekke ve Taif’ten iki insandan birisine peygamberlik verilmesini istedikleri ifade edilmek istenmektedir. Beklentileri, Mekke’den Velîd b. Muğîre’nin veya Taif’ten Urve es-Sekafî’nin peygamber olarak görevlendirilmesiydi.
Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar! Dünya hayatında onların geçimliklerini aralarında biz paylaştırdık. Birbirlerine iş gördürmeleri için kimini ötekine derecelerle üstün kıldık. Rabbinin rahmeti onların biriktirdikleri şeylerden hayırlıdır.
Bu cümle Bakara
2:105-106 ve En‘âm
6:124. ayetlerle birlikte okunmalıdır. Burada geçen [rahmet] kelimesi aslında Yüce Allah’ın insanlara en büyük nimeti demek olan vahiydir, risalettir.
İnsanların küfürde birleşmiş tek bir ümmet olma (tehlikesi) bulunmasaydı, Rahmân’ı inkâr edenlerin evlerinin tavanlarını ve çıkacakları merdivenleri gümüşten yapardık.
Evlerinin kapılarını ve üzerine yaslanacakları koltukları da (gümüşten yapardık).
(Onlara çeşitli) ziynetler (verirdik). Bütün bunlar, sadece dünya hayatının geçimliğidir. Ahiret ise Rabbinin katında [muttakî]lere (duyarlı olanlara) özeldir.
Benzer mesaj: A‘râf
7:32.
Kim Rahmân’ın [zikr]ine (Kur’an’a) karşı kör davranırsa (ondan yüz çevirirse), yanından ayrılmayan bir şeytanı ona sardırırız.
Burada, “sebep-sonuç” ilişkisi vardır. Bu ayet şeytanın kimlere dost kılınacağının delilidir. İman etmemek, Kur’an’dan yüz çevirmek “sebep”, şeytanın dost edinilmesi ise “sonuç”tur. Benzer mesajlar: A‘râf
7:27; Meryem
19:83; Şu‘arâ
26:221-222; Fussilet
41:25
Şüphesiz ki bu (şeyta)nlar, onları doğru yoldan alıkoyarlar da onlar kendilerinin doğru yolda olduklarını sanırlar.
Benzer mesaj: A‘râf
7:30. Ayrıca Kehf
18:104-105’te ise her yaptığını güzel sananların en çok ziyanda olanlar oldukları bildirilmektedir. Kendini doğru sananlar kendilerini düzeltme ihtiyacı hissetmezler.
(Arkadaşı), bize (huzurumuza) gelince (şeytana) “Ah, keşke benimle senin aranda iki doğular kadar uzaklık olsaydı; ne kötü arkadaşmışsın!” diyecektir.
Haksızlık ettiğiniz için (pişmanlığınız) bugün size hiçbir yarar sağlamayacaktır. Şüphesiz ki siz azapta ortaksınız.
Sağırlara sen mi duyuracaksın veya körleri ve apaçık sapkınlıkta olanları sen mi doğru yola ulaştıracaksın!
Biz seni onlardan alıp götürsek de şüphesiz ki onlardan intikam alırız.
Yüce Allah’ın intikam almasıyla ilgili bilgi için bkz. A‘râf
7:136, dipnot 1.
Veya onlara vadettiğimiz (azabı) sana gösteririz. Şüphesiz ki bizim onlara gücümüz yeter.
Sen, sana vahyedilene sımsıkı sarıl! Elbette sen doğru yoldasın.
Şüphesiz ki o (Kur’an), senin ve kavmin için (gerçeği) hatırlatan (öğüt)tür. İlerde ondan sorgulanacaksınız.
Bu cümle bir müslümanın Kur’an’la ne kadar sıkı bir iletişimde olması gerektiğinin göstergesidir. Çünkü Kur’an bir müslüman için onurdur ve mahşerde insanlar bu kitaptan sorgulanacaklardır.
Senden önce gönderdiğimiz elçilerimize (ümmetlerine) sor! “Rahmân’ın peşi sıra tapılacak ilahlar (edinin.” diye) emretmiş miyiz!
Yemin olsun ki biz Musa’yı delillerimizle Firavun’a ve yöneticilerine göndermiştik de (Musa) “Ben âlemlerin Rabbinin elçisiyim.” demişti.
Onlara delillerimizi getirince hemen onlara gülmüşlerdi.
Burada kafirlerin kibri ve alaycılığı görülmektedir.
Onlara gösterdiğimiz her bir delil, kardeşinden (diğerinden) daha büyüktü. (Gerçeğe) dönsünler diye onları azapla yakalamıştık.
Benzer mesaj: Secde
32:21.
(Musa’ya) şöyle demişlerdi: “Ey büyücü! Sana verdiği söze göre bizim için Rabbine dua et; çünkü biz artık doğru yola gireceğiz.”
Firavun’un adamları Hz. Musa’ya büyücü dedikleri için burada [es-sâhır] kelimesi kullanılmıştır.
Onlardan azabı her kaldırdığımızda hemen sözlerinden dönmüşlerdi.
Firavun, kavmine seslenip şöyle demişti: “Ey kavmim! Mısır’ın hükümdarlığı ve altımdan akıp giden şu ırmaklar benim değil mi? (Hâlâ gerçeği) görmüyor musunuz?
Yoksa ben kendisi zayıf ve neredeyse söz anlatamayacak durumda bulunan şu (adam)dan daha hayırlı değil miyim?
Bu ayet Tâhâ
20:27-28, Şu‘arâ
26:13 ve Kasas
28:34. ayetlerle birlikte okunmalıdır. Burada Firavun’un ne kadar büyük bir kibir içerisinde olduğu görülmektedir.
Ona altından bilezikler verilmeli veya beraberinde melekler gelmeli değil miydi?”
(Firavun) kavmini küçümsemiş, onlar da kendisine boyun eğmişti. Şüphesiz ki onlar, yoldan çıkmış bir toplumdu.
Böylece bizi öfkelendirdiklerinde onlardan intikam almış, hepsini (denizde) boğmuştuk.
Yüce Allah’ın intikam almasıyla ilgili bilgi için bkz. A‘râf 136, dipnot 1.
Onları, sonradan gelenlerin geçmişi ve ibretlik örneği kılmıştık.
Meryem oğlu (İsa, Kur’an’da) bir örnek olarak anlatılınca, kavmin(den bazıları) hemen sevinç çığlıkları atmaya başlamışlardı.
Kur’an’da sadece bu ayette geçen [yasıddûne] fiili “hoşlanmak”, “keyiflenmek”, “yaygara basmak”, “haykırmak”, “sevinç çığlıkları atmak”, “yüz çevirmek” gibi anlamlar içermekte ve Kureyş müşriklerinin bu durumdan memnun olduklarını göstermektedir. Hristiyanların Hz. İsa’ya ilah veya “Allah’ın oğlu” demeleri bir itiraz ve bir örnek olarak ileri sürüldüğünde, Kureyşlilerin bundan derin bir hoşnutluk içerisine girdikleri, çünkü kendi taptıkları meleklerin onlarınkinden daha iyi olduğunu düşündükleri devam ayetteki ifadelerinden anlaşılmaktadır.
(Müşrikler) “Bizim ilahlarımız mı hayırlı, yoksa o mu?” demişlerdi. Bunu sana ancak tartışmak için söylemişlerdi. Doğrusu onlar, kavgacı bir toplumdur.
O (İsa), kendisine nimet verdiğimiz ve İsrailoğullarına örnek (delil) kıldığımız bir kuldan başkası değildir.
Dileseydik içinizden, yeryüzünde yerinize geçecek melekler yaratırdık.
Şüphesiz ki o, (Son) Saat için bir bilgidir. Ondan şüphe etmeyin ve bana uyun! Bu doğru yoldur.
Buradaki mesaj, “Hz. İsa” veya “Kur’an” ile ilişkili olarak anlaşılabilir. Amaç, her ikisinin de Son Saat’le ilgili bilgi verdiklerini bildirmektir. Konunun, Hz. İsa’nın yeniden dünyaya gelişiyle hiçbir şekilde ilgisi yoktur. Eğer gelecek olsaydı o zaman, bu ayette “bana uyun” değil de “ona uyun” denirdi.,Bu buyruk, Hz. Muhammed’e tabi olmanın zorunluluğunu içermektedir; Âl-i İmrân
3:31, A‘râf
7:157 ve 158. ayetlerle birlikte okunmalıdır.
Sakın şeytan, sizi (doğru yoldan) engellemesin! Şüphesiz ki o, sizin için apaçık bir düşmandır.
İsa, apaçık delillerle geldiği zaman şöyle demişti: “Ben size elbette [hikmet] (doğru hükümler) getirdim ve ayrılığa düştüğünüz şeylerden bir kısmını size elbette açıklayacağım. Allah’a karşı [takvâ]lı (duyarlı) olun ve bana itaat edin!
Şüphesiz ki Allah -yalnızca O- benim de Rabbimdir; sizin de Rabbinizdir. O’na kulluk edin! Doğru yol budur.”
Hz. İsa’nın bu mesajıyla ilgili bkz. Âl-i İmrân
3:51; Mâide
5:117; Meryem
19:36.
(Çeşitli) gruplar (İsa hakkında) kendi aralarında ayrılığa düştüler. Elem verici günün azabı nedeniyle zalimlerin vay hâllerine!
Benzer mesaj: Meryem
19:37.
Onlar, farkında değillerken o (Son) Saat’in kendilerine ansızın gelmesinden başka bir şey mi bekliyorlar!
O gün, [muttakî]ler (duyarlı olanlar) dışında dostlar birbirlerine düşman kesilirler.
Ey kullarım! Bugün size korku yoktur; siz üzülmeyeceksiniz de!
Onlar ayetlerimize inanan ve müslüman olan (kullar)dı.
(Cennetliklere şöyle seslenilecektir:) “Siz ve eşleriniz, ağırlanmış olarak cennete girin!”
Rûm
30:15’te de [yuhberûne] kalıbında geçen [tuhberûne] edilgen fiili “sevinç ve neşe içinde kılınmak”, “ağırlanıp sevindirilmek”, “ikram içinde olmak”, “nimetlendirilmek” gibi anlamlar içermekte ve cennetliklerin huzur ve mutluluk içerisinde olacakları anlamını vermektedir.
Onlara altın tepsiler ve kadehler dolaştırılacaktır. Orada, canlarının istediği,gözlerinin hoşlandığı her şey vardır. Siz orada [ebedî] kalacaksınız.
(Onlara) “İşte yaptıklarınıza karşılık size miras olarak verilen cennet budur.
Bu ayette cennete mirasçı olabilmenin “sonuç”, dünyada yapıp edilen fedakarlıkların ise “sebep” olduğuna dikkat çekilmektedir.
Orada sizin için bol bol meyveler vardır, onlardan yersiniz.” (denecektir).
Şüphesiz ki suçlular cehennem azabında [ebedî] kalıcıdır.
Azapları hafifletilmeyecektir. Onlar orada (kurtuluştan) ümit kesmişlerdir.
Biz onlara haksızlık etmedik fakat kendileri haksızlık edenlerdi.
(Cehennemdekiler:) “Ey (mahşer meleği) [Mâlik]! Rabbin bizim hakkımızda (ölüm) hükmünü versin!” diye seslenmiş, o ([Mâlik]) de “Şüphesiz ki siz böyle kalacaksınız!” demiş (olacak)tır.
Ayette geçen [mâlik] kelimesi, cehennem bekçisinin adı olarak yorumlanmaktadır.
Biz size elbette gerçeği getirmiştik fakat çoğunuz gerçek(ler)den hoşlanmıyorsunuz.
İnsanların amellerinin kaydedilmesiyle ilgili bkz. İnfitâr
82:11, dipnot 5.
Yoksa (müşrikler) bir işe kesin karar mı verdiler! Doğrusu kararlı olan biziz!
Yoksa onlar, sırlarını ve gizli konuşmalarını duymadığımızı mı sanıyorlar? Aksine yanlarındaki elçilerimiz (melekler) yazmaktadır.
İnsanların amellerinin kaydedilmesiyle ilgili bkz. İnfitâr
82:11, dipnot 5.
De ki: “Rahmân’ın herhangi bir çocuğu olsa(ydı), elbette (ona) kulluk edenlerin ilki ben olur(d)um!”
Göklerin ve yerin Rabbi, [arş]ın da Rabbi olan (Allah) onların yakıştırdıklarından yücedir.
Sen (şimdilik) bırak da kendilerine vadedilen günlerine kavuşuncaya kadar (boş işlere) dalsınlar, oynasınlar.
Gökteki ilah da O’dur; yerdeki ilah da. O, doğru hüküm verendir, bilendir.
Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan her şeyin otoritesi sadece kendisine ait olan (Allah) ne yücedir! O (Son) Saat’in bilgisi, yalnızca O’nun katındadır. Hepiniz yalnızca O’na döndürüleceksiniz.
O’nun peşi sıra yalvardıkları varlıklar, şefaat (yetkisine) sahip olamazlar. Ancak bilerek gerçeğe şahitlik eden (melek)ler hariç!
Bu ayet Enbiyâ
21:27, Zümer
39:44 ve Necm
53:26. ayetlerle birlikte okunmalıdır.
Onlara “kendilerini kimin yarattığını.” sorsan elbette “Allah.” derler. Nasıl da (gerçeklerden) döndürülüyorlar!
(Peygamber’in:) “Ey Rabbim!” demesine yemin olsun ki şüphesiz ki bunlar iman etmeyen bir toplumdur.
Ayetteki [kîlihî] ifadesinin bu şekilde yani [mecrûr] (kesra) okunmasının gerekçesi bunun yemin ifadesi olması şeklinde düşünülebilir. Ayrıca ifadenin başında gizli bir [üzkür] [vakte] (zamanını hatırla) ifadesinin var sayılması da mümkündür. Buna göre anlam şöyledir: “Onun (Peygamber’in) ‘Ey Rabbim, bunlar inanmayan bir kavimdir’ sözünün vaktini hatırla!” Ayrıca bu kelime Zuhruf
43:85. ayetteki [‘ılm] kelimesine bağlı da kabul edilebilir. Buna göre ayetin anlamı “Son Saat’in ve (Peygamber’in) bu sözünün bilgisi O’nun katındadır” şeklini alır.
(Şimdilik) onlardan yüz çevir ve (onlara) “Selam!” de! İleride (gerçeği) bilecekler!