12. Yusuf Suresi Meali

Elif, Lâm, Râ. İşte bunlar, (hakkı bâtıldan) ayırt edici1 kitabın âyetleridir.
Gerçekten Biz onu anlayasınız diye Arapça1 bir Kur’an olarak indirdik.
Biz, bu Kur’an’ı sana vahyederek1 daha önce hakkında hiçbir şey bilmediğin en güzel kıssayı,2 anlatıyoruz.
Yûsuf babasına: “Ey Babacığım! Gerçekten ben (rüyamda)1 on bir yıldızla,2 güneşi ve ayı3 gördüm. (Bir de) onların bana secde ettiklerini4 gördüm.” deyince;
(Babası Yâkûb): “Ey Yavrucuğum! Rüyanı kardeşlerine (sakın) anlatma, yoksa onlar, sana hemen bir tuzak kurarlar. Çünkü şeytan, insan için apaçık bir düşmandır.”
“(Rüyanda gördüğün) gibi Rabbin seni seçkin kılacak, sana olayların açıklanmasına dâir (ilimler) öğretecek ve daha önce ataların İbrahim ve İshak’a nîmetini (Peygamberlik vererek) tamamladığı gibi, sana da Yâkûb ailesine de nîmetini (sana Peygamberlik vererek) tamamlayacaktır.1 Şüphesiz Rabbin her şeyi bilen, hüküm ve hikmet sahibidir.” dedi.
Yûsuf ve kardeşlerinin (kıssalarında) isteyenler için ibretler1 vardır.
(Bir zamanlar Yûsuf’un kardeşleri): “Yemin olsun ki Yûsuf ve kardeşi1 babamıza bizden daha sevgilidir. Oysa biz daha çoğuz2 ve gerçekten babamız, tam bir hata içerisindedir.” dediler.
(İçlerinden biri): “Yûsuf’u öldürün veya onu bir yere bırakın ki babanız sadece sizi sevsin. Sonra da (tevbe eder) salih bir topluluk olursunuz.” 1 dedi.
İçlerinden (başka) bir sözcü: “Eğer (Yûsuf’a bir şey) yapmak istiyorsanız, Yûsuf’u öldürmeyip, bir yolcu kafilesinin alıp götürmesi için, onu bir kuyunun dibine bırakın.”1 dedi.
(Aralarında bu karara vardıktan sonra) “Ey Babamız! Biz Yûsuf’un iyiliğini istediğimiz halde, sen onu niçin bize emanet etmeye güvenmiyorsun.” dediler.
“Sen onu yarın bizimle gönder. Gönlünce yesin-içsin, oynasın. Biz onu kesinlikle koruruz.” (dediler.)
(Yâkûb): “Ben gerçekten onu götürmenize dayanamam,1 (ayrıca) sizin haberiniz yokken onu bir kurdun yemesinden de korkarım.” dedi.2
(Yûsuf’un kardeşleri): “Gerçekten, biz, bu kadar büyük bir toplulukken onu kurt yerse, işte esas o zaman, tamamen beceriksiz kimseleriz, demektir.” dediler.
(Kardeşleri,) onu götürüp kuyunun dibine atmaya karar verdikleri zaman Biz (Yûsuf’a): “Sen onlara bu yaptıklarını hiç beklemedikleri bir sırada mutlaka haber vereceksin.” diye vahyettik.1
(Kardeşleri) akşam sonu1 babalarına ağlayarak geldiler.
Ve: “Ey Babamız! Biz (kendi aramızda) yarışmaya gidince, Yûsuf’u da eşyalarımızın yanında bırakmıştık. O esnada onu bir kurt yemiş. Ama biz doğruyu söylesek bile zâten sen bize inanmazsın.”1 dediler.
Ve (Yûsuf’un) gömleğinin üzerine, yalandan bir kan (sürerek) getirdiler. (Yâkûb): “Hayır, tam tersine nefisleriniz sizi (aldatarak) kötü bir işi güzel gösterdi, artık (bana düşen) güzel bir sabırdır, sizin bu yaptıklarınıza karşı yardım istenecek olan da sadece Allah’tır.” dedi.
(Bir süre sonra kuyunun civarına) bir kervan geldi ve sucularını (kuyuya) gönderdiler. O da kovasını (kuyuya) sarkıtınca: “Hey, Müjde! Bu(rada) bir çocuk (var).” dedi. Ve onu bir ticaret malı olarak esir aldılar. Oysa Allah, onların (ne) yapacaklarını çok iyi biliyordu.
Onlar Yûsuf’u önemsemedikleri için ucuz bir fiyatla, birkaç dirheme sattılar.
Mısır’da onu satın alan kişi karısına: “(Bu çocuğa) iyi bak, belki bize bir yararı dokunur, belki de onu evlât ediniriz.” dedi. Böylece Biz, Yûsuf’u, kendisine olayların açıklanmasına dâir (ilimler) öğretelim1 diye oraya yerleştirdik. Allah ne yapacağını çok iyi bilir, fakat insanların çoğu bilmezler.
Olgunluk çağına erişince, kendisine hâkimiyet ve vahiy ilmi verdik. İşte Biz, iyilik yapanları1 böyle ödüllendiririz.
Onun evinde kalmakta olduğu kadın, ona meyletti1 ve kapıları sımsıkı kapatarak: “Haydi beri gel!” dedi. (Bunun üzerine Yûsuf da): “Bana (lütfuyla) en güzel şekilde yardım eden Rabbim olan Allah’a sığınırım. Çünkü zâlimler asla kurtuluşa eremez.”2 diye cevap verdi.
Gerçekten kadın, onu arzulamıştı. Eğer Rabbinin (zinayı yasaklayan) hükümlerini göz ardı etseydi (Yûsuf) da o (kadını) arzulamıştı.1 Böylece onu kötülük ve fuhuştan biz koruduk, çünkü o, seçilmiş2 kullarımızdandı.
İkisi birden kapıya doğru koştular. Kadın onun gömleğini arka tarafından (çekip) uzunlamasına yırttı. Kapının yanında kadının kocasıyla karşılaştıklarında, (kadın kocasına): “Senin karına kötülük yapmak isteyenin cezâsı, hapse atılmaktan veya çok ağır bir işkenceden başka ne olabilir.” dedi.
(Bunun üzerine Yûsuf): “Esas o bana meyletti.” dedi. (Bu esnada) kadının yakınlarından1 birisi: “(Bakın,) eğer onun gömleği, ön tarafından yırtılmışsa kadın doğru söylemiş, erkek yalan söylemiştir,
Yok, eğer onun gömleği arka tarafından yırtılmışsa, kadın yalan söylemiş, erkek doğru söylemiştir.” şeklinde kanaat belirtti.
(Kadının kocası) onun gömleğinin arka tarafından yırtıldığını görünce: “Doğrusu bu, siz (kadınların) hilelerinden (bir hile)dir. Sizin iftiranız da gerçekten çok büyüktür,”
“Ey Yûsuf! Sen bu olaydan kimseye bahsetme. (Ey kadın!) Sen de günâhından dolayı (Allah’tan) af dile, çünkü sen, günâhkârlardan oldun.” dedi.
O şehirdeki kadınlar: “Vezirin karısı kendi uşağına yaltaklanıyormuş hatta uşağının sevgisi onun gönlüne yerleşmiş. Biz doğrusu onu apaçık bir sapıklık içerisinde görüyoruz.” dediler.
Onların dedikodularını işitince, (kadın) onlara (davetçiler) yolladı ve (onlar gelince önlerine) meyve sofrası1 hazırlayıp her birinin eline birer bıçak verdi. (Yûsuf’a:) “Onların (karşısına) çık.” dedi. Kadınlar onu görünce (gözlerinde o kadar) büyüttüler ki, (şaşkınlıklarından, meyvelerin yerine) ellerini kestiler ve: “Allah’a sığınırız. Bu, bir insan olamaz, olsa olsa üstün bir melek olur.” dediler.
Kadın: “İşte (bakın!) beni hakkında kınadığınız, benim de kendisinden istifâde etmek isteyince (iffetli davranarak) kendisini koruyan (adam) budur. Eğer o, benim kendisine emrettiğimi yapmazsa, kesinlikle zindana atılacak ve perişan olacak.” dedi.
(Yûsuf): “Ey Rabbim! Zindan bana bunların beni çağırdıkları şeyden, daha sevimlidir. Eğer onların kurdukları tuzağı benden uzaklaştırmazsan o zaman o kadınların sevdasına düşer ve (neticede de) cahillerden olurum.” dedi.
Rabbi onun duâsını hemen kabul buyurdu1 ve onların kurdukları tuzakları ondan uzaklaştırdı. Çünkü O hakkıyla işitendir, eksiksiz bilendir.
Sonra bu kadar delili gördükleri halde, yine de Yûsuf’u bir süre için zindana atma düşüncesi, onlarda ağır bastı.1
Yûsuf’la beraber zindana iki genç daha girmişti. Onlardan biri (Yûsuf’a): “Ben (rüyamda) kendimi şarap sıkıyorken gördüm.” dedi. Ötekisi de: “Ben de kendimi, başımın üstünde kuşların yediği bir ekmek taşıyorken gördüm.” dedi. (İkisi birden): “(Ey Yûsuf!) Bu rüyayı bize yorumla, çünkü biz seni, kesinlikle iyi bir kimse olarak görüyoruz.” dediler.
(Yûsuf, o iki gence): “Yiyeceğiniz yemek daha size gelmeden önce, Rabbimin bana öğrettiği ilim sayesinde; bunun ne olduğunu (ben size) derhâl haber veririm. Doğrusu ben Allah’a îman etmeyen, âhireti de kesinlikle inkâr eden bir topluluğun dinini, terk ettim.” dedi.
(Ve): “Ben atalarım İbrahim, İshak ve Yâkûb’un dinine uydum. Bizim Allah’a hiç bir şeyi denk tutmamız kesinlikle olamaz. (Çünkü) bu (din) bize ve insanlara Allah’tan gelen bir lütuftur.1 Fakat insanlardan çoğu, (bu lütfa) şükretmezler,”
“Ey zindan arkadaşlarım! Birbirinden ayrı (birçok) rabler mi, yoksa kahhar (her şeye hâkim) olan bir tek Allah mı, daha hayırlıdır?”1
“Sizin Allah’ı bırakıp da kendilerine taptıklarınız, Allah’ın kendileri hakkında hiç bir delil indirmediği, sizin ve atalarınızın uydurduğu birtakım kuru isimlerden başka bir şey değildir.1 Hâkimiyet, sadece Allah’a aittir ve O asla kendisinden başkasına kulluk etmemenizi emretmiştir. İşte dosdoğru olan hak din, budur. Fakat insanların çoğu bunu bilmiyorlar.”2
“Ey zindan arkadaşlarım! (Gelelim rüyanızın yorumuna); ikinizden biri,1 efendisine şarap içirecek, diğeri2 ise asılacak ve kuşlar onun başından (beynini) yiyecek ve sonunda da hakkında yorumunu istediğiniz rüyanızın (sonucu) böyle gerçekleştirilecektir.” dedi.
(Yûsuf) onlardan (hapisten) kurtulacağını, bildiği kişiye: “(Hapisten çıkınca) efendinin yanında beni(m durumumu) an.”1 dedi. Fakat şeytan (o adama durumu) efendisine hatırlatmayı unutturunca (Yusuf) zindanda senelerce2 kaldı.
(Bu arada) Hükümdar: “Ben (rüyamda) yedi zayıf (ineğin) yediği, yedi besili inek ve yedi yeşil başak ve diğer (yedi) kuru (başak)ları gördüm, Ey ileri gelen (bilginler!) Eğer rüya yorumundan anlıyorsanız, benim bu rüyam (hakkında) bana bir bilgi verin (bakalım).” dedi.
(İleri gelen bilginler): “Bu anlamsız1 düşleri2 ha? Biz böyle düşlerin3 yorumunu bilemeyiz.” dediler.
(Daha önce zindandan) çıkan adam, bir süre sonra (Yûsuf’u) hatırladı ve: “ben bunun yorumunu size haber veririm, hemen beni (zindana) götürün.” dedi.
(Zindana varınca): “Ey Yûsuf! Ey dosdoğru (insan!) Yedi zayıf (ineğin) yediği, yedi besili inek ve yedi yeşil başak ve diğer (yedi) kuru (başak şeklindeki bir rüyayı) bize yorumla. Ben insanların yanına (senin bu yorumunla) varınca, belki onlar (senin kıymetini) anlarlar” dedi.
(Yûsuf o adama): “Siz yedi yıl, ekinlerinizi, önceleri (ektiğiniz) gibi sürekli olarak ekin, bir miktar yiyeceğinizi yiyin, (kalanını ise) biriktirin.” dedi.
(Ve devamla): “Sonra bu (bereketli yılların) arkasından, yedi yıl devam edecek bir kıtlık dönemi gelecek ve sakladığınız az bir miktar dışında, daha önceki (yıllarda) biriktirdiklerinizi silip süpürecek.”
“Sonra bunun arkasından da insanların bol yağmura kavuşturulacağı ve (yiyecek ve içeceğin) bol olacağı bir yıl gelecek.” dedi.
Hükümdar: “Onu bana getirin.” dedi. (Hükümdarın) elçisi gelince (Yûsuf ona): “Efendine git de ona; ellerini kesen o kadınların esas maksatları neydi? diye bir soruver. Şüphesiz, benim Rabbim onların tuzaklarını çok iyi bilir.”1 dedi.
(Vezir Yûsuf’u yanına çağırarak o kadınlara): “Yûsuf’a yaltaklandığınızda sizin esas maksadınız neydi?” dedi. Onlar da: “Hâşâ! Allah’tan korkarız, biz ondan kötülük olarak hiçbir şey görmedik.” dediler. Vezir’in karısı da: “İşte şu anda gerçek anlaşıldı; ben ona yaltaklandım, o ise gerçekten doğruyu söylüyordu.”dedi.
(Yûsuf da): “Bu (aklanmamı istemem,) benim yokluğunda (vezire) ihanet etmediğimi ve gerçekten Allah’ın hainlerin tuzaklarını başarıya ulaştırmadığını kendisinin de öğrenmesi içindi,”1
“Ben, yine de nefsimi temize çıkarmıyorum,1 çünkü Rabbimin rahmet etmesi dışında nefis, kesinlikle kötülüğü emreder. Şüphesiz Rabbim, gerçekten çok bağışlayıp çok esirgeyendir.”2 dedi.
Hükümdar: “Onu bana getirin, kendime müşavir yapayım.” dedi ve onunla konuşunca da: “Sen artık bugünden itibaren yanımızda mevki sahibi, güvenilir (bir kimse)sin.” dedi.
(Yûsuf da): “Beni (bu) ülkenin hazineleri üzerine (yönetici) yap. Çünkü ben, iyi bir koruyucuyum, (yönetim işini de) iyi bilirim.”1 dedi.
İşte böylece Biz, orada Yûsuf’a iktidar verdik.1 Öyle ki, o (Mısır’da) dilediği gibi hareket ederdi. Biz, rahmetimizi kime dilersek ona nasip ederiz ve iyilik yapanların karşılığını boşa götürmeyiz.2
Îman edenler ve Allah’a karşı hata etmekten sakınanlar için ise, âhiret mükâfatı, çok daha hayırlıdır.
(Kıtlık yılları başlayıp da) Yûsuf’un kardeşleri (erzak istemek için) onun huzuruna girince,1 onlar onu tanımadıkları halde o, onları hemen tanıdı2.
(Yûsuf,) onların erzaklarını hazırlayınca “(Bir dahaki gelişinizde) bana babanızdan olan kardeşinizi1 de getirin. Benim (size) ölçüyü tam tuttuğumu ve misafir ağırlayanların en iyisi olduğumu görüyorsunuz değil mi?”
“Eğer onu bana getirmezseniz benden size bir ölçek bile (erzak) olmadığı gibi, (bir daha) benim semtime de uğramayın.” dedi.
(Yûsuf’un kardeşleri): “Onu (getirmek için) babasını ikna etmeye çalışacağız ve biz bunu kesinlikle yaparız.” dediler.
(Yûsuf) uşaklarına: “onların (erzak) bedellerini, yüklerinin içine koyun. Ailelerine döndüklerinde farkına varırlar da belki tekrar gelirler.” dedi.
(Yûsuf’un kardeşleri,) babalarına döndüklerinde: “Ey babamız! (Eğer kardeşimizi bizimle göndermezsen) bize bir ölçek bile erzak verilmeyecek. (Ne olur) onu bizimle gönder de erzak alalım. Biz onu kesinlikle koruruz.” dediler.
(Yâkûb): “Ben hiç, onu size bundan önce kardeşini emanet ettiğim gibi, (güvenerek) emânet edebilir miyim? En hayırlı koruyucu Allah’tır ve O, merhamet edenlerin en merhametlisidir.” dedi.
Yüklerini açıp da erzak bedellerinin, kendilerine geri verildiğini gördüklerinde: “Ey babamız! Daha ne istiyoruz, işte (bak) erzak için verdiklerimiz bile bize geri verilmiş. (Biz bununla) ailemize tekrar erzak getiririz, kardeşimizi korur, bir deve yükü de fazla alırız. Bu (aldığımız, zâten bize) yetmez.” Dediler1.
(Yâkûb): “Yapacak hiç bir şeyiniz kalmaması hariç,1 onu bana mutlaka geri getireceğinize dâir, Allah adına bana kesin bir söz vermedikçe, onu sizinle asla gönderemem.” dedi. Onlar ona (geri getireceklerine dâir) kesin söz verince de (Yâkûb): “Şu konuştuklarımıza Allah vekildir.” dedi.2
Ve (Yâkûb): “Ey çocuklarım! (Mısır’a) aynı kapıdan değil de ayrı ayrı kapılardan girin. Zîrâ ben size Allah’tan (gelecek) hiç bir şeye engel olamam.1 (Çünkü) hüküm, sadece Allah’a aittir. Ben Ona tevekkül ettim. Tevekkül edenler de yalnız ve yalnız Ona tevekkül etsinler.” dedi.
(Onların Mısır’a) babalarının kendilerine emrettiği yerden girmeleri, Yâkûb’un gönlünün arzusunu yerine getirmekten1 başka, onlara Allah’tan gelebilecek hiçbir şeyi gideremedi.2 Aslında o, kendisine öğrettiğimizden dolayı bunu (çok iyi) biliyordu.3 Fakat insanların çoğu (bunu) bilmiyorlar.
Yûsuf’un yanına girdikleri zaman; o, kardeşini bağrına bastı (ve kardeşine): “Senin gerçek kardeşin benim, sakın onların yaptıklarına üzülme.” dedi.
(Yûsuf,) onların yüklerini yükletirken, kardeşinin yükü içerisine bir su kabı koydu. Sonra (kafile yola koyulunca Yûsuf’un adamlarından) biri (arkalarından): “Ey kafile! Siz, gerçekten hırsızlık yaptınız.” diye bağırdı.
Onlar, (Yûsuf’un) adamlarına dönerek: “Neyi kaybettiniz?” dediler.
(O adamlar da): “Hükümdarın su kabını1 kaybettik, onu kim getirirse (ona armağan olarak) bir deve yükü (erzak) vardır.” dediler. (Birisi de): “Ben de bu (armağa)na kefilim.”2 dedi.
(Yûsuf’un kardeşleri): “Hayret vallahi!1 Siz bizim buraya kargaşa çıkarmak amacıyla gelmediğimizi ve hırsız da olmadığımızı, kesinlikle biliyorsunuz.” dediler.
(Yûsuf’un adamları): “Eğer yalan söylüyorsanız (sizin dininize göre hırsızlığın) cezâsı nedir?” dediler.
(Yûsuf’un kardeşleri): “(Çalınan mal) kimin yükünde bulunursa, cezâsının karşılığı kendisidir. İşte biz, suçluları böyle cezâlandırırız.”1 dediler.
(Yûsuf,) kardeşinin eşyasından önce onların eşyalarını (aramaya) başladı, sonra da o (su kabını) kardeşinin eşyalarının arasından çıkardı. İşte Yûsuf için böyle bir planlamayı, Biz düzenledik. (Yoksa Yûsuf) hükümdarın dinine1 göre, -Allah’ın dilemesi hariç- (böyle bir sebeple) kardeşini (yanında) alıkoyamazdı. (İşte) Biz, kimi dilersek, onu kat kat yükseltiriz. Şüphesiz her ilim sahibinin üzerinde (her şeyi) daha iyi bilen (Allah) vardır.2
(Yûsuf’un kardeşleri): “Eğer hırsızlığı (Bünyamin) yapmışsa, bundan önce onun kardeşi (Yûsuf) da hırsızlık yapmıştı.”1 dediler. Yûsuf, bu (ithamı) içine attı,2 bunu onlara belli etmedi ve: “Siz daha kötü bir konumdasınız, sizin (bize) isnat ettiklerinizi en iyi Allah bilir.” dedi.
(Yûsuf’un kardeşleri): “Ey Vezir! Hakikaten, bunun çok yaşlı bir babası var. Bari onun yerine bizden birisini tutukla. Gerçekten biz, seni iyi bir kimse olarak biliyoruz.” dediler.
(Yûsuf): “Eşyamızı yanında bulduğumuz kimsenin dışında, birisini alıkoymamızdan Allah’a sığınırız. (Eğer böyle yaparsak) işte o zaman biz, kesinlikle zâlimlerden oluruz.”dedi.
Ondan umutlarını kesince (durumu) kendi aralarında görüşmek üzere bir kenara çekildiler. Onların en büyüğü: “Babanızın sizden, Allah adına kesin bir söz aldığını ve daha önce Yûsuf konusunda hatâ ettiğimizi bilmiyor musunuz? Artık ben, babam beni affedinceye veya Allah hakkımda bir hüküm verinceye kadar buradan kesinlikle ayrılamam. Zîrâ O (Allah) hüküm verenlerin en hayırlısıdır.” dedi.
(Yûsuf): “Dönün ve babanıza; ‘Ey babamız! Senin oğlun, gerçekten hırsızlık etti. Biz, kesinlikle gördüğümüzü söylüyoruz, bunun böyle olacağını da bilemezdik ki...1
...(istersen) hem içerisinde bulunduğumuz şehre hem de geldiğimiz kervana sor. Biz gerçekten doğru söylüyoruz,’ deyin.” dedi.
(Yâkûb bunu duyunca): “Hayır, bilakis bu iş, sizin de hoşunuza gitti.1 Bundan sonra (bana düşen) pek yakında Allah, onları bana getirinceye kadar güzelce sabretmektir, çünkü O, bilenin, hüküm (ve hikmet) sahibi olanın tâ kendisidir.” dedi.
Ve onlardan tamamen uzaklaştı ve: “Ah Yûsufum ah!”1 diyerek üzüntüden ve derdini içine atmaktan dolayı, gözlerine ak düştü.
(Onu bu halde görenler): “Hayret vallahi! Sen, sürekli Yûsuf’u anıp durmaktan, sonunda ya çok kötü hastalanacaksın ya da öleceksin.” dediler.1
(Yâkûb): “Ben, bu dayanılmaz derdimi ve hüznümü sadece Allah’a şikâyet ediyorum. Sonra ben, Allah tarafından (verilen bir bilgi ile) sizin bilmediğiniz (birçok) şeyi de biliyorum.” dedi.
(Yâkûb): “Ey oğullarım! Gidin Yûsuf ile kardeşini iyice bir araştırın ve Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin.1 Çünkü kâfirlerden başkası Allah’ın rahmetinden ümit kesmez.” dedi.
(Yûsuf’un kardeşleri Mısır’a gidip Yûsuf’un) huzuruna girdikleri zaman: “Ey Vezir! Biz ve çoluk çocuğumuz çok sıkıntı içerisindeyiz, az bir sermaye ile de geldik ama bize biraz ihsanda bulunarak erzakımızı tam ver. Şüphesiz ki Allah tasaddukta bulunanları mükâfatlandırır.” dediler.
(Yûsuf kardeşlerine): “Siz, cahilliğiniz yüzünden Yûsuf’a ve kardeşine neler yaptığınızı hatırlıyor musunuz?”1 dedi.
(Yûsuf’un kardeşleri): “Yoksa sen, sahiden Yûsuf musun?” dediler. O da: “(Evet) ben Yûsuf’um, bu da kardeşimdir. Doğrusu Allah, bize iyilikte bulundu. Gerçek şu ki, kim fenalıklardan sakınır ve (sıkıntılara) sabrederse, kesinlikle Allah iyilikte bulunanların karşılığını boşa çıkarmaz.” dedi.
(Yûsuf’un kardeşleri): “Vallahi! Allah, seni gerçekten bize üstün kıldı ve biz de hakikaten (o zaman) hata etmiştik.” dediler.
(Yûsuf kardeşlerine): “Bugün size karşı sorgulama1 yoktur. Sizi Allah bağışlasın. Çünkü O merhametlilerin en merhametlisidir,”
“Şu gömleğimi götürüp, babamın yüzüne koyarsanız (babam) görerek (buraya) gelir.1 (İşte o zaman) siz bütün ailenizi bana getirin.”dedi.
Kafile (Mısır’dan) ayrılır ayrılmaz, babaları (Yâkûb, etrafındakilere): “Eğer bana bunak demezseniz ben kesinlikle Yûsuf’un kokusunu alıyorum.” dedi.
(Etrafındakiler): “Hayret vallahi! Sen hâlâ o eski şaşkınlığında duruyorsun.” dediler.1
Müjdeci gelip o (gömleği), Yâkûb’un yüzüne sürüp de gözü görmeye başlayınca (Yâkûb): “Ben, Allah tarafından (verilen bir bilgi ile) sizin bilmediğiniz (birçok) şeyi biliyorum demedim mi?” 1 dedi.
(Çocukları da): “Ey babamız! Bizim günâhlarımızın bağışlanmasını (Allah’tan) dile, çünkü biz gerçekten suçluyduk.” dediler.
(Yâkûb): “sizin bağışlanmanız için ileride1 Rabbimden af dileyeceğim, çünkü en iyi bağışlayıp esirgeyen sadece Odur.” dedi.
Sonunda onlar, Yûsuf’un yanına girince; (Yûsuf) anne ve babasını bağrınabastı ve “Allah’ın dilemesiyle Mısır’a güvenlik içerisinde giriniz.” dedi.
Babasını ve annesini tahta çıkartıp oturtunca: (hepsi) onun için (şükür) secdesine kapandılar.1 (Yûsuf babasına): “Ey Babacığım! İşte bu, daha önceki gördüğüm rüyamın yorumudur. Doğrusu Rabbim, o (rüyayı) gerçekleştirdi. Şeytan, benimle kardeşlerimin arasını açtıktan sonra (O Allah,) çölden sizi getirip, beni zindandan çıkararak, Bana ihsanda bulundu. Şüphesiz benim Rabbim, dilediği işi pek ince düzenler. Çünkü O hakkıyla bilen, hüküm ve hikmet sahibidir.” dedi.
(Ve devamla): “Ey Rabbim! Sen bana hükümranlık nasip ettin, olayların açıklanmasına1 dâir (ilimler) öğrettin. Ey göklerin ve yerin yaratıcısı! Dünyada da âhirette de benim sahibim, Sensin. Beni, Müslüman olarak vefat ettir ve beni, iyi (kullarının) arasına kat.” (diye, duâ etti.)
(Ey Muhammed!) İşte bu (kıssa,) senin yanlarında olmadığın halde sana tuzak kurarak, yapacakları işe topluca karar verdiklerinde, Bizim, sana vahiyle bildirdiğimiz ğayb’a ait haberlerdendir.
İnsanların pek çoğu, sen ne kadar arzu etsen de (bu kıssaya) inanmazlar.1
Hâlbuki sen, (akıllılar) âlemine1 sadece bir öğüt ve hatırlatmadan başka bir şey olmayan bu (Kur’an’a) karşılık, onlardan bir ücret de istemiyorsun.
Göklerde ve yerde (insanlardan pek çoğunun) sırt çevirerek üzerinden geçip gittikleri, nice mûcizeler1 vardır.
Onların pek çoğu, Allah’a şirk koşmadan1 îman etmezler.
Şimdi bunlar, kendilerine Allah’ın azabından bir kuşatmanın gelmesinden veya hiç haberleri yokken kıyametin ansızın gelivermesinden, güven içerisindeler mi?
(Ey Muhammed!) onlara: “İşte benim yolum budur. Ben ve bana uyanlar, ne dediğimizi bilerek ve Allah’ın şânını yücelterek, Allah’a davet ederiz.1 Ve ben, kesinlikle Allah’a ortak koşanlardan değilim.” de.
Bizim senden önce, kendilerine vahye-derek elçi olarak gönderdiklerimiz de (senin gibi) o memleketin halkından olan erkeklerdi.1 (Bu inkârcılar) hiç yeryüzünde dolaşıp, kendilerinden öncekilerin sonlarının nasıl olduğunu görmüyorlar mı? Elbette âhiret yurdu (olan cennet) Allah’tan çok sakınanlar için, daha hayırlıdır. Siz (buna) hâlâ akıl erdirmeyecek misiniz?
Peygamberlere yardımımız hep tam umutlarını kesip de kendilerinin gerçekten yalanlandıklarını sandıklarında gelmiştir. Ve Biz, kimi dilediysek o kurtulmuştur. Bizim azabımıza karşı günâhkârlar topluluğu, (bir başkası tarafından) asla korunamaz.
Yemin olsun ki; o (Peygamberlerin) kıssalarında akıl sahipleri için ibretler vardır. (Bu Kur’an,) uydurulmuş bir söz değil, bilakis kendinden önceki (bozulan) kitapların doğrusunu söyleyen, îman edenler için her şeyi açıklayıcı, bir rehber ve (getirdikleriyle) bir rahmettir.1