Bu Kitabın indirilmesi, çok şerefli ve her şeyi bilen Allah tarafındandır.
(O Allah) günâhı bağışlayan, tevbeyi kabul eden, azabı şiddetli, lütfu bol olandır. Kendisinden başka ilâh yoktur, dönüş ancak Onadır.
Allah’ın âyetleri ile ancak kâfirler bilgisizce tartışır. Öyleyse onların yeryüzünde (rahatça) gezip dolaşması sakın seni aldatmasın.
Onlardan önce Nûh toplumu ve daha sonra gelen farklı toplumlar da (Peygamberlerini) yalanladılar. Hattâ her ümmet, kendi Peygamberini öldürmeğe (bile) yeltenip, hakkın yerine bâtılı hâkim kılmak için çalıştılar. Ben de onları helâk ediverdim. (Sonunda) Benim cezâlandırmam, nasılmış? (gördüler.)
Böylece Rabbinin (ezelî ve ebedî ilmiyle bilip) kâfirler hakkındaki; “gerçekten onlar cehennemliktir” sözü, yerini buldu.1
1 Çünkü onlar, Allah’ın bu sözünden dolayı değil, kendi cüz’i iradeleriyle inanmayarak cehennemi hak etmişlerdir. Allah ise, bunu önceden bilerek söylemiştir. Tıpkı Bakara: 6 ve 7. ayette “(Ey Muhammed!) Uyarmanın da uyarmamanın da kendileri için bir farkı olmayan o kâfirler, (sana) asla îman etmeyecekler. Çünkü Allah, onların kalplerini ve (gönül) kulaklarını mühürlemiştir ve onların (gönül) gözlerinin üzerinde de perde vardır. En büyük azap ise işte böylelerinedir.” Şeklinde belirtildiği gibi… Bu şekildeki bilgi ve bu bilginin açıklanması sadece Allah’a mahsustur. Çünkü bu bilgileri ancak ezelî ve ebedî bir ilme sahip olan Allah bilebilir ve bunlar ğaybi bilgilerdir. Allah’ın kâfirler hakkındaki; “gerçekten onlar cehennemliktir” sözünün, yerini bulması bu sözün doğruluğunun ispat edilmiş olması demektir.
Allah’ın hükümranlığına tam teslim olanlar ve Onun katında bir değeri bulunanlar,1 Rablerini hamd ile yüceltir. Ona hakkıyla inanır ve îman edenler için de: “Ey Rabbimiz! Sen rahmet ve ilminle her şeyi kuşatırsın, tevbe edenleri ve senin yolunda gidenleri affet ve onları cehennem azabından koru.” diyerek af dilerler.
1 Genellikle birçok tefsirde âyetin bu bölümü; “Arş’ı taşıyanlar ve onun çevresinde bulunanlar...” şeklinde tercüme edilmiştir. Ancak; Zemahşeri ve Beyzavi “arşın taşınmasının” mecâzî olabileceğini ve “arşın sahibine yakın olmanın da” kinâye olabileceğini söylerler. Yukarıdaki tercüme bu mecâz ve kinâye esas alınarak yapılmıştır. Hamele-i Arşla ilgili olarak; “bunlar büyük Meleklerdir ki Hâkka Suresinde adetlerinin kıyamet günü sekiz oldukları belirtilmiştir” denilmiştir. Muhyîddin-i Arabî ve buna benzer bazıları, ğayba taş atarak bunların sayılarının bu gün dahi sekiz olduğunu söylemişler ise de bazıları, “bu gün dört olup kıyamet günü diğer dört Melek ile teyit olunarak sekiz olacaklarını” sanki Allah’tan bir vahiy almışçasına uydurmuşlar ve yalanlarına yalan katmışlardır. Bazı yeni yetmeler de onlara inat bunların, “kulluk sorumluluğunu sırtlanan mü’minler” olduklarını söyleyerek yeni bir yalan uydurmuşlardır. Bu konuda Seyyid Kutub da özetle: “Biz insanlar, arşın nasıl bir şey olduğunu bilmiyoruz. Onu herhangi bir şeye benzeterek de tasvir edemeyiz. Taşıyıcı meleklerin onu nasıl taşıdıklarını da onun çevresinde görevli olanların, orada nasıl bir işlev gördüklerini de bilmiyoruz. Sûrenin akışına göre bu âyette; Allah katında yüksek derecelere sahip kulların, Ona îman edip ve Rablerini övdükten sonra yeryüzündeki inanmış insanlara duâ edişleri ifâde edilmektedir.” demektedir. Tabiî ki en doğrusunu Allah bilir.
(Ve devamla:) “Ey Rabbimiz! Onları da babalarından, eşlerinden ve soylarından iyi olanları da kendilerine vâdettiğin Adn cennetlerine girdir. Çok güçlü, hüküm (ve hikmet) sahibi olan ancak Sensin.”
“Ve onları, bütün kötülüklerden koru. Sen kimi kötülüklerden korursan o gün onu gerçekten bağışlamışsındır. İşte en büyük kurtuluş budur” (diye duâ ederler.)
Şüphesiz o gün kâfirlere: “Siz, îmana çağırıldığınızda (gerçekleri) inkâr ederken, Allah’ın size olan öfkesi,1 sizin (şimdi) kendi kendinize olan öfkenizden2 çok daha büyüktü.” denilecek.
1 Bu öfkeyi, beşerî öfke anlamında anlamamak gerekir. Allah’ın öfkesi, mecâzen; “rahmetinden kovmak, nîmetlerine ulaştırmamak” anlamına gelebilir.2 Kıyamet günü kâfirler; 1- Kıyameti, Cenneti ve Cehennemi gördükleri zaman bunları inkârda ısrar ettiklerinden dolayı kendilerine, 2- Dünyada peşlerinden gidip de ahirette kendilerine hiçbir yararı olmayan putlaştırdıkları önderlerine, 3- Cehenneme girdiklerinde şeytanları onlara, “bizim sizin üzerinizde bir saltanatımız yoktu. Biz sizi davet ettik siz de bizi dinlediniz. Kötüleyecekseniz kendinizi kötüleyin.” demesine, çok öfkelenecekler.
Kâfirler de: “Ey Rabbimiz! (Korkumuzdan) öldük öldük dirildik,1 artık günâhlarımızı da itiraf ettik. Şimdi bize (şu cehennemden), bir çıkış yolu var mı?” derler.
1 Âyetin bu bölümünün, (Bakara: 28) esas alınıp kelime anlamıyla tercüme edilirse anlamı, “Ey Rabbimiz! Bizi iki kez öldürdün ve iki kez dirilttin...” şeklinde olur. Ancak bu tercümedeki ölüş ve dirilişler tefsirlerde çok çeşitli şekillerde izah edildiğinden reenkarnasyoncular ve bazı sûfi meşrepleri tarafından çok fazla istismar edilmektedir. Ancak (Mülk: 4)’de tesniyenin çokluk için kullanıldığı esas alınırsa, bu ifâdenin mecâz olduğu anlaşılmaktadır. Yukarıdaki tercüme de bu düşünceyle yapılmıştır ve bu tercüme âyetin çizdiği tablonun öncesine ve sonrasına daha uygun düşmektedir. Ayrıca; “iki ölüm öldürdün, iki dirim dirilttin” ifadesinden kabir azabına da delil getirenler olmuştur. Bazıları da birinci öldürme, Dünya hayatını bitiren ilk ölüm, ikinci öldürme, kabirdeki birinci dirilmeyi takip eden ölüm, ikinci dirilme de kıyamette yeniden diriliş (ba's) demişlerdir. Bir kısmı da; birinci ölüm bedene ait ölüm ve hayat, ikincinin de ruha ait ölüm ve hayat diye mülâhaza etmişlerdir.
(Bunun üzerine onlara): “Siz zâten hep böylesiniz. Tek olan Allah’a çağırıldığı zaman (Allah’ı) inkâr eder, Ona şirk koşulunca da (putlara) inanırdınız. Artık (bugün) hüküm, çok yüce ve büyük olan Allah’ındır.” denilecek.
Size mûcizelerini gösteren, sizin için gökten rızık indiren1 Odur. Fakat bunları ancak Ona gönül verip düşünenler anlar.
1 Gerek yağdırdığı yağmurlarla yerden bitkiler yaratarak, gerekse Peygamberlerine ilâhî kitaplarla mükemmel hükümler göndererek…
Öyleyse kâfirler hoşlanmasa da dini yalnız Allah’a has kılarak sadece Ona, gönülden yalvarın.
1 Müşriklerin Allah’a imanla birlikte şefaatçi olsunlar diye Allah’la aralarına soktukları putlara yalvardıkları gibi yapmayın. Allah’la aranıza şefaatçi veya aracı olacaklar diye uyduruk önderler, efendiler ve koruyucuları sokmayın. Böyle yapmazsanız uydurduğunuz yeni dinle Allah’ın huzuruna varırsınız.
Çünkü dereceleri yükselten, kâinatın tek hâkimi olan, kıyametin1 (dehşetini) haber vermek için kullarından dilediğine emriyle melek (indirip vahiy) gönderen sadece O (Allah’tır).
1 Telâk Günü: Kavuşma günü, kıyamet günü demektir. Zîrâ o gün rûhlar ve cisimler, göktekiler ve yerdekiler, yapılan işler ve bunları yaptıranlar, kendilerine tapılanlar ve bunlara tapanlar, birbirlerine kavuşacaklar veya birbirleriyle çatışacaklardır.
O gün onların, bütün foyalarının ortaya çıktığını ve hiç bir şeylerinin Allah’tan gizlenemeyeceğini (anladıkları) gündür. (İşte o gün) hükümranlık, tek ve her şeye istediği gibi hâkim olan Allah’tan başka kimin olabilir?
Bugün her insan ancak kazandığının karşılığını görür. Bugün (kimseye) zulmedilmez. Şüphesiz Allah, hesabı çok çabuk görendir.
(Ey Muhammed!) Onları, yaklaşmakta1 olan, yüreklerin gırtlaklara dayanıp yutkunup duracakları o (kıyamet) günü ile uyar. (O gün,) zâlimlerin koruyucusu da sözü dinlenecek bir şefâatçisi de olmayacaktır.
1 Âzife Günü: Yaklaşmakta olan felâket, ölüm saati, ölümü aratan o kıyamet saati yahut hesap görülüp cezâ kesilip de cehenneme girilmek üzere olunan saat demektir.
(Allah) gözlerin art niyetli bakışlarını da gönüllerin gizlediği düşünceleri de bilir.
Allah adaletle hükmeder. Oysa (kâfirlerin) Allah’ı bırakıp da yalvardıkları kimseler, hiç bir şeye hükmedemezler. Gerçekten O (Allah) her şeyi işitendir, görendir.
O (kâfirler) yeryüzünde gezip dolaşıp da kendilerinden öncekilerin sonlarının ne olduğunu hiç görmüyorlar mı? Hâlbuki onlar kuvvet ve yeryüzündeki eserleri bakımından kendilerinden daha güçlü idiler. Fakat Allah onları günâhları sebebiyle helâk ediverdi ve onları Allah’ın helâkinden (kurtaracak) bir koruyucu da olmadı.
Çünkü onlar, Peygamberleri kendilerine apaçık mûcizeler getirir getirmez (onları) inkâr ettiler. Allah da onları helâk ediverdi. Şüphesiz O, çok güçlüdür, cezâsı çok şiddetli olandır.
23,24. Yemin olsun Mûsa’yı (da) âyetlerimizle1 ve apaçık bir mûcizeyle2 Firavuna, Hâmâna ve Kârûna gönderdik. Fakat onlar: “Bu yalancıdır (ve) büyücüdür.” dediler.
1 Buradaki âyetlerden maksat Tevrât değil, A’raf ve Neml sûresinde bahsedilen dokuz mûcizedir. Bunlar da; “âsâsının yılana dönmesi, elinin beyazlaşması, tûfân, çekirge, haşere, kurbağa, mal ve can noksanlığı, suların kan olması ve denizin yarılmasıdır.” Konu ile ilgili olarak Bk. (A’raf: 133, Hûd: 96, İsrâ: 101, Neml: 12) 2 Apaçık mûcize ise; “âsâ ve yed-i beyzâ’dır.”
23,24. Yemin olsun Mûsa’yı (da) âyetlerimizle1 ve apaçık bir mûcizeyle2 Firavuna, Hâmâna ve Kârûna gönderdik. Fakat onlar: “Bu yalancıdır (ve) büyücüdür.” dediler.
1 Buradaki âyetlerden maksat Tevrât değil, A’raf ve Neml sûresinde bahsedilen dokuz mûcizedir. Bunlar da; “âsâsının yılana dönmesi, elinin beyazlaşması, tûfân, çekirge, haşere, kurbağa, mal ve can noksanlığı, suların kan olması ve denizin yarılmasıdır.” Konu ile ilgili olarak Bk. (A’raf: 133, Hûd: 96, İsrâ: 101, Neml: 12) 2 Apaçık mûcize ise; “âsâ ve yed-i beyzâ’dır.”
Bunun üzerine (Mûsa) kendilerine tarafımızdan gerçekleri1 getirince: “Onunla birlikte îman edenlerin oğullarını öldürün, kadınlarını sağ bırakın.” dediler. Kâfirlerin tuzağı (bile) sapkınlıktan başka (bir şey) değildir.
1 Yani gerçeklerle dolu olan Tevrât’ı...
Firavun: “Bırakın beni, Mûsa’yı öldüreyim de o (gitsin) Rabbine yalvara dursun. Zîrâ ben, onun dininizi değiştirmesinden ya da yeryüzünde bozgunculuk çıkarmasından korkuyorum.” dedi.1
1 Anlaşılıyor ki Hz. Musa’nın mucizeleri karşısında Firavunun zulmü kırılmış, dilediğini yapamaz olmuş ve şaşırmıştı. A'raf Sûresinde de geçtiği üzere mesele toplumun görüşüne müracaattan ibaret kalmamış, bir müdahale mahiyetini almış olmalı ki; “bırakın beni” diye bağırıyordu. Demek ki o Firavun, cebrini yürütemez olmuş ve şaşırmış idi. Şaşkınlığından hezeyan ediyor, bir taraftan; “o Rabbine duâ etsin” diye Allah’ı inkâr veya hafife almak istiyor, bir taraftan da “dininizi değiştirecek” diye dindarlık gösteriyordu. Belki de onun Allah dediği kendi saltanatı idi. (Elmalılı)
Mûsa: “Gerçekten ben hesap gününe inanmayan tüm büyüklük taslayanlardan, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz (olan Allah)’a sığınırım.” dedi.
(Bunun üzerine) Firavun’un ailesinden, (o zamana kadar) îmanını gizleyen inanmış bir adam,1 şöyle dedi:2 “Siz, Rabbim Allah’tır dediğinden dolayı, size Rabbinizden apaçık belgeler getiren bir adamı mı öldüreceksiniz? (Sonra) eğer o yalancı ise yalanı kendi zararınadır. Yok, eğer doğru söylüyorsa (o zaman) sizi tehdit ettiği şeylerin bir kısmı başınıza gelebilir. Şüphesiz Allah ölçüyü kaçıranı, çok yalan söyleyeni, hak yola asla ulaştırmaz.”
1 Bazıları bu zatın İsrail oğullarından olduğunu zannetmişlerse de (مِنْ اٰلِ فِرْعَوْنَ) ifadesi bu zatın daha ziyade Mısırlılardan ve belki Firavunun kendi hanedanından olduğuna delalet eder. Bu mü’min kimse hakkında pek çok rivayet vardır ama verilen bilgiler sıhhatli değildir. Bu zat hakkında söylenecek en güzel söz; “o, Allah’ın Firavunun karşısına çıkardığı, önce imanını gizleyerek bir müddet Firavunu avutmuş ise de nihayet Hz. Musa’nın katli kararı karşısında meydana çıkmak lüzumunu hissederek evvelâ nasihate başlamış, sonra da açıktan bir mücahede meydanına atılmış imanlı bir mü’min kuldur”dan ibarettir.2 Bu âyete göre; bir kişi kalben Allah’a îman eder fakat bunu dili ile söylemezse mü’min’dir. Ancak îmanını açıklamadıkça Müslümanlar arasında mü’min işlemi göremez. Yine bir kimse de kalben inkâr ederse kâfir olur, bunu dili ile söylemezse Allah katında münâfıktır. Eğer bir Müslüman’ın can korkusu söz konusu ise, îmanını gizlemesinde bir sakınca yoktur. Bunu Şia’daki “takiyye” ile karıştırmamak gerekir. Zira Şiiler arasında takiyye iman esaslarından sayılarak; “takiyye vacibdir ve onu terk eden, namazı terk etmiş gibi olur” denilmiştir. Takiyye, kâfirlere karşı kullanılacak bir silahtır. Ancak ayrı anlayışta olan bir başka Müslüman kesime karşı, -şiilerin, Sünnilere karşı kullandıkları gibi- kullanılamaz. Takıyye ile ilgili olarak Bk. (Âlu İmran: 28, Nahl: 106 ve dipnotları.)
“Ey kavmim! Buraların güçlüleri olarak bugün hâkimiyet sizdedir. Eğer Allah’tan bir azap gelirse, bize kim yardımcı olabilir?” dedi. (Bunun üzerine) Firavun da: “Ben, size sadece kendi görüşümü gösteriyor ve sizi en doğru yola yöneltiyorum.” dedi.1
1 Böylece Firavun, başka bir seçenek bırakmayarak tam bir despot olduğunu açıkça ifade etmiş oldu.
Îman eden adam: “Ey kavmim! Ben geçmiş ümmetlerin (helâk edildiği) günler gibi bir günün, sizin de başınıza gelmesinden korkuyorum.”
“Tıpkı, Nûh, Âd, Semûd ve onlardan sonra gelen toplumların durumu gibi. (Şunu iyi bilin ki) Allah, kullarına asla zulüm etmek istemez.”
32,33. “Ve ey kavmim! Doğrusu ben sizin için o herkesin feryat ederek arkasını dönüp kaçmak isteyeceği (kıyamet)1 gününden korkuyorum. O gün sizi Allah’ın azabından kurtaracak kimse de yoktur. Allah kimi saptırırsa artık onun için bir yol gösterici de yoktur.”
1 Yevm’üt-Tenad: Çığrışma, bağrışma günü demektir ki Kıyamet Gününün başka bir ismidir. Çünkü o gün kâfirler, birbirlerine feryat ü figan ile bağrışacaklar, yetişen yok mu diye feryat edecekler. Yahut Cennet ehli, Cehennem ehline, Cehennem ehli de Cennet ehline nidâ edecekler.
32,33. “Ve ey kavmim! Doğrusu ben sizin için o herkesin feryat ederek arkasını dönüp kaçmak isteyeceği (kıyamet)1 gününden korkuyorum. O gün sizi Allah’ın azabından kurtaracak kimse de yoktur. Allah kimi saptırırsa artık onun için bir yol gösterici de yoktur.”
1 Yevm’üt-Tenad: Çığrışma, bağrışma günü demektir ki Kıyamet Gününün başka bir ismidir. Çünkü o gün kâfirler, birbirlerine feryat ü figan ile bağrışacaklar, yetişen yok mu diye feryat edecekler. Yahut Cennet ehli, Cehennem ehline, Cehennem ehli de Cennet ehline nidâ edecekler.
“Yemin olsun, size daha önce Yûsuf da apaçık deliller getirmişti. O zaman onun size getirdikleri hakkında da şüphe edip durmuştunuz. Sonunda o, vefat edince: ‘Allah, ondan sonra da kesinlikle bir Peygamber göndermeyecek’1 demiştiniz.2 Allah ölçüyü kaçıran şüphecileri işte böyle saptırır.”
1 Böylece, Hz. Yûsuf’un Peygamberliğini inkâr etmekle kalmayıp, ondan sonra gelecek Peygamberleri de inkâr edeceklerini söylemiş oldular. İnanmadıkları Allah’ın ne yapıp ne yapmayacağını da bilme ukalâlığını yaptılar.2 Hz. Mûsa’nın Firavunu ile Hz. Yûsuf’un Firavunu aynı Firavun değildir. Hz. Yûsufun Firavunu Amâlika kabîlesinden, Hz. Mûsa’nın Firavunu ise Kıbtîdir. (Kurtubî)
“Ellerinde kendilerine gelen hiç bir delil bulunmaksızın, Allah’ın âyetleriyle mücadele edenler, Allah’ın huzurunda ve îman edenlerin yanında çok kötü (kimseler)dir. Allah, büyüklük taslayan her zorbanın kalbini de işte böyle mühürler.” dedi.
36,37. (Bunun üzerine) Firavun: “Ey Hâmân,1 bana yüksek bir kule yap, yollara, göklerin yollarına ulaşırım da belki Mûsa’nın ilâhının ne olduğunu anlarım. Çünkü ben, onun yalancı olduğu kanaatindeyim”2 dedi. Böylece Firavun’a yaptığı kötü işi, güzel göründü ve (bu yüzden) hak yoldan alıkonuldu. Firavun’un tuzağı hüsrandan başka (bir işe de) yaramadı.
1 Hâmân ile ilgili olarak Bk: (Şuara: 6 ve dipnotu.)2 Aslında Firavun, bu sözleriyle Hz. Mûsa’yı hafife almak istiyordu. Bir de kendi saçmalıklarını ispat etmek için, güya bilimselliğe, yani deneye sığınmaya çalışıyor ve bunu sadece halkı aldatmak için bir hile, olmak üzere yapıyordu. Ayrıca “Çünkü ben, onun yalancı olduğu kanaatindeyim.” diyerek de fikrini önceden ihsas ediyordu. Bk. (Kasas: 38)
36,37. (Bunun üzerine) Firavun: “Ey Hâmân,1 bana yüksek bir kule yap, yollara, göklerin yollarına ulaşırım da belki Mûsa’nın ilâhının ne olduğunu anlarım. Çünkü ben, onun yalancı olduğu kanaatindeyim”2 dedi. Böylece Firavun’a yaptığı kötü işi, güzel göründü ve (bu yüzden) hak yoldan alıkonuldu. Firavun’un tuzağı hüsrandan başka (bir işe de) yaramadı.
1 Hâmân ile ilgili olarak Bk: (Şuara: 6 ve dipnotu.)2 Aslında Firavun, bu sözleriyle Hz. Mûsa’yı hafife almak istiyordu. Bir de kendi saçmalıklarını ispat etmek için, güya bilimselliğe, yani deneye sığınmaya çalışıyor ve bunu sadece halkı aldatmak için bir hile, olmak üzere yapıyordu. Ayrıca “Çünkü ben, onun yalancı olduğu kanaatindeyim.” diyerek de fikrini önceden ihsas ediyordu. Bk. (Kasas: 38)
Îman eden adam: “Ey kavmim! Siz bana uyun,1 ben de sizi en doğru yola ulaştırayım.”
1 Yani benim de inandığım, Hz. Mûsa’nın getirdiği şu hak dine uyun.
“Ey kavmim! Gerçekten şu dünya hayatı, sadece gelip-geçici bir eğlencedir. Şüphesiz (asıl) ebedî olarak durulacak yurt, âhiret yurdudur.”
“Kim bir kötülük işlerse, sadece tam karşılığıyla cezâlandırılır. Erkek veya kadın kim de îman etmiş olarak inandığı iyi işleri yaşarsa, onlar da içerisinde hesapsız olarak rızıklandırılmak üzere, cennete girer.”
“Ey kavmim! Ben sizi kurtuluşa çağırırken niçin siz beni ateşe çağırıyorsunuz?”
“Siz beni Allah’ı inkâra ve hakkında hiç bilgim olmayan şeyleri Ona ortak koşmaya çağırıyorsunuz. Hâlbuki ben sizi çok şerefli ve pek bağışlayan (Allah’)a çağırıyorum.”
“Şurası bir gerçektir ki, sizin beni kendisine çağırdığınız şeyin, dünyada da âhirette de davete değer bir tarafı yoktur. Şüphesiz, bizim dönüşümüz Allah’adır. Haddi aşanların hepsi cehennemliktir.”
“Benim size söylediklerimi, pek yakında anlayacaksınız. Ben ise işimi Allah’a emanet ediyorum ve şüphesiz Allah, kullarını görür.”1 dedi.
1 Bu sözler gösteriyor ki bu zat Hz. Musâ’ya yardım etmek için Firavuna karşı huruç etmiş, kavmini kendisine uymaya davete başlamıştır. Bundan dolayı bazıları bunu Hz. Musâ zannetmişlerse de bu ayetin zahirine terstir.
Sonunda Allah onların kurdukları tuzaklardan onu korudu ve Firavun’un ailesine de azabın en kötüsü iniverdi.1
1 Bu suretle Allah onu, Firavunun kurduğu tuzakların şerrinden korudu. Yani onlar Firavun ve avenelerinin düştükleri kötü amellere düşmedikleri gibi Firavun ve avenelerinin onlar hakkında kurdukları kötü tuzaklara da düşmediler. Firavunun onları takibi, Allah’ın koruması sayesinde kendilerine bir zarar vermediği gibi azâbın kötüsü Firavun ve avenelerinin başına indi. Sonunda kendisi ve askerleri suya gark edilerek helak edildiler.
Onlara (ruhlar âleminde) sürekli olarak1 ateş ikram edilir.2 Kıyamet kopunca: “Firavun ailesini azabın en şiddetlisine sokun” (denilir.)
1 Ateşin “sabah akşam arz olunması” demek mecâzen “sürekli azap görmeleri” demektir. Yukarıdaki tercüme de buna göre yapılmıştır. 2 Âyetin bu bölümü, kâfirlerin kıyamete kadar “kabir azabı” içerisinde olacağının ve kabir azabının olduğunun delilidir. Yani Firavun ve ailesi, dünyada kötü azap ile helâk oldukları gibi âhirete kadar da rûhlar âleminde sürekli azap göreceklerdir.
Onlar, cehennemde karşılıklı tartışırlarken zayıflar, büyüklük taslayanlara: “Gerçekten biz, (dünyada) size uyuyorduk. Şimdi siz, bizden şu ateşin bir miktarını kaldırabiliyor musunuz?” derler.1
1 Buradan zayıfların, işin farkına ancak âhirette varmalarının bir şeyi değiştirmeyeceği anlaşılmaktadır.
Büyüklük taslayanlar da: “Biz zâten hepimiz o (ateşin) içerisindeyiz. Gerçekten Allah kulları arasında vereceği hükmü verdi.” derler.
Ateşin içerisinde azap görenler cehennemin bekçilerine: “Ne olur, Rabbinize duâ edin de hiç değilse bir gün bari azabımızı hafifletsin!” diye yalvarırlar.
(Cehennemin bekçileri): “Size Peygamberleriniz apaçık belgeler getirmediler mi?” deyince, Onlar: “Evet (getirdiler)” derler. (Bekçiler de): “Öyle ise siz kendiniz duâ edin” derler. Kâfirlerin duâsı (bile) sapkınlıktan başka (bir şey) değildir.
Şüphesiz Biz, Peygamberlerimize ve îman edenlere, hem dünya hayatında, hem de tüm şâhitliklerin hakkıyla yapılacağı gün1 (olan kıyamet günün)de elbette yardım edeceğiz.
1 Kıyamet günü insanlar hesaba çekildiklerinde, kendilerine Peygamberler, melekler, mü’minler ve bedenlerinin azaları şâhitlik yapacaktır.
Artık o gün zâlimlere özür dilemeleri hiçbir fayda vermez. Onlar için sadece lânet ve yurdun en kötüsü (olan cehennem) vardır.
53,54. Yemin olsun Biz, Mûsa’ya hidâyet kaynağı (olan Tevrât’ı) verdik1 ve İsrâil oğullarını da akıl sahiplerine hak yolu gösterici ve bir zikir olan kitaba varis kıldık.
1 Âyetin bu bölümü “Yemin olsun Biz Mûsa’yı, (Firavun’a karşı) başarılı kıldık.” diye de tercüme edilebilir.
53,54. Yemin olsun Biz, Mûsa’ya hidâyet kaynağı (olan Tevrât’ı) verdik1 ve İsrâil oğullarını da akıl sahiplerine hak yolu gösterici ve bir zikir olan kitaba varis kıldık.
1 Âyetin bu bölümü “Yemin olsun Biz Mûsa’yı, (Firavun’a karşı) başarılı kıldık.” diye de tercüme edilebilir.
(Ey Muhammed!) Sen (biraz) sabret. Şüphesiz Allah’ın verdiği söz gerçektir. Günahın için (Allah’tan) af dile1 ve Rabbini hamd ile akşam ve sabah (sürekli) an.
1 Bu âyete göre; Allah’tan af dilemek için günâhkâr olmak gerekmez. Her Müslüman’ın günâh işlesin veya işlemesin Allah’tan sürekli olarak af dilemesi gerekir ve bu o Müslüman için bir şereftir, tıpkı Peygamber (s.a.v) gibi.
Şüphesiz ellerinde kendilerine gelen bir delil bulunmaksızın, Allah’ın âyetleriyle mücadele edenlere gelince; onların içerisinde, asla tatmin olmayan küstahça bir kendini beğenmişlik duygusundan başka bir şey yoktur.1 Sen hemen Allah’a sığın. Şüphesiz O (Allah) her şeyi işitendir, görendir.2
1 Yani, onların gönüllerinde hakkı kabule tenezzül etmek istemeyen, ne şimdi ne de ileride sonucuna asla yetişemeyecekleri, kuru bir büyüklük duygusu ve kuruntusu vardır. Çünkü Allah’ın âyetlerinin üstüne asla çıkılamaz, Peygamberliğe çalışmakla yetişilemediği gibi, Allah’ın vermediği şerefe ve ancak Allah’ın verebileceği bir güce de asla ulaşılamaz.2 Bu âyet: 1. Kureyş müşrikleri hakkında indirilmiştir. 2. Yahûdîler hakkında indirilmiştir. (Esbâb-ı Nüzûl - Suyûtî)
Elbette göklerin ve yerin yaratılması, insanların yaratılmasından daha büyüktür. Ancak insanların çoğu bunu bilmiyorlar.1
1 Yani insanların pek çoğu kendilerini veya eserlerini göklerden ve yerden büyükmüş gibi farz ederek gururlanırlar. Yahut insanların yaptığını Allah’ın yaptığından büyük zannederek, kibirlenirler.
Körle görenin bir olmadığı gibi, (Allah’ın istediği gibi) îman edip, (inandığı) iyi işleri yaşayanlarla, kötülük yapan da asla bir değildir.1 Ne kadar da kıt düşünüyorsunuz!
1 Bu âyette; kâfirler köre, Müslümanlar da gören kimseye benzetilmiştir. Bu karşılıklı benzetmede benzetmenin diziliş biçimi yönünden “leff-ü neşr-i müşevveş” sanatı vardır.
Şüphesiz geleceğinden asla şüphe edilmeyen kıyametin vakti, yaklaşmaktadır. Fakat insanların çoğu (hala ona) inanmıyorlar.
(Ey İnsanlar!) Rabbiniz: “Bana ibâdet ve kulluk edin ki size sevap vereyim.1 Bana ibâdet etmeye tenezzül etmeyenler, aşağılanmış olarak cehenneme gireceklerdir.” buyuruyor.
1 Yukarıda “dua” kelimesi, “ibâdet ve kulluk” anlamında tercüme edilmiştir. Ancak, “dua” kelimesi “günâhları terk etmek” ve “istemek” anlamına da gelir. Duâya, “istemek” anlamı verilirse tercüme; “Bana yalvarın, Ben de size karşılık vereyim.” şeklinde olur. Ancak âyetin devamı duâ kelimesinin “ibâdet ve kulluk” ile “günâhları terk etmek” anlamında tercüme edilmesinin daha doğru olacağını işaret etmektedir. Ayrıca Numan b. Beşir (r.a): Peygamberimiz, “dua, ibâdetin ta kendisidir” dedi ve bu âyeti okudu şeklinde rivâyet etmiştir. (Kurtubî)
Geceyi dinlenmeniz, gündüzü de (görmeniz için) aydınlık olarak yaratan, sadece O (Allah) tır. Şüphesiz Allah insanlara karşı elbette lütuf sahibidir, fakat insanların çoğu Ona şükretmiyorlar.
İşte sizin Rabbiniz, her şeyi yaratan ve kendisinden başka ilâh olmayan bu Allah’tır. Bak (Hak’tan) nasıl da saptırılıyorsunuz?1
1 Yani kendi iradenizle bile sapmıyorsunuz da başkalarının tavsiyeleriyle saptırılıyorsunuz.
Allah’ın âyetlerini inatla inkâr edenler, (hak’tan) işte böyle döndürülür.
Yeryüzünü oturmaya elverişli, gökyüzünü de koruyucu bir tavan1 kılan, size şekil veren ve şeklinizi de çok güzel yapan ve sizi temiz şeylerle rızıklandıran, hep Allah’tır. İşte bu Allah sizin (gerçek) Rabbinizdir. Âlemlerin Rabbi olan Allah’ın şânı, ne yücedir.
1 Bu şekilde tercüme için Bk. (Enbiyâ: 32)
O hep diridir ve Ondan başka ilâh yoktur. Öyleyse dini yalnız Ona has kılarak,1 sadece Ona, gönülden yalvarın. Çünkü hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah’a aittir.
1 Allah’a eş koştuğunuz veya aracı, şefaatçi ve vesile kıldığınız tüm put, velî, efend, önder ve koruyucuları unutarak, sadece Allah’a yalvarın.
(Ey Muhammed!): “Rabbimden bana apaçık mûcizeler geldiğinden dolayı, ben sizin Allah’tan başka taptıklarınıza kulluk etmekten men edildim ve sadece âlemlerin Rabbine teslim olmakla emrolundum.” de.1
1 Bu âyet, Velid b. Muğiyre ve Şeybe b. Rabîa’nın Peygamberimize gelerek: “sen şu söylediğin şeylerden vazgeç. Biz sana babalarımızın dinini tavsiye ediyoruz.” demeleri üzerine indirilmiştir. (Esbâb-ı Nüzûl - Suyûtî)
Sizi (ilk önce) topraktan,1 (Âdem’-den) sonra da bir damla sudan, daha sonra da pıhtılaşmış kandan yaratan,2 ardından olgunluk çağınıza erişmeniz ve en sonunda da yaşlanmanız için sizi bir bebek olarak dünyaya getiren, hep O (Allah)’tır. Sizden kiminiz (her ne kadar) daha önce vefat ettiriliyorsa da kiminiz de belirli bir süreye kadar belki aklınızı kullanırsınız diye yaşatılmaktadır.
1 Bu, Hz Âdem’in yaratılışıdır.2 Konu hakkında daha fazla bilgi için Bk. (Hacc: 5, Mü’minûn: 12-16 ve dipnotları)
Yaşatan da öldüren de Odur. Eğer O, bir işin olmasına karar verirse ona sadece “ol” der o da hemen oluverir.
Allah’ın âyetleriyle mücadele edenlerin (hak’tan) nasıl da çevrildiklerini görmüyor musun?
Kitabı ve Peygamberlerimizle gönderdiklerimizi yalanlayanlar, yakında (gerçeği) anlayacaklar.
(O gün) onlar, boyunlarına (ateşten) halkalar ve (ayaklarında) zincirler olduğu halde (cehenneme) sürükleneceklerdir.
Onlar (önce) kaynar suyun içerisinde, sonra da ateşte yakılacaklardır.
73,74. Sonra da onlara: “Sizin şirk koşarak, Allah’tan başka taptıklarınız, şimdi nerede?” denilecek. Onlar da: “Onlar bizden (uzaklaşıp) kayboldular, meğer bizim önce (dünyadayken) taptıklarımız hiç bir şey değilmiş.” derler. İşte Allah, kâfirleri böyle şaşırtır.
73,74. Sonra da onlara: “Sizin şirk koşarak, Allah’tan başka taptıklarınız, şimdi nerede?” denilecek. Onlar da: “Onlar bizden (uzaklaşıp) kayboldular, meğer bizim önce (dünyadayken) taptıklarımız hiç bir şey değilmiş.” derler. İşte Allah, kâfirleri böyle şaşırtır.
Bütün bunlar sizin yeryüzünde haksız yere şımarmanız ve böbürlenmeniz sebebiyledir.
(Ve onlara): “İçerisinde ebedî kalacağınız cehennemin kapılarından girin, büyüklük taslayanların barınağı ne kötüdür.” (denilecek.)
(Ey Muhammed!) Sabret, şüphesiz Allah’ın sana verdiği söz gerçektir. Onlara vâdettiğimiz (azabın) bir kısmını sana göstersek de senin hayatına son versek de (fark etmez)1 sonunda onlar (nasıl olsa) bize döndürülecekler.
1 Onlara yukarıdaki âyetlerde vâdettiğimiz azabı, sana göstersek de göstermesek de bunu hiç düşünmeden görevini yap. Çünkü senin üzerine vacip olan ancak tebliğdir.
Yemin olsun Biz, senden önce de Peygamberler gönderdik. Onlardan kimini sana anlattık ve onlardan kimini de sana anlatmadık.1 Bütün Peygamberler ancak Allah’ın izni ile mûcize getirirler. Allah’ın (helâk) emri gelince de (aralarında) adaletle hüküm verilir ve işte o zaman, bâtıl peşinde koşanlar perişan olurlar.
1 Hz. Peygamber (s.a.v)’den önce gönderilen peygamberler vardır ve bunların sayısını ancak Allah bilir. Kur’an-ı Kerim’de ismi zikredilen peygamberler Rabbimizin bizim adını ve yaşayışını bilmemizi murat ettiği peygamberlerdir. Allah’ın ve Efendimiz (s.a.v)’in ismini zikrettiği peygamberler dışındaki, peygamber olduğu iddia edilen isimler (Yuşa gibi) İsrailiyyat kaynaklı uydurma isimlerdir. Yüz yirmi dört bin peygamberden bahsetmenin de İslamî manada hiçbir dayanağı yoktur.
Kimisini binmeniz, kimisini de yemeniz için hayvanları sizin emrinize veren, Allah’tır.
Onlarda, sizin için gönüllerinizdeki arzulara onlara binerek ulaşmanız gibi daha nice faydalar vardır. (Bir de) onlarla ve gemilerle (oradan oraya) taşınırsınız.
(Artık Allah’ın) size gösterdiği bu mûcizelerden hangi mûcizesini inkâr edebilirsiniz?
O (kâfirler) yeryüzünde gezip dolaşıp da kendilerinden öncekilerin sonlarının ne olduğunu, hiç görmüyorlar mı? Hâlbuki onlar, hem daha çok, hem de kuvvet ve yeryüzündeki eserleri bakımından kendilerinden daha güçlü idiler. (Buna rağmen) kazandıkları şeyler, onlara hiçbir fayda vermedi.
Peygamberleri kendilerine apaçık deliller getirdiği zaman onlar ilim namına kendilerinde bulunana güvenip böbürlendiler, hafife aldıkları (azap da) kendilerini kuşatıverdi.1
1 Yani Peygamberleri kendilerine apaçık delillerle gelince, onlar ilim namına kendilerinde bulunan, bilgilerine ve felsefelerine güvenerek Peygamberlerinin mucizelerini, tanımak istemediler. Ama hala onların başlarına gelenlerin kendi başlarına da gelebileceğini düşünmek bile istememektedirler. Bu tipler, dün olduğu gibi bugün de peygamberlerin mucizelerini hafife alarak, güya bilimsel yollarla izah etmeye kalkarak akıl putlarının kölesi olmaktadırlar.
Onlar, Bizim azabımızı görünce: “(Artık) biz, tek olan Allah’a îman ettik ve ortak koştuğumuz şeyleri de inkâr ettik.” diyecekler.
Ama Bizim azabımıza kavuşunca, îmanları kendilerine bir yarar sağlamayacaktır. Allah’ın kulları arasında baştan beri yürürlükte olan yasası budur.1 İşte o zam
1 Bu yasaya; “Sünnetullah” denilir.