Elif, Lâm, Râ. İşte bunlar, (hakkı bâtıldan) ayırt edici1 kitabın âyetleridir.
1 Mübîn: (أبان)’den etken sıfat fiildir. Açık, kendisini açıklamaya kendisi kâfi gelen demektir. Açıklayıcı, ayırt edici, lisanı gâyet güzel, muradını dilediği gibi anlatan anlamlarına gelir. Kur’ân “hüda, nur, furkan” isimleriyle anılan bir hikmetli kitap, olduğu gibi, aynı zamanda her yönüyle bir “mübîn” kitaptır. Kur’an, her şeyden önce bütün Arap edebiyatçılarını, şairlerini ve belağatçılarını, hatta bütün insanları ve cinleri ifade tarzının edebiliğiyle aciz bırakmış, Allah tarafından mucize olarak gönderilmiş bir kitaptır. Kur’an, dilinin ifade güzelliği, beyan gücü bakımından da gayet parlak bir kitaptır ki, bunun da üç sebebi vardır: a- Dilinin Arapça olmasıdır. Arapça diller içinde meramı ifade etme yönüyle en kuvvetli ve sağlam bir dildir. b- Kur’ân bu dilin, en açık, en güzel, en seçkin lehçeleri üzere nazil olmuştur. c- Kur’ân’ın nazmı, Arap diline öyle güzel bir ifade üslubu kazandırmış ki onun Allah kelâmı olmasından kaynaklanan bu edebi üslup, Arap şair ve belağatçılarını bir benzerini getirmekten aciz bırakmıştır.
Gerçekten Biz onu anlayasınız diye Arapça1 bir Kur’an olarak indirdik.
1 Arabî: Arab’a ve Arap diyarının diline ait demektir. Arab da Arabî’nin çoğuludur.
Biz, bu Kur’an’ı sana vahyederek1 daha önce hakkında hiçbir şey bilmediğin en güzel kıssayı,2 anlatıyoruz.
1 Bu sûrenin indiriliş sebebi: a- Yahûdî âlimlerinin Mekkeli müşriklerin reislerine “Muhammed’e İsrâil oğullarının Mısır’a gidiş sebebini sorun bakalım ne diyecek” diye telkin etmeleri ve onların da sormalarıdır. b- Muhammed b. İshak’a göre; Allah bu sûrede Rasûlüllah’a kavminin yaptığı eziyetler üzerine, Hz. Yûsuf’a kardeşlerinin yaptığı eziyetlere karşılık Allah’ın ihsanını anlatarak onu teselli etmiştir. 2 Âyetin bu bölümü, “kıssaların en güzelini” diye de tercüme edilebilir. Kıssa kelimesinin hikâye ile tercüme edilmemesinin sebebi hikâyenin; “olmuş veya olması muhtemel olaylar,” kıssa’nın ise; “yaşanmış olayların aktarılması” demek olduğundan dolayıdır. Yani Yûsuf kıssası, hikâye değil, bizatihi yaşanmış bir olaydır.
Yûsuf babasına: “Ey Babacığım! Gerçekten ben (rüyamda)1 on bir yıldızla,2 güneşi ve ayı3 gördüm. (Bir de) onların bana secde ettiklerini4 gördüm.” deyince;
1 Peygamberlerin rüyası vahiydir. 2 Yahûdîler, Peygamberimize bu on bir yıldızın isimlerini sorarlar. Cebrâil de vahiyle bildirince, Peygamber (a.s) isimlerini sayar, bunun üzerine Yahûdîler: “Muhammed doğru söyledi.” derler. (İbnü Kesîr, Taberî)3 Bazı müfessirler, “on bir yıldız Hz. Yûsuf’un kardeşleri, ay ve güneş de babası ve annesi’dir” demişlerdir.4 Burada (سَاجِدِينَ) kelimesinin akıllılar için kullanılan bir kelime olmasından dolayı yıldız, güneş ve ayın gerçek anlamında değil de mecâzî anlamda kullanıldığı net olarak anlaşılmaktadır. Ayrıca âyetin bu bölümü, “benim için Allah’a secde ettiklerini gördüm.” şeklinde de tercüme edilebilir. Secde: Lügatte son derece tevazu ile alçalıp baş eğmektir ki, kibrin zıddıdır. Dînen de alnı yere koymaktır ki, ta’zîm ve itaat etmenin en yüksek şeklidir. Şeriat’a ait her secdede bir alçalma, itaat ve ta’zim vardır. Bunun için Allah’tan başkasına secde etmek dinî bakımdan küfürdür. Yusuf (a.s.)’a on bir yıldızla güneş ve ayın secdesi hakkında, Allah'ın dışında hiç bir varlığa secde edilmeyeceğini, bunun şirk olduğunu söyleyen İslâm âlimleri buradaki "secdeye kapandılar" cümlesini: ya onlar sevinçlerinden Allah'a şükür niyetiyle yere kapandılar; ya da, Hz. Yusuf'un emrine girerek hayatlarının diğer bölümünde onun buyruklarının dışına çıkmadılar veya Yusuf'un önünde saygıyla eğildiler şeklinde anlamışlardır. Hangi anlam kabul edilirse edilsin, Allah'ın dışında hiç bir canlıya secde edilebileceği yönünde bir anlam çıkarılması doğru değildir.
(Babası Yâkûb): “Ey Yavrucuğum! Rüyanı kardeşlerine (sakın) anlatma, yoksa onlar, sana hemen bir tuzak kurarlar. Çünkü şeytan, insan için apaçık bir düşmandır.”
“(Rüyanda gördüğün) gibi Rabbin seni seçkin kılacak, sana olayların açıklanmasına dâir (ilimler) öğretecek ve daha önce ataların İbrahim ve İshak’a nîmetini (Peygamberlik vererek) tamamladığı gibi, sana da Yâkûb ailesine de nîmetini (sana Peygamberlik vererek) tamamlayacaktır.1 Şüphesiz Rabbin her şeyi bilen, hüküm ve hikmet sahibidir.” dedi.
1 Yani Hz. Yakub (a.s.) oğlu Yusuf’un ileride peygamber olacağını biliyordu.
Yûsuf ve kardeşlerinin (kıssalarında) isteyenler için ibretler1 vardır.
1 Yani, İsrâil Oğullarının Mısır’a niçin gittiklerini soranlara, ibret almak isteyenlere, Mekke müşriklerine ve onlara telkinlerde bulunan Yahûdî bilginlerine, Muhammed (a.s)’ın Peygamberliğini anlatacak alâmetler vardır.
(Bir zamanlar Yûsuf’un kardeşleri): “Yemin olsun ki Yûsuf ve kardeşi1 babamıza bizden daha sevgilidir. Oysa biz daha çoğuz2 ve gerçekten babamız, tam bir hata içerisindedir.” dediler.
1 Hepsi kardeş oldukları halde, “Yûsuf’un kardeşi” demelerinden; bu on bir kardeşin analarının ayrı olduğu anlaşılmaktadır. Hz. Yûsuf’u ve öz kardeşi Bünyamin’i kendi kardeşlerinden saymayarak aralarında böyle konuşmuşlardır. 2 Usbe: Sıkı, birbirine bağlı, on-on beş kişiden oluşan insan topluluğu demektir. Yûsuf (a.s)’ın kardeşleri, “Oysaki biz, daha çoğuz…” sözleriyle çoğunluğun daha haklı ve doğru olduğu yanlışlığını, ta o zaman yapmışlardı.
(İçlerinden biri): “Yûsuf’u öldürün veya onu bir yere bırakın ki babanız sadece sizi sevsin. Sonra da (tevbe eder) salih bir topluluk olursunuz.” 1 dedi.
1 “Sonra da (tevbe eder) salih bir topluluk olursunuz.” diyerek; Allah’ı kandıracaklarını veya bunların yaptıkları her günahı Allah’ın affetmek zorunda olduğunu zannediyorlardı. Tıpkı, “gençliğimizde her türlü yanlışlığı yapar, yaşlanınca ibâdete başlar ve âhiretimizi kurtarırız.” diyenler gibi…
İçlerinden (başka) bir sözcü: “Eğer (Yûsuf’a bir şey) yapmak istiyorsanız, Yûsuf’u öldürmeyip, bir yolcu kafilesinin alıp götürmesi için, onu bir kuyunun dibine bırakın.”1 dedi.
1 Bu bölüm, “içlerinden biri: Yûsuf’u öldürmeyin, onu bir kuyunun dibine bırakın. Böyle yaparsanız yolcu kafilelerinden onu bulup alan olur, dedi.” diye de tercüme edilebilir.
(Aralarında bu karara vardıktan sonra) “Ey Babamız! Biz Yûsuf’un iyiliğini istediğimiz halde, sen onu niçin bize emanet etmeye güvenmiyorsun.” dediler.
“Sen onu yarın bizimle gönder. Gönlünce yesin-içsin, oynasın. Biz onu kesinlikle koruruz.” (dediler.)
(Yâkûb): “Ben gerçekten onu götürmenize dayanamam,1 (ayrıca) sizin haberiniz yokken onu bir kurdun yemesinden de korkarım.” dedi.2
1 Âyetin bu bölümü, “Ben gerçekten, onun ayrılığına dayanamam.” diye tercüme edilebilir. 2 Hz. Yâkûb, böyle söyleyerek; onların Hz. Yûsuf’u kuyuya attıktan sonra uyduracakları bahaneyi, akıllarına sokmuş oldu.
(Yûsuf’un kardeşleri): “Gerçekten, biz, bu kadar büyük bir toplulukken onu kurt yerse, işte esas o zaman, tamamen beceriksiz kimseleriz, demektir.” dediler.
(Kardeşleri,) onu götürüp kuyunun dibine atmaya karar verdikleri zaman Biz (Yûsuf’a): “Sen onlara bu yaptıklarını hiç beklemedikleri bir sırada mutlaka haber vereceksin.” diye vahyettik.1
1 Hz. Yusuf Allah’tan ilk vahyi burada almıştır. Bazıları bunun vahiy değil “ilham” olduğunu söylerken, Hz. Meryem ve Musa’nın annesine gelen ilhama nasıl olup da vahiy diyorlar! Bunun iyi niyetle izahı asla mümkün değildir. Bu olsa olsa laf cambazlığı veya saptırmadır.
(Kardeşleri) akşam sonu1 babalarına ağlayarak geldiler.
Ve: “Ey Babamız! Biz (kendi aramızda) yarışmaya gidince, Yûsuf’u da eşyalarımızın yanında bırakmıştık. O esnada onu bir kurt yemiş. Ama biz doğruyu söylesek bile zâten sen bize inanmazsın.”1 dediler.
1 “…biz doğruyu söylesek bile sen bize inanmazsın” demekle; zâten doğruyu söylemediklerini ve babalarının yanında güvenilirliklerinin olmadığını, baştan ifâde ettiler.
Ve (Yûsuf’un) gömleğinin üzerine, yalandan bir kan (sürerek) getirdiler. (Yâkûb): “Hayır, tam tersine nefisleriniz sizi (aldatarak) kötü bir işi güzel gösterdi, artık (bana düşen) güzel bir sabırdır, sizin bu yaptıklarınıza karşı yardım istenecek olan da sadece Allah’tır.” dedi.
(Bir süre sonra kuyunun civarına) bir kervan geldi ve sucularını (kuyuya) gönderdiler. O da kovasını (kuyuya) sarkıtınca: “Hey, Müjde! Bu(rada) bir çocuk (var).” dedi. Ve onu bir ticaret malı olarak esir aldılar. Oysa Allah, onların (ne) yapacaklarını çok iyi biliyordu.
Onlar Yûsuf’u önemsemedikleri için ucuz bir fiyatla, birkaç dirheme sattılar.
Mısır’da onu satın alan kişi karısına: “(Bu çocuğa) iyi bak, belki bize bir yararı dokunur, belki de onu evlât ediniriz.” dedi. Böylece Biz, Yûsuf’u, kendisine olayların açıklanmasına dâir (ilimler) öğretelim1 diye oraya yerleştirdik. Allah ne yapacağını çok iyi bilir, fakat insanların çoğu bilmezler.
1 Âyetin bu bölümü, “Yûsuf’u oraya, kendisine rüya yorumuna dâir ilimler öğretelim diye yerleştirdik…” şeklinde de tercüme edilebilir.
Olgunluk çağına erişince, kendisine hâkimiyet ve vahiy ilmi verdik. İşte Biz, iyilik yapanları1 böyle ödüllendiririz.
1 Muhsin: İyilik yapan, güzel hareket eden, her ne kadar Allah’ı görmese de Allah’ın kendisini gördüğünü hiç aklından çıkarmadan Allah’ın iyi dediği şeyleri yapan kişi demektir. Çünkü Allah’ın iyi olarak belirlediği şeyler dışında mutlak iyi yoktur.
Onun evinde kalmakta olduğu kadın, ona meyletti1 ve kapıları sımsıkı kapatarak: “Haydi beri gel!” dedi. (Bunun üzerine Yûsuf da): “Bana (lütfuyla) en güzel şekilde yardım eden Rabbim olan Allah’a sığınırım. Çünkü zâlimler asla kurtuluşa eremez.”2 diye cevap verdi.
1 (رَاوَدَ) fiilinin sözlük anlamı, “aldatmak, tuzağa düşürmek, zina teklif etmek, yaltaklanmak ve meyletmek” demektir.2 Âyetin bu bölümü; “…Allah’a sığınırım! Muhakkak ki, (kocan), benim efendimdir. O bana çok güzel baktı. Doğrusu zâlimler asla kurtuluşa eremez” diye de tercüme edilebilir. Ancak yukarıdaki tercüme; bir Peygamberin, Allah adına değil de, efendisinin iyi davranmasından dolayı kötülükten kaçmasının, doğru olmayacağından dolayı, tercih edilmiştir.
Gerçekten kadın, onu arzulamıştı. Eğer Rabbinin (zinayı yasaklayan) hükümlerini göz ardı etseydi (Yûsuf) da o (kadını) arzulamıştı.1 Böylece onu kötülük ve fuhuştan biz koruduk, çünkü o, seçilmiş2 kullarımızdandı.
1 Yûsuf (a.s), kadına meyletmedi ama bu, onun erkeklik hissinin eksikliğinden zannedilmemeli. Öyle olsaydı Yûsuf (a.s)’ın iffetinin bir manası olmazdı. Bu başka bir sebepten değil, tamamen Allah’a olan saygısındandı. Eğer bu iş helâl olsaydı o da azmetmiş gitmişti. Ama o, bir Peygamberdi ve Allah, onu bu konudaki hükmünü bildirerek korumuştu. Âyetin (وَهَمَّ بِهَا) kısmını Suyûti; “o kadını kovmaya, dövmeye yöneldi” diye izah etmiştir.2 Muhlas: Sırf Allah’a itaat için seçilmiş, lekesiz anlamına gelir. Bu kelime bazı kıraatlerde muhlis diye de okunur. Muhlis ise; dini yalnız Allah’a has kılan, ihlâslı demektir.
İkisi birden kapıya doğru koştular. Kadın onun gömleğini arka tarafından (çekip) uzunlamasına yırttı. Kapının yanında kadının kocasıyla karşılaştıklarında, (kadın kocasına): “Senin karına kötülük yapmak isteyenin cezâsı, hapse atılmaktan veya çok ağır bir işkenceden başka ne olabilir.” dedi.
(Bunun üzerine Yûsuf): “Esas o bana meyletti.” dedi. (Bu esnada) kadının yakınlarından1 birisi: “(Bakın,) eğer onun gömleği, ön tarafından yırtılmışsa kadın doğru söylemiş, erkek yalan söylemiştir,
1 Bu şahsın kimliği ile ilgili çeşitli rivâyetler varsa da, bu rivâyetler çok kuvvetli rivâyetler değildir.
Yok, eğer onun gömleği arka tarafından yırtılmışsa, kadın yalan söylemiş, erkek doğru söylemiştir.” şeklinde kanaat belirtti.
(Kadının kocası) onun gömleğinin arka tarafından yırtıldığını görünce: “Doğrusu bu, siz (kadınların) hilelerinden (bir hile)dir. Sizin iftiranız da gerçekten çok büyüktür,”
“Ey Yûsuf! Sen bu olaydan kimseye bahsetme. (Ey kadın!) Sen de günâhından dolayı (Allah’tan) af dile, çünkü sen, günâhkârlardan oldun.” dedi.
O şehirdeki kadınlar: “Vezirin karısı kendi uşağına yaltaklanıyormuş hatta uşağının sevgisi onun gönlüne yerleşmiş. Biz doğrusu onu apaçık bir sapıklık içerisinde görüyoruz.” dediler.
Onların dedikodularını işitince, (kadın) onlara (davetçiler) yolladı ve (onlar gelince önlerine) meyve sofrası1 hazırlayıp her birinin eline birer bıçak verdi. (Yûsuf’a:) “Onların (karşısına) çık.” dedi. Kadınlar onu görünce (gözlerinde o kadar) büyüttüler ki, (şaşkınlıklarından, meyvelerin yerine) ellerini kestiler ve: “Allah’a sığınırız. Bu, bir insan olamaz, olsa olsa üstün bir melek olur.” dediler.
1 Âyetin bu bölümü, “onların dedikodularını işitince, (kadın) onlara (davetçiler) yolladı ve onlar için dayanacak yastıklar hazırladı…“ şeklinde de tercüme edilebilir. (مُتَّكَأٌ) kelimesi mecâzen, “mükellef bir ziyafet” anlamında kullanıldığı için yukarıda bu anlam tercih edilmiştir.
Kadın: “İşte (bakın!) beni hakkında kınadığınız, benim de kendisinden istifâde etmek isteyince (iffetli davranarak) kendisini koruyan (adam) budur. Eğer o, benim kendisine emrettiğimi yapmazsa, kesinlikle zindana atılacak ve perişan olacak.” dedi.
(Yûsuf): “Ey Rabbim! Zindan bana bunların beni çağırdıkları şeyden, daha sevimlidir. Eğer onların kurdukları tuzağı benden uzaklaştırmazsan o zaman o kadınların sevdasına düşer ve (neticede de) cahillerden olurum.” dedi.
Rabbi onun duâsını hemen kabul buyurdu1 ve onların kurdukları tuzakları ondan uzaklaştırdı. Çünkü O hakkıyla işitendir, eksiksiz bilendir.
1 İşte Allah, kendisine gerçekten yapılan duâları, anında böylece kabul buyurur. Önemli olan duâyı önce fiili, sonra da sözlü olarak ve yalnız Allah’a has kılarak yapabilmektir. Bk. (Bakara: 186)
Sonra bu kadar delili gördükleri halde, yine de Yûsuf’u bir süre için zindana atma düşüncesi, onlarda ağır bastı.1
1 Çünkü derin güçler, böyle istemişti. Bu mantık hâlâ devam etmekte ve birçok masum Yûsuflar, hâlâ zindanlarda çürümektedir.
Yûsuf’la beraber zindana iki genç daha girmişti. Onlardan biri (Yûsuf’a): “Ben (rüyamda) kendimi şarap sıkıyorken gördüm.” dedi. Ötekisi de: “Ben de kendimi, başımın üstünde kuşların yediği bir ekmek taşıyorken gördüm.” dedi. (İkisi birden): “(Ey Yûsuf!) Bu rüyayı bize yorumla, çünkü biz seni, kesinlikle iyi bir kimse olarak görüyoruz.” dediler.
(Yûsuf, o iki gence): “Yiyeceğiniz yemek daha size gelmeden önce, Rabbimin bana öğrettiği ilim sayesinde; bunun ne olduğunu (ben size) derhâl haber veririm. Doğrusu ben Allah’a îman etmeyen, âhireti de kesinlikle inkâr eden bir topluluğun dinini, terk ettim.” dedi.
(Ve): “Ben atalarım İbrahim, İshak ve Yâkûb’un dinine uydum. Bizim Allah’a hiç bir şeyi denk tutmamız kesinlikle olamaz. (Çünkü) bu (din) bize ve insanlara Allah’tan gelen bir lütuftur.1 Fakat insanlardan çoğu, (bu lütfa) şükretmezler,”
1 Allah’ın insanlara Peygamberler vasıtasıyla din göndermesi çok büyük bir lütuftur. Yoksa insanlar sadece kendi akıllarıyla Hakk’ı bulamazlar. Ayrıca o dönemde Allah, Peygamberlik lütfunu İsrâil oğullarına vermişti. Bu da onlara Allah’ın özel bir lütfu idi ve bu, şükrü gerektiriyordu.
“Ey zindan arkadaşlarım! Birbirinden ayrı (birçok) rabler mi, yoksa kahhar (her şeye hâkim) olan bir tek Allah mı, daha hayırlıdır?”1
1 Buradaki istifham takrîrî’dir. Yani, “Tabii ki kahhar olan tek Allah, daha hayırlıdır!” demektir.
“Sizin Allah’ı bırakıp da kendilerine taptıklarınız, Allah’ın kendileri hakkında hiç bir delil indirmediği, sizin ve atalarınızın uydurduğu birtakım kuru isimlerden başka bir şey değildir.1 Hâkimiyet, sadece Allah’a aittir ve O asla kendisinden başkasına kulluk etmemenizi emretmiştir. İşte dosdoğru olan hak din, budur. Fakat insanların çoğu bunu bilmiyorlar.”2
1 Âyetin bu bölümü; “Siz, sadece Allah’ı bırakarak, Allah’ın kendileri hakkında hiç bir delil indirmediği, sizin ve atalarınızın uydurduğu birtakım kuru isimlere tapıyorsunuz...” şeklinde de tercüme edilebilir.2 37. Ayetten buraya kadar Hz. Yusuf (a.s.)’ın söyledikleri, 15. Ayetteki ifadelerle birlikte düşünülürse Hz. Yusuf (a.s.) kuyuya atılınca vahiyle muhatab olmuş ve tebliğ görevini kadının yanında ve zindanda icra etmeye başlamıştır.
“Ey zindan arkadaşlarım! (Gelelim rüyanızın yorumuna); ikinizden biri,1 efendisine şarap içirecek, diğeri2 ise asılacak ve kuşlar onun başından (beynini) yiyecek ve sonunda da hakkında yorumunu istediğiniz rüyanızın (sonucu) böyle gerçekleştirilecektir.” dedi.
1 Rüyasında kendisini, şarap sıkarken gören... 2 Rüyasında kendisini, başının üstünde kuşların yediği bir ekmek taşıyorken, gören…
(Yûsuf) onlardan (hapisten) kurtulacağını, bildiği kişiye: “(Hapisten çıkınca) efendinin yanında beni(m durumumu) an.”1 dedi. Fakat şeytan (o adama durumu) efendisine hatırlatmayı unutturunca (Yusuf) zindanda senelerce2 kaldı.
1 Benim suçsuz yere, hapiste bulunduğumu ve beni serbest bırakmasını, hatırlat.2 Üçle yedi yıl arası bir süre.
(Bu arada) Hükümdar: “Ben (rüyamda) yedi zayıf (ineğin) yediği, yedi besili inek ve yedi yeşil başak ve diğer (yedi) kuru (başak)ları gördüm, Ey ileri gelen (bilginler!) Eğer rüya yorumundan anlıyorsanız, benim bu rüyam (hakkında) bana bir bilgi verin (bakalım).” dedi.
(İleri gelen bilginler): “Bu anlamsız1 düşleri2 ha? Biz böyle düşlerin3 yorumunu bilemeyiz.” dediler.
1 (أَضْغَاثُ أَحْلاَمٍ) Yaşı kurusuna karışmış ot demetleri gibi, yenisi eskisine karışmış bir yığın uyku hayalleri, gerçekte hiç bir manası olmayan eski-yeni bir takım vehimler ve hayallerin birbirine karışmasından meydana gelen manasız hâdiseler demektir. (Elmalılı)2 Hulüm: Bu da bir rüya çeşididir. (çoğulu, “ahlâm”dır) Hiçbir anlamı olmayan birtakım boş hayallerden ibaret olup şeytanî bir yalandan başka bir şey olmayan rüyalara hulüm denilir. İslâm Âlimlerine, göre rüya üç kısımdır: a- Allah tarafından doğrudan doğruya veya bir Melek vasıtası ile meydana gelen ilâhî telkinler ki; asıl “rüya” budur. b- Nefsin kendisinden kendisine gelen telkinidir ki; yaşanmış olayların hayalinden başka bir kıymeti yoktur. c- Şeytanî bir tesir sebebiyle olanıdır ki; hayalden başka bir şey değildir. İşte bu son iki rüya çeşidine “hulüm” denilir. Kötü bir rüya gören bir Müslümanın: gördüğü rüyanın ve şeytanın şerrinden üç kez Allah’a sığınıp; “Allah’ım, bu rüyanın şerrinden ve rahmetinden uzak kalmış olan şeytanın şerrinden sana sığınırım.” der. Rüyanın hayra dönüşmesi için dua eder. Bu tür rüyayı hiç bir kimseye anlatmaz. Müslüman gördüğü iyi bir rüyadan ötürü uyanınca Allah’a hamdeder. Bu rüyadan dolayı sevinir, bunu bir müjde kabul eder. Rüyayı sevdiği bir kimseye anlatır, sevmediğine kesinlikle anlatmaz.3 Rüya: Uyku sırasında uyanıkmış gibi çeşitli olayların yaşanmasıdır. Buna dilimizde “düş” de denir. Arapçada; “rüya ve hulüm” aynı anlamda kullanılırsa da Kur’an’a göre rüya “hulüm”den başkadır. Rüya soyut bir hâdise olmayıp onda tabir edilebilecek hakiki bir mana bulunur. Rüya çağlar boyunca bütün toplumlarda büyük önem görmüştür. Rüyanın mahiyeti ve kökeni hakkında çok şeyler söylenmiştir. Ancak bu söylenenler her topluma ve her kültüre göre değişkenlik arz etmiştir. Umumiyetle rüya, uyanıklık halinin bir uzantısı olup; etkisinde kalınan, sevindirici veya üzücü olayların uyku halinde yaşanması olayıdır. İslâm’da rüya hukukî bir kaynak ve delil değildir. Yalnız gören kişi ile alakalıdır. O kişi de bu rüyasını hayra yorar ve bu rüya yalnız kendisini bağlar. Sadece Peygamberlerin rüyaları bir vahiy çeşidi olması hasebiyle ümmeti için din konusunda delil olur. Peygamberliğe soyunan, hatta peygamberleri bile geçmeye çalışan bir takım soytarıların rüyaları, ya tamamen uydurmadır ya da saçma sapan şeylerdir. Kur’ân’da; Hz. İbrahim (a.s)’ın oğlu İsmail (a.s)’ı rüyada boğazlaması, Yusuf (a.s)’ın rüyasında on bir yıldızla, güneş ve ay’ın kendisine secde ettiğini görmesi, Mısır hükümdarının ve hapishanedeki iki kişinin gördükleri rüyaları ve Rasûlullah (s.a.v)’in Hudeybiye’ye gitmeden önce rüyasında; kendisinin ve arkadaşlarının “emniyet içerisinde saçlarını kazıtmış olarak Mekke’ye girdiklerini” görmesi, vahiy çeşidi olan rüyalar olarak zikredilir. Fıkıhta rüya, delil kabul edilmez.
(Daha önce zindandan) çıkan adam, bir süre sonra (Yûsuf’u) hatırladı ve: “ben bunun yorumunu size haber veririm, hemen beni (zindana) götürün.” dedi.
(Zindana varınca): “Ey Yûsuf! Ey dosdoğru (insan!) Yedi zayıf (ineğin) yediği, yedi besili inek ve yedi yeşil başak ve diğer (yedi) kuru (başak şeklindeki bir rüyayı) bize yorumla. Ben insanların yanına (senin bu yorumunla) varınca, belki onlar (senin kıymetini) anlarlar” dedi.
(Yûsuf o adama): “Siz yedi yıl, ekinlerinizi, önceleri (ektiğiniz) gibi sürekli olarak ekin, bir miktar yiyeceğinizi yiyin, (kalanını ise) biriktirin.” dedi.
(Ve devamla): “Sonra bu (bereketli yılların) arkasından, yedi yıl devam edecek bir kıtlık dönemi gelecek ve sakladığınız az bir miktar dışında, daha önceki (yıllarda) biriktirdiklerinizi silip süpürecek.”
“Sonra bunun arkasından da insanların bol yağmura kavuşturulacağı ve (yiyecek ve içeceğin) bol olacağı bir yıl gelecek.” dedi.
Hükümdar: “Onu bana getirin.” dedi. (Hükümdarın) elçisi gelince (Yûsuf ona): “Efendine git de ona; ellerini kesen o kadınların esas maksatları neydi? diye bir soruver. Şüphesiz, benim Rabbim onların tuzaklarını çok iyi bilir.”1 dedi.
1 Hz. Yûsuf (a.s), gerçeği Allah’ın bildiğini bildiği halde, bir de halk nazarında masumiyetini ispat etmek ve zindandan masum olarak çıkmak için hükümdarın tahkikat yaptırmasını istemiştir.
(Vezir Yûsuf’u yanına çağırarak o kadınlara): “Yûsuf’a yaltaklandığınızda sizin esas maksadınız neydi?” dedi. Onlar da: “Hâşâ! Allah’tan korkarız, biz ondan kötülük olarak hiçbir şey görmedik.” dediler. Vezir’in karısı da: “İşte şu anda gerçek anlaşıldı; ben ona yaltaklandım, o ise gerçekten doğruyu söylüyordu.”dedi.
(Yûsuf da): “Bu (aklanmamı istemem,) benim yokluğunda (vezire) ihanet etmediğimi ve gerçekten Allah’ın hainlerin tuzaklarını başarıya ulaştırmadığını kendisinin de öğrenmesi içindi,”1
1 Bu ifâdelerin vezirin karısına ait olduğunu söyleyen müfessirler varsa da Hz. Yûsuf (a.s.)’a ait olması, daha uygundur. Zîrâ vezirin yokluğunda karısı ona ihânet etmek istemiştir. Hz. Yûsuf (a.s.) ise ihânet etmemiştir. Bk. (Taberî, Kurtubî, Celâleyn)
“Ben, yine de nefsimi temize çıkarmıyorum,1 çünkü Rabbimin rahmet etmesi dışında nefis, kesinlikle kötülüğü emreder. Şüphesiz Rabbim, gerçekten çok bağışlayıp çok esirgeyendir.”2 dedi.
1 Nefsi temize çıkarmak, Allah tarafından yasaklanmıştır. Zîrâ (Necm: 32.) âyette: “kendinizi temize çıkarmayın. Çünkü O (Allah), sakınanı daha iyi bilir...” buyurulmuştur. 2 Bu ifâdelerin vezirin karısına ait olduğunu söyleyen müfessirler varsa da Hz. Yûsuf (a.s.)’a ait olması, daha uygundur. Zîrâ vezirin yokluğunda karısı ona ihânet etmek istemiştir. Hâlbuki Hz. Yûsuf (a.s.) kimseye ihânet etmemiştir. Bk. (Taberî, Kurtubî, Celâleyn) Ayrıca 52 ve 53. Ayetlerdeki ifadeler vezirin karısı gibi Hz. Yusuf (a.s.)’a yaltaklanan birisine hiç de uygun ifadeler değildir.
Hükümdar: “Onu bana getirin, kendime müşavir yapayım.” dedi ve onunla konuşunca da: “Sen artık bugünden itibaren yanımızda mevki sahibi, güvenilir (bir kimse)sin.” dedi.
(Yûsuf da): “Beni (bu) ülkenin hazineleri üzerine (yönetici) yap. Çünkü ben, iyi bir koruyucuyum, (yönetim işini de) iyi bilirim.”1 dedi.
1 Bu âyetten adil davranacağını ve Allah’ın kanunlarını uygulayabileceğini bilen bir kimsenin yöneticilik talep etmesinin ve kabiliyeti olduğunu söylemesinin câiz olduğuna delil vardır. Kabiliyeti olmayanları yöneticiliğe getirmek ise haramdır.
İşte böylece Biz, orada Yûsuf’a iktidar verdik.1 Öyle ki, o (Mısır’da) dilediği gibi hareket ederdi. Biz, rahmetimizi kime dilersek ona nasip ederiz ve iyilik yapanların karşılığını boşa götürmeyiz.2
1 Ayette Hz. Yusuf (a.s.)’ın: “Beni (bu) ülkenin hazineleri üzerine (yönetici) yap.” teklifine karşılık olarak Melik’in bu sözü kabulü de reddi de beyan edilmemektedir. Buna mukabil, kabul işinin doğrudan doğruya Allah’a isnat edilmesinden, Hz. Yusuf (a.s.)’ı bu makam ve iktidara getirenin Melik değil Allah olduğu anlaşılmaktadır. Yani Allah, sebepleri hazırlamış ve Meliki de Hz. Yusuf (a.s.)’ın emrine amade kılmıştır. 2 Ya sevap, ya da mülk ve saltanat vererek...
Îman edenler ve Allah’a karşı hata etmekten sakınanlar için ise, âhiret mükâfatı, çok daha hayırlıdır.
(Kıtlık yılları başlayıp da) Yûsuf’un kardeşleri (erzak istemek için) onun huzuruna girince,1 onlar onu tanımadıkları halde o, onları hemen tanıdı2.
1 Buradan kıtlık yıllarının geldiği ve Hz. Yûsuf (a.s)’ın kardeşlerinin diğer insanlar gibi erzak temini için Mısır’a geldikleri olayın anlatılış seyrinden anlaşılmaktadır.2 Böylece yukarıdaki 15. âyette belirtilen: "Sen, onlara bu yaptıklarını hiç beklemedikleri bir sırada mutlaka haber vereceksin." müjdesi tahakkuk etmeye başladı.
(Yûsuf,) onların erzaklarını hazırlayınca “(Bir dahaki gelişinizde) bana babanızdan olan kardeşinizi1 de getirin. Benim (size) ölçüyü tam tuttuğumu ve misafir ağırlayanların en iyisi olduğumu görüyorsunuz değil mi?”
1 Kardeş kelimesinin marife kullanılmayıp nekre olarak kullanılmasında; Yûsuf (a.s.)’ın öz kardeşi Bünyamin’i tanımıyormuş gibi davrandığı veya onun onların değil esas kendisinin kardeşi olduğunu imaya işaret vardır.
“Eğer onu bana getirmezseniz benden size bir ölçek bile (erzak) olmadığı gibi, (bir daha) benim semtime de uğramayın.” dedi.
(Yûsuf’un kardeşleri): “Onu (getirmek için) babasını ikna etmeye çalışacağız ve biz bunu kesinlikle yaparız.” dediler.
(Yûsuf) uşaklarına: “onların (erzak) bedellerini, yüklerinin içine koyun. Ailelerine döndüklerinde farkına varırlar da belki tekrar gelirler.” dedi.
(Yûsuf’un kardeşleri,) babalarına döndüklerinde: “Ey babamız! (Eğer kardeşimizi bizimle göndermezsen) bize bir ölçek bile erzak verilmeyecek. (Ne olur) onu bizimle gönder de erzak alalım. Biz onu kesinlikle koruruz.” dediler.
(Yâkûb): “Ben hiç, onu size bundan önce kardeşini emanet ettiğim gibi, (güvenerek) emânet edebilir miyim? En hayırlı koruyucu Allah’tır ve O, merhamet edenlerin en merhametlisidir.” dedi.
Yüklerini açıp da erzak bedellerinin, kendilerine geri verildiğini gördüklerinde: “Ey babamız! Daha ne istiyoruz, işte (bak) erzak için verdiklerimiz bile bize geri verilmiş. (Biz bununla) ailemize tekrar erzak getiririz, kardeşimizi korur, bir deve yükü de fazla alırız. Bu (aldığımız, zâten bize) yetmez.” Dediler1.
1 Âyetin son bölümü; “…zâten bu aldığımız pek az bir zahiredir dediler” şeklinde de tercüme edilebilir.
(Yâkûb): “Yapacak hiç bir şeyiniz kalmaması hariç,1 onu bana mutlaka geri getireceğinize dâir, Allah adına bana kesin bir söz vermedikçe, onu sizinle asla gönderemem.” dedi. Onlar ona (geri getireceklerine dâir) kesin söz verince de (Yâkûb): “Şu konuştuklarımıza Allah vekildir.” dedi.2
1 Yani hepiniz her yönden mağlup olmuş, yapacak hiç bir çareniz kalmamış, helâk olacak, takatiniz yetmeyecek bir vaziyete gelmiş olmanız hariç demektir.2 Hz. Yâkûb (a.s) “Allah sözlerimize karşı vekil” demiş, şâhit veya kefil dememiştir. Demek ki maksadı yalnız şahadet değil, icradır. Yani “Allah’ın tevfiki olmadan biz bu sözleri, yerine getiremeyiz, başarıyı ondan bekleriz.” demek istemiştir.
Ve (Yâkûb): “Ey çocuklarım! (Mısır’a) aynı kapıdan değil de ayrı ayrı kapılardan girin. Zîrâ ben size Allah’tan (gelecek) hiç bir şeye engel olamam.1 (Çünkü) hüküm, sadece Allah’a aittir. Ben Ona tevekkül ettim. Tevekkül edenler de yalnız ve yalnız Ona tevekkül etsinler.” dedi.
1 Hz. Yâkûb (a.s), bir Peygamber olduğu halde, çocuklarının başına gelebilecek hiçbir şeye engel olamayacağını söylemiştir. Hâlbuki hala, bunu yapacağını iddiâ edenler ve bunlara inanan cahiller demek ki kendilerini Peygamberlerden daha ileride göstermektedirler.
(Onların Mısır’a) babalarının kendilerine emrettiği yerden girmeleri, Yâkûb’un gönlünün arzusunu yerine getirmekten1 başka, onlara Allah’tan gelebilecek hiçbir şeyi gideremedi.2 Aslında o, kendisine öğrettiğimizden dolayı bunu (çok iyi) biliyordu.3 Fakat insanların çoğu (bunu) bilmiyorlar.
1 Hz. Yâkûb çocuklarına böyle söylemekle; nefsinde tedbirsizlikle bir kusur yapma ihtimâlini bertaraf etmiş oldu. Zâten o tedbirin de sonuç itibariyle, teselliden başka hiç bir faydası olmadı. 2 Yani Allah neyi takdir ettiyse o oldu.3 Zâten Hz. Yâkûb; tedbirin takdire engel olamayacağını biliyordu. Ama o, görevini yapıyordu.
Yûsuf’un yanına girdikleri zaman; o, kardeşini bağrına bastı (ve kardeşine): “Senin gerçek kardeşin benim, sakın onların yaptıklarına üzülme.” dedi.
(Yûsuf,) onların yüklerini yükletirken, kardeşinin yükü içerisine bir su kabı koydu. Sonra (kafile yola koyulunca Yûsuf’un adamlarından) biri (arkalarından): “Ey kafile! Siz, gerçekten hırsızlık yaptınız.” diye bağırdı.
Onlar, (Yûsuf’un) adamlarına dönerek: “Neyi kaybettiniz?” dediler.
(O adamlar da): “Hükümdarın su kabını1 kaybettik, onu kim getirirse (ona armağan olarak) bir deve yükü (erzak) vardır.” dediler. (Birisi de): “Ben de bu (armağa)na kefilim.”2 dedi.
1 Suva’; lügatte sa’ denilen bir kile, yani ölçek anlamına gelmekle birlikte, su içecek bir çeşit tas ve maşraba anlamlarına da gelir. 2 Âyetin bu bölümü; “(O adamlar): ‘Hükümdarın koruyucusu olduğum su kabını kaybettik, onu kim getirirse, (ona armağan olarak) bir deve yükü (erzak) vardır.’ dediler.” diye de tercüme edilebilir.
(Yûsuf’un kardeşleri): “Hayret vallahi!1 Siz bizim buraya kargaşa çıkarmak amacıyla gelmediğimizi ve hırsız da olmadığımızı, kesinlikle biliyorsunuz.” dediler.
1 Arapçada “ta” harf-i cerri, “ba” veya “vav” harf-i cerleri gibi yemin harfi olmakla beraber bir de hayret manası ifade eder. Yani hayretle beraber yemin yapılacağı zaman “tallahi” denilir. Bizim dilimizdeki “tevallahi” ifadesi bu manaya gelebilir.
(Yûsuf’un adamları): “Eğer yalan söylüyorsanız (sizin dininize göre hırsızlığın) cezâsı nedir?” dediler.
(Yûsuf’un kardeşleri): “(Çalınan mal) kimin yükünde bulunursa, cezâsının karşılığı kendisidir. İşte biz, suçluları böyle cezâlandırırız.”1 dediler.
1 Yani hırsızlık yapanlara böyle cezâ veririz. Hz. Yâkûb (a.s)’ın dininde hırsızlığın cezâsı, hırsızı, çaldığı malın sahibine köle yapmaktı. Rivâyetlere göre bunun süresi, bir sene idi.
(Yûsuf,) kardeşinin eşyasından önce onların eşyalarını (aramaya) başladı, sonra da o (su kabını) kardeşinin eşyalarının arasından çıkardı. İşte Yûsuf için böyle bir planlamayı, Biz düzenledik. (Yoksa Yûsuf) hükümdarın dinine1 göre, -Allah’ın dilemesi hariç- (böyle bir sebeple) kardeşini (yanında) alıkoyamazdı. (İşte) Biz, kimi dilersek, onu kat kat yükseltiriz. Şüphesiz her ilim sahibinin üzerinde (her şeyi) daha iyi bilen (Allah) vardır.2
1 O dönemde Mısırdaki geçerli beşerî, yani kral tarafından konulan kanunlara göre.2 56. ayette geçtiği gibi Yusuf (a.s)’ın tüm işleri hep Allah’ın emri ve düzenlemesi ile cereyan ediyordu. Yani Hz. Yusuf’un yaptığı bu işi Allah takdir etti ve ona vahyetti. Kardeşini alıkoymak için fetvasını kardeşlerine verdirdi ve bu suretle babasının şeriatını Mısırda uygulattı. Yoksa Melikin dininde göre kardeşini alıkoymasına ihtimal yoktu. 76. ayette “din” kelimesi, o zaman Mısır’da geçerli olan hukuk ve bilhassa “ceza kanunu” demektir. O ceza kanununa göre hırsızlığın cezasının; hırsızı dövmek ve çaldığı malı iki katı ile ödetmek olduğu rivayet edilir.
(Yûsuf’un kardeşleri): “Eğer hırsızlığı (Bünyamin) yapmışsa, bundan önce onun kardeşi (Yûsuf) da hırsızlık yapmıştı.”1 dediler. Yûsuf, bu (ithamı) içine attı,2 bunu onlara belli etmedi ve: “Siz daha kötü bir konumdasınız, sizin (bize) isnat ettiklerinizi en iyi Allah bilir.” dedi.
1 Bir rivâyete göre; Yûsuf’un anasının babası, bir puta taparmış. Yûsuf, çocukken anasının emriyle o putu gizlice çalmış ve kırmış. (Taberî) Her şeyden önce bu itham, suçun şahsîliği prensibine terstir. 2 Yûsuf bunu nefsinde gizledi, yani bu sözden dolayı üzüldü ama sabretti, onların kusurlarına bakmadı.
(Yûsuf’un kardeşleri): “Ey Vezir! Hakikaten, bunun çok yaşlı bir babası var. Bari onun yerine bizden birisini tutukla. Gerçekten biz, seni iyi bir kimse olarak biliyoruz.” dediler.
(Yûsuf): “Eşyamızı yanında bulduğumuz kimsenin dışında, birisini alıkoymamızdan Allah’a sığınırız. (Eğer böyle yaparsak) işte o zaman biz, kesinlikle zâlimlerden oluruz.”dedi.
Ondan umutlarını kesince (durumu) kendi aralarında görüşmek üzere bir kenara çekildiler. Onların en büyüğü: “Babanızın sizden, Allah adına kesin bir söz aldığını ve daha önce Yûsuf konusunda hatâ ettiğimizi bilmiyor musunuz? Artık ben, babam beni affedinceye veya Allah hakkımda bir hüküm verinceye kadar buradan kesinlikle ayrılamam. Zîrâ O (Allah) hüküm verenlerin en hayırlısıdır.” dedi.
(Yûsuf): “Dönün ve babanıza; ‘Ey babamız! Senin oğlun, gerçekten hırsızlık etti. Biz, kesinlikle gördüğümüzü söylüyoruz, bunun böyle olacağını da bilemezdik ki...1
1 Âyetin bu bölümü; “biz ancak bildiğimize şâhitlik ediyoruz, yoksa biz ğaybın bekçileri değiliz” şeklinde de tercüme edilebilir.
...(istersen) hem içerisinde bulunduğumuz şehre hem de geldiğimiz kervana sor. Biz gerçekten doğru söylüyoruz,’ deyin.” dedi.
(Yâkûb bunu duyunca): “Hayır, bilakis bu iş, sizin de hoşunuza gitti.1 Bundan sonra (bana düşen) pek yakında Allah, onları bana getirinceye kadar güzelce sabretmektir, çünkü O, bilenin, hüküm (ve hikmet) sahibi olanın tâ kendisidir.” dedi.
1 Âyetin bu bölümü; “Hayır, sizi nefisleriniz aldatıp bir işe sürüklemiş” şeklinde de tercüme edilebilir.
Ve onlardan tamamen uzaklaştı ve: “Ah Yûsufum ah!”1 diyerek üzüntüden ve derdini içine atmaktan dolayı, gözlerine ak düştü.
1 Esef: Hüznün şiddetlisi demektir ki Türkçedeki tam karşılığı “gam”dır. (اَسَفٰى)’nın sonundaki elif-i maksure, mütekellim “ya”sından bedel olarak düşünülürse manası “Ey esefim!” demektir. Yâhud “nüdbe elifi” olarak düşünülürse musibetin şiddeti ile “ah” gibi bir mana ifade eder. Hz. Yakub (a.s.) Yusuf’un hicranından dolayı Yusuf’a mukabil kendisine artık eseften başka hemhal olacak bir dost görmez oluyor da sözlerine inanmadığı oğullarından sarf-ı nazar edip sanki Yusuf’a çağırır gibi bir iştiyak ile esefe nida ederek: “Ey esefim! Ey bana başka gam duyurmayacak olan şiddetli gam! Ey Yusuf’un yadigârı esef! Uzak durma, tam zamanındır gel bana ki hasretim arttı, son dereceye geldi.” diyor. Bu ayete göre musibet zamanlarında üzülmek ve ağlamak caizdir. Çünkü sıkıntı zamanında insanın kendisini zor zapt edebileceği cihetle bundan nefsi büsbütün men etmek mümkün değildir. Nitekim Efendimiz (s.a.v) vefatı üzerine oğlu İbrahim’e ağlamış ve: “göz, yaş döker, kalp hüzün duyar. Rabbimin gazap edeceği şeyi söylemeyiz ve elbette biz, sana çok üzülüyoruz Ey İbrahim!” buyurmuştur. (Elmalılı)
(Onu bu halde görenler): “Hayret vallahi! Sen, sürekli Yûsuf’u anıp durmaktan, sonunda ya çok kötü hastalanacaksın ya da öleceksin.” dediler.1
1 Hz. Yâkûb (a.s) gibi sabrı çok iyi bilen bir Peygambere; “böyle boşu boşuna kendine yazık ediyorsun” gibi nasîhate kalkıştılar. Gerçi bu sözler, kötü bir niyetle söylenmiyordu ama Hz. Yâkûb (a.s) gibi büyük ve içli bir zata karşı biraz da haddi aşmak oluyordu.
(Yâkûb): “Ben, bu dayanılmaz derdimi ve hüznümü sadece Allah’a şikâyet ediyorum. Sonra ben, Allah tarafından (verilen bir bilgi ile) sizin bilmediğiniz (birçok) şeyi de biliyorum.” dedi.
(Yâkûb): “Ey oğullarım! Gidin Yûsuf ile kardeşini iyice bir araştırın ve Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin.1 Çünkü kâfirlerden başkası Allah’ın rahmetinden ümit kesmez.” dedi.
1 Hz Yâkûb (a.s), Hz. Yûsuf (a.s)’ın öldüğüne inanmadığı için, “ölüp gitmiş Yûsuf hiç bulunur mu demeyin de Allah’ın rahmetini umarak istekli arayın. İnşallah bulursunuz ve hayırlı bir haber getirirsiniz.” demek istiyordu. Çünkü o, “ben Allah tarafından (verilen bir bilgi ile) sizin bilmediğiniz (birçok) şeyi de biliyorum” sözünü boşuna söylememişti.
(Yûsuf’un kardeşleri Mısır’a gidip Yûsuf’un) huzuruna girdikleri zaman: “Ey Vezir! Biz ve çoluk çocuğumuz çok sıkıntı içerisindeyiz, az bir sermaye ile de geldik ama bize biraz ihsanda bulunarak erzakımızı tam ver. Şüphesiz ki Allah tasaddukta bulunanları mükâfatlandırır.” dediler.
(Yûsuf kardeşlerine): “Siz, cahilliğiniz yüzünden Yûsuf’a ve kardeşine neler yaptığınızı hatırlıyor musunuz?”1 dedi.
1 Allah’ın Hz. Yûsuf (a.s)’a: “Biz de (Yûsuf’a): sen, onlara bu yaptıklarını hiç beklemedikleri bir sırada mutlaka haber vereceksin diye vahyettik” şeklinde, (Yûsuf: 15.) âyetteki verdiği söz, böylece tecelli etmiş oldu.
(Yûsuf’un kardeşleri): “Yoksa sen, sahiden Yûsuf musun?” dediler. O da: “(Evet) ben Yûsuf’um, bu da kardeşimdir. Doğrusu Allah, bize iyilikte bulundu. Gerçek şu ki, kim fenalıklardan sakınır ve (sıkıntılara) sabrederse, kesinlikle Allah iyilikte bulunanların karşılığını boşa çıkarmaz.” dedi.
(Yûsuf’un kardeşleri): “Vallahi! Allah, seni gerçekten bize üstün kıldı ve biz de hakikaten (o zaman) hata etmiştik.” dediler.
(Yûsuf kardeşlerine): “Bugün size karşı sorgulama1 yoktur. Sizi Allah bağışlasın. Çünkü O merhametlilerin en merhametlisidir,”
1 Tesrib: İşkembeden iç yığını sıyırmak demek olup, mecâzen azarlama ve hesaba çekme, anlamında kullanılır.
“Şu gömleğimi götürüp, babamın yüzüne koyarsanız (babam) görerek (buraya) gelir.1 (İşte o zaman) siz bütün ailenizi bana getirin.”dedi.
1 Bu bölüm; “Alın şu gömleğimi götürün de babamın yüzüne sürün, gözü açılır.” şeklinde de tercüme edilebilir.
Kafile (Mısır’dan) ayrılır ayrılmaz, babaları (Yâkûb, etrafındakilere): “Eğer bana bunak demezseniz ben kesinlikle Yûsuf’un kokusunu alıyorum.” dedi.
(Etrafındakiler): “Hayret vallahi! Sen hâlâ o eski şaşkınlığında duruyorsun.” dediler.1
1 Çünkü onların hepsi Yûsuf (a.s)’ın öldüğünü zannediyorlardı.
Müjdeci gelip o (gömleği), Yâkûb’un yüzüne sürüp de gözü görmeye başlayınca (Yâkûb): “Ben, Allah tarafından (verilen bir bilgi ile) sizin bilmediğiniz (birçok) şeyi biliyorum demedim mi?” 1 dedi.
1 Hz. Yâkûb (a.s)’ın 86. âyette söylediği bu söz, mûcize olarak gerçekleşmiş oldu.
(Çocukları da): “Ey babamız! Bizim günâhlarımızın bağışlanmasını (Allah’tan) dile, çünkü biz gerçekten suçluyduk.” dediler.
(Yâkûb): “sizin bağışlanmanız için ileride1 Rabbimden af dileyeceğim, çünkü en iyi bağışlayıp esirgeyen sadece Odur.” dedi.
1 Hz. Yâkûb (a.s) Yûsuf’la onları helâlleştirinceye veya Yûsuf’un, onları affettiğini anlayıncaya kadar, onlar için Allah’tan af dilemeyi tehir etmişti. Çünkü Allah’ın bağışlamasının şartı, mazlumun affına bağlıdır.
Sonunda onlar, Yûsuf’un yanına girince; (Yûsuf) anne ve babasını bağrınabastı ve “Allah’ın dilemesiyle Mısır’a güvenlik içerisinde giriniz.” dedi.
Babasını ve annesini tahta çıkartıp oturtunca: (hepsi) onun için (şükür) secdesine kapandılar.1 (Yûsuf babasına): “Ey Babacığım! İşte bu, daha önceki gördüğüm rüyamın yorumudur. Doğrusu Rabbim, o (rüyayı) gerçekleştirdi. Şeytan, benimle kardeşlerimin arasını açtıktan sonra (O Allah,) çölden sizi getirip, beni zindandan çıkararak, Bana ihsanda bulundu. Şüphesiz benim Rabbim, dilediği işi pek ince düzenler. Çünkü O hakkıyla bilen, hüküm ve hikmet sahibidir.” dedi.
1 Yani anne, baba ve kardeşleri, Yûsuf için Allah’a şükür etmek üzere, secdeye kapandılar. Bazı rivâyetlerde; “o zamanın âdeti olduğu üzere Yûsuf’a karşı resmi karşılamayı yerine getirmek üzere, secde vaziyetinde yerlere kapandılar” deniliyorsa da bir Peygamberin bunu asla yaptırtmayacağından dolayı, bu doğru değildir. Gerçi bu mana ilk bakışta Hz. Yûsuf’un ilk rüyasına uygun gibi görülebilir, ama o rüyadaki secdede de kulluk değil, onun üstünlüğünü kabullenme, vardır. Meleklerin, Hz. Âdem’e secdesi gibi...
(Ve devamla): “Ey Rabbim! Sen bana hükümranlık nasip ettin, olayların açıklanmasına1 dâir (ilimler) öğrettin. Ey göklerin ve yerin yaratıcısı! Dünyada da âhirette de benim sahibim, Sensin. Beni, Müslüman olarak vefat ettir ve beni, iyi (kullarının) arasına kat.” (diye, duâ etti.)
1 Te’vil için bk. (A’raf: 53)
(Ey Muhammed!) İşte bu (kıssa,) senin yanlarında olmadığın halde sana tuzak kurarak, yapacakları işe topluca karar verdiklerinde, Bizim, sana vahiyle bildirdiğimiz ğayb’a ait haberlerdendir.
İnsanların pek çoğu, sen ne kadar arzu etsen de (bu kıssaya) inanmazlar.1
1 İnsanların pek çoğu vahye, bu güzel kıssaya ve bu kıssa ile verilmek istenen şeylere îman etmez bir hikâye gibi dinler geçerler.
Hâlbuki sen, (akıllılar) âlemine1 sadece bir öğüt ve hatırlatmadan başka bir şey olmayan bu (Kur’an’a) karşılık, onlardan bir ücret de istemiyorsun.
1 Buna göre aklı olanların, bu Kur’an’ı sürekli hatırlarında tutarak, gerektiği şekilde îman etmesi gerekir. Aklı olmayan mahlûkatın uyarıdan anlamadığı gibi, akılları nefsanî arzularına mağlup olup, düşünme kabiliyetini kaybetmiş olanlar da bu uyarılara önem vermediklerinden, insanların çoğu, îman etmezler.
Göklerde ve yerde (insanlardan pek çoğunun) sırt çevirerek üzerinden geçip gittikleri, nice mûcizeler1 vardır.
1 Allah’ın varlığına, birliğine ve kudretine delâlet eden nice deliller, gözlerine çarpar, fenleri ve felsefeleri bunların etrafında dolaşır da onlar bu delilleri görmek istemez, başka maksatlar peşinde, koşarlar.
Onların pek çoğu, Allah’a şirk koşmadan1 îman etmezler.
1 Halis tevhit ile îman etmez, Allah’tan başkasına da ilâhlık payesi verir ve onlara da taparlar. Allah’a ait sıfatların bir kısmını, başka varlık ve insanlara da verirler. Artık o varlık ve insanlar, onların Allah’la beraber taptıkları, fayda ve zarar verebileceklerine inandıkları ek ilâhları olur da müşrik olduklarının farkına bile varmazlar. Bir de Müslümanız diye dolaşırlar. Allah’ın kendilerine verdiği nîmetleri başkalarına izafe ederler. Yani dinlerinin geneline inanır, tafsilatında şirk koşarlar. (Elmalılı)
Şimdi bunlar, kendilerine Allah’ın azabından bir kuşatmanın gelmesinden veya hiç haberleri yokken kıyametin ansızın gelivermesinden, güven içerisindeler mi?
(Ey Muhammed!) onlara: “İşte benim yolum budur. Ben ve bana uyanlar, ne dediğimizi bilerek ve Allah’ın şânını yücelterek, Allah’a davet ederiz.1 Ve ben, kesinlikle Allah’a ortak koşanlardan değilim.” de.
1 Âyetin bu bölümü, “İşte benim yolum budur; basiret üzere Allah’a davet ediyorum. Ben ve bana uyanlar (işte böyleyiz.)” şeklinde de tercüme edilebilir.
Bizim senden önce, kendilerine vahye-derek elçi olarak gönderdiklerimiz de (senin gibi) o memleketin halkından olan erkeklerdi.1 (Bu inkârcılar) hiç yeryüzünde dolaşıp, kendilerinden öncekilerin sonlarının nasıl olduğunu görmüyorlar mı? Elbette âhiret yurdu (olan cennet) Allah’tan çok sakınanlar için, daha hayırlıdır. Siz (buna) hâlâ akıl erdirmeyecek misiniz?
1 Ayetin bu bölümü, “Bizim senden önce, kendilerine vahyederek elçi olarak gönderdiklerimiz de (senin gibi) medenî erkeklerdi” şeklinde de anlaşılabilir. Bazı; illaki -hiç olmamış ama- “kadınlardan da peygamber olur” iddiasında bulunanlar (رِجَالً) kelimesine zorlamalarla “adamlar” manası vermekteler. Hâlbuki bu kelimenin aslı olan “Âdem” de erkektir.
Peygamberlere yardımımız hep tam umutlarını kesip de kendilerinin gerçekten yalanlandıklarını sandıklarında gelmiştir. Ve Biz, kimi dilediysek o kurtulmuştur. Bizim azabımıza karşı günâhkârlar topluluğu, (bir başkası tarafından) asla korunamaz.
Yemin olsun ki; o (Peygamberlerin) kıssalarında akıl sahipleri için ibretler vardır. (Bu Kur’an,) uydurulmuş bir söz değil, bilakis kendinden önceki (bozulan) kitapların doğrusunu söyleyen, îman edenler için her şeyi açıklayıcı, bir rehber ve (getirdikleriyle) bir rahmettir.1
1 Yani Kur’an, içerisindekilerle daima mutlak doğruyu gösterir ve onun içerisindekiler Allah’ın insanlara ihsan ettiği bir lütuftur. Eğer Allah Kur’an’ı göndermeseydi, insanlığın hali o zaman nice olurdu...