2,3,4,5. Rumlar (Mekke’ye) en yakın bir yerde1 yenilgiye uğradılar.2 Ama onlar bu yenilgilerinden birkaç yıl sonra galip gelecekler. Eninde sonunda emir Allah’ındır. Ve o gün mü’minler de Allah’ın yardımından dolayı sevinecekler. Zîrâ O (Allah) dilediğine yardım eder ve O, çok şereflidir, pek merhametlidir.3
1 Arzın en yakınında demek; Mekke arzının, yani Arabistan’ın en yakınında, Şam’da yahut Rum başkentinin pek yakınında yani Anadolu’da, İstanbul civarında demek olabilir ki bunların hepsi de doğru olabilir. O sırada Bizans İmparatorluğu öyle perişan olmuştu ki iç isyanlarla devlet zayıflamış, ordu dağılmış, hazine boşalmış, İmparator Herakl, Kartaca’ya kaçmayı bile düşünmüştü. İranlıların galip kumandanları zaferin verdiği sarhoşluk ile İmparatorun, İranlılara bin yük altın, bin yük gümüş, bin yük ipek, bin at, bin kadın teslim etmelerini istemişlerdi. Rum İmparatoru bütün bu zilleti kabul etmiş, bu esaslar üzerinde sulhu imzalayacak elçiler göndermişlerdi. Bu elçiler İranlıların nezdine vardıkları zaman Hüsrev: “bu kâfi değildir. Bizzat İmparator Herakl karşıma zincirler içinde gelip asılarak idam edilmiş ilâhına (Hz. İsa) bedel ateş ve Güneşe tapmalıdır” teklifinde bile bulunmuştu. İşte o mağlubiyet, böyle bir mağlubiyet idi. Böyle bir hezimet içerisindeki Romalıların bir kaç sene zarfında canlanıp yeniden galip geleceklerine hükmetmek şöyle dursun ihtimal vermek bile akılların havsalasına sığacak bir şey değildi. Fakat böyle bir durumda Allahu Teâlâ Rasulüne: “Ama onlar bu yenilgilerinden birkaç yıl sonra galip gelecekler” diye gaipten bu haberi bildiriyordu. (Elmalılı)2 Peygamberimizin döneminde Bizans ile İran, dünyanın en büyük iki devleti idi. Miladi 613 senesinde bu iki komşu ve rakip devlet birbirleriyle kanlı bir savaşa girişmişlerdi. İran II. Hüsrev’in, Bizans Herakl’in yönetiminde idi. İran ve Bizans’ın hudutları Dicle ve Fırat nehirleri üzerinde birbirine temas ediyordu. Filistin, Suriye, Mısır ile Irak’ın bir kısmı ve Anadolu Rumlara tabi idi. İranlılar Rumlara iki taraftan hücum etmişler ve galip gelmişlerdi.İranlılar miladi 614 senesinde bütün Filistin’i ve Kudüs’ü işgal etmişti. Bu işgal esnasında bütün kiliseler yıkılmış, bütün dinî binalar tahrip edilmişti. İranlılar kendilerine iltihak eden yirmi altı bin Yahûdî ve altmış binden fazla Hıristiyan’ı öldürmüşler hatta Miladi 616 senesinde İskenderiye’den İstanbul’a kadar olan bölgeyi de işgal etmişlerdi. İranlılar girdikleri her yerde ateşgedeler vücuda getiriyorlar ve her yerde ateşperestliği yayıyorlardı. Bizanslıların bu mağlûbiyetine Mekkeli müşrikler çok sevinmişler ve Müslümanlara; “siz ve Hıristiyanlar kitap ehlisiniz, biz ve İranlılar ümmîyiz, bizim dostlarımız dostlarınızı yendiler, biz de sizi yeneceğiz.” dediler. Bunun üzerine bu âyetler inmiştir.3 Bu âyet inince Hz. Ebû Bekir müşriklere; “Allah sizin gözlerinizi aydınlatmayacak, Peygamberimiz haber verdi. Rumlar, İranlılara galip gelecek” dedi. Bunun üzerine Übey b. Halef, bahse girmeyi teklif etti ve yüz devesine bahse girdiler. Bedir günü Rumlar İranlılara galip gelince, Ebû Bekir, Übey’in vârislerinden develeri aldı ve Peygamberimizin emriyle fakirlere dağıttı. (Tirmizî)
2,3,4,5. Rumlar (Mekke’ye) en yakın bir yerde1 yenilgiye uğradılar.2 Ama onlar bu yenilgilerinden birkaç yıl sonra galip gelecekler. Eninde sonunda emir Allah’ındır. Ve o gün mü’minler de Allah’ın yardımından dolayı sevinecekler. Zîrâ O (Allah) dilediğine yardım eder ve O, çok şereflidir, pek merhametlidir.3
1 Arzın en yakınında demek; Mekke arzının, yani Arabistan’ın en yakınında, Şam’da yahut Rum başkentinin pek yakınında yani Anadolu’da, İstanbul civarında demek olabilir ki bunların hepsi de doğru olabilir. O sırada Bizans İmparatorluğu öyle perişan olmuştu ki iç isyanlarla devlet zayıflamış, ordu dağılmış, hazine boşalmış, İmparator Herakl, Kartaca’ya kaçmayı bile düşünmüştü. İranlıların galip kumandanları zaferin verdiği sarhoşluk ile İmparatorun, İranlılara bin yük altın, bin yük gümüş, bin yük ipek, bin at, bin kadın teslim etmelerini istemişlerdi. Rum İmparatoru bütün bu zilleti kabul etmiş, bu esaslar üzerinde sulhu imzalayacak elçiler göndermişlerdi. Bu elçiler İranlıların nezdine vardıkları zaman Hüsrev: “bu kâfi değildir. Bizzat İmparator Herakl karşıma zincirler içinde gelip asılarak idam edilmiş ilâhına (Hz. İsa) bedel ateş ve Güneşe tapmalıdır” teklifinde bile bulunmuştu. İşte o mağlubiyet, böyle bir mağlubiyet idi. Böyle bir hezimet içerisindeki Romalıların bir kaç sene zarfında canlanıp yeniden galip geleceklerine hükmetmek şöyle dursun ihtimal vermek bile akılların havsalasına sığacak bir şey değildi. Fakat böyle bir durumda Allahu Teâlâ Rasulüne: “Ama onlar bu yenilgilerinden birkaç yıl sonra galip gelecekler” diye gaipten bu haberi bildiriyordu. (Elmalılı)2 Peygamberimizin döneminde Bizans ile İran, dünyanın en büyük iki devleti idi. Miladi 613 senesinde bu iki komşu ve rakip devlet birbirleriyle kanlı bir savaşa girişmişlerdi. İran II. Hüsrev’in, Bizans Herakl’in yönetiminde idi. İran ve Bizans’ın hudutları Dicle ve Fırat nehirleri üzerinde birbirine temas ediyordu. Filistin, Suriye, Mısır ile Irak’ın bir kısmı ve Anadolu Rumlara tabi idi. İranlılar Rumlara iki taraftan hücum etmişler ve galip gelmişlerdi.İranlılar miladi 614 senesinde bütün Filistin’i ve Kudüs’ü işgal etmişti. Bu işgal esnasında bütün kiliseler yıkılmış, bütün dinî binalar tahrip edilmişti. İranlılar kendilerine iltihak eden yirmi altı bin Yahûdî ve altmış binden fazla Hıristiyan’ı öldürmüşler hatta Miladi 616 senesinde İskenderiye’den İstanbul’a kadar olan bölgeyi de işgal etmişlerdi. İranlılar girdikleri her yerde ateşgedeler vücuda getiriyorlar ve her yerde ateşperestliği yayıyorlardı. Bizanslıların bu mağlûbiyetine Mekkeli müşrikler çok sevinmişler ve Müslümanlara; “siz ve Hıristiyanlar kitap ehlisiniz, biz ve İranlılar ümmîyiz, bizim dostlarımız dostlarınızı yendiler, biz de sizi yeneceğiz.” dediler. Bunun üzerine bu âyetler inmiştir.3 Bu âyet inince Hz. Ebû Bekir müşriklere; “Allah sizin gözlerinizi aydınlatmayacak, Peygamberimiz haber verdi. Rumlar, İranlılara galip gelecek” dedi. Bunun üzerine Übey b. Halef, bahse girmeyi teklif etti ve yüz devesine bahse girdiler. Bedir günü Rumlar İranlılara galip gelince, Ebû Bekir, Übey’in vârislerinden develeri aldı ve Peygamberimizin emriyle fakirlere dağıttı. (Tirmizî)
2,3,4,5. Rumlar (Mekke’ye) en yakın bir yerde1 yenilgiye uğradılar.2 Ama onlar bu yenilgilerinden birkaç yıl sonra galip gelecekler. Eninde sonunda emir Allah’ındır. Ve o gün mü’minler de Allah’ın yardımından dolayı sevinecekler. Zîrâ O (Allah) dilediğine yardım eder ve O, çok şereflidir, pek merhametlidir.3
1 Arzın en yakınında demek; Mekke arzının, yani Arabistan’ın en yakınında, Şam’da yahut Rum başkentinin pek yakınında yani Anadolu’da, İstanbul civarında demek olabilir ki bunların hepsi de doğru olabilir. O sırada Bizans İmparatorluğu öyle perişan olmuştu ki iç isyanlarla devlet zayıflamış, ordu dağılmış, hazine boşalmış, İmparator Herakl, Kartaca’ya kaçmayı bile düşünmüştü. İranlıların galip kumandanları zaferin verdiği sarhoşluk ile İmparatorun, İranlılara bin yük altın, bin yük gümüş, bin yük ipek, bin at, bin kadın teslim etmelerini istemişlerdi. Rum İmparatoru bütün bu zilleti kabul etmiş, bu esaslar üzerinde sulhu imzalayacak elçiler göndermişlerdi. Bu elçiler İranlıların nezdine vardıkları zaman Hüsrev: “bu kâfi değildir. Bizzat İmparator Herakl karşıma zincirler içinde gelip asılarak idam edilmiş ilâhına (Hz. İsa) bedel ateş ve Güneşe tapmalıdır” teklifinde bile bulunmuştu. İşte o mağlubiyet, böyle bir mağlubiyet idi. Böyle bir hezimet içerisindeki Romalıların bir kaç sene zarfında canlanıp yeniden galip geleceklerine hükmetmek şöyle dursun ihtimal vermek bile akılların havsalasına sığacak bir şey değildi. Fakat böyle bir durumda Allahu Teâlâ Rasulüne: “Ama onlar bu yenilgilerinden birkaç yıl sonra galip gelecekler” diye gaipten bu haberi bildiriyordu. (Elmalılı)2 Peygamberimizin döneminde Bizans ile İran, dünyanın en büyük iki devleti idi. Miladi 613 senesinde bu iki komşu ve rakip devlet birbirleriyle kanlı bir savaşa girişmişlerdi. İran II. Hüsrev’in, Bizans Herakl’in yönetiminde idi. İran ve Bizans’ın hudutları Dicle ve Fırat nehirleri üzerinde birbirine temas ediyordu. Filistin, Suriye, Mısır ile Irak’ın bir kısmı ve Anadolu Rumlara tabi idi. İranlılar Rumlara iki taraftan hücum etmişler ve galip gelmişlerdi.İranlılar miladi 614 senesinde bütün Filistin’i ve Kudüs’ü işgal etmişti. Bu işgal esnasında bütün kiliseler yıkılmış, bütün dinî binalar tahrip edilmişti. İranlılar kendilerine iltihak eden yirmi altı bin Yahûdî ve altmış binden fazla Hıristiyan’ı öldürmüşler hatta Miladi 616 senesinde İskenderiye’den İstanbul’a kadar olan bölgeyi de işgal etmişlerdi. İranlılar girdikleri her yerde ateşgedeler vücuda getiriyorlar ve her yerde ateşperestliği yayıyorlardı. Bizanslıların bu mağlûbiyetine Mekkeli müşrikler çok sevinmişler ve Müslümanlara; “siz ve Hıristiyanlar kitap ehlisiniz, biz ve İranlılar ümmîyiz, bizim dostlarımız dostlarınızı yendiler, biz de sizi yeneceğiz.” dediler. Bunun üzerine bu âyetler inmiştir.3 Bu âyet inince Hz. Ebû Bekir müşriklere; “Allah sizin gözlerinizi aydınlatmayacak, Peygamberimiz haber verdi. Rumlar, İranlılara galip gelecek” dedi. Bunun üzerine Übey b. Halef, bahse girmeyi teklif etti ve yüz devesine bahse girdiler. Bedir günü Rumlar İranlılara galip gelince, Ebû Bekir, Übey’in vârislerinden develeri aldı ve Peygamberimizin emriyle fakirlere dağıttı. (Tirmizî)
2,3,4,5. Rumlar (Mekke’ye) en yakın bir yerde1 yenilgiye uğradılar.2 Ama onlar bu yenilgilerinden birkaç yıl sonra galip gelecekler. Eninde sonunda emir Allah’ındır. Ve o gün mü’minler de Allah’ın yardımından dolayı sevinecekler. Zîrâ O (Allah) dilediğine yardım eder ve O, çok şereflidir, pek merhametlidir.3
1 Arzın en yakınında demek; Mekke arzının, yani Arabistan’ın en yakınında, Şam’da yahut Rum başkentinin pek yakınında yani Anadolu’da, İstanbul civarında demek olabilir ki bunların hepsi de doğru olabilir. O sırada Bizans İmparatorluğu öyle perişan olmuştu ki iç isyanlarla devlet zayıflamış, ordu dağılmış, hazine boşalmış, İmparator Herakl, Kartaca’ya kaçmayı bile düşünmüştü. İranlıların galip kumandanları zaferin verdiği sarhoşluk ile İmparatorun, İranlılara bin yük altın, bin yük gümüş, bin yük ipek, bin at, bin kadın teslim etmelerini istemişlerdi. Rum İmparatoru bütün bu zilleti kabul etmiş, bu esaslar üzerinde sulhu imzalayacak elçiler göndermişlerdi. Bu elçiler İranlıların nezdine vardıkları zaman Hüsrev: “bu kâfi değildir. Bizzat İmparator Herakl karşıma zincirler içinde gelip asılarak idam edilmiş ilâhına (Hz. İsa) bedel ateş ve Güneşe tapmalıdır” teklifinde bile bulunmuştu. İşte o mağlubiyet, böyle bir mağlubiyet idi. Böyle bir hezimet içerisindeki Romalıların bir kaç sene zarfında canlanıp yeniden galip geleceklerine hükmetmek şöyle dursun ihtimal vermek bile akılların havsalasına sığacak bir şey değildi. Fakat böyle bir durumda Allahu Teâlâ Rasulüne: “Ama onlar bu yenilgilerinden birkaç yıl sonra galip gelecekler” diye gaipten bu haberi bildiriyordu. (Elmalılı)2 Peygamberimizin döneminde Bizans ile İran, dünyanın en büyük iki devleti idi. Miladi 613 senesinde bu iki komşu ve rakip devlet birbirleriyle kanlı bir savaşa girişmişlerdi. İran II. Hüsrev’in, Bizans Herakl’in yönetiminde idi. İran ve Bizans’ın hudutları Dicle ve Fırat nehirleri üzerinde birbirine temas ediyordu. Filistin, Suriye, Mısır ile Irak’ın bir kısmı ve Anadolu Rumlara tabi idi. İranlılar Rumlara iki taraftan hücum etmişler ve galip gelmişlerdi.İranlılar miladi 614 senesinde bütün Filistin’i ve Kudüs’ü işgal etmişti. Bu işgal esnasında bütün kiliseler yıkılmış, bütün dinî binalar tahrip edilmişti. İranlılar kendilerine iltihak eden yirmi altı bin Yahûdî ve altmış binden fazla Hıristiyan’ı öldürmüşler hatta Miladi 616 senesinde İskenderiye’den İstanbul’a kadar olan bölgeyi de işgal etmişlerdi. İranlılar girdikleri her yerde ateşgedeler vücuda getiriyorlar ve her yerde ateşperestliği yayıyorlardı. Bizanslıların bu mağlûbiyetine Mekkeli müşrikler çok sevinmişler ve Müslümanlara; “siz ve Hıristiyanlar kitap ehlisiniz, biz ve İranlılar ümmîyiz, bizim dostlarımız dostlarınızı yendiler, biz de sizi yeneceğiz.” dediler. Bunun üzerine bu âyetler inmiştir.3 Bu âyet inince Hz. Ebû Bekir müşriklere; “Allah sizin gözlerinizi aydınlatmayacak, Peygamberimiz haber verdi. Rumlar, İranlılara galip gelecek” dedi. Bunun üzerine Übey b. Halef, bahse girmeyi teklif etti ve yüz devesine bahse girdiler. Bedir günü Rumlar İranlılara galip gelince, Ebû Bekir, Übey’in vârislerinden develeri aldı ve Peygamberimizin emriyle fakirlere dağıttı. (Tirmizî)
(İşte bu) Allah’ın verdiği bir sözdür ve Allah verdiği sözden asla caymaz. Fakat insanların pek çoğu bunu bilmiyorlar.
O (kâfirler) dünya hayatının (sadece) görünen kısmını bilirler ve (dünyanın) sonunun (ne olacağını ise) asla bilemezler.1
1 Bütün bunlar, Allah’ın vadidir ve mutlaka gerçekleşecektir. Burada açık olarak iki va'd vardır. Birisi Rumların mağlubiyetlerinden sonra galip gelecekleri, birisi de Müslümanların Allah’ın yardımı ile ferahlayacaklarıdır. Bu iki va'd çok geçmeden tahakkuk etti. Bu suretle de bunun Peygamberimizin nübüvvetini ispat eden ilâhî bir mucize olduğu ortaya çıktı. Bu yüzden de birçoklarına hidayet nasip oldu. Buna rağmen bu iki açık va'd arasında “Eninde sonunda emir Allah’ındır.” ifadesi ile anlatılan başka bir va'd daha vardır ki o da; Rumların İranlılara galip olduktan sonra ileride Müslümanlara mağlup olacaklarına işaret eder. Nitekim Ebû Said el-Hudrî ve bazılarından rivayet edilen şâz kıraete göre baştaki (غُلِبَتِ) ma'lûm, (سَيَغْلِبُونَ) meçhul okunduğu takdirde ayetin manası; “Rum galip geldi fakat onlar bu galebelerinden sonra ileride mağlup olacaklar” şeklinde olur. Bu ise evvelkilerden daha uzak ve geleceğe ait olmak itibariyle daha mühim bir mucizedir. Zira İranlılara galip gelen Herakl’in kendi hayatında Rum orduları Hz. Ebu Bekr’in hilâfetindeki “Yermûk Savaşından” itibaren İslâm mücahitleri karşısında mağlup olmaya başlayarak Hz. Ömer zamanında Şam’ın fethiyle başlayıp ta İstanbul’un fethine kadar devam etmiş ve bu suretle bu mucize tamamen tahakkuk etmiştir. (Elmalılı)
Ve onlar Allah’ın, gökleri, yeri ve her ikisinin arasındakileri, hak1 ile ve belirli bir süre için yarattığını, kendi aralarında hiç düşünmüyorlar mı? Gerçekten insanların pek çoğu, (âhirette) Rablerine kavuşacaklarını kesinlikle inkâr etmektedirler.
1 Buradaki “hak”, şaşmaz ve asla değişmez kurallar anlamındadır.
O (kâfirler,) yeryüzünde gezip dolaşıp da kendilerinden öncekilerin sonlarının ne olduğunu hiç görmüyorlar mı? Hâlbuki onlar, kendilerinden daha güçlü idiler, toprağı altüst etmişler1 ve onu kendilerinin imar ettiğinden daha çok imar etmişlerdi. Peygamberleri de onlara apaçık deliller getirmişti. Allah onlara asla zulmetmedi, bilakis onlar (helâki getirecek suçu işleyerek) kendi kendilerine zulmettiler.2
1 Yani, ekin ekmek, ağaç dikmek, su veya maden çıkarmak için… 2 Yani Allah, onları suçsuz yere helâk etmiyordu. Aslında Allah, suçsuz yere helâk etse de zulüm olmaz. Çünkü Allah, her şeyin gerçek sahibidir. Ama Allah bunu yapmaz. Malikin mülkünde dilediğini yapması zulüm olmaz. Zulüm; bir başkasının hukukuna tecavüz edildiği zaman olur. Bir suçun cezâsını vermek ise zulüm değil, bilakis adalettir. Esas zulüm; zâlime hak ettiği cezâsını vermemektir.
Sonra en kötü cezâ (olan cehennem,) Allah’ın âyetlerini yalanlamaları ve onlarla alay etmeleri sebebiyle, kötülük yapanların oldu.1
1 Bu âyet, “Sonra, Allah’ın âyetlerini yalanlayıp, onlarla alay ederek kötülük yapanların sonu, pek kötü oldu.” diye tercüme edilebilir.
Yaratılışı ilk defa başlatan, sonra da onu aralıksız devam ettiren Allah’tır ve en sonunda hepiniz Ona döndürüleceksiniz.
Kıyamet kopacağı gün, günâhkârlar ümitlerini yitirerek (ne yapacaklarını şaşırıp) kalırlar.
(Allah’a) eş koştukları ilâhlarından kendilerine bir şefâatçi çıkmaz ve onlar, ortaklarını da inkâr ederler.
Kıyamet kopacağı gün var ya! İşte o gün, (inananlarla inanmayanlar) birbirlerinden ayrılırlar.
(Allah’ın istediği gibi) îman edip, (inandığı) iyi işleri yaşayanlara gelince onlar (cennet) bahçesinde (sevindirilirlerek) ağırlanırlar.
Âyetlerimizi ve âhirete kavuşmayı yalanlayarak, kâfir olanlara gelince; onlar da azapla yüz yüze bırakılırlar.
Öyleyse akşama ulaştığınızda1 ve sabaha kavuştuğunuzda2 (namaz kılarak) Allah’ın şânını yüceltin.
1 Akşam ve yatsı namazlarını kılın.2 Sabah namazını kılın.
Göklerde ve yerde her türlü övgünün Ona ait olduğunu (bilerek) günün sonuna1 ve öğle vaktine ulaştığınızda da (namaz kılarak Allah’ın şânını yüceltin.)
Allah ölüden diriyi, diriden de ölüyü çıkarır1 ve ölümünden sonra da yeryüzünü tekrar diriltir. İşte siz de (âhirette) aynen böyle diriltileceksiniz.
1 Yani gıdadan hayvan, yumurtadan civciv, cahilden âlim, kâfirden mü’min, uyuyandan uyanık çıkarır.
(Allah’ın) sizi topraktan yaratması sonra da sizin (yeryüzüne) yayılan bir beşer olmanız, Onun âyetlerindendir.
(Allah’ın) size kendi cinsinizden1 kendileriyle sükûnete eresiniz diye eşler yaratması ve eşlerinizle aranıza (sürekli) bir sevgi ve şefkat yerleştirmesi2 de Onun âyetlerinden dir. Şüphesiz bunda düşünen bir toplum için gerçekten âyetler vardır.
1 Allah, sizlere başka bir hayvan cinsinden değil de kendi cinsinizden yani sizin gibi insan cinsinden, eşler yaratmıştır. Yoksa kadını, erkeğin sol kaburga kemiğinden değil! Bu âyete göre, evlenen çiftlerin aralarında ısınma, meyil ve sükûnet kalmayıp, yerini kin ve nefret aldığı zaman, boşanmak meşru olur. Bk. (Nisâ:1, En’am: 98, A’raf: 189, Zümer: 6)2 İnsan türünün arasındaki sevgi ve şefkat, hayvanlar gibi sadece belirli dönemlere ait olmayıp, süreklidir. Hattâ bu sevgi ve şefkat sadece eşler arasında değil, tüm insanlar arasında da vardır ve esas olan da budur.
Göklerin ve yerin yaratılması, dillerinizin ve renklerinizin1 farklı olması da Onun âyetlerindendir. Şüphesiz bunda, bilenler için gerçekten âyetler vardır.
1 Bu âyetten; dillerin ve renklerin de Allah tarafından yaratıldığı anlaşılmaktadır. Zira insanlığın bilinen tarihinden günümüze kadar yeni bir dil de yeni bir ırk da ortaya çıkmamıştır. Buna göre insanların dilleri, garip seslerden gelişerek renkleri de bulundukları bölgelere göre evrimleşerek meydana gelmemiştir. Bk. (Bakara: 31, Hucurat: 13)
Geceleri uyumanız, gündüzleri lütfundan rızık aramanız da Onun âyetlerindendir. Şüphesiz bunda, (hakka) kulak veren bir toplum için gerçekten âyetler vardır.
Size şimşeği, hem korku hem de umut kaynağı olarak göstermesi, gökten su indirerek ölümünden sonra yeri onunla diriltmesi de Onun âyetlerindendir. Şüphesiz bunda da aklını kullanan bir toplum için gerçekten âyetler vardır.
Göğün ve yerin Allah’ın emriyle (kurulduğu düzen üzere) durması da Onun âyetlerindendir.1 Sonra sizi yeryüzünden kalkmaya çağırınca, (kabirlerinizden) derhâl çıkarsınız.
1 Bu âyet; “göğün ve yerin, (günü gelince) Onun emri ile durması (kıyametin kopması) da Onun mûcizelerindendir.” diye de tercüme edilebilir.
Göklerde ve yerdekiler O (Allah’a) aittir ve her şey Ona boyun eğer.
Yaratılışı ilk defa başlatan, sonra da onu aralıksız devam ettiren Allah’tır ve bu Ona göre çok kolaydır. Göklerde ve yerde en yüce sıfat Onundur ve O çok güçlüdür, hüküm (ve hikmet) sahibidir.
(Allah) size kendi hayatınızdan bir örnek veriyor. (Mesela); Size verdiğimiz rızıklarda, hiç köleleriniz, eşit şekilde hak sahibi ve birbirinizden çekindiğiniz gibi onlardan da çekinmeye râzı olacağınız ortaklarınız gibi olabilir mi? (de putlarınızı, Allah’la denk görüyorsunuz.) İşte Biz, aklını kullanabilen bir toplum için âyetleri böyle açıklarız.1
1 Bu âyette Allah, müşriklerin kölelerini bile kendilerine eşit görmezlerken, hiç işe yaramayan putlarının, Kendisine nasıl eşit veya eş olabileceğini, sert bir şekilde sorgulamaktadır. Bunu anlayamayanların da aklını kullanamayan kimseler olduğunu ifâde etmektedir. Konu ile ilgili diğer benzetmeler için Bk. (Nahl: 71, 75, 76)
Bilakis zâlimler, (hak bir) bilgiye dayanmadan sadece kendi (boş) arzularına uyuyorlar.1 Allah’ın şaşırttığını kim hak yola ulaştırabilir? (Bu hususta) onların yardımcıları da yoktur.
1 Heva: Nefsin kendiliğinden meylettiği arzusu, aşırı arzulara meyli ve keyfi demektir. Burada “(hak bir) bilgiye dayanmadan” ifadesinden “heva”nın iki kısım olduğu anlaşılmaktadır. Bunlardan birisi ilme uygun olan, birisi de olmayandır. İlme uygun olan heva, Hak nazarında fıtrat gayesine uygun olan meyillerdir. Zira şehvetlerin yaratılışı boşuna değildir. Onlar, insanları yaratılışlarının gayesine erdirmek için taraf-ı ilâhîce konulan birer sebeptir. Ancak şeytanî olan insan zekâsı, onu gayesinden çevirerek ilmin zıddına olarak soyut zevkler için boşu boşuna da israf eder. Meselâ iffet ve tenasül niyetiyle nikâh arzusu fıtratın gayesine uygun bir meyildir. Zina meyli ise ilme muhalif soyut bir hevadır. Genellikle böyle şeylere heva denilir. Ve işte müşrikler bir şey bildiklerinden dolayı değil, ilme uymayan hevâları ardında koştuklarından dolayı kendilerini hevesata esîr ederek haksızlıkla zulümkârlıkla şirke saptılar. Malik’i, mülküne ortak etmek, eşit tutmak haksızlığıyla Allah’a mülkünden, mahlûkatından şerikler uydurarak onlara taptılar, onları kendilerinin mâliki imiş gibi tuttular da hürriyetlerini onlara verdiler. (Elmalılı) Bk. (Furkan: 43)
O halde sen, bâtıl olan her şeyden uzaklaşarak yüzünü, Allah’ın insanların yaratılışına uygun olarak ortaya koyduğu hak dine, tamamen çevir. Zîrâ Allah’ın koyduğu değiştirilemeyen dinler, en doğru dinlerdir ama insanların pek çoğu bunu bilmiyorlar.1
1 Hanif: Lügatte sapıklıktan hak yola, çarpıklıktan doğruluğa, eğriden doğruya giden demektir. Bu kavram, İbrahim (a.s)’ın dinine isim olmuştur ki başka dinlerden, bâtıl mabutlardan çekinip yalnız bir Allaha eğilen, “müvahhid” demektir. Fıtrat ise; hakkı kabul ve idrak kabiliyeti, fıtrata sarılmak da, “hakkın emirleri doğrultusunda yaşamak” demektir. Buna göre dinîn iki kaynağı vardır: Biri fıtrat, diğeri ise kesb’tir. Fıtrat, ilâhîdir ve Allah’ın insanın rûhuna yerleştirdiği ve insana hep hakkı tavsiye eden yaratılışıdır. Bu hakka yönelme duygusu her insanın gönlünde gizli bir şekilde vardır. Kâfirler bile başı daralınca her ne kadar bunu belli etmeseler de bu duygularına sarılırlar. Kesb, ise gönülde bulunan bu duygunun istikametinde gidip, hakkı aramak, bulmak ve onun emirleri doğrultusunda yaşamaktır. İşte bu çabanın karşılığı, âhirette cennet, dünyada ise Allah’ın fıtrata uygun emirlerini yaşama huzuru ve rahatlığıdır. Çünkü Allah’ın ortaya koyduğu dinler, insanın fıtratına en uygun dinlerdir. Bu dinlerde, Allah insanın fıtratını değiştirmedikçe asla değişme olmaz. Ancak âhirette bir değişme olabilir. Zîrâ âhirette Allah, insanı yepyeni bir fıtratla yaratacaktır. Sonuç olarak; dinsizlik ve Allah’tan başkasına tapmak fıtrata aykırı bir sapkınlıktır. Fıtrat dini demek, “Allah’ın dini” demektir. O da “hanîflik” yani İslâm’dır. Fakat insanların pek çoğu bunu bilmezler de dini fıtratta değil, âdette ararlar veya boş arzularına uyarak, Allah’ın dinini değiştirmeye kalkarlar.
Ona gönülden bağlanarak yönelin, Ondan hakkıyla sakının, namazı dosdoğru ve devamlı kılın ve sakın müşriklerden de olmayın.
(Bir de sakın) o, dinlerini bölük pörçük eden, kendileri param parça olmuş ve her biri de kendi elindekiyle övünüp duran kimselerden de olmayın.1
1 Dinlerini ayıran, parça parça olan, yani fıtratı kavrayacak bir ruh ve vicdanla hareket etmeyip her biri, kendi kuruntusuna veya birilerinin kendilerine dayattığı sapkın yollara, dünya menfaatlerine, şöhret davasına göre bir heva ile dînini ayırıp ayrı bir önder arkasına düşerek fırka fırka olan ve her biri kendilerindekine güvenen ve kendilerinden başka doğru kabul etmeyenlerden olmayın.
İnsanlara bir zarar dokunduğu zaman, Rablerine gönülden bağlanarak duâ ederler, sonra da (Allah) onlara kendisinden bir rahmet tattırınca hemen onlardan bir grup Rablerine şirk koşarlar.1
1 Şükredecek yerde, tutarlar da bu, şundan oldu, bundan oldu, benden oldu, senden oldu diyerek Allah’ın lütfunu başkalarına yamamaya kalkarlar.
(Onlar bunu) kendilerine verdiğimiz (nîmetlere karşı) nankörlük etmek için (yaparlar). (Ey kâfirler! Dünya nîmetleri ile biraz) oyalanın (bakalım) yakında gerçeği öğreneceksiniz.1
Yoksa Biz onlara, ispatlayıcı bir delil indirdik de Ona ortak koşmalarını o mu söylüyor?
Biz insanlara bir rahmet (bereket) tattırdığımız zaman, onunla sevinirler; kendi elleriyle yaptıkları sebebiyle onlara bir sıkıntı isabet ettiğinde ise hemen (Allah’ın rahmetinden) ümit kesiverirler.1
1 Bir hadîs-i şerifte: “Mü'min taze ekine benzer rüzgâr estikçe yatar yine kalkar, kâfir çam ağacına benzer rüzgâr estikçe güler fakat bir kere yıkılınca artık kalkamaz.” buyurulmuştur. (Elmalılı)
Onlar, Allah’ın rızkı dilediğine genişletip (dilediğine) de daralttığını görmüyorlar mı? Şüphesiz bunda îman eden bir toplum için, gerçekten ibretler vardır.
Akrabaya, yoksula ve yolda kalan kimseye1 hakkını2 ver. Bu, Allah’ın rızasını kazanmak isteyenler için daha hayırlıdır ve işte bunlar da gerçekten kurtuluşa erenlerdir.
1 Yol çocuğu; “yolda kalmış kimse” demektir.2 Bu hak; maddi yardım, ziyaret ve her türlü iyilik, demektir. Hak dininin, doğruluğunun gereği; böyle uzak yakın demeyip hakkı yerine koymaktır. Kimsenin hakkını yemeyi bırakmak, kim olursa olsun muhtaç olanlara mümkün olan yardımı yapmak, infak etmek ve bakmaktır. Muhtaç olan akrabanın insanda bir hakkı olacağı gibi geçimsiz kalmış bir bîçarenin, yolda kalmış bir seyyahın bütün toplumda bir hakkı vardır. Binaenaleyh İslam devlet yapılanmasında bunları gözetecek müesseseler yapılmalıdır.
İnsanların malları içerisinde artması için verdiğiniz fâiz,1 Allah katında artmaz.2 Ama Allah’ın rızasını kazanmak isteyerek verdiğiniz zekât(a gelince); işte (onu verenler sevaplarını ve mallarını) kat kat artıranlardır.3
1 Faiz hakkında inen ilk âyet bu âyettir. İlk defa bu âyette faizin iyi olmadığı vurgulanmış ve daha sonra da haram kılınmıştır. Riba (faiz) ile ilgili olarak Bk. (Bakara: 275, 276, 278, Nisâ: 161, Âlu İmrân: 130)2 Buradaki Riba ile ilgili olarak iki görüş vardır. Bazıları bundan maksadın bilinen riba, yani fâiz olduğunu söylemişlerdir ki zâhir olan da budur. Bazı müfessirler de buradaki riba tabirinin mecaz olup karşılığı gözetilerek verilen hediyeler ve rüşvetler olduğu kanaatine varmışlardır. (İbnu Abbas) Buna göre fazlasıyla karşılığı gözetilerek verilen hediyeler bir nevi fâizciliğe benzetilerek kötülenmiştir. Nitekim bilinen faiz hakkında “yemek” tabiri kullanılırken burada “vermek” ifadesi kullanılmıştır. Buna göre bu ayet : “Halkın mallarında nemalanarak fazlasıyla karşılığını almak için verdiğiniz hediyeler Allah katında artmaz” şeklinde de anlaşılabilir. 3 Bk. (Bakara: 261)
(Önce) sizi yaratan, sonra size rızık veren, sonra da sizi vefat ettiren, daha sonra da sizi (âhirette tekrar) dirilten, hep Allah’tır. Hiç sizin Allah’a ortak koştuklarınızdan, bunların herhangi birini yapabilecek birisi var mı? Allah onların kendisine ortak koştukları şeylerden çok uzak ve pek yücedir.
İnsanların elleriyle yaptıkları (günâhları) yüzünden, karada ve denizde düzen bozuldu.1 Belki dönerler diye2 (Allah) onlara, yaptıklarının bir kısmını (zaman zaman) tattırıyor.3
1 Yani Allah’ın yarattığı fıtrî nizam bozuldu. Gerek tabiî ve gerek sosyal hayatta uygunsuzluklar meydana geldi. İnsanların elleriyle yaptıkları yüzünden fıtratın hilâfına şirk, ahlaksızlık, haksızlık, çeşitli hevalar, türlü türlü mezhepler, meşrepler, cemaatler adı altında Allah’ın koyduğu ilahi nizam bozuldu.2 Yani yaptıklarının acısını biraz tatsınlar da tevbe edip şirkten vazgeçerek fıtrat dinine, hakka dönsünler diye. 3 Bu âyet “İnsanların elleriyle yaptıkları sonucunda, karada ve denizdeki (doğal denge) bozuldu. Belki (hatalarından) dönerler diye, (Allah) onlara, yaptıklarının kötü sonuçlarını (zaman zaman) tattırıyor” şeklinde de tercüme edilebilir.
(Onlara): “yeryüzünde gezin de sizden önceki, çoğu müşrik olan (toplumların) sonunun nasıl olduğunu, bir görün!” de.
Sen Allah’tan başkasının geri çeviremeyeceği ve insanların (Müslüman ve kâfirler olarak) birbirlerinden ayrılacakları (kıyamet) günü gelmeden önce, yüzünü dosdoğru din olan (İslâm’a) çevir.1
Kim inkâr ederse, onun inkârı kendisinedir.1 Kim de (inandığı) iyi işleri yaparsa, onlar da kendilerine (cennette) rahat bir yer hazırlamış olurlar.
1 Yani inkârının sorumluluğuna katlanır.
(İşte bu, Allah’ın istediği gibi) îman edip, (inandığı) iyi işleri yaşayanları kendi lütfundan ödüllendirmesi içindir. Şüphesiz O, kâfirleri kesinlikle sevmez.
Size kendi rahmetinden tattırmak, emriyle gemileri yürütmek ve Onun lütfundan (rızkınızı) aramanıza, müjdeci olmak üzere rüzgârları göndermesi O (Allah)’ın mûcizelerindendir. Umulur ki (Allah’ın nîmetlerine) şükredersiniz.
Yemin olsun Biz senden önce, kendi kavimlerine apaçık belgeler getiren peygamberler gönderdik ve sonunda (peygamberlere îman etmeyen) günâhkârları da helâk ettik. Böylece, inananlara yardım etmek, Bizim üzerimize bir borç oldu.
Rüzgârları gönderip, bulutları hareket ettiren, onları gökte dilediği gibi yayan ve parçalayan, hep Allah’tır. Sonunda sen onların arasından çıkan yağmuru Allah’ın kullarından dilediğine verdiğinde, onların derhal sevince boğulduklarını görürsün.
Hâlbuki onlar, yağmurun yağmasından kısa bir süre önce neredeyse umutlarını, tamamen kesmişlerdi.
Şimdi (Ey İnsanoğlu!) Allah’ın rahmetinin eseri olarak ölümünden sonra yeryüzünü nasıl dirilttiğine bir bak. Şüphesiz O, ölüleri de böyle diriltecektir. Çünkü Onun her şeye gücü yeter.
Yemin olsun Biz bir rüzgâr göndersek de onlar, yeryüzündeki (bitkilerinin) sarardığını görseler hemen onun ardından (önceki rahmetimizi) inkâr ederler.
Bil ki sen (hakka) daveti ölülere1 işittiremediğin gibi, arkalarını dönüp giden sağırlara da duyuramazsın.2
1 Mevta’dan kastedilen “hakkı duymayan kâfirler”dir. Allah’ın âyetlerinden hiç etkilenmedikleri için duygusuzlukları yönüyle ölülere benzetilmişlerdir. Nitekim devamındaki sağırlar ve körler de böyledir. 2 Bk. (Neml: 80)
Sen körleri de saptıkları yoldan çevirip hak yola getiremezsin. Sen (hakkı) ancak (gönülden) teslim olarak âyetlerimize îman edenlere, duyurabilirsin.1
Sizi (önce) zayıf olarak yaratan, bu zayıflığın ardından (size) güç veren, sonra bu güçlü (dönemin) ardından Sizi (tekrar) zayıflatan ve saçlarınızı ağartan da hep Allah’tır. O ne dilerse onu yaratır. Çünkü O her şeyi bilen, her şeye gücü yetendir.
Kıyametin koptuğu gün, günâhkârlar (dünyada) ancak bir saat kadar yaşadıklarına yemin ederler. İşte onlar (dünyada haktan) böyle çevriliyorlardı!
Kendilerine ilim ve îman verilenler1 ise (onlara): “Yemin olsun ki siz, Allah’ın kitabında2 yazılan, o yeniden diriliş gününe kadar (dünyada) kaldınız. İşte bu da yeniden diriliş günüdür. Ama siz, bunu (bir türlü) bilmiyordunuz.” derler.
1 Kendilerine ilim ve îman verilenler: melekler, peygamberler, ümmetin âlimleri, ümmetin mü’minleri veya tüm mü’minler olabilir. (Kurtubî)2 Yani levh-i mahfuzda…
Artık o gün zâlimlerin mazeretleri de bir fayda vermeyecek ve onlardan Allah’ı hoşnut etmeye çalışmaları da istenmeyecek.
Biz, bu Kur’an’da insanlara her türlü örneği getirdik. Ama sen, onlara bir âyet getirince o kâfirler, kesinlikle: “Siz ancak düzmece şeyler ortaya koyuyorsunuz.” derler.
Böylece Allah da anlamak istemeyenlerin kalplerini mühürler.
(Ey Muhammed!) Sabret, şüphesiz Allah’ın sana verdiği söz gerçektir ve hakka gerçekten inanmayanlar seni kesinlikle, gevşekliğe sürükleyemezler.