Elif, Lâm, Râ, (İşte bu) hüküm (ve hikmet) sahibi olan, her şeyden haberdar bulunan (Allah) tarafından1 âyetleri hikmetli2 kılınıp sonra da açıklanan3 bir kitaptır.4
1 Ledün İlmi ile ilgili Bk. (Kehf: 65 ve dipnotu)2 Hikmet: lügatte anlayış, adalet, veciz söz ve felsefe anlamına gelir. Terim anlamı ise: asla yanlışlığı düşünülemeyen mutlak doğru önerme demektir. Bk. (Bakara: 269) Muhkem ise: her yönüyle eksikliklerden uzak, bozulma ihtimâli olmayan, sağlam, muntazam ve hikmetli kılınmış, demektir. Bk. (Âlu İmran: 7)3 Mufassal: bölüm bölüm yapılmış ve belirli gruplara ayrılmış demektir.4 Yani Kur’an; a- Kelimeleri muhkem bir nazımla dizilip, âyet âyet bölümlere ayrıldığı gibi, âyetleri de tevhit, nübüvvet, ahkâm, nasihat ve kıssalar gibi bölük bölük kılınmış, sûre sûre bölünmüş mufassal bir kitaptır. b- Kur’an’ın muhkemliği mufassallığına, mufassallığı da muhkemliğine mâni değildir.
(Ey Muhammed!) o (kâfirlere): “Allah’tan başkasına ibâdet etmeyin, gerçekten ben, onun adına sizi uyaran ve müjdeleyen (bir Peygamber)im...”
“Ve Rabbinizden af dileyin; sonra da Ona tevbe edin.1 O da sizi, (Kendisi tarafından) belirlenmiş olan ömürlerinizin sonuna kadar, güzel bir şekilde, hayattan istifâde ettirsin ve (Ona) kulluğu fazlasıyla yapan herkese de mükâfatını versin. Eğer (kulluktan) yüz çevirirseniz gerçekten ben sizin için, büyük günün (âhiretin) azabından korkarım...”
1 Af dilendiği zaman, mutlaka tevbe edilmesi de gerekir. Zîrâ tevbe etmek, affedilmeyi gerektirmediği gibi, kuru kuruya af dilemek de bir mana ifâde etmez. 11. âyette kimlerin affedileceği açıkça belirlenmiştir. İtaat ve kullukla pekiştirilmeyen af dileme şeklindeki tevbe, yalancıların tevbesidir.
“(Sonunda) dönüşünüz, O her şeye gücü yeten Allah’adır.” (de.)
Aman dikkat edin; gerçekten o (kâfirler), o (Peygamber)den gizlenmek için sırtlarını dönüyorlar1. (Yine) Haberiniz olsun onlar, örtülerine büründükleri zaman,2 (Allah) onların gizlediklerini de açığa vurduklarını da bilir. Çünkü O, gönüllerin özündekileri kesinlikle bilendir.
1 “Göğüs bükmek”, Arapçada mecâzen; sırtını dönmek, haktan yan çizip kaçınmak ve dıştan iyi görünüp içerisinden münâfıklık etmek demektir. 2 Mecâzen, “kararlarını içlerinde sakladıkları” zaman…
Yeryüzünde, rızkı Allah’a ait olmayan hiç bir canlı1 yoktur. (Allah) onun dünya hayatını da âhiret hayatını da2 bilir. (Bunların) tümü, apaçık bir kitap (olan levh-i mahfuz)da3 (yazılı)dır.
1 Bu canlı kelimesinin içerisine insan da dâhildir. Dabbe için Bk. (Sebe’: 14)2 Bu bölüm: “(Allah) onun emanet bırakıldığı yeri de durduğu yeri de bilir.” şeklinde de tercüme edilebilir.3 Konuyla ilgili olarak Bk. (En’am: 59, Yûnus: 61, Neml: 75, Sebe’: 3)
Arş’ı su üzerinde iken, hanginizin daha iyi işler yapacağını denemek için gökleri ve yeri altı zaman diliminde yaratan O (Allah)’tır.1 Gerçekten o kâfirlere: “siz ölümden sonra mutlaka diriltileceksiniz” dersen, onlar da (sana): “Bu açıkça bir büyüden başka bir şey değildir.” diyecekler.
1 Âyetin bu bölümü: “Gücü sıvı (haldeki âlem) üzerinde iken, gökleri ve yeri altı günde yaratan O (Allah’tır.)” diye de tercüme edilebilir.
Yemin olsun! Eğer onlardan azabı bir süreye1 kadar ertelesek, (bu defa da) kesinlikle: “Onu alıkoyan (sebep) nedir?” diyecekler. Şunu iyi bilin ki; o (azap) onlara geldiği gün (bir daha) asla geri çevrilmez ve alaya aldıkları o şey de onları, çepeçevre kuşatı(veri)r.
1 Ümmet kelimesi: topluluk (Kasas: 23), hayırlı adam (Nahl:120), din (Zuhruf: 22), zaman (Hûd: 8) ve anne anlamlarına gelir.
Yemin olsun! Eğer şu insana1 tarafımızdan bir rahmet tattırıp, sonra bunu kendisinden çekip alsak o mutlaka nankörlük ederek, umudunu keser.2
1 Bu insanın; Velid b. Muğiyre veya Abdullah b. Ebî Ümeyyet’ül-Mahzûmî olduğu rivâyet edilir. Tabiiki bu ayetin muhatabı sadece bunlar değil, bunlar gibi olup kıyamete kadar gelecek tüm insanlardır.2 Geleceği hakkında bütün ümidini keser, Allah yine verir, bugün vermedi ise dün verdi demez, şükretmez, nankör kesilir, tevbe ve istiğfar hatırına gelmez.
Ve (yine) yemin olsun ki; kendisine dokunan bir sıkıntıdan sonra, ona bir nîmet tattırırsak (o zaman da) kesinlikle: “kötülükler benden gidiverdi”1 der ve mutlaka böbürlenerek şımarır.
1 Bir daha başına hiç sıkıntı gelmeyecek zanneder.
Sabreden ve (inandığı) iyi işleri yaşayanlar bunun dışındadır. Gerçek af ve en büyük mükâfat da bunlarındır.
(Ey Muhammed! Yoksa) şimdi o (kâfirlerin): “o (Peygambere) bir hazine indirilse veya onunla birlikte bir melek gelse olmaz mıydı?” demeleri sebebiyle sıkılıp da sana vahyolunandan bir kısmını, (insanlara duyurmayı) terk mi edeceksin?1 Sen sadece bir uyarıcısın ve Allah da her şeye vekildir.2
1 Buradaki soru gizli ve inkârîdir. Yani; “asla terk edemezsin...” demektir.2 Her hususta Ona tevekkül et, o seni korur ve dilerse hazine de melek de gönderir.
Yahut: “O (Kur’an’ı) kendisi uydurdu”mu diyorlar? (Ey Muhammed! Onlara); “eğer doğru söylüyorsanız haydi siz, Allah’tan başka çağırabileceğiniz kim varsa (hepsini yardıma) çağırarak, onun benzeri on sûre uydurup getirin (bakalım).”1 de.
1 Bu, çok önemli bir meydan okumadır. Zîrâ Allah’tan başka hiçbir düşünce ve sistem, bu kadar net bir şekilde kendi sistemini tartışmaya açamaz, hattâ açma cesaretinde bile bulunamaz. Bu da Kur’an’ın tam bir hikmet olduğunun ispatıdır. Bu meydan okumaya o günkü ve bugünkü kâfirlerden, tarih boyunca bir cevap gelmemiştir ve gelemeyecektir. Hattâ bu meydan okuma Kur’an’ın tümünden, bir âyete kadar indirilmesine rağmen. Bk. (Bakara: 23, Yûnus: 38, İsrâ: 88, Tûr: 34)
(Ey inananlar) eğer (onlar) size cevap veremezlerse, o (Kur’an’ın) Allah’ın ilmiyle indirildiğini ve tek ilâhın, O (Allah) olduğunu (iyice) bilin. (Nasıl şimdi) siz tam olarak inandınız mı?1
1 Ey îman edenler; Kur’an’ın, insan aklının ve anlayışının üzerinde, Allah’ın ilmiyle indirilmiş bir mûcize ve ilâhi bir kitap olduğuna îmanınız, kuvvetlendi değil mi?
Kim, sadece dünya hayatını ve onun güzelliklerini isterse onlara yaptıklarını(n karşılığını,) dünyada tam olarak veririz.1
1 Zîrâ Allah olmanın şânı, kullarının istediklerinin karşılığını çalıştıklarından aşağı olmamak üzere vermektir. Onun için; gayesi sırf dünya olanların yaptıklarının karşılığı bu dünyada fazlasıyla verilir. Bunu; “onların hepsinin bütün arzuları yerine getirilir” şeklinde anlamamalıdır. Bk. (İsra: 18, Şura: 20)
İşte bunlara, âhirette ateşten başka bir şey yoktur. Onların dünyada bütün yaptıkları boşa gitmiştir ve yapmakta oldukları şeyler de boşa gitmektedir.1
1 Allah’tan başkası fâni olduğundan, sadece Allah için yapılmayan her amel, bâtıldır.
Rabbi tarafından bir önder ve rahmet olarak gönderilen, Allah’tan bir şâhit (olarak Kur’an)’ın1 ve Mûsa’nın kitabının kendisinden bahsettiği ve apaçık bir mûcize üzere bulunan (Peygamber2 dünya hayatını isteyenlerle) hiç aynı olur mu? Çünkü onlar o (Peygambere) îman ederler. Her kim de onu inkâr ederse, varacağı yer cehennemdir. Sakın Rabbinden bir hak olan bu (Kur’an)dan, şüphe etme.3 Fakat insanların çoğu (bunu anlayıp) îman etmiyorlar.
1 Veya Cebrâil’in… (Kurtubi)2 Yani Hz. Muhammed (a.s)… (Kurtubi)3 Burada hitâp Peygamberimizin üzerinden Kur’an’a inanan her Müslüman’adır. Zîrâ inanılan şeyden asla şüphe etmemek gerekir.
Yalanlarını Allah’a yakıştırandan daha zâlim kim olabilir? İşte bunlar, Rablerinin huzuruna getirilince, (bunların zulümlerine) şâhit olanlar; “Rablerine karşı yalan söyleyenler işte bunlardır” diyecekler. Şunu iyi bilin ki; Allah’ın lâneti zâlimlerin üzerinedir.
İşte bu (zâlimler) âhireti inkâr etmek için Allah’ın yolundan ayrılan ve onu yamultmak isteyen kimselerdir.1
1 Bu âyet; “İşte bu (zâlimler), Allah yolundan ayrılan ve onu eğriltmek isteyen kimselerdir. Âhireti inkâr edenler de onlardır.” şeklinde de tercüme edilebilir.
Bu (zâlimler Allah’ı) yeryüzünde asla âciz bırakamadılar. Aslında) bunların Allah’tan başka (gerçek) dostları da yoktur.1 (Sonunda) bunların azabı (hakkı) işitmek ve görmek istememeleri sebebiyle, kat kat arttırılacaktır.
1 İşte bunlar; bu gerçekleri bir türlü anlayıp da Allah’ı âciz bırakmaya ve Allah’tan başka dostlar aramaya çalışmayı terk etmemişlerdir. Sonuç ise âyetin sonunda belirtilmiştir.
(İşte şu; kâfirlikleri sebebiyle) kendilerine yazık eden ve yalan olarak uydurdukları (düzmece tanrıları da) kendilerinden uzaklaşanlar var ya...
Şüphesiz, âhirette en çok rezil olacaklar, işte bunlardır.
Cennete; sadece (Allah’ın istediği gibi) îman edip, (inandığı) iyi işleri yaşayan ve rablerine karşı alçak gönüllü olanlar girecektir ve onlar oradan asla çıkarılmayacaklardır.
(İşte) bu iki grubun misali; hem kör hem de sağır kimseyle1, hem gören hem de işiten kimse2 gibidir. Hiç bunlar birbirlerine eşit olur mu? (Ey kâfirler! Bunları) hâlâ idrak etmeyecek misiniz?
1 Kâfirler; hem kör hem de sağır kimseye benzetilerek, bunların, hiçbir işe yaramayan kimseler olduğu, vurgulanmıştır. Mü’minler ise hem gören hem de işiten kimseye benzetilmiştir.2 Bu benzetmede, aynı zamanda mükemmel bir tezat sanatı da vardır.
Yemin olsun, Nûh’u kavmine gönderince (Nûh onlara): “Ben kesinlikle sizin için açıklayıcı1 bir uyarıcıyım...”
1 Azabın sebeplerini ve azaptan kurtuluşun yolunu açıklayan...
“Allah’tan başkasına ibâdet etmeyin.1 Ben size (gelecek olan) acı bir günün azabından korkuyorum. “ (dedi).
1 Allah’ın emirlerini terk edip onların emirlerine uyarak veya onların emirlerine öncelik verip Allah’ın emirlerini geri plana iterek...
Kavminin ileri gelen kâfirleri (Nûh’a): “Biz seni, sadece bizim gibi bir insan olarak görüyoruz, (hatta) sana sadece bizim ayak takımı rezil insanlarımızdan başkasının uyduğunu görmüyoruz ve sizin bizden fazla bir meziyetinizi de göremiyoruz. Bilakis sizin yalancı olduğunuza inanıyoruz.” dediler.
(Nûh da onlara): “Ey kavmim! Ne dersiniz? Ya ben Rabbimden apaçık bir mûcize üzereysem ve Rabbim bana kendi katından bir rahmet1 vermiş de siz, bunu anlayamıyorsanız (ne olacak?) Yani şimdi biz sizi buna zorla mı inandıracağız?” dedi.
1 Kitap, Peygamberlik, mûcize olarak...
(Ve Nûh onlara): “Ey kavmim! Ben sizden buna karşılık bir mal istemiyorum, (zâten) benim mükâfatım, tamamen Allah’a aittir. Ve ben îman ederek gerçekten Rablerine kavuşan (kimseleri yanımdan) kovamam. Ancak ben, sizi cahil bir topluluk olarak görüyorum.”
“Ey kavmim! Eğer ben onları kovarsam, Allah’tan (gelecek azaba karşı) bana kim yardım edecek? Siz hâlâ bunu idrak etmeyecek misiniz?”
“Ben size, Allah’ın hazineleri benim yanımdadır demiyorum, ben ğaybı1 da bilmiyorum, ben meleğim de demiyorum ve sizin kendinize göre, hor gördüğünüz kimselere “Allah kesinlikle onlara bir hayır vermeyecek” de demiyorum. Onların gönüllerinde olanı Allah, daha iyi bilir. (Eğer bunun tersini yaparsam) işte esas o zaman zâlimlerden olurum.” dedi.2
1 Ğayb: Hakkında vahiy bilgisi olmadan, asla bilinemeyecek bilgilerdir. Üç gruba ayrılır; a- Hakkında hiçbir tarihi veri bulunmayan, geçmişe ait olaylar. (Yûsuf (a.s) kıssası gibi.) b- Gelecekte olacak şeylere ait, bilgiler. c- Kıyamet ve sonrasına ait, bilgiler. 2 İşte Hz Nûh, böylece tavrını net bir şekilde ortaya koydu ve tavır koyma konusunda, bizlere yol gösterdi. Hz. Nûh’un farklı bir tavrı için Bk. (Yûnus: 71)
(Toplumu, Nûh’a): “Ey Nûh! Gerçekten sen, bizimle çok uğraştın ve bu yaptığın mücadelede de çok ileri gittin. Eğer doğru söylüyorsan (haydi) bize vâdettiğin (azabı) getir de (görelim.)” dediler.
(Nûh da onlara): “Eğer dilerse, size o (azabı), sadece Allah getirir1 ve siz (O’nu) asla engelleyemezsiniz.”
1 Yani ben getiremem ve benim, Allah’ın izni olmadan size azap veya mûcize getirme gücüm, yoktur...
“Eğer Allah sizi helâk etmeyi1 dilemişse, ben size öğüt vermek istesem de benim öğüdümün size bir faydası olmaz. İşte Rabbiniz, O (Allah’tır) ve (sonunda) O’na döndürüleceksiniz.” dedi.
1 Âyetin bu bölümü: “Eğer Allah sizi azdırmayı dilemişse...” şeklinde de tercüme edilebilir.
Yoksa onlar: “Bu (Kur’an’ı, Muhammed) kendisi uydurdu” mu diyorlar? (Sen onlara): “Eğer onu ben uydurduysam, günâhım bana aittir. Ama ben sizin işlediğiniz suçlardan uzağım.” de.1
1 Bu âyet, Hz Nûh kıssasının arasına yerleştirilmiş bir, açıklama cümlesidir. Yani bu anlatılanların bir vahiy mahsulü olduğunu ve Hz. Muhammed (a.s)’ın bunları kendi kafasından uydurmadığını ifâde etmek maksadıyla, araya yerleştirilmiştir.
Nûh’a: “(Şimdiye kadar) îman edenlerin dışında artık (bundan sonra) sana kimse kesinlikle inanmayacak. Sakın onların yaptıkları şeylerden dolayı üzülme...”
(Ey Nûh!): “...Bizim gözetimimiz altında ve vahyimizle1 o gemiyi2 yap. Zâlimler(e mühlet vermem) konusunda da Bana bir şey söyleme. Çünkü onlar boğularak helâk olacaklardır.” diye vahyedildi.
1 Bu ifâdeden; Peygamberlerin, Allah’tan aldıkları bilgi ile insanlara gemi yapımına kadar her türlü bilgi ve sanatı öğrettiği anlaşılmaktadır. Yani buna göre, bilginin kaynağı akıl değil, vahiydir. 2 Buradaki “gemi” kelimesinin belirli (ma’rife) olmasından, Hz. Nûh (a.s)’ın önceden o gemiden haberi olduğunu veya Hz. Nûh’a geminin yapısı veya yapılacağı hakkında önceden vahiyle bilgi verildiği anlaşılabilir. Bk. (Mü’minun: 27)
(Nûh) gemiyi yaparken, toplumunun ileri gelenleri kendisine her uğradıklarında, onunla alay ediyordu. O (da): “Eğer bizimle alay ederseniz, pek yakında sizin alay ettiğiniz gibi (aynen) biz de sizlerle alay edeceğiz...”
“(Artık) siz, aşağılatıcı azabın kime geleceğini ve (âhirette) sürekli azabın kimin üzerine çökeceğini, yakında öğreneceksiniz.” dedi.
Sonunda emrimiz gelince ve tandır1 kaynamaya2 başlayınca3 (Nûh’a): “çifti olan her şeyden4 ikişer (tane) ve (küfründen dolayı) helâki kesinleşmiş olanlar dışında5 aileni ve îman edenleri ona yükle.” dedik. -Zâten onunla birlikte (Allah’a) çok az kimse, îman etmişti.-
1 Tennur: Lügatte kapalı ocak, tandır ve kaynak demektir. Bu ayette kullanılıncaya kadar Arapçada “tennur” kelimesi bilinmiyordu.2 Feveran: Kuvvet ve şiddetle kaynamak, su fışkırmak demektir.3 “Tandır kaynamaya” ifâdesi mecâzen; “(geminin) buhar kazanları kaynamaya, yeryüzü su fışkırtmaya, (geminin) güç kaynağı çalışmaya, (mûcize olarak Hz. Nûh’un özel) tandırı kaynamaya” başladı diye anlaşılabilirse de, en uygunu “geminin güç kaynağı çalışmaya başlayınca...” şeklinde olanıdır. Zîrâ bu gemi Allah’ın kontrolünde yapılan mükemmel bir gemidir. Teknolojisi bugün bilinmiyor olabilir.4 Erkeği dişisi olan varlıklardan.5 Îman etmeyen oğlun ve eşinle birlikte tüm inkârcılar…
(Nûh): “O (gemiye) binin. Onun yüzmesi de durması da Allah’ın adıyladır. Şüphesiz benim Rabbim çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” dedi.
(Gemi) onları dağlar gibi dalgalar arasında (sağ salim) götürüyordu. Nûh (Allah’ın dininden) uzaklaşan1 oğluna: “Ey yavrucuğum! (Gel gemiye) bizimle birlikte bin ve sakın kâfirlerle beraber olma.”1 (diye) seslendi.
1 Bu bölüm: “...Nûh, (gemiye binmekten) uzaklaşan oğluna...” diye de tercüme edilebilir.2 Bazı müfessirler, Hz. Nûh’un oğlunun o zamana kadar Müslüman olmadığını bilmediği için oğluna bu şekilde hitâp ettiğini rivâyet etmektelerse de bu görüş, kuvvetli delillere dayanmamaktadır.
(Oğlu): “Ben bir dağa sığınırım, o da beni sudan korur.” deyince; (Nûh): “Bugün (Allah’ın) merhamet ettiğinden başkasını1 Allah’ın bu helâkinden koruyacak kimse yoktur.”2 dedi. Ve ikisinin arasına dalga girdi, böylece o da hemen boğuluverdi.
1 Bu ifâdeden tûfânın genel olduğu anlaşılmaktadır. Ancak Hz. Nûh’un gönderildiği yerde tûfânın umumiyeti kesin, diğer yerler için kesin değil, muhtemeldir.2 Bu bölüm: “Bugün Allah’ın azabından, merhamet sahibi Allah’tan başka koruyacak kimse yoktur...” diye de tercüme edilebilir.
(Allah tarafından): “Ey yer! Suyunu yut ve ey gök! Sen de yağmuru kes.” denildi. Su çekildi (böylece Nûh toplumunun) helâk işi tamamlandı. (Gemi de) Cûdi1 üstünde durdu ve: “O zâlimler topluluğu (böylece) defolup gitti!” denildi.
1 Cûdî: Engince bir dağ veya cins isim olarak, normal “dağ” demektir. Cudi’nin yeri hakkında o kadar çok rivayetler vardır ki, bunları bir araya getirmek mümkün değildir. Kimisi, Musul civarında bir dağ, kimisi “ağrı dağı” demişlerse de bu rivayetler güven vermemektedir. Hz. Nuh’un gemisinin üzerinde durduğu bu dağ (yani Cudi) en doğrusunu Allah’ın bilip, bizim bilmemizi istemediği bir dağ olsa gerektir. Konuyu tartışarak kıssada verilmek istenen mesajı hafifletmeye de gerek yoktur.
Nûh, Rabbine seslenerek: “Ey Rabbim! Şüphesiz oğlum benim ailemdendir (ama) Senin va’din de haktır. Ve Sen, hüküm verenlerin, en iyi hüküm verenisin.” dedi.
(Allah): “Ey Nûh! O (oğlun) kesinlikle senin ailenden değildir.1 Çünkü o, (Allah’ın emrine) uygun olmayan iş (yapmış)tır.2 Sakın hakkında bilgin olmayan şeyi Benden isteme. Gerçekten Ben sana cahillerden olmayasın diye öğüt veriyorum.” diye buyurdu.
1 Bu âyete göre; kâfir olan çocuk, eş ve akrabalar bir Müslüman’ın ailesinden sayılmaz.2 Yani o kâfirlerdendir. Ayrıca âyetin bu bölümü: “Çünkü o (Allah’ın emrine) uygun olmayan (bir) iş yaptı...” şeklinde de tercüme edilebilir.
(Nûh): “Ey Rabbim! Bilgim olmayan şey (hakkında) Senden bir şey istemekten Sana sığınırım. Eğer Sen beni bağışlamaz ve bana rahmet etmezsen, (işte ben o zaman) perişan olurum.”1 dedi.
1 Böylece Hz. Nûh oğlunun affını istemekle, yaptığı hatadan dolayı tevbe etmiş oldu.
(Allah tarafından Nûh’a): “Ey Nûh! Sana ve seninle birlikte olan ümmetler üzerine Bizden (verilecek) bir güven ve bereketlerle (gemiden) in. (İleride sizden nice inkârcı) ümmetler de olacak ki1 onları (dünyadan) yararlandıracağız sonra da onlara (âhirette) Bizden acıklı bir azap dokunacaktır.” Denildi
1 Bu âyetteki; “sana ve seninle birlikte olan ümmetler” ifâdesinden: tûfândan sonraki insanların, sadece Hz. Nûh’un üç oğlunun soyundan ibaret olmadığı, anlaşılmaktadır. Hz. Nûh’un yanında bulunan diğer Mü’minlerin soyları da Allah’tan gelen berekete, ulaşmışlardır. Zîrâ onlar da Hz. Nûh’un ehline dâhildir. Bu konu ile ilgili olan tarihi rivâyetler mutlak bir hakikat değil, sadece rivâyettir.
(Ey Muhammed!) İşte bunlar; sana vahiyle bildirdiğimiz, senin ve kavminin daha önceden bilmediği, ğayb’a1 ait haberlerdendir. (Öyleyse sen de Nûh gibi) sabret, çünkü (en güzel) sonuç Allahtan hakkıyla sakınanlarındır.
1 Bk. (Hûd: 31 ve dipnotu.)
Âd (toplumuna da)1 kardeşleri Hûd’u2 (gönderdik). (O, toplumuna): “Ey kavmim! (Sadece) Allah’a kul olun, sizin için Ondan başka (ibâdet edilecek hiç) bir ilâh yoktur. (Diğerlerini) sadece siz uyduruyorsunuz.” dedi.
1 Âd kavmi için Bk. (A’raf: 65 ve dipnotu.)2 “Kardeşleri” ifadesinden Hz. Hud’un kendi soylarından, yani Âd Kavmi’nden olduğu anlaşılmaktadır.
(Hûd devamla:) “Ey kavmim! Ben bunun karşılığında sizden hiç bir ücret, istemiyorum. Benim ücretim sadece beni yaratana aittir. (Bunu hâlâ) anlamayacak mısınız?”
“Ey kavmim! Rabbinizden af dileyin1 sonra O’na tevbe edin2. O da üzerinize gökten bol bol (yağmur) yağdırarak gücünüze güç katsın3. (Gelin) günâhkârlar olarak dönüp gitmeyin.” (dedi.)
1 Ona karşı günâhkârlığınızı itiraf ederek, onun gerçek Rabbiniz olduğunu, dil ile ifâde edin. 2 Tevbe ederek, hatalarınızı bir daha yapmayacağınıza dâir Allah’a söz verin ve inandıklarınızı hayatınızda uygulamaya başlayın. 3 Âyetin bu bölümü: “O da üzerinize göğün feyiz ve bereketini vahiyle) bolca indirerek, gücünüze (îman) gücü katsın...” şeklinde de anlaşılabilir.
(Toplumu da Hûd’a): “Ey Hûd! Sen, bize apaçık bir mûcize getirmedin ve biz de sadece, senin sözüne (itibar ederek) ilâhlarımızı terk edecek ve sana îman edecek değiliz.”1 dediler.
1 Kavmi, Hz. Hud’a Allah tarafından kendisine gönderilen ayetleri mucize olarak görmeyip: “Sen bizi imana mecbur kılacak açık bir mucize getirmedin” diyerek karşı çıktılar. Mekke müşrikleri de Rasulullah’a indirilen âyetleri mucize saymayıp tıpkı Âd kavmi gibi davranarak iman etmediler.
(Ve devamla): “Biz sana ancak tanrılarımızdan bazısı, seni(n aklına) fenalık getirterek, (delirtmiş) deriz” (dediler). (Hûd da onlara): “Allah şahidim olsun, siz de şâhit olun ki ben, kesinlikle sizin (Allah’a) şirk koştuklarınızdan, uzağım...”
“...(Yani) O (Allah’ın) dışındakilerden. Haydi, hepiniz toplanıp bana dilediğiniz tuzağı kurun ve bana hiç fırsat da vermeyin...”1
1 Yani; elinizden geleni ardınıza koymayın, ne yapabilecekseniz, onu hemen yapın...
“Ben gerçekten benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a (hakkıyla) tevekkül ettim. O’nun idare ve yönetimini elinde tutmadığı1 hiç bir canlı yoktur. Şüphesiz benim Rabbim, kesinlikle hak yol üzeredir."2
1 Âyetin bu bölümünün kelime anlamı: “Hiç bir canlı yoktur ki; O, onun perçemini tutmuş olmasın…” şeklindedir. Yani “bir varlığın perçeminden tutmak” demek; onları dilediği gibi yönetmek, hiç birisini kaçırmamak, hiç kımıldatmamak, emri altına almak demektir. Yukarıdaki meâlde bu ifâdenin mecâzî anlamı tercih edilmiştir.2 “Şüphesiz benim rabbim, hak yol üzeredir” demek; “benim rabbim doğruluğun hâmîsi, doğruların yardımcısıdır. Her şeye gücü yettiği halde haktan sapmaz, zulüm etmez...” demektir.
“Siz (ne kadar) yüz çevirirseniz çevirin, ben (işte) size kendisiyle gönderildiğim mesajı duyurdum. (Eğer) Rabbim (dilerse) sizin yerinize başka bir toplumu geçirir ve siz de Ona hiç bir şekilde zarar veremezsiniz. Çünkü Rabbim her şeyi hakkıyla koruyandır.”1 dedi.
1 Yaptığınız hiçbir şey ondan gizli kalmaz ve ona hiç bir zarar gelmeksizin cezânızı bulursunuz.
(Helâk) emrimiz gelince, Hûd’u ve onunla birlikte îman edenleri katımızdan bir rahmetle (helâkten) kurtardık.1 (Hatta) onları çok daha şiddetli (olan âhiret) azabından da kurtardık.
1 Yani iman etmeyenler şiddetli ve kapsamlı ağır bir azap ile helak edilirlerken Hûd ve Müslümanlar böyle büyük bir tehlikeden kurtuldular. Bu ağır azap, şiddetli bir rüzgâr idi ve kâfirlerin burnundan giriyor kıçlarından çıkıyor, evlerini, mallarını yıkıp, süpürüp götürüyor, her birini bir tarafa atıp parça parça ediyordu. (Elmalılı)
İşte (bunlar) Rablerinin âyetlerini bile bile inkâr eden, O (Allah’ın) tüm Peygamberlerine1 isyan eden ve haktan uzak her zorbanın emrine uyup arkasından giden, Âd (kavmi)dir.
1 Allah’ın bir Peygamberini bile inkâr etmek, tüm Peygamberlerini inkâr etmek demektir. Onun için tüm Peygamberler, bizim de Peygamberlerimizdir.
Onlar hem bu dünyada, hem de kıyamet gününde lânete tabi tutuldular. Şunu iyi bilin ki; gerçekten Âd (kavmi) Rablerini inkâr ettiler. İşte Hûd’un kavmi Âd, (böylece) defolup gitti.
Semûd (toplumuna da) kardeşleri1 Salih’i (gönderdik). (O da toplumuna): “Ey kavmim! (Sadece) Allah’a kul olun, sizin için Ondan başka (ibâdet edilecek hiç) bir ilâh yoktur. Sizi yer(in toprağın)dan yaratan ve sizi orada yaşatan Odur. Öyleyse Ondan af dileyin, sonra Ona tevbe edin. Şüphesiz benim Rabbim (kullarına) çok yakındır, (duaları) kabul edendir.” dedi.
1 “Kardeşleri” ifadesinden Hz. Salih’in de kendi soylarından, yani Semud Kavmi’nden olduğu anlaşılmaktadır.
(Toplumu da Salih’e): “Ey Salih! Bundan önce sen içimizde hakkında ümit beslenen birisiydin. (Yani şimdi) sen bize, atalarımızın taptıklarına tapmayı mı yasaklıyorsun? Doğrusu biz, senin bizi davet ettiğin şeyden çok ciddi bir şüphe içerisindeyiz.” dediler.
(Salih de onlara): “Ey kavmim! Ya ben, Rabbimden apaçık bir mûcize üzereysem ve bana katından bir rahmet vermişse (buna) ne diyeceksiniz? (Ya bir de) bu durumda ben Ona isyan edecek olursam, Allah’a karşı bana kim yardım edebilir? İşte bu durumda siz, bana zarardan başka hiç bir şey veremezsiniz...”
“…Ey kavmim! İşte Allah’ın (yarattığı) şu deve, size bir mûcizedir. Onu Allah’ın arzında (dilediği gibi) yemesi için serbest bırakın ve (sakın) ona kötülük (vermek niyetiy)le dokunmayın. (Eğer onu öldürürseniz) derhal sizi bir azap, helâk ediverir.”1 dedi.
1 Bk. (A’raf: 73, Şuara: 155, Şems: 13)
Onlar o (deveyi) öldürünce, (Salih onlara): “Her biriniz yurdunuzda üç gün daha misafir olun1 (bakalım). İşte bu asla yalan çıkmayacak bir tehdittir.” dedi.
1 Âyetin bu bölümü: “Yurdunuzda üç gün daha yaşayın…” şeklinde de tercüme edilebilir. Bazı âlimler “üç gün” ifâdesinden misafirlik anlamışlardır. Zîrâ misafirliğin hakkı üç gündür. Bu yüzden yukarıdaki tercüme tercih edilmiştir.
(Helâk) emrimiz gelince, Bizden bir rahmetle Salih’i ve onunla birlikte îman edenleri helâkten ve o günün rezilliğinden kurtardık. Doğrusu gerçekten çok güçlü ve pek şerefli olan sadece senin Rabbindir.
O zâlimleri, korkunç bir ses yakalar yakalamaz onlar oldukları yerde diz üstü çöke kaldılar.1
1 Yani onlar, memleketlerinde yere yüzüstü çakılarak, helâk oldular. Âyetin bu bölümü: “...birbiri üzerine yığılarak ölüverdiler...” şeklinde de tercüme edilebilir. Bk. (A’raf: 78, 91, Hûd: 94, Ankebut: 37)
Sanki onlar orada, hiç yaşamamış gibi oldular.1 Şunu iyi bilin ki; Semûd (kavmi) Rablerini inkâr etmişlerdi. İşte Semûd kavmi (de böylece) defolup gitti.
1 Semud Kavminin yurdu halen mevcuttur ve Tebük yakınlarındaki Hicr (veya Medain-i Salih) bölgesindedir. O bölgede şu anda bile kimse yaşamamaktadır ama evleri yıkılmamış ve ibret-i âlem olarak durmaktadır.
Yemin olsun ki; elçilerimiz (olan melekler) İbrahim’e müjde ile gelince:1 Allah’ın selamı üzerine olsun”2 dediler. O da: “Allah’ın selamı sizin üzerinize de olsun” dedi ve (onlara) gecikmeden bir buzağı kebabı getirdi.
1 Bu kıssada helâk olan toplum, Lût kavmidir. Lût (a.s), İbrahim (a.s)’ın soyundan amcasının oğludur ve onun şeriatı üzere gönderilmiş bir Peygamberdir. Olay Hz. İbrahim’i de ilgilendireceğinden, öncelikle ümmeti hakkında korkmaması için ona, haber verilmiştir. 2 Buradaki (سَلَاماً) mahzuf fiilin mutlak mef’ulü olduğu için bu şekilde tercüme edilmiştir.
(İbrahim meleklerin) kebabı yemediklerini görünce,1 onların durumlarını yadırgadı ve içerisinden onlara karşı bir korku duydu. (Melekler İbrahim’e): “Sen korkma! Biz Lût toplumuna gönderildik.” dediler.
1 Âyetin bu bölümünün kelime anlamı: “(İbrahim, meleklerin) ellerini ona uzatmadıklarını görünce” şeklindedir. Yukarıda, bu ifâdenin mecâzî anlamı tercih edilmiştir.
(Bu esnada İbrahim’in) ayakta duran karısı ay hali görmeye başladı1 ve Biz de o (kadı)na İshak’ı, İshak’ın arkasından da Yâkûb’u2 müjdeledik.
1 (ضَحِكَ) fiili Arapçada mecâzen “hayız görmek” anlamına da gelir. Esasen Hz. İbrahim’in eşinin önce gülüp, sonra çocukla müjdelenmesi âyetin zahirine pek uymadığı düşüncesiyle yukarıda mecâzî anlam tercih edilmiştir. (Kurtubî, Taberî) Ancak bu fiile “gülmek” anlamı da verilebilir. (Celâleyn) Bu durumda âyetin anlamı; “(Bunun üzerine İbrahim’in) ayakta duran karısı(nın yüzü) güldü. Biz de o (kadı)na İshak’ı, İshak’ın arkasından da Yâkûb’u müjdeledik.” şeklinde olur.2 Yâkûb (a.s), İshak (a.s)’ın oğludur.
(İbrahim’in karısı): “Vay başıma gelene! Şimdi ben bir kocakarı, şu kocam da bir ihtiyarken doğuracağım öyle mi? Cidden bu çok acayip bir şey!” dedi.
(Melekler: “Ey kadın! Sen) Allah’ın emrinden dolayı hayret mi ediyorsun? (Hâlbuki) ey ev halkı! Allah’ın rahmeti ve bereketleri sizin üzerinizdedir.1 Şüphesiz O (Allah) övülmeye en lâyık olandır, çok cömerttir.” dediler.
1 Bu bölüm, “Ey ev halkı! Allah’ın rahmeti ve bereketleri sizin üzerinize olsun.” diye tercüme edilebilir. Bu ayetteki (اَهْلَ الْبَيْتِ) ifadesi Hz. İbrahim (a.s.)’ın hane halkını yani karısını ifade ettiği halde, Şia’nın peygamberimizin hane halkına eşlerini dâhil etmeyip peygamberimizle akraba bile olmayanları ehl-i beyt’e dâhil etmeleri hayret vericidir. Hatta bunda kasıt olma ihtimali çok daha kuvvetlidir.
İbrahim’den korku gidip kendisine müjde gelince, Lût kavmi(nin akıbeti) hakkında bizimle mücadele etmeye1 başladı.
1 Bu mücadele; çekişme anlamında olmayıp, Lût kavmine gelecek azabın kaldırılması veya içlerindeki Müslümanların da onlarla beraber helâk edilmemeleri hakkında, Allah’a yalvarması anlamındadır. Ancak, bu mücadelenin Hz. İbrahim’le melekler arasında düşünülmesi daha uygundur. Bk.(
29:31-32)
Gerçekten İbrahim çok yumuşak huylu, çok yufka yürekli ve (Allah’a) gönülden yönelen birisiydi.
(Melekler İbrahim’e): “Ey İbrahim! Bu (mücadele)den vazgeç, çünkü gerçekten, Rabbinin (helâk) emri kesinleşmiştir ve onlara asla geri çevrilmeyecek bir azap1 gelecektir.” dediler.
1 Zîrâ Allah bir kavmi helâk etmeye karar vermişse, bundan asla vazgeçmez. Ancak, Yûnus (a.s)’ın, kızarak kavmini Allah’ın emri gelmeden terk etmesi sebebiyle Yûnus (a.s)’ın kavmi bunun dışındadır.
Elçilerimiz Lût’a gelince onlardan dolayı kaygılandı, eli ayağı dolaştı1 ve: “İşte bu korkunç bir gün.” dedi.
1 Âyetin bu bölümü: “...onlardan dolayı kaygılandı, gücü kuvveti kesildi…” şeklinde tercüme edilebilir.
Kavmi ona hırslarından koşarak geldiler.1 -Onlar (zâten bundan) önce de (aynı) pislikleri yapıyorlardı.- (Lût): “Ey kavmim! (Bari) şu (ümmetimin) kızları(nı2 nikâhlayın). Bunlar sizin için çok daha temizdir. Allah’tan korkun ve beni misafir(ler)imin önünde rezil etmeyin. Sizin içinizde hiç aklı başında bir adam yok mu?” dedi.
1 Bu bölüm: “Kavmi ona, hırslarından titreyerek (kudurmuş gibi) geldiler.” şeklinde de anlaşılabilir. (Kurtubî)2 Yani; Hz. Lût (a.s); “onlardan istediklerinizi nikâhlayın, böylece günâha bulaşmazsınız” dedi. Kızlarım tabiriyle kastedilen, Hz. Lût’un kendi kızları değil, kavminin kızlarıdır. Zîrâ bir Peygamber, ümmetinin babası gibidir.
(Onlar): “Bizim kesinlikle senin (ve ümmetinin) kızlarına karşı bir ilgi ve arzumuzun olmadığını, sen de bilirsin. Hatta sen bizim ne istediğimizi1 de çok iyi biliyorsun.” dediler.
1 Onlar Hz. Lût’un kızlarını değil, pislik yapmak için yakışıklı erkek şeklinde gelen melekleri istiyorlar, ama onların, helâk için gönderilen melekler olduklarını bilmiyorlardı.
(Bunun üzerine Lût): “Keşke size karşı koyacak gücüm olsaydı ya da sağlam bir yere sığınabilseydim.”1 dedi.
1 Hz. Lût’un bir an için yanındaki melekleri ve Allah’ın gücünü unutup da böyle demesi, onun da bir beşer olduğunu ve o anda ne kadar zor durumda bulunduğunu göstermektedir. Bu ifadeler Hz. Lut için bir zelle olarak görülmüştür.
(Elçiler): “Ey Lût! (Korkma) biz Rabbinin elçileriyiz, onlar sana kesinlikle zarar veremeyecekler. Sen, gecenin karanlığında, ailenle birlikte yola çık. Sakın, karın dışında hiç biriniz arkasına dönüp bakmasın. Çünkü onların başına gelecek (helâk) onun da başına gelecektir. Onlara va’dolunan (azabın vakti) sabahleyindir. Zâten sabah da yakın değil mi?” dediler.
(Helâk) emrimiz(in vakti) gelince (o memleketin) üstünü altına çevirdik ve üzerine pişirilerek istiflenmiş (çok özel) taşları (yağmur gibi) yağdırdık.
(Hem de bu taşlar,) Rabbinin katında, damgalanmıştır1 ve bu taşlar, zâlimlerden hiç de uzak değildir.2
1 “Damgalanmış”, Allah’ın katında damgalanarak istif edilmiş, kime ve nereye isabet edeceği takdir olunmuş, taşlar demektir. Yani böyle olaylara tesadüfen meydana gelmiş bir doğal olay, deyip geçmemelidir. Çünkü hakikatte tesadüf yok, Allah’ın tasarrufu vardır.2 Yani bu taşlar, sadece Lût kavmine has olmayıp, her dönemdeki zâlimlere de ulaşabilir.
Medyen1 (halkına da) kardeşleri Şuayb’ı (gönderdik.) O (toplumuna): “Ey kavmim! (Sadece) Allah’a kul olun. Sizin için Ondan başka (ibâdet edilecek) bir ilâh yoktur. Ölçü ve tartıda eksiklik yapmayın. Ben sizi bir hayır (ve bolluk) içerisinde görüyorum. Gerçekten ben, hepinizi çepeçevre kuşatacak2 bir günün azabından korkuyorum...” dedi.
1 Medyen: İbrahim (a.s) soyundan gelen Medyen’in neslinden bir kavim olup “Şab Denizi” civarında, onun kurduğu “Medyen” şehrinde yaşamışlardır. Şuayb (a.s.) da bu kavimdendir. Bk. (A’raf: 85-93, Ankebut: 36-38)2 Yani bu halde gider, noksan ölçü ve tartı ile haksızlıkta devam ederseniz, elinizdeki hayrı ve bereketi kaybettikten başka; bir de size öyle bir gün gelir ki, azabı hepinizi kuşatır, hiç biriniz kurtulamazsınız.
(Ve devamla) “...Ey kavmim! Ölçüyü ve tartıyı adaletli yapın. İnsanların mallarına haksızlık etmeyin1 ve yeryüzünde bozguncular olarak fesat çıkartmayın...”
1 Âyetin bu bölümü: “…mallarından dolayı insanları hafife almayın…” şeklinde de tercüme edilebilir.
“...Eğer mü’minseniz, Allah’ın size bıraktığı1 (helal kazanç) sizin için daha hayırlıdır. Ben sizin üzerinizde bir gözetleyici değilim.” (dedi.)
1 Haram olan şeyleri terk ettikten sonra Allah’ın size ihsan ettiği temiz ve helâl kazanç, daha hayırlıdır.
(Toplumu Şuayb’e): “Ey Şuayb! Bizim, atalarımızın taptıklarını bırakmamızı yahut mallarımız hakkında istediğimiz gibi davranmayı terk etmemizi; senin namazın mı emrediyor?1 Oysa gerçekten sen, çok yumuşak huylu, akıllı (bir adam)sın.” dediler.2
1 Bu bölüm: “…senin okudukların mı emrediyor” diye de tercüme edilebilir. (İbnü Kesir)2 Çünkü onlara göre akıllı adam; ancak kendileri gibi düşünen ve davranan insandır.
(Şuayb): “Ey kavmim! Ya ben Rabbimden apaçık bir delil üzere isem ya da O, bana kendi katından güzel bir rızık1 vermişse, buna ne diyeceksiniz? Aslında ben (Allah’ın) emriyle size yasakladığım şeyleri, kendim de yapmak istemiyorum.2 Ben sadece gücüm oranında (sizi) ıslah etmek istiyorum. Benim başarım ancak Allah’(ın yardımı) iledir.3 Ben, (sadece) Ona tevekkül ettim ve Ona yöneldim.” dedi.
1 Yani, kendi hazinesinden bana güzel bir mal veya nübüvvet ve hikmet nasip etmişse?2 Yani; Allah’a karşı siz günâha girmeyin de ben gireyim, siz aldatmayın da ben aldatayım, halkın mallarını siz yemeyin de ben yiyeyim, siz istediğiniz gibi eğlenmeyin de ben eğleneyim diye entrikalar yapmıyorum. 3 Yani ben, Allah’ın yardımı olmazsa bu işleri kendi başıma başaramam.
(Ve devamla): “Ey kavmim! Bana karşı olan düşmanlığınız, (sakın) Nûh kavminin ya da Hûd kavminin veya Salih kavminin başlarına gelen felaketlerin aynısını, size de isabet ettirmesin. Üstelik Lût kavmi size pek uzak da değil…”1
1 Yani; Lût kavminin başına gelenler, zaman olarak size uzak değil, çok yakın zamandadır hatta onların helak edildikleri belde de sizin gidip geldiğiniz güzergâh üzerindedir. Veya kâfirlik yönüyle, Lût kavmi size çok yakındır.
“...Ve Rabbinizden af dileyin; sonra da Ona tevbe edin. Gerçekten benim Rabbim çok bağışlayandır, çok sevgilidir.” dedi.
(Kavmi de Şuayb’e): “Ey Şuayb! Biz senin dediklerinin hiç birini anlamadık.1 Aslında biz seni içimizde, (söylediklerini yapmaktan) âciz birisi olarak görüyoruz. Eğer senin akrabaların olmasaydı, biz seni taşa tutardık. Zâten senin bize gücün de yetmez.”2 dediler.
1 Çünkü kulak vermiyor, dikkatle dinlemiyor ve vahye önem vermiyorlardı. Daha doğrusu açık olan bu sözlere, inanmak istemiyorlardı. 2 Âyetin bu bölümü: “…senin bizim yanımızda hiçbir üstünlüğün yoktur...” şeklinde de tercüme edilebilir.
(Şuayb): “Ey kavmim! Sizin yanınızda benim akrabalarım, Allah’tan daha mı üstündür de (beni öldürmekten) çekindiniz.1 Şüphesiz benim Rabbim yaptıklarınızı (ve yapacaklarınızı ilmiyle) kuşatandır.”2 dedi.
1 Âyetin bu bölümü: “…Allah’a sırt çevirip Onu unuttunuz…” diye de tercüme edilebilir. 2 Yani, ne yapacaksanız onu kesinlikle, bilir.
(Ve devamla): “Ey kavmim! Siz ne yaparsanız yapın; kesinlikle, ben de (görevimi) yapacağım. Pek yakında, rezil edici azabın kime geleceğini ve esas yalancının kim olduğunu anlayacaksınız. Siz bekleye durun, ben de sizinle birlikte bekleyeceğim.” (dedi.)
(Helâk) emrimiz gelince, tarafımızdan bir rahmetle Şuayb’ı ve onunla birlikte îman edenleri kurtardık ve o zâlimleri korkunç bir ses yakaladı ve onlar yurtlarında yere yüzüstü çakılarak, helâk oldular.
Sanki onlar orada hiç yaşamamışlar gibi oldu. Bakın işte Semûd (kavmi nasıl) defolup gittiyse, Medyen (halkı da öylece) defoldu gitti.
Yemin olsun, Mûsa’yı (da) âyetlerimizle1 ve apaçık bir mûcizeyle2 gönderdik.
1 Buradaki âyetlerden maksat, Tevrât değil A’raf ve Neml sûresinde bahsedilen dokuz mûcizedir. Bunlar da; “âsâsının yılana dönmesi, elinin beyazlaşması, tûfân, çekirge, haşere, kurbağa, mal ve can noksanlığı, suların kan olması ve denizin yarılmasıdır.” Konu ile ilgili olarak Bk. (A’raf: 133, İsrâ: 101, Neml: 12, Mü’min: 23-24)2 Apaçık mûcize ise; âsâsının yılana dönmesi ve elinin beyazlaşması (yed-i beyzâ) mucizesidir.
(Yani) Firavun’a ve Firavun’un (kanunlarıyla koyduğu) emirlere uyan, ileri gelenlerine. Oysa Firavun’un emirleri1, kesinlikle doğru değildi.
1 (أَمْرٌ) kelimesi cins isim olduğu için çoğul olarak tercüme edilmiştir.
O (Firavun) kıyamet günü kavminin önüne düşer ve onları cehenneme götürür. (En sonunda) vardıkları yer (olan cehennem), ne kötü bir yerdir.1
1 Vird: Getirilen su, suya gelen topluluk, su hissesi demektir. Ayet kelime manasıyla tercüme edilirse anlamı: “Ne kötü sudur o varılan yer!” demektir. Çünkü suya hararet söndürmek için gidilir. Ateş ise bunun zıddıdır. İşte Firavun emrinin akıbeti böyle ciğer yakan bir sonuçtur. Burada cehenneme “vird” denilmesi gayet beliğ bir istiaredir. Yukarıdaki tercüme istiare dikkate alınarak yapılmıştır.
Onlar, bu (dünyada) da, kıyamet gününde de lânete tabi tutulurlar. (Bunlara) bahşiş (olarak verilen lânet) ne kötü bir bahşiştir.1
1 Rifd: Bağışta bulunmak, eğerin altına keçe koymak, yardım etmek demektir. Burada, rifd kelimesinin lânet anlamında kullanılması da ciddi görünür gibi yapılan alay ve istihzadır ve gâyet beliğ bir istiâredir.
(Ey Muhammed!) Sana bu anlattıklarımız; kimi ayakta kalmış, kimi de yok olup gitmiş (geçmiş) medeniyetlerin haberleridir.
Biz onlara zulmetmedik, ancak onlar kendi kendilerine zulmettiler. Rabbinin (helâk) emri gelince; Allah’ı bırakıp da taptıkları ilâhları onlara hiç bir fayda sağlayamadı, hatta belâya uğramalarını arttırmaktan başka bir işe de yaramadı.
O zâlim memleketleri, Rabbin yakalarsa, işte böyle yakalar.1 Gerçekten Onun yakalaması, pek acıklı ve çok şiddetlidir.
1 Burada; “zikr’ül-mahal iradet’ül-hal” yoluyla mecâz vardır. Yani memleketlerin söylenmesine rağmen kastedilen, o ülkelerin halklarıdır. Buna göre âyet: “O halkı zâlim olan memleketleri” diye anlaşılmalıdır.
İşte bütün bunlarda, âhiret azabından korkanlar için, kesinlikle ibret(ler) vardır. O, hem bütün insanların toplanacağı bir gündür ve hem de (herkesin yaptıklarıyla) yüzleştirileceği1 bir gündür.
1 Yani olmama ihtimâli yoktur, mutlaka olacaktır. Yahut o günde her şeye şahadet edilecek, çok şâhit bulunacak, bütün diller, eller ayaklar amellerine şahadet edeceklerdir.
Ancak Biz onu, sadece belirli bir süreye kadar erteliyoruz.1
1 Kısa bir süre sonra kıyamet günü, mutlak görülecektir. Bizim bu ertelememiz, ebedî olmayacaktır.
O (kıyamet) günü gelince;1 Onun izni olmaksızın, kimse konuşamaz.2 Artık (o gün) o (insanların) kimisi sefil, kimisi de bahtiyardır.
1 (يَوْمَ يَاْتِ) ibaresi (يَوْمَ يَاْتِ يَوْمُ الْقِيَامَةِ) takdirindedir ve “kıyamet günü geldiği gün” demektir. 2 Konuyla ilgili olarak Bk. (Nebe’: 38)
Sefillere gelince, onlar cehennemdedirler. Onlar orada içlerini çekerek hıçkıra hıçkıra ağlayacaklardır.1
1 “Zefir” nefes almak, “şehik” de nefes vermek demektir. Fakat asıl lügatta zefir, soluğu uzun uzadıya içeri çektikten sonra dışarı vermektir. Şehik de ağlarken hıçkırmaktır ki, bu da fazla acıdan kaynaklanır. Bundan başka bir de eşeğin anırmasının evveline “zefir”, sonuna “şehik “denilir ki, biri içeri doğru çekilerek, diğeri dışarı doğru verilerek ses çıkarmaktır. Buna göre âyetin bu bölümü için tevriye düşünülürse meâli: “…Onlar orada eşekler gibi anırarak bağrışacaklardır,” diye anlaşılabilir.
Onlar, Rabbinin dilemesi dışında1 gökler ve yer devam ettiği müddetçe,2 orada sürekli kalacaklardır. Şüphesiz Rabbin dilediği her şeyi yapar.
1 Yani eğer; Rabbin dilerse cehennemde ebedî kalmayanlar veya daha başka şekilde azap edilecek olanlar bulunabilir. Buradan bazı kâfir sevicilerin anladığı ve arzuladığı gibi kâfirlerin cehennemden çıkabileceklerini anlamak doğru değildir. Bu ifâdeler Allah’ın gücünün sınırsızlığına işaret etmektedir. Zîrâ Allah, verdiği sözden asla caymaz.2 “Gökler ve yer devam ettiği müddetçe, orada sürekli kalacaklardır.” İfadesinde bir vakit tayini yok mudur, şu halde bu söz diğer âyetlerdeki ebedî kaydına aykırı değil midir? gibisinden bazı münakaşalar vardır. Ancak bu “gökler ve yer durdukça” deyimi Arapçada “yıldız ışıdıkça”, “gece gündüz karşılıklı sürüp gittikçe”, “denizde su oldukça” ve bizim dilimizde “dünya durdukça” gibi ebediyetten kinaye olarak kullanıldığı için burada bir zaman sınırlaması söz konusu değildir. Ayrıca buradaki gökler ve yerden maksat, bu yer ve bu gök ler değil, “Yerin başka bir yere, göklerin de (başka göklere) dönüştürüldüğü gün” (İbrahim: 48) âyetinde de ifade edilen; “âhiretin gökleri ve yeri” demektir. Bu gökler ve yer de aynen âhiret gibi sonsuz olacaktır. Nitekim bu ayetin başında ve bir sonraki ayette geçen (خَالِد۪ينَ) ifadesi ve sonundaki (غَيْرَ مَجْذُوذٍ ) “ardı arkası kesilmeyen” ifadeleri bu sürekliliğin kesintisiz olacağını açıkça ortaya koymaktadır. Fakat bu sonsuzluğun, Allah’ın zatına mahsus olan ebediliğe benzer bir ebediyyet şeklinde düşünülmemesi gerekir. Zira Allah’ın ebediliği zatından, cennet ve cehennemdekilerin ebediliği Allah tarafından verilen bir sonsuzluktur.
Bahtiyar olanlara gelince, artık onlar cennettedirler. (Onlar) Rabbinin dilemesi dışında, gökler ve yer devam ettiği müddetçe, ardı arkası kesilmeyen bir ihsan olarak, orada ebedî kalacaklardır.
Onların taptıkları şeyler(in boş şeyler olduğu) hakkında, hiç şüphen olmasın. Çünkü onlar da daha önceki ataları nasıl ibâdet ediyorsa aynen öyle ibâdet ediyorlar. Şüphesiz Biz onlara hak ettiklerinin karşılığını, kesinlikle eksiksiz olarak vereceğiz.1
1 Yani, onların hakkını da avucuna vereceğiz. Böylece belâlarını bulacaklar.
Yemin olsun ki Biz, Mûsa’ya kitabı verdik, fakat bu kitap hakkında da görüş ayrılığına düşüldü. Eğer Rabbinin önceden verilmiş bir sözü1 olmasaydı, onların hesabı (dünyada) görülürdü. Onlar (şimdi) bu (Kur’an)dan da çok ciddî bir şüphe içerisindeler.2
1 Cezâ ve mükâfatın âhirette olacağına dâir.2 Yani sûrenin başında 13. âyette geçtiği gibi “O (Kur’an’ı) kendisi uydurdu” diye, iftiraya başladılar.
Şüphesiz Rabbin, onların tamamına (yaptıklarının) karşılığını eksiksiz olarak verecektir. Çünkü O, onların yaptıklarından kesinlikle haberdardır.
(Ey Muhammed!) Sen, seninle birlikte tevbe (edip îman) edenlerle beraber, Allah’ın koyduğu sınırları aşmadan, emrolunduğun gibi dosdoğru ol.1 Çünkü O, yaptıklarınızı hakkıyla görendir.
1 Yani 12. âyette geçtiği üzere vahyolunan emir, ne kadar ağır olursa olsun tebliğini de uygulamasını da hiç bir sıkıntı karşısında terk etme. Emrolunduğun gibi dosdoğru olmaya, seninle birlikte îman edenlerle beraber, devam et. İbnu Abbas Rasûlüllah (s.a.v)’in: “Kur’an’ın tamamında Rasûlüllah (s.a.v)’e bu âyetten daha şiddetli bir âyet nâzil olmamıştır. Ve onun içindir ki Rasûlüllah (s.a.v): ‘Hûd sûresi beni kocattı’ buyurmuştur.” demiştir. Konuyla ilgili, Bk. (Şura: 42)
(Ey îman edenler!) Sakın zâlimlere meyletmeyin1 (eğer onlara meylederseniz) cehennem ateşi, size dokunur. (Unutmayın ki) sizin, Allah’tan başka dostlarınız olmadığına göre sonra (Ondan da) yardım göremezsiniz.2
1 Onlara uymak bir tarafa, onlara meyil bile etmeyin, şirin görünmeye çalışmayın, yaptıkları zulümler karşısında sessiz kalmayın…2 Ortada kalakalırsınız. Cehenneme girmekten kendinizi kurtaramazsınız.
Gündüzün iki tarafında (öğle ve ikindi vakitlerinde) ve gecenin bölümlerinde1 (akşam, yatsı ve sabah vakitlerinde) namazı, hakkını vererek kıl. Çünkü iyilikler,2 kötülükleri3 giderir. İşte bu, öğüt alanlara bir hatırlatmadır.
1 (زُلَفٌ) kelimesi, (زُلْفَةٌ) kelimesinin çoğuludur ve Arapçada çoğulun en az, üç olması gerekir. Bu sebeple de gece namazları akşam, yatsı ve sabah olmak üzere üç vakittir. 2 Beş vakit namaz, yapılan tüm ibâdetler ve Allah’ın yapılmasını ve yapılmamasını emrettiği, tüm davranışlar. 3 Yani küçük günâhlar, hatalar.
Ve sabret. Gerçekten Allah, iyilik yapanların mükâfatını asla boşa götürmez.
Sizden önceki toplumlardan yeryüzünde bozgunculuğu önleyecek fazilet sahibi kişiler, bulunsa olmaz mıydı? (Ama öyle olmadı) onlardan Bizim kurtardığımız pek azı dışında, zâlimlerin tamamı, şımardılar ve günâhkâr oldular.
Senin Rabbin, halkı hak yolda olan kimseler iken o ülkeleri, sadece zulüm olsun diye kesinlikle helâk etmez.
Eğer Rabbin dileseydi, kesinlikle insanları tek bir ümmet kılardı.1 (Buna rağmen) onlar, anlaşmazlığı hâlâ sürdürüp duruyorlar.
1 Demek ki, Allah hepsinin bir ümmet olmasını dilememiş, insanların geneline tevhidi emretmekle beraber ihtilâfa imkân bırakmış, onlar da çeşitli zevkler ve iradelerle Hakk’a muhalefet edip duruyorlar. Eğer Allah hepsinin bir ümmet olmasını dileseydi o zaman irade ortadan kalkardı.
(Ancak) Rabbinin rahmet ettikleri (bunun) dışındadır ve (zâten Allah) onları bunun için yaratmıştır. Böylece Rabbinin: “cehennemi cinler ve insanlarla tamamen dolduracağım,” sözü gerçekleşmiştir.
(Ey Muhammed!): Biz, sana Peygamberlerin haberlerinden -kalbini kendisiyle sağlamlaştıracak- doğru haberler aktarıyoruz. Bu (Kur’an’da) sana mutlak doğrular, mü’minlere bir öğüt ve hatırlatma gelmiştir.
İnanmayanlara: “siz yerinizde (sayarak ne yapacaksanız) yapın! Biz de (yapacağımızı) kesinlikle yapacağız...”
“...Siz bekleyin (bakalım) biz de bekleyip göreceğiz.” de.
Göklerin ve yerin ğayb (bilgileri) Allah’a aittir. Bütün işler (sonunda) Ona döndürülür; öyleyse sen, sadece Ona kulluk ve tevekkül et. Senin Rabbin yaptıklarınızdan asla habersiz değildir.