(Hakkı bâtıldan) ayırt edici kitaba yemin olsun;1
1 Aynı âyet için Bk. (Duhân: 2)
Gerçekten Biz onu anlayasınız diye Arapça1 bir Kur’an, yaptık.
1 Arabî: Araba veya Arab diyarının diline ait demektir.
Şüphesiz o, katımızdaki ana kitapta (Levh-i Mahfuz’da) mevcut olan, çok yüce, hüküm (ve hikmet) dolu (bir kitap)tır.
(Ey Kâfirler!) Siz ölçüyü kaçıran bir kavimsiniz diye, sizi uyarmaktan vaz mı geçelim?1
1 Yani; küfürde ileri gitmiş bir topluluk olduğunuz için Peygambere bir zararınız dokunur diye çekinip de sizi uyarmak için, bu kitabı indirmekten vaz geçeceğimizi mi zannediyorsunuz? Ayrıca bu âyet; “(Ey Kâfirler!) Siz, ölçüyü kaçıran bir kavimsiniz diye, sizi cezâlandırmaktan vaz mı geçelim?” şeklinde de anlaşılabilir. (Taberî)
Zîrâ Biz, önceki (toplum)lara da nice Peygamberler gönderdik.
Onlar kendilerine bir Peygamber gelir gelmez, derhâl onunla alay ettiler.
Biz de kuvvet bakımından o (Mekkeli müşriklerden)1 daha üstün olan önceki (toplum)ları, örneği (diğer âyetlerde) geçtiği gibi, helâk ettik.
1 Burada Mekkeli müşriklere, “sizden” şeklinde değil de “onlardan” diye üçüncü şahıs olarak hitâp edilmesi, bu sonuca sadece Mekkeli müşriklerin uğratılacağı ve Müslümanların bunun dışında olduğunu haber vermek ve Müslümanlara itibar kazandırmak içindir.
Eğer sen, o (kâfirlere): “Gökleri ve yeri kim yarattı?” diye sorsan kesinlikle: “Onları çok şerefli, her şeyi bilen (Allah) yarattı.” derler.
Yeryüzünü sizin için bir döşek kılan ve (istediğiniz yere) gidebilmeniz için orada size (birtakım) yollar var eden,1 hep O (Allah)’tır.2
1 Bk. (Nahl: 15, Tâ Hâ: 53, Enbiyâ: 31)2 Bu iki ayet: “Eğer sen, o (kâfirlere): ‘Gökleri ve yeri kim yarattı?’ diye sorsan kesinlikle: ‘Onları çok şerefli, her şeyi bilen, yeryüzünü sizin için bir döşek kılan ve (istediğiniz yere) gidebilmeniz için orada size (birtakım) yollar var eden, (Allah) yarattı’ derler.” şeklinde de toparlanabilir.
Gökten suyu belirli bir ölçüye göre indiren, O (Allah)’tır. Onunla ölü toprağa hayat verdiğimiz gibi, siz de (kabirlerinizden) çıkarılacaksınız.1
1 Âyetin son bölümü “Onunla ölü toprağa hayat verdiğimiz gibi siz de (bir rûh olan bu Kur’an ile yepyeni bir hayata) çıkarılacaksınız.” diye de anlaşılabilir.
12,13,14. Bütün çiftleri1 yaratan ve sizin için gemilerden ve hayvanlardan üzerlerine binmeniz, üzerlerine binince de Rabbinizin nîmetini anarak: “Bizim asla gücümüzün yetmeyeceği bu şeyleri hizmetimize veren (Allah)ın şânı çok yücedir.2 Ve biz elbette Rabbimize döneceğiz.” demeniz için3 binitler var eden de O (Allah)’tır.
1 Bk. (Ra’d: 3, Yasin: 36, Zariyat: 49) 2 Eğer Allah, suya kaldırma kuvvetini, petrole enerjiyi, demire dayanma gücünü, yeryüzüne çekim, atmosfere kaldırma kuvvetini, bazı hayvanlara evcilleşme özelliğini vermeseydi, insanın bunları emrinin altına alması, hiç mümkün olur muydu?3 İbnu Ömer (r.a.)'dan: Rasûlullah (s.a.v.) yolculuğa çıkarken hayvanı üzerine binip iyice yerleşince üç defa tekbir alır ve: “-Bizim asla gücümüzün yetmeyeceği bu şeyleri, hizmetimize veren (Allah)’ın şânı çok yücedir. Ve biz elbette, Rabbimize döneceğiz. Ey Allah’ım! Bu yolculuğumuzda senden iyilik, takva ve razı olacağın ameller işlemeyi nasip etmeni dileriz. Ey Allah’ım! Bu yolcuğumuzu kolay kıl, uzağını yakın et. Ey Allah’ım! Yolculukta yardımcımız Sensin, geride bıraktığımız ailemizin koruyucusu da Sensin. Ey Allah’ım! Yolculuğun zorluklarından üzücü şeylerle karşılaşmaktan ve dönüşte malımızda çoluk çocuğumuzda kötü haller görmekten sana sığınırım” der, dönüşünde de bunları söyler ve: -“Biz yolcular, tövbe ederek, Rabbimize ibadet ederek ve hamd ederek dönüyoruz.” cümlelerini ilave ederdi. (Müslim)
12,13,14. Bütün çiftleri1 yaratan ve sizin için gemilerden ve hayvanlardan üzerlerine binmeniz, üzerlerine binince de Rabbinizin nîmetini anarak: “Bizim asla gücümüzün yetmeyeceği bu şeyleri hizmetimize veren (Allah)ın şânı çok yücedir.2 Ve biz elbette Rabbimize döneceğiz.” demeniz için3 binitler var eden de O (Allah)’tır.
1 Bk. (Ra’d: 3, Yasin: 36, Zariyat: 49) 2 Eğer Allah, suya kaldırma kuvvetini, petrole enerjiyi, demire dayanma gücünü, yeryüzüne çekim, atmosfere kaldırma kuvvetini, bazı hayvanlara evcilleşme özelliğini vermeseydi, insanın bunları emrinin altına alması, hiç mümkün olur muydu?3 İbnu Ömer (r.a.)'dan: Rasûlullah (s.a.v.) yolculuğa çıkarken hayvanı üzerine binip iyice yerleşince üç defa tekbir alır ve: “-Bizim asla gücümüzün yetmeyeceği bu şeyleri, hizmetimize veren (Allah)’ın şânı çok yücedir. Ve biz elbette, Rabbimize döneceğiz. Ey Allah’ım! Bu yolculuğumuzda senden iyilik, takva ve razı olacağın ameller işlemeyi nasip etmeni dileriz. Ey Allah’ım! Bu yolcuğumuzu kolay kıl, uzağını yakın et. Ey Allah’ım! Yolculukta yardımcımız Sensin, geride bıraktığımız ailemizin koruyucusu da Sensin. Ey Allah’ım! Yolculuğun zorluklarından üzücü şeylerle karşılaşmaktan ve dönüşte malımızda çoluk çocuğumuzda kötü haller görmekten sana sığınırım” der, dönüşünde de bunları söyler ve: -“Biz yolcular, tövbe ederek, Rabbimize ibadet ederek ve hamd ederek dönüyoruz.” cümlelerini ilave ederdi. (Müslim)
12,13,14. Bütün çiftleri1 yaratan ve sizin için gemilerden ve hayvanlardan üzerlerine binmeniz, üzerlerine binince de Rabbinizin nîmetini anarak: “Bizim asla gücümüzün yetmeyeceği bu şeyleri hizmetimize veren (Allah)ın şânı çok yücedir.2 Ve biz elbette Rabbimize döneceğiz.” demeniz için3 binitler var eden de O (Allah)’tır.
1 Bk. (Ra’d: 3, Yasin: 36, Zariyat: 49) 2 Eğer Allah, suya kaldırma kuvvetini, petrole enerjiyi, demire dayanma gücünü, yeryüzüne çekim, atmosfere kaldırma kuvvetini, bazı hayvanlara evcilleşme özelliğini vermeseydi, insanın bunları emrinin altına alması, hiç mümkün olur muydu?3 İbnu Ömer (r.a.)'dan: Rasûlullah (s.a.v.) yolculuğa çıkarken hayvanı üzerine binip iyice yerleşince üç defa tekbir alır ve: “-Bizim asla gücümüzün yetmeyeceği bu şeyleri, hizmetimize veren (Allah)’ın şânı çok yücedir. Ve biz elbette, Rabbimize döneceğiz. Ey Allah’ım! Bu yolculuğumuzda senden iyilik, takva ve razı olacağın ameller işlemeyi nasip etmeni dileriz. Ey Allah’ım! Bu yolcuğumuzu kolay kıl, uzağını yakın et. Ey Allah’ım! Yolculukta yardımcımız Sensin, geride bıraktığımız ailemizin koruyucusu da Sensin. Ey Allah’ım! Yolculuğun zorluklarından üzücü şeylerle karşılaşmaktan ve dönüşte malımızda çoluk çocuğumuzda kötü haller görmekten sana sığınırım” der, dönüşünde de bunları söyler ve: -“Biz yolcular, tövbe ederek, Rabbimize ibadet ederek ve hamd ederek dönüyoruz.” cümlelerini ilave ederdi. (Müslim)
(Buna rağmen) onlar, Allah’ın kullarından bir kısmını, Onun bir parçası1 saydılar.2 Gerçekten insan çok nankördür.
1 Bu âyetle; a- Allah’ı kullarından bir parça kabul eden “hulûl teorisi”nin bâtıl olduğu, b- Allah’a çocuk isnat etmenin küfür olduğu, c- Müşriklerin her puta bir hisse vererek onları Allah’ın bir parçası haline getirmelerinin şirk olduğu, d- Maddeyi Allah’la özdeşleştirme durumuna getiren “vahdet-i vücut felsefesi”nin küfür olduğu anlaşılmaktadır. Bu bölüm; “(Buna rağmen) onlar Allah’ın (ilâhlığından) bir kısmını, bazı varlıklara yakıştırırlar.” diye de anlaşılabilir. 2 Hulûl: Sözlükte “bir şeyi çözmek, bir yere intikal etmek, yerleşmek” anlamlarında mastar olan “hulûl” kelimesi isim şeklinde de kullanılır. “İlâhî zâtın veya sıfatların yaratıklardan birine veya tamamına intikal edip onlarla birleşmesi anlamında bir felsefi terim”dir. İslâm düşünce tarihinde itikadî tartışmalara konu teşkil eden “hulûl”; Allah’ın insan veya başka bir maddî varlık görünümünde ortaya çıkması, diye tanımlanabilir. Batıl dinlerde hulûl (incarnation), insanüstü ilâhî bir kudretin belli bir amaç doğrultusunda çoğunlukla insan, bazen da hayvan sûretinde tamamen veya kısmen yeryüzünde görünmesini (bedenlenmesini) ifade eder. Hulûl inancının köklerini, eski İran ve Hint dinlerine, Zerdüştlük ve Budizm’e dayandıranlar bulunduğu gibi Sâbiîler veya firavunlar tarafından ortaya atıldığını kabul edenler de vardır. Hulûl inancı, gerçek önemine özellikle Hinduizm ve Hristiyanlıkta kavuşmuştur. Hıristiyanlığa göre Tanrı, insanlığı kurtarmak amacıyla Nâsıralı Îsâ’nın kişiliğinde bedene bürünmüştür. Bununla birlikte eski Mısır’dan Grekler’e kadar pek çok dinde de görünmektedir. İslâm âleminde hulûl inancını benimseyen ilk kişinin “ilâhî bir cüzün Hz. Ali’ye ve onun soyundan gelen imamlara intikal ettiğini” iddia eden münafık Abdullah b. Sebe’ olduğu belirtilir. Daha sonra teşekkül eden aşırı Şiî fırkalarda hulûl ilkesi ortak bir inanç haline gelmiştir. Hulul inancı iki grupta toplanmıştır. 1. Mutlak Hulûl: Allah’ın zâtıyla her şeye hulûl ettiğini ve her yerde bulunduğunu kabul edenler. Bu tür hulûlün kapsamına öncelikle “panteist felsefeler” ve onların bir türü olduğu ileri sürülen “vahdet-i vücûd” nazariyesinin dâhil olduğu kabul edilir ve bu nazariyenin belli başlı temsilcileri de İbn’ül-Fârız, Muhyiddin İbnü’l-Arabî v.b. dir. Zira onlar, tasavvufta “seyr ü sülük” merhalelerini aşarak “fenâ fillâh” mertebesine erenlerin, “Allah’tan başka hiçbir varlığın bulunmadığını tecrübe ile bildiklerine ilişkin” düşüncelerini açıkça beyan etmişlerdir. İbnu Teymiyye, hulûl inancının asıl temsilcilerinin sûfîler olduğunu kaydeder. 2. Muayyen Hulûl. Allah’ın zâtı veya sıfatlarıyla muayyen bir şahsa yahut belirli bir nesneye intikal ettiğini kabul edenlerdir. Hıristiyanların Hz. Îsâ, Şiîler’in imamları, bazı sûfîlerin de şeyhleri hakkında benimsedikleri inançlar, bu tür hulûle örnek olarak gösterilir. Başta Ehl-i sünnet olmak üzere Mu‘tezile’ye ve mûtedil Şîa’ya mensup İslâm kelâmcıları ister mutlak ister muayyen olsun, bütün şekilleriyle hululün İslâm akaidine aykırı olduğunda da ittifak etmişlerdir. Kelâmcılar her türlü hulûlü imkânsız görmekte ve bu inancı benimseyenleri tekfir etmektedir. Allah’a karşı nankörlük, bir küfürdür. Çünkü Halik’ı mahlûktan veya mahlûku Halik’tan bir parça yapmak yahut Halik’ın mahlûkunu tamamen Onun bir eseri olarak görmeyip Allah’a eş görmek, tam bir küfürdür.
Yoksa O, yarattıklarından kızları kendisine aldı da oğulları size mi ayırdı?
17,18. Oysa o (müşriklerden) birisine, Rahman (olan Allah)’a yakıştırdıkları ve (kendileri tarafından) sadece (hayatın) süsü olarak büyütülen1 (kız çocuğu) müjdelendiği zaman, içi hüzünle dolarak yüzü kapkara kesilir ve içerisinden çıkamayacağı bir bunalıma düşer.2
1 Küfür ve şirk toplumlarında kadın, genellikle toplumun bir süs eşyası ve erkeklerin arzularını tatmin aracı olarak algılandığı için kız çocuklarından hep utanıla gelmiştir. Çünkü başkasının kızını bu tür amaçlarla kullanmayı bir zevk olarak görenler, bunun vahametini ancak kendi kız çocukları dünyaya gelince anlarlar. Utançlarından onları ya toprağa gömer ya da kendileri için bir kara leke olarak görürler. İşte bu âyet, böylelerinin ruh halini tasvir etmektedir.2 18. âyet genelde, “Süs içerisinde yetiştirilip savaş edemeyecek olan (kız çocuğunu) mu istemiyorlar?” diye tercüme edilmiştir. Ancak (وَهُوَ فِى الْخِصَامِ غَيْرُ مُب۪ينٍ) bölümündeki (هُوَ) zamirinin yukarısına ve bu meale uyumsuzluğu ve kız çocukları için yapılan isnadın Allah’a yakışmaması sebebiyle yukarıdaki gibi tercüme edilmesi daha uygundur. Bk. (Nahl: 58-59)
17,18. Oysa o (müşriklerden) birisine, Rahman (olan Allah)’a yakıştırdıkları ve (kendileri tarafından) sadece (hayatın) süsü olarak büyütülen1 (kız çocuğu) müjdelendiği zaman, içi hüzünle dolarak yüzü kapkara kesilir ve içerisinden çıkamayacağı bir bunalıma düşer.2
1 Küfür ve şirk toplumlarında kadın, genellikle toplumun bir süs eşyası ve erkeklerin arzularını tatmin aracı olarak algılandığı için kız çocuklarından hep utanıla gelmiştir. Çünkü başkasının kızını bu tür amaçlarla kullanmayı bir zevk olarak görenler, bunun vahametini ancak kendi kız çocukları dünyaya gelince anlarlar. Utançlarından onları ya toprağa gömer ya da kendileri için bir kara leke olarak görürler. İşte bu âyet, böylelerinin ruh halini tasvir etmektedir.2 18. âyet genelde, “Süs içerisinde yetiştirilip savaş edemeyecek olan (kız çocuğunu) mu istemiyorlar?” diye tercüme edilmiştir. Ancak (وَهُوَ فِى الْخِصَامِ غَيْرُ مُب۪ينٍ) bölümündeki (هُوَ) zamirinin yukarısına ve bu meale uyumsuzluğu ve kız çocukları için yapılan isnadın Allah’a yakışmaması sebebiyle yukarıdaki gibi tercüme edilmesi daha uygundur. Bk. (Nahl: 58-59)
Onlar, yaratılışlarına şâhit mi idiler de Rahmanın kulları olan melekleri dişi saydılar? Onların bu şâhitlikleri yazılacak ve (bunun hesabı) mutlaka sorulacak.
(Kâfirler hâlâ) bu konuda hiç bir bilgileri olmadığı halde: “Eğer Rahman (olan Allah) isteseydi, biz o (putlara) asla ibâdet etmezdik.” dediler. Onlar, yalan söylemekten başka bir şey yapmıyorlar.
Yoksa Biz bundan önce kendilerine bir Kitap verdik de onlar, hâlâ ona mı sarılıyorlar?
Hayır! Onlar, sadece: “Biz atalarımızı bir din1 üzerinde bulduk ve biz, ancak onların izinden giderek doğru yolu buluruz.” diyorlar.
1 Ümmet: Kelime olarak, ana, yol, din, cemaat, nesil anlamlarına gelir. Kur’an’da “Ümmet” kelimesi: topluluk (Kasas: 23), hayırlı adam (Nahl:120), din (Zuhruf: 22), zaman (Hûd: 8) ve anne, anlamlarında kullanılmıştır. Ümmet, herhangi bir insan grubuna uyan veya uyması istenen insan topluluğudur. Yani; bir önderin etrafında güçlü bir birlik içerisinde toplanan, belirli bir gaye için düzenli bir şekilde çalışan ve sonuçta da çeşitli insan sınıfları ve grupları üzerine hâkim olan insan toplumu demektir. Cemaatlere göre ümmet, kişilere göre “önder” gibidir.
(Ey Muhammed!) Senden önce hangi ülkeye uyarıcı göndermişsek, tıpkı bunlar gibi oranın şımarmış elebaşları da mutlaka ona: “Biz, atalarımızı bir din üzerinde bulduk ve biz ancak onların izinden gideriz.” dediler.
(Her uyarıcı da onlara): “Ben size, atalarınızı üzerinde bulduğunuz (dinden) daha doğrusunu getirmiş olsam da mı?” deyince, onlar: “İşin doğrusu biz, sizinle gönderilen (mesajları) inkâr ediyoruz.”1 dediler.
1 Yani, “Bizim o mesajın doğruluğunu düşünecek halimiz yok. Biz, körü körüne ve toptan inkâr ediyoruz.” dediler.
Bundan dolayı Biz de onlardan intikam aldık. O zâlimlerin sonunun nasıl olduğuna bir bak!
26,27. (Bir zamanlar) İbrahim, babasına ve toplumuna: “Beni yaratan (Allah) hariç şüphesiz ben, sizin taptıklarınızdan çok uzağım. Beni en doğru yola ancak O, ulaştırır.” dedi.
26,27. (Bir zamanlar) İbrahim, babasına ve toplumuna: “Beni yaratan (Allah) hariç şüphesiz ben, sizin taptıklarınızdan çok uzağım. Beni en doğru yola ancak O, ulaştırır.” dedi.
Ve (İbrahim) bu sözü, hak yola dönsünler diye ardından gelecek (nesillere) kalıcı bir kelime olarak bıraktı.
Ben bunları1 ve babalarını, kendilerine değişmez gerçekler ve (o gerçekleri) açıklayan bir Peygamber gelinceye kadar yaşattım.
1 Yani Mekkeli müşrikleri...
Ancak kendilerine değişmez gerçekler gelince: “Bu, bir büyüdür ve biz ona kesinlikle inanmıyoruz.” dediler.
Ve (bir de): “Bu Kur’an, iki şehirden büyük bir adama1 indirilse olmaz mıydı? dediler.
1 Yani Peygamberlik, Mekke’den Velîd b. Mugîre’ye veya Taif’ten Urve b. Mes’ud Es-Sekafî’ye indirilmeliydi dediler. Yani böylece, “Allah’a kimi Peygamber yapacağı hususunda,” hâşâ akıl vermeye kalktılar.
Yoksa Rabbinin rahmeti (olan Peygamberliği) onlar mı dağıtıyorlar? Biz, dünya hayatında geçim kaynaklarını aralarında paylaştırdığımız gibi birbirlerine iş gördürsünler diye onların bir bölümünü diğerlerinden derecelerle de üstün kıldık. Senin Rabbinin rahmeti, onların topladıkları (dünyalıklardan) daha hayırlıdır.
Eğer bütün insanların (görünce tapıp, Allah’ı) inkâr eden bir toplum haline geleceklerini (bilmeseydik,) Biz O Rahman (olan Allah)’ı inkâr edenlerin evlerinin tavanlarını ve üzerine çıkacakları merdivenlerini gümüşten yapardık.1
1 33, 34, 35.âyetler; “Eğer bütün insanların (görünce tapıp Allah’ı) inkâr eden bir toplum haline geleceklerini (bilmeseydik), Biz O Rahman (olan Allah)’ı inkâr edenlerin evlerinin tavanlarını, üzerine çıkacakları merdivenlerini, evlerinin kapılarını ve yaslanacakları koltukları gümüşten ve altından yapardık. İşte bütün bunlar, sadece dünya hayatının geçici kazançlarıdır. Âhiret ise, Rabbinin katında (Allah’a) karşı hata etmekten sakınanlar içindir.” diye tercüme edilebilir.
(Hatta) onların evlerinin kapılarını ve yaslanacakları koltukları (gümüşten yapardık.)
Ve onlara (nice) ziynetler (de verirdik). İşte bütün bunlar, sadece dünya hayatının geçici kazançlarıdır. Âhiret ise, Rabbinin katında (Allah’a) karşı hata etmekten sakınanlar içindir.
Kim Rahman’ın zikri (olan Kur’an)’dan yüz çevirirse1 Biz ona yanından ayrılmayan bir şeytanı musallat ederiz.2
1 Aşâ: gözde bir çeşit zayıflık ve “tavukkarası” denilen görmemezlik hali yani bir nevi körlük demektir. Burada kastedilen öyle körlük edip de görmezlikten gelmektir.2 Bu âyet; “Kim Rahman’ın zikri (olan Kur’an)’a karşı kör olursa Biz, ona yanından ayrılmayan bir şeytanı musallat ederiz” şeklinde de tercüme edilebilir.
Böylece bu (şeytanlaşmış) kişilikler, kendilerini hak yoldan alıkoyar, onlar da kendilerinin gerçekten hak yolda olduklarını sanırlar.
(Böyleleri,) sonunda Bizim huzurumuza gelince (kendi şeytanlaşmış kişiliklerine): “Keşke ikimiz birbirimize doğu ile batı1 arası kadar uzak olsaydık. Meğer sen ne kötü dostmuşsun.”2 der.
1 “İki doğu” ifâdesi Arapçada; a- Mecâzen “doğu ile batı” anlamında kullanılır. (Tıpkı “İki Basra” denilince Basra ve Kufe’nin anlaşıldığı gibi.) b- Kelime anlamı olarak; kış doğusuyla yaz doğusu şeklinde de anlaşılabilir.2 Tırnak içerisindeki bölüm, “Keşke benimle senin aranda, doğu ile batı arası kadar uzaklık olsaydı. Meğer sen ne kötü dostmuşsun.” şeklinde de tercüme edilebilir.
(Ey Kâfirler!) Bugün (pişmanlık duymanız) size bir fayda sağlamayacaktır. Çünkü siz, birlikte zulmettiğiniz gibi yine birlikte azap göreceksiniz.
(Ey Muhammed!) Sen sağırlara işittiremediğin gibi kör olanı ve apaçık bir sapkınlık içerisinde bulunanı da hak yola ulaştıramazsın.1
1 Bu âyetteki sorular, inkari olduğu için tercüme yukarıdaki şekilde yapılmıştır. Bu dikkate alınmazsa âyetin tercümesi; “(Ey Muhammed!) Sağırlara sen mi işittireceksin yahut körleri ve apaçık bir sapkınlık içerisinde olanları hak yola sen mi ulaştıracaksın?” şeklinde olur.
Biz seni götürsek1 bile, elbette onlardan intikamımızı mutlaka alırız.
1 Müfessirlerce; “götürsek” ifâdesi, “vefat ettirsek” veya “Mekke’den başka bir yere götürsek” diye anlaşılmıştır.
Ya da (dilersek) onlara vâdettiğimiz (azabı) sana gösteririz. Çünkü onlara azap etmeye Bizim gücümüz, elbette yeter.
Şu halde sen, sana vahyedilene sarıl. Çünkü sen gerçekten hak yol üzerindesin.
Şüphesiz o (Kur’an), senin ve toplumun için gerçekten (gündeminizi) oluşturacak (bir kitaptır)1 ve siz (âhirette) ondan hesaba çekileceksiniz.
1 Bu bölüm, “(Ey Muhammed!) Şüphesiz o (Kur’an), senin ve toplumun için sizden bahsederek sizi şereflendiren (bir kitaptır.)” şeklinde de tercüme edilebilir. Bk. (Enbiyâ: 10)
(Ey Muhammed!) Senden önce kendilerine Peygamberlerimizden gönderdiğimiz kimselere; “Biz, Rahman (olan Allah)’tan başka tapılacak ilâhlar (edinmelerini) emretmiş miyiz?” diye bir sor.1
1 Yani; “haberin olsun ki Peygamberlerin hepsi Allah’tan başka mabut olmadığında müttefiktir. Hiç birisi müşrikliği, putperestliği kabul etmemiştir. İstersen ümmetlerinin mü'min âlimlerinden, eserlerinden ve ruhlarından sor yahut tetkik edip araştır.” İbnu Abbas’tan: Rasulullah (s.a.v) Mescidi Aksâ’ya isra olunduğu vakit Allahu Teâlâ bütün peygamberleri diriltti. Cebrail ezan okudu, kamet getirdi, “Ey Muhammed! Geç öne bunlara namaz kıldır” dedi. Rasulullah (s.a.v) namazı bitirince, Cebrail: “Ey Muhammed! Senden önce kendilerine Peygamberlerimizden gönderdiğimiz kimselere; ‘Biz, Rahman (olan Allah)’tan başka tapılacak ilâhlar (edinmelerini) emretmiş miyiz?’ diye bir sor” dedi. Rasulullah (s.a.v) de: “sormam, çünkü şüphe etmiyorum” buyurdu. (Elmalılı)
Yemin olsun Biz Mûsa’yı Firavun’a ve onun ileri gelenlerine mûcizelerimizle gönderdik. O da: “Gerçekten ben âlemlerin Rabbi (olan Allah)’ın elçisiyim.” dedi.
Fakat (Mûsa) onlara mûcizelerimizi getirince onlar başladılar, o mûcizelerimizle (alay edip) gülmeğe.
Biz, onlara (defalarca) birbirinden daha büyük mûcizeler gösterdik. Biz, onlara belki (hakka) dönerler diye, (zaman zaman) azap da ettik.
Ve onlar (her seferinde): “Ey büyücü! (Allah’ın) sana verdiği söz hürmetine bizim için Rabbine duâ et. Gerçekten biz, hak yola döneceğiz.” dediler.
Biz onlardan azabı kaldırınca da hemen sözlerinden dönüverdiler.
Firavun toplumuna: “Ey Kavmim! Mısır’ın hâkimiyetinin ve şu altımdan akan ırmakların, bana ait olduğunu görmüyor musunuz?”
“Yoksa ben, şu ne demek istediğini bile anlatamayan zavallıdan daha hayırlı değil miyim?”
“(Sonra eğer Peygamberse) ona niçin altın bilezikler verilmemiş1 veya kendisiyle birlikte melekler gönderilmemiş?” dedi.
1 Eski Mısır’da altın bilezik, bir soyluluk ve yüksek sosyal statü işareti sayılırdı.
(Firavun) böylece kavmini küçümse(yerek ez)di. Onlar da ona boyun eğdiler. Çünkü onlar, (zâten) hak yoldan çıkmış bir toplum idi.
Sonunda onlar, Bizi gazaplandırınca Biz, hepsini suda boğarak onlardan intikam aldık.
Bu sûretle onları, sonradan gelecekler için geçmiş bir hatıra ve bir ibret örneği kıldık.
(Ey Muhammed!) Senin kavmin, kendilerine Meryem’in oğlu (İsa) örnek olarak verilince, bu (örnekten) dolayı gülüşüyorlar.1
1 Yukarıdaki 45. âyet indirilince, Mekkeli müşrikler: “Muhammed Hıristiyanların İsa’ya taptıkları gibi, bizim de kendisine tapmamızı istiyor herhâlde.” diye gülüşmüşlerdi. Bunun üzerine de bu âyet ve devamı indirilmiştir. (Kurtubî)
Ve (bir de) sadece seninle tartışmış olmak için: “Bizim ilâhlarımız mı daha hayırlı, yoksa o mu?”1 dediler. Doğrusu onlar, kavgacı bir toplumdur.
1 Müşrikler, sûrenin başında geçtiği üzere Meleklere Allah’ın kızları diyorlar ve onları ilâh edinip adlarına putlar dikerek ibâdet ediyorlardı. Kendilerine Meryem’in oğlu İsa örnek olarak verilince; “bizim ilâh deyip ibâdet ettiğimiz Melekler Meryem’in oğlundan daha hayırlı değil mi, o ilâh oluyor da bizimkiler neye olmasın!” dediler.
O (Meryem’in oğlu İsa) kendisine nîmet verip İsrâil oğullarına örnek kıldığımız bir kuldan başka bir şey değildir.
Eğer Biz dileseydik size bedel, yeryüzünde sizin yerinizi tutacak melekler var ederdik.
Şüphesiz o (Kur’an)1 kıyametin yaklaştığını gösteren bir bilgidir. Sakın o (kıyamet) hakkında şüpheye düşmeyip sadece Benim (gönderdiğim dine) uyun. İşte en doğru yol, ancak budur.
1 (وَإِنَّهُ)’daki “o” zamirinin kim olduğu müfessirlerce tartışma konusu olmuştur. Birçok müfessir; a- Bunun, Hz. İsa veya onun tekrar dünyaya gelişi olduğu kanaatine varmışlarsa da âyetin yukarısına bakıldığında, bu kanaatin biraz zorlama olduğu anlaşılmaktadır. b- Bazıları da burada kastedilenin, Hz. İsa’nın tıpkı Hz. Âdem gibi babasız yaratılmasının kıyamete ve tekrar dirilişin mümkün olduğuna işaret olduğu kanaatindedir. Bu kanaatin âyetin yukarısı ve aşağısıyla bağlantısı mümkün olabilir. c- Kat’ade, Hasan Basri, Saîd b. Cübeyr’e göre de buradaki “o” zamirinden kastedilen, Kur’an-ı Kerim’dir. Yukarıdaki tercüme bu kanaatin daha doğru olduğu düşünülerek, tercih edilmiştir. d- Bazıları da buradaki “o” zamirinden kastedilenin, Peygamberimiz olduğu görüşündedirler. e- Her ne kadar Kur’an’da Hz. İsa’nın tekrar dünyaya geleceğini net olarak ifâde eden bir âyet yoksa da 61, 63 ve 64. âyetlerden ve sahih hadislerden Hz. İsa’nın dünyaya tekrar geleceğini anlamak mümkündür. f- Hadislerde kıyametin alametlerinden olmak üzere iki mesih zikr olunur. Birisi: mesih yani “İsa’nın nüzulü”, diğeri de “Deccal’ın zuhuru”dur. “Mesih-i Deccal” yalancı, sahtekâr ve kâfir Mesih demektir. Deccal, bir takım harikalar göstererek ilahlığını iddia edecek ve hıristiyanlık taklidi adı altında ortaya çıkacaktır. (Elmalılı) g- Peygamberimiz, “And olsun Meryem oğlu İsa, adaletli bir hakem olarak inecek, haçı kıracak, domuzu öldürecek ve cizyeyi kabul etmeyecektir...” buyurmuştur. (Müslim, İbnu Mâce) İbnu Abbas, Mücahid ve Kat’ade, Allah’ın kıyamet kopmadan kısa bir süre önce Hz İsa’yı semadan indireceği kanaatindedirler. (Kurtubi)
Sakın şeytan, sizi (Allah’ın) yolundan çevirmesin. Çünkü o, sizin için apaçık bir düşmandır.
İsa, (toplumuna) apaçık belgelerle gelince: “Ben size hakkında anlaşmazlığa düştüğünüz şeylerin bir kısmını açıklamak için (Allah’ın kelâmı) İncil’i1 getirdim. (Allah’a) karşı hata etmekten sakının ve bana itaat edin.”
1 Hikmet’in “İncil” olarak tercüme edilmesinin sebebi; İsa toplumu için, gönderilen hikmetlerin, gerçek İncil’de bulunmasından dolayıdır.
“Şüphesiz O Allah, benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir; öyleyse sadece Ona kulluk edin. İşte dosdoğru yol budur.”1 dedi.
1 Hz. İsa’nın bu sözleri beşikte iken söylediği bilinmektedir. Bk. (Meryem: 36, Âlu İmrân: 46, Mâide:110)
Ne var ki gruplar (Yahudi ve Hıristiyanlar) kendi aralarında ayrılığa düştüler.1 Vay o acıklı günün azabını görecek kâfirlerin haline!
1 Hz. İsa’ya söylenenler için Bk. (Meryem: 37)
Onlar farkında değillerken kıyamet gününün kendilerine ansızın gelmesinden başka bir şey mi bekliyorlar?
O gün, Allah’a karşı hata etmekten sakınanlar dışındaki dostlar, birbirlerine düşman kesilirler.
68,69. Ey Benim âyetlerime îman eden ve gerçekten Müslüman olan kullarım! Bugün sizin için bir korku yoktur ve siz mahzun da olmayacaksınız.
68,69. Ey Benim âyetlerime îman eden ve gerçekten Müslüman olan kullarım! Bugün sizin için bir korku yoktur ve siz mahzun da olmayacaksınız.
70,71. Siz ve eşleriniz, sevinç içerisinde cennete girin. (Cennette) onların etrafında içleri canların çektiği ve gözlerin hoşlandığı (yiyecek ve içeceklerle) dolu altın tepsiler ve kâseler dolaştırılır. (Orada onlara): “Siz burada, ebedî kalacaksınız.”
70,71. Siz ve eşleriniz, sevinç içerisinde cennete girin. (Cennette) onların etrafında içleri canların çektiği ve gözlerin hoşlandığı (yiyecek ve içeceklerle) dolu altın tepsiler ve kâseler dolaştırılır. (Orada onlara): “Siz burada, ebedî kalacaksınız.”
72,73. “(Dünyada) yaptıklarınıza karşılık hak ettiğiniz ve içerisinde yiyeceğiniz birçok meyveler bulunan cennet, işte burasıdır.” (denilecek.)
72,73. “(Dünyada) yaptıklarınıza karşılık hak ettiğiniz ve içerisinde yiyeceğiniz birçok meyveler bulunan cennet, işte burasıdır.” (denilecek.)
Şüphesiz günâhkârlar, cehennem azabı içerisinde ebedî kalacaklardır.
Onların oradaki (azabı) hafifletilmeyeceği gibi onlar, orada ümitlerini yitirerek ne yapacaklarını şaşırıp kalacaklardır.
Biz onlara zulmetmedik, onların (zâten) kendileri zâlim idi.
Onlar (cehennem bekçisine:) “Ey Mâlik!1 Rabbine (söyle de) bizim işimizi bitiriversin.”2 diye bağrışacaklar. O da: “Siz (burada ebedî olarak) böylece kalacaksınız.” diyecek.
1 Mâlik: Cehennem bekçilerini temsil eden meleğin ismidir. Cehennem görevlileri Kur’an’da ayrıca “zebâni” olarak da adlandırılmıştır (Alak: 18).2 Yani, canımızı alıversin de bizi, bu azaptan kurtarıversin derler.
Yemin olsun Biz, size hep gerçekleri gönderdik. Fakat sizin birçoğunuz (bu) gerçeklerden tiksindiniz.
Yoksa o (kâfirler hakka karşı gelmek için) bir karara mı vardılar? Şüphesiz Biz de onlar (hakkında) bir karara vardık.1
1 Mukatil’den nakledildiğine göre bu âyet, Mekke müşriklerinin Dârünnedve’de Peygamberimize bir suikast yapmayı kararlaştırmaları sebebiyle nâzil olmuştur. (Elmalılı)
Yoksa onlar, Bizim onların sırlarını ve aralarındaki gizli konuşmalarını işitmediğimizi mi sanıyorlar? Evet! Biz işitiriz ve onların yanlarındaki elçilerimiz1 de (her şeyi) yazar.
1 Bu elçiler; hafaza ve kiramen kâtibîn Melekleridir.
(Ey Muhammed! Onlara): “Eğer Rahman (olan Allah)’ın çocuğu olsaydı ona tapanların ilki ben olurdum.” de.
Göklerin, yerin ve (kâinata hâkimiyet makamı olan) Arşın Rabbi (olan Allah), onların tanımlamalarından çok yücedir.
Sen onları bırak, kendilerine (azap) vâdedilen günlerine kavuşuncaya kadar, dalsınlar ve oynaya dursunlar (bakalım).1
1 Aynı âyet için Bk. (Mearic: 42)
Göklerde ilâh olan da yerde ilâh olan da sadece O’dur. Çünkü O, bilenin, hüküm (ve hikmet) sahibi olanın tâ kendisidir.
Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan her şeyin hâkimiyeti kendisine ait olan (Allah)’ın şânı ne yücedir! Kıyametin bilgisine sahip olan,1 sadece Allah’tır ve en sonunda hepiniz, Ona döndürüleceksiniz.
1 Yani kıyametin ne zaman ve nasıl olacağını sadece Allah, bilir.
Bilerek hakka şâhitlik edenlerin dışında (kâfirlerin) O (Allah)’ı bırakıp da yalvardıkları kimseler, asla şefâat edemezler.
87,88. Onlara, kendilerini kimin yarattığını sorsan kesinlikle “Allah” diyecekler. O (Peygamberin): “Ey Rabbim! Şüphesiz onlar îman etmeyen bir toplumdur.” sözüne yemin olsun ki onlar, (Hak’tan) nasıl da saptırılıyorlar?1
1 Yani kendi iradeleriyle bile sapmıyor da başkalarının tavsiyeleriyle saptırılıyorlar.
87,88. Onlara, kendilerini kimin yarattığını sorsan kesinlikle “Allah” diyecekler. O (Peygamberin): “Ey Rabbim! Şüphesiz onlar îman etmeyen bir toplumdur.” sözüne yemin olsun ki onlar, (Hak’tan) nasıl da saptırılıyorlar?1
1 Yani kendi iradeleriyle bile sapmıyor da başkalarının tavsiyeleriyle saptırılıyorlar.
Sen onlara aldırış etme ve “selâm!” deyip geç.1 Artık onlar, ileride (gerçekleri) anlayacaklar!