11. Hûd Suresi Meali

Elif, Lâm, Râ, (İşte bu) hüküm (ve hikmet) sahibi olan, her şeyden haberdar bulunan (Allah) tarafından1 âyetleri hikmetli2 kılınıp sonra da açıklanan3 bir kitaptır.4
(Ey Muhammed!) o (kâfirlere): “Allah’tan başkasına ibâdet etmeyin, gerçekten ben, onun adına sizi uyaran ve müjdeleyen (bir Peygamber)im...”
“Ve Rabbinizden af dileyin; sonra da Ona tevbe edin.1 O da sizi, (Kendisi tarafından) belirlenmiş olan ömürlerinizin sonuna kadar, güzel bir şekilde, hayattan istifâde ettirsin ve (Ona) kulluğu fazlasıyla yapan herkese de mükâfatını versin. Eğer (kulluktan) yüz çevirirseniz gerçekten ben sizin için, büyük günün (âhiretin) azabından korkarım...”
“(Sonunda) dönüşünüz, O her şeye gücü yeten Allah’adır.” (de.)
Aman dikkat edin; gerçekten o (kâfirler), o (Peygamber)den gizlenmek için sırtlarını dönüyorlar1. (Yine) Haberiniz olsun onlar, örtülerine büründükleri zaman,2 (Allah) onların gizlediklerini de açığa vurduklarını da bilir. Çünkü O, gönüllerin özündekileri kesinlikle bilendir.
Yeryüzünde, rızkı Allah’a ait olmayan hiç bir canlı1 yoktur. (Allah) onun dünya hayatını da âhiret hayatını da2 bilir. (Bunların) tümü, apaçık bir kitap (olan levh-i mahfuz)da3 (yazılı)dır.
Arş’ı su üzerinde iken, hanginizin daha iyi işler yapacağını denemek için gökleri ve yeri altı zaman diliminde yaratan O (Allah)’tır.1 Gerçekten o kâfirlere: “siz ölümden sonra mutlaka diriltileceksiniz” dersen, onlar da (sana): “Bu açıkça bir büyüden başka bir şey değildir.” diyecekler.
Yemin olsun! Eğer onlardan azabı bir süreye1 kadar ertelesek, (bu defa da) kesinlikle: “Onu alıkoyan (sebep) nedir?” diyecekler. Şunu iyi bilin ki; o (azap) onlara geldiği gün (bir daha) asla geri çevrilmez ve alaya aldıkları o şey de onları, çepeçevre kuşatı(veri)r.
Yemin olsun! Eğer şu insana1 tarafımızdan bir rahmet tattırıp, sonra bunu kendisinden çekip alsak o mutlaka nankörlük ederek, umudunu keser.2
Ve (yine) yemin olsun ki; kendisine dokunan bir sıkıntıdan sonra, ona bir nîmet tattırırsak (o zaman da) kesinlikle: “kötülükler benden gidiverdi”1 der ve mutlaka böbürlenerek şımarır.
Sabreden ve (inandığı) iyi işleri yaşayanlar bunun dışındadır. Gerçek af ve en büyük mükâfat da bunlarındır.
(Ey Muhammed! Yoksa) şimdi o (kâfirlerin): “o (Peygambere) bir hazine indirilse veya onunla birlikte bir melek gelse olmaz mıydı?” demeleri sebebiyle sıkılıp da sana vahyolunandan bir kısmını, (insanlara duyurmayı) terk mi edeceksin?1 Sen sadece bir uyarıcısın ve Allah da her şeye vekildir.2
Yahut: “O (Kur’an’ı) kendisi uydurdu”mu diyorlar? (Ey Muhammed! Onlara); “eğer doğru söylüyorsanız haydi siz, Allah’tan başka çağırabileceğiniz kim varsa (hepsini yardıma) çağırarak, onun benzeri on sûre uydurup getirin (bakalım).”1 de.
(Ey inananlar) eğer (onlar) size cevap veremezlerse, o (Kur’an’ın) Allah’ın ilmiyle indirildiğini ve tek ilâhın, O (Allah) olduğunu (iyice) bilin. (Nasıl şimdi) siz tam olarak inandınız mı?1
Kim, sadece dünya hayatını ve onun güzelliklerini isterse onlara yaptıklarını(n karşılığını,) dünyada tam olarak veririz.1
İşte bunlara, âhirette ateşten başka bir şey yoktur. Onların dünyada bütün yaptıkları boşa gitmiştir ve yapmakta oldukları şeyler de boşa gitmektedir.1
Rabbi tarafından bir önder ve rahmet olarak gönderilen, Allah’tan bir şâhit (olarak Kur’an)’ın1 ve Mûsa’nın kitabının kendisinden bahsettiği ve apaçık bir mûcize üzere bulunan (Peygamber2 dünya hayatını isteyenlerle) hiç aynı olur mu? Çünkü onlar o (Peygambere) îman ederler. Her kim de onu inkâr ederse, varacağı yer cehennemdir. Sakın Rabbinden bir hak olan bu (Kur’an)dan, şüphe etme.3 Fakat insanların çoğu (bunu anlayıp) îman etmiyorlar.
Yalanlarını Allah’a yakıştırandan daha zâlim kim olabilir? İşte bunlar, Rablerinin huzuruna getirilince, (bunların zulümlerine) şâhit olanlar; “Rablerine karşı yalan söyleyenler işte bunlardır” diyecekler. Şunu iyi bilin ki; Allah’ın lâneti zâlimlerin üzerinedir.
İşte bu (zâlimler) âhireti inkâr etmek için Allah’ın yolundan ayrılan ve onu yamultmak isteyen kimselerdir.1
Bu (zâlimler Allah’ı) yeryüzünde asla âciz bırakamadılar. Aslında) bunların Allah’tan başka (gerçek) dostları da yoktur.1 (Sonunda) bunların azabı (hakkı) işitmek ve görmek istememeleri sebebiyle, kat kat arttırılacaktır.
(İşte şu; kâfirlikleri sebebiyle) kendilerine yazık eden ve yalan olarak uydurdukları (düzmece tanrıları da) kendilerinden uzaklaşanlar var ya...
Şüphesiz, âhirette en çok rezil olacaklar, işte bunlardır.
Cennete; sadece (Allah’ın istediği gibi) îman edip, (inandığı) iyi işleri yaşayan ve rablerine karşı alçak gönüllü olanlar girecektir ve onlar oradan asla çıkarılmayacaklardır.
(İşte) bu iki grubun misali; hem kör hem de sağır kimseyle1, hem gören hem de işiten kimse2 gibidir. Hiç bunlar birbirlerine eşit olur mu? (Ey kâfirler! Bunları) hâlâ idrak etmeyecek misiniz?
Yemin olsun, Nûh’u kavmine gönderince (Nûh onlara): “Ben kesinlikle sizin için açıklayıcı1 bir uyarıcıyım...”
“Allah’tan başkasına ibâdet etmeyin.1 Ben size (gelecek olan) acı bir günün azabından korkuyorum. “ (dedi).
Kavminin ileri gelen kâfirleri (Nûh’a): “Biz seni, sadece bizim gibi bir insan olarak görüyoruz, (hatta) sana sadece bizim ayak takımı rezil insanlarımızdan başkasının uyduğunu görmüyoruz ve sizin bizden fazla bir meziyetinizi de göremiyoruz. Bilakis sizin yalancı olduğunuza inanıyoruz.” dediler.
(Nûh da onlara): “Ey kavmim! Ne dersiniz? Ya ben Rabbimden apaçık bir mûcize üzereysem ve Rabbim bana kendi katından bir rahmet1 vermiş de siz, bunu anlayamıyorsanız (ne olacak?) Yani şimdi biz sizi buna zorla mı inandıracağız?” dedi.
(Ve Nûh onlara): “Ey kavmim! Ben sizden buna karşılık bir mal istemiyorum, (zâten) benim mükâfatım, tamamen Allah’a aittir. Ve ben îman ederek gerçekten Rablerine kavuşan (kimseleri yanımdan) kovamam. Ancak ben, sizi cahil bir topluluk olarak görüyorum.”
“Ey kavmim! Eğer ben onları kovarsam, Allah’tan (gelecek azaba karşı) bana kim yardım edecek? Siz hâlâ bunu idrak etmeyecek misiniz?”
“Ben size, Allah’ın hazineleri benim yanımdadır demiyorum, ben ğaybı1 da bilmiyorum, ben meleğim de demiyorum ve sizin kendinize göre, hor gördüğünüz kimselere “Allah kesinlikle onlara bir hayır vermeyecek” de demiyorum. Onların gönüllerinde olanı Allah, daha iyi bilir. (Eğer bunun tersini yaparsam) işte esas o zaman zâlimlerden olurum.” dedi.2
(Toplumu, Nûh’a): “Ey Nûh! Gerçekten sen, bizimle çok uğraştın ve bu yaptığın mücadelede de çok ileri gittin. Eğer doğru söylüyorsan (haydi) bize vâdettiğin (azabı) getir de (görelim.)” dediler.
(Nûh da onlara): “Eğer dilerse, size o (azabı), sadece Allah getirir1 ve siz (O’nu) asla engelleyemezsiniz.”
“Eğer Allah sizi helâk etmeyi1 dilemişse, ben size öğüt vermek istesem de benim öğüdümün size bir faydası olmaz. İşte Rabbiniz, O (Allah’tır) ve (sonunda) O’na döndürüleceksiniz.” dedi.
Yoksa onlar: “Bu (Kur’an’ı, Muhammed) kendisi uydurdu” mu diyorlar? (Sen onlara): “Eğer onu ben uydurduysam, günâhım bana aittir. Ama ben sizin işlediğiniz suçlardan uzağım.” de.1
Nûh’a: “(Şimdiye kadar) îman edenlerin dışında artık (bundan sonra) sana kimse kesinlikle inanmayacak. Sakın onların yaptıkları şeylerden dolayı üzülme...”
(Ey Nûh!): “...Bizim gözetimimiz altında ve vahyimizle1 o gemiyi2 yap. Zâlimler(e mühlet vermem) konusunda da Bana bir şey söyleme. Çünkü onlar boğularak helâk olacaklardır.” diye vahyedildi.
(Nûh) gemiyi yaparken, toplumunun ileri gelenleri kendisine her uğradıklarında, onunla alay ediyordu. O (da): “Eğer bizimle alay ederseniz, pek yakında sizin alay ettiğiniz gibi (aynen) biz de sizlerle alay edeceğiz...”
“(Artık) siz, aşağılatıcı azabın kime geleceğini ve (âhirette) sürekli azabın kimin üzerine çökeceğini, yakında öğreneceksiniz.” dedi.
Sonunda emrimiz gelince ve tandır1 kaynamaya2 başlayınca3 (Nûh’a): “çifti olan her şeyden4 ikişer (tane) ve (küfründen dolayı) helâki kesinleşmiş olanlar dışında5 aileni ve îman edenleri ona yükle.” dedik. -Zâten onunla birlikte (Allah’a) çok az kimse, îman etmişti.-
(Nûh): “O (gemiye) binin. Onun yüzmesi de durması da Allah’ın adıyladır. Şüphesiz benim Rabbim çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” dedi.
(Gemi) onları dağlar gibi dalgalar arasında (sağ salim) götürüyordu. Nûh (Allah’ın dininden) uzaklaşan1 oğluna: “Ey yavrucuğum! (Gel gemiye) bizimle birlikte bin ve sakın kâfirlerle beraber olma.”1 (diye) seslendi.
(Oğlu): “Ben bir dağa sığınırım, o da beni sudan korur.” deyince; (Nûh): “Bugün (Allah’ın) merhamet ettiğinden başkasını1 Allah’ın bu helâkinden koruyacak kimse yoktur.”2 dedi. Ve ikisinin arasına dalga girdi, böylece o da hemen boğuluverdi.
(Allah tarafından): “Ey yer! Suyunu yut ve ey gök! Sen de yağmuru kes.” denildi. Su çekildi (böylece Nûh toplumunun) helâk işi tamamlandı. (Gemi de) Cûdi1 üstünde durdu ve: “O zâlimler topluluğu (böylece) defolup gitti!” denildi.
Nûh, Rabbine seslenerek: “Ey Rabbim! Şüphesiz oğlum benim ailemdendir (ama) Senin va’din de haktır. Ve Sen, hüküm verenlerin, en iyi hüküm verenisin.” dedi.
(Allah): “Ey Nûh! O (oğlun) kesinlikle senin ailenden değildir.1 Çünkü o, (Allah’ın emrine) uygun olmayan iş (yapmış)tır.2 Sakın hakkında bilgin olmayan şeyi Benden isteme. Gerçekten Ben sana cahillerden olmayasın diye öğüt veriyorum.” diye buyurdu.
(Nûh): “Ey Rabbim! Bilgim olmayan şey (hakkında) Senden bir şey istemekten Sana sığınırım. Eğer Sen beni bağışlamaz ve bana rahmet etmezsen, (işte ben o zaman) perişan olurum.”1 dedi.
(Allah tarafından Nûh’a): “Ey Nûh! Sana ve seninle birlikte olan ümmetler üzerine Bizden (verilecek) bir güven ve bereketlerle (gemiden) in. (İleride sizden nice inkârcı) ümmetler de olacak ki1 onları (dünyadan) yararlandıracağız sonra da onlara (âhirette) Bizden acıklı bir azap dokunacaktır.” Denildi
(Ey Muhammed!) İşte bunlar; sana vahiyle bildirdiğimiz, senin ve kavminin daha önceden bilmediği, ğayb’a1 ait haberlerdendir. (Öyleyse sen de Nûh gibi) sabret, çünkü (en güzel) sonuç Allahtan hakkıyla sakınanlarındır.
Âd (toplumuna da)1 kardeşleri Hûd’u2 (gönderdik). (O, toplumuna): “Ey kavmim! (Sadece) Allah’a kul olun, sizin için Ondan başka (ibâdet edilecek hiç) bir ilâh yoktur. (Diğerlerini) sadece siz uyduruyorsunuz.” dedi.
(Hûd devamla:) “Ey kavmim! Ben bunun karşılığında sizden hiç bir ücret, istemiyorum. Benim ücretim sadece beni yaratana aittir. (Bunu hâlâ) anlamayacak mısınız?”
“Ey kavmim! Rabbinizden af dileyin1 sonra O’na tevbe edin2. O da üzerinize gökten bol bol (yağmur) yağdırarak gücünüze güç katsın3. (Gelin) günâhkârlar olarak dönüp gitmeyin.” (dedi.)
(Toplumu da Hûd’a): “Ey Hûd! Sen, bize apaçık bir mûcize getirmedin ve biz de sadece, senin sözüne (itibar ederek) ilâhlarımızı terk edecek ve sana îman edecek değiliz.”1 dediler.
(Ve devamla): “Biz sana ancak tanrılarımızdan bazısı, seni(n aklına) fenalık getirterek, (delirtmiş) deriz” (dediler). (Hûd da onlara): “Allah şahidim olsun, siz de şâhit olun ki ben, kesinlikle sizin (Allah’a) şirk koştuklarınızdan, uzağım...”
“...(Yani) O (Allah’ın) dışındakilerden. Haydi, hepiniz toplanıp bana dilediğiniz tuzağı kurun ve bana hiç fırsat da vermeyin...”1
“Ben gerçekten benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a (hakkıyla) tevekkül ettim. O’nun idare ve yönetimini elinde tutmadığı1 hiç bir canlı yoktur. Şüphesiz benim Rabbim, kesinlikle hak yol üzeredir."2
“Siz (ne kadar) yüz çevirirseniz çevirin, ben (işte) size kendisiyle gönderildiğim mesajı duyurdum. (Eğer) Rabbim (dilerse) sizin yerinize başka bir toplumu geçirir ve siz de Ona hiç bir şekilde zarar veremezsiniz. Çünkü Rabbim her şeyi hakkıyla koruyandır.”1 dedi.
(Helâk) emrimiz gelince, Hûd’u ve onunla birlikte îman edenleri katımızdan bir rahmetle (helâkten) kurtardık.1 (Hatta) onları çok daha şiddetli (olan âhiret) azabından da kurtardık.
İşte (bunlar) Rablerinin âyetlerini bile bile inkâr eden, O (Allah’ın) tüm Peygamberlerine1 isyan eden ve haktan uzak her zorbanın emrine uyup arkasından giden, Âd (kavmi)dir.
Onlar hem bu dünyada, hem de kıyamet gününde lânete tabi tutuldular. Şunu iyi bilin ki; gerçekten Âd (kavmi) Rablerini inkâr ettiler. İşte Hûd’un kavmi Âd, (böylece) defolup gitti.
Semûd (toplumuna da) kardeşleri1 Salih’i (gönderdik). (O da toplumuna): “Ey kavmim! (Sadece) Allah’a kul olun, sizin için Ondan başka (ibâdet edilecek hiç) bir ilâh yoktur. Sizi yer(in toprağın)dan yaratan ve sizi orada yaşatan Odur. Öyleyse Ondan af dileyin, sonra Ona tevbe edin. Şüphesiz benim Rabbim (kullarına) çok yakındır, (duaları) kabul edendir.” dedi.
(Toplumu da Salih’e): “Ey Salih! Bundan önce sen içimizde hakkında ümit beslenen birisiydin. (Yani şimdi) sen bize, atalarımızın taptıklarına tapmayı mı yasaklıyorsun? Doğrusu biz, senin bizi davet ettiğin şeyden çok ciddi bir şüphe içerisindeyiz.” dediler.
(Salih de onlara): “Ey kavmim! Ya ben, Rabbimden apaçık bir mûcize üzereysem ve bana katından bir rahmet vermişse (buna) ne diyeceksiniz? (Ya bir de) bu durumda ben Ona isyan edecek olursam, Allah’a karşı bana kim yardım edebilir? İşte bu durumda siz, bana zarardan başka hiç bir şey veremezsiniz...”
“…Ey kavmim! İşte Allah’ın (yarattığı) şu deve, size bir mûcizedir. Onu Allah’ın arzında (dilediği gibi) yemesi için serbest bırakın ve (sakın) ona kötülük (vermek niyetiy)le dokunmayın. (Eğer onu öldürürseniz) derhal sizi bir azap, helâk ediverir.”1 dedi.
Onlar o (deveyi) öldürünce, (Salih onlara): “Her biriniz yurdunuzda üç gün daha misafir olun1 (bakalım). İşte bu asla yalan çıkmayacak bir tehdittir.” dedi.
(Helâk) emrimiz gelince, Bizden bir rahmetle Salih’i ve onunla birlikte îman edenleri helâkten ve o günün rezilliğinden kurtardık. Doğrusu gerçekten çok güçlü ve pek şerefli olan sadece senin Rabbindir.
O zâlimleri, korkunç bir ses yakalar yakalamaz onlar oldukları yerde diz üstü çöke kaldılar.1
Sanki onlar orada, hiç yaşamamış gibi oldular.1 Şunu iyi bilin ki; Semûd (kavmi) Rablerini inkâr etmişlerdi. İşte Semûd kavmi (de böylece) defolup gitti.
Yemin olsun ki; elçilerimiz (olan melekler) İbrahim’e müjde ile gelince:1 Allah’ın selamı üzerine olsun”2 dediler. O da: “Allah’ın selamı sizin üzerinize de olsun” dedi ve (onlara) gecikmeden bir buzağı kebabı getirdi.
(İbrahim meleklerin) kebabı yemediklerini görünce,1 onların durumlarını yadırgadı ve içerisinden onlara karşı bir korku duydu. (Melekler İbrahim’e): “Sen korkma! Biz Lût toplumuna gönderildik.” dediler.
(Bu esnada İbrahim’in) ayakta duran karısı ay hali görmeye başladı1 ve Biz de o (kadı)na İshak’ı, İshak’ın arkasından da Yâkûb’u2 müjdeledik.
(İbrahim’in karısı): “Vay başıma gelene! Şimdi ben bir kocakarı, şu kocam da bir ihtiyarken doğuracağım öyle mi? Cidden bu çok acayip bir şey!” dedi.
(Melekler: “Ey kadın! Sen) Allah’ın emrinden dolayı hayret mi ediyorsun? (Hâlbuki) ey ev halkı! Allah’ın rahmeti ve bereketleri sizin üzerinizdedir.1 Şüphesiz O (Allah) övülmeye en lâyık olandır, çok cömerttir.” dediler.
İbrahim’den korku gidip kendisine müjde gelince, Lût kavmi(nin akıbeti) hakkında bizimle mücadele etmeye1 başladı.
Gerçekten İbrahim çok yumuşak huylu, çok yufka yürekli ve (Allah’a) gönülden yönelen birisiydi.
(Melekler İbrahim’e): “Ey İbrahim! Bu (mücadele)den vazgeç, çünkü gerçekten, Rabbinin (helâk) emri kesinleşmiştir ve onlara asla geri çevrilmeyecek bir azap1 gelecektir.” dediler.
Elçilerimiz Lût’a gelince onlardan dolayı kaygılandı, eli ayağı dolaştı1 ve: “İşte bu korkunç bir gün.” dedi.
Kavmi ona hırslarından koşarak geldiler.1 -Onlar (zâten bundan) önce de (aynı) pislikleri yapıyorlardı.- (Lût): “Ey kavmim! (Bari) şu (ümmetimin) kızları(nı2 nikâhlayın). Bunlar sizin için çok daha temizdir. Allah’tan korkun ve beni misafir(ler)imin önünde rezil etmeyin. Sizin içinizde hiç aklı başında bir adam yok mu?” dedi.
(Onlar): “Bizim kesinlikle senin (ve ümmetinin) kızlarına karşı bir ilgi ve arzumuzun olmadığını, sen de bilirsin. Hatta sen bizim ne istediğimizi1 de çok iyi biliyorsun.” dediler.
(Bunun üzerine Lût): “Keşke size karşı koyacak gücüm olsaydı ya da sağlam bir yere sığınabilseydim.”1 dedi.
(Elçiler): “Ey Lût! (Korkma) biz Rabbinin elçileriyiz, onlar sana kesinlikle zarar veremeyecekler. Sen, gecenin karanlığında, ailenle birlikte yola çık. Sakın, karın dışında hiç biriniz arkasına dönüp bakmasın. Çünkü onların başına gelecek (helâk) onun da başına gelecektir. Onlara va’dolunan (azabın vakti) sabahleyindir. Zâten sabah da yakın değil mi?” dediler.
(Helâk) emrimiz(in vakti) gelince (o memleketin) üstünü altına çevirdik ve üzerine pişirilerek istiflenmiş (çok özel) taşları (yağmur gibi) yağdırdık.
(Hem de bu taşlar,) Rabbinin katında, damgalanmıştır1 ve bu taşlar, zâlimlerden hiç de uzak değildir.2
Medyen1 (halkına da) kardeşleri Şuayb’ı (gönderdik.) O (toplumuna): “Ey kavmim! (Sadece) Allah’a kul olun. Sizin için Ondan başka (ibâdet edilecek) bir ilâh yoktur. Ölçü ve tartıda eksiklik yapmayın. Ben sizi bir hayır (ve bolluk) içerisinde görüyorum. Gerçekten ben, hepinizi çepeçevre kuşatacak2 bir günün azabından korkuyorum...” dedi.
(Ve devamla) “...Ey kavmim! Ölçüyü ve tartıyı adaletli yapın. İnsanların mallarına haksızlık etmeyin1 ve yeryüzünde bozguncular olarak fesat çıkartmayın...”
“...Eğer mü’minseniz, Allah’ın size bıraktığı1 (helal kazanç) sizin için daha hayırlıdır. Ben sizin üzerinizde bir gözetleyici değilim.” (dedi.)
(Toplumu Şuayb’e): “Ey Şuayb! Bizim, atalarımızın taptıklarını bırakmamızı yahut mallarımız hakkında istediğimiz gibi davranmayı terk etmemizi; senin namazın mı emrediyor?1 Oysa gerçekten sen, çok yumuşak huylu, akıllı (bir adam)sın.” dediler.2
(Şuayb): “Ey kavmim! Ya ben Rabbimden apaçık bir delil üzere isem ya da O, bana kendi katından güzel bir rızık1 vermişse, buna ne diyeceksiniz? Aslında ben (Allah’ın) emriyle size yasakladığım şeyleri, kendim de yapmak istemiyorum.2 Ben sadece gücüm oranında (sizi) ıslah etmek istiyorum. Benim başarım ancak Allah’(ın yardımı) iledir.3 Ben, (sadece) Ona tevekkül ettim ve Ona yöneldim.” dedi.
(Ve devamla): “Ey kavmim! Bana karşı olan düşmanlığınız, (sakın) Nûh kavminin ya da Hûd kavminin veya Salih kavminin başlarına gelen felaketlerin aynısını, size de isabet ettirmesin. Üstelik Lût kavmi size pek uzak da değil…”1
“...Ve Rabbinizden af dileyin; sonra da Ona tevbe edin. Gerçekten benim Rabbim çok bağışlayandır, çok sevgilidir.” dedi.
(Kavmi de Şuayb’e): “Ey Şuayb! Biz senin dediklerinin hiç birini anlamadık.1 Aslında biz seni içimizde, (söylediklerini yapmaktan) âciz birisi olarak görüyoruz. Eğer senin akrabaların olmasaydı, biz seni taşa tutardık. Zâten senin bize gücün de yetmez.”2 dediler.
(Şuayb): “Ey kavmim! Sizin yanınızda benim akrabalarım, Allah’tan daha mı üstündür de (beni öldürmekten) çekindiniz.1 Şüphesiz benim Rabbim yaptıklarınızı (ve yapacaklarınızı ilmiyle) kuşatandır.”2 dedi.
(Ve devamla): “Ey kavmim! Siz ne yaparsanız yapın; kesinlikle, ben de (görevimi) yapacağım. Pek yakında, rezil edici azabın kime geleceğini ve esas yalancının kim olduğunu anlayacaksınız. Siz bekleye durun, ben de sizinle birlikte bekleyeceğim.” (dedi.)
(Helâk) emrimiz gelince, tarafımızdan bir rahmetle Şuayb’ı ve onunla birlikte îman edenleri kurtardık ve o zâlimleri korkunç bir ses yakaladı ve onlar yurtlarında yere yüzüstü çakılarak, helâk oldular.
Sanki onlar orada hiç yaşamamışlar gibi oldu. Bakın işte Semûd (kavmi nasıl) defolup gittiyse, Medyen (halkı da öylece) defoldu gitti.
Yemin olsun, Mûsa’yı (da) âyetlerimizle1 ve apaçık bir mûcizeyle2 gönderdik.
(Yani) Firavun’a ve Firavun’un (kanunlarıyla koyduğu) emirlere uyan, ileri gelenlerine. Oysa Firavun’un emirleri1, kesinlikle doğru değildi.
O (Firavun) kıyamet günü kavminin önüne düşer ve onları cehenneme götürür. (En sonunda) vardıkları yer (olan cehennem), ne kötü bir yerdir.1
Onlar, bu (dünyada) da, kıyamet gününde de lânete tabi tutulurlar. (Bunlara) bahşiş (olarak verilen lânet) ne kötü bir bahşiştir.1
(Ey Muhammed!) Sana bu anlattıklarımız; kimi ayakta kalmış, kimi de yok olup gitmiş (geçmiş) medeniyetlerin haberleridir.
Biz onlara zulmetmedik, ancak onlar kendi kendilerine zulmettiler. Rabbinin (helâk) emri gelince; Allah’ı bırakıp da taptıkları ilâhları onlara hiç bir fayda sağlayamadı, hatta belâya uğramalarını arttırmaktan başka bir işe de yaramadı.
O zâlim memleketleri, Rabbin yakalarsa, işte böyle yakalar.1 Gerçekten Onun yakalaması, pek acıklı ve çok şiddetlidir.
İşte bütün bunlarda, âhiret azabından korkanlar için, kesinlikle ibret(ler) vardır. O, hem bütün insanların toplanacağı bir gündür ve hem de (herkesin yaptıklarıyla) yüzleştirileceği1 bir gündür.
Ancak Biz onu, sadece belirli bir süreye kadar erteliyoruz.1
O (kıyamet) günü gelince;1 Onun izni olmaksızın, kimse konuşamaz.2 Artık (o gün) o (insanların) kimisi sefil, kimisi de bahtiyardır.
Sefillere gelince, onlar cehennemdedirler. Onlar orada içlerini çekerek hıçkıra hıçkıra ağlayacaklardır.1
Onlar, Rabbinin dilemesi dışında1 gökler ve yer devam ettiği müddetçe,2 orada sürekli kalacaklardır. Şüphesiz Rabbin dilediği her şeyi yapar.
Bahtiyar olanlara gelince, artık onlar cennettedirler. (Onlar) Rabbinin dilemesi dışında, gökler ve yer devam ettiği müddetçe, ardı arkası kesilmeyen bir ihsan olarak, orada ebedî kalacaklardır.
Onların taptıkları şeyler(in boş şeyler olduğu) hakkında, hiç şüphen olmasın. Çünkü onlar da daha önceki ataları nasıl ibâdet ediyorsa aynen öyle ibâdet ediyorlar. Şüphesiz Biz onlara hak ettiklerinin karşılığını, kesinlikle eksiksiz olarak vereceğiz.1
Yemin olsun ki Biz, Mûsa’ya kitabı verdik, fakat bu kitap hakkında da görüş ayrılığına düşüldü. Eğer Rabbinin önceden verilmiş bir sözü1 olmasaydı, onların hesabı (dünyada) görülürdü. Onlar (şimdi) bu (Kur’an)dan da çok ciddî bir şüphe içerisindeler.2
Şüphesiz Rabbin, onların tamamına (yaptıklarının) karşılığını eksiksiz olarak verecektir. Çünkü O, onların yaptıklarından kesinlikle haberdardır.
(Ey Muhammed!) Sen, seninle birlikte tevbe (edip îman) edenlerle beraber, Allah’ın koyduğu sınırları aşmadan, emrolunduğun gibi dosdoğru ol.1 Çünkü O, yaptıklarınızı hakkıyla görendir.
(Ey îman edenler!) Sakın zâlimlere meyletmeyin1 (eğer onlara meylederseniz) cehennem ateşi, size dokunur. (Unutmayın ki) sizin, Allah’tan başka dostlarınız olmadığına göre sonra (Ondan da) yardım göremezsiniz.2
Gündüzün iki tarafında (öğle ve ikindi vakitlerinde) ve gecenin bölümlerinde1 (akşam, yatsı ve sabah vakitlerinde) namazı, hakkını vererek kıl. Çünkü iyilikler,2 kötülükleri3 giderir. İşte bu, öğüt alanlara bir hatırlatmadır.
Ve sabret. Gerçekten Allah, iyilik yapanların mükâfatını asla boşa götürmez.
Sizden önceki toplumlardan yeryüzünde bozgunculuğu önleyecek fazilet sahibi kişiler, bulunsa olmaz mıydı? (Ama öyle olmadı) onlardan Bizim kurtardığımız pek azı dışında, zâlimlerin tamamı, şımardılar ve günâhkâr oldular.
Senin Rabbin, halkı hak yolda olan kimseler iken o ülkeleri, sadece zulüm olsun diye kesinlikle helâk etmez.
Eğer Rabbin dileseydi, kesinlikle insanları tek bir ümmet kılardı.1 (Buna rağmen) onlar, anlaşmazlığı hâlâ sürdürüp duruyorlar.
(Ancak) Rabbinin rahmet ettikleri (bunun) dışındadır ve (zâten Allah) onları bunun için yaratmıştır. Böylece Rabbinin: “cehennemi cinler ve insanlarla tamamen dolduracağım,” sözü gerçekleşmiştir.
(Ey Muhammed!): Biz, sana Peygamberlerin haberlerinden -kalbini kendisiyle sağlamlaştıracak- doğru haberler aktarıyoruz. Bu (Kur’an’da) sana mutlak doğrular, mü’minlere bir öğüt ve hatırlatma gelmiştir.
İnanmayanlara: “siz yerinizde (sayarak ne yapacaksanız) yapın! Biz de (yapacağımızı) kesinlikle yapacağız...”
“...Siz bekleyin (bakalım) biz de bekleyip göreceğiz.” de.
Göklerin ve yerin ğayb (bilgileri) Allah’a aittir. Bütün işler (sonunda) Ona döndürülür; öyleyse sen, sadece Ona kulluk ve tevekkül et. Senin Rabbin yaptıklarınızdan asla habersiz değildir.