Bu ayet Hafs Mushafı sırasına göre baştan 1706, sondan 4531. ayet; 12. sure ve bu surenin 110. ayetidir. Bu ayetin kelime sayisi 19, harf sayısı 79 ve toplam ebced değeri ise 5926 olarak hesaplanmıştır. Bu sure الر hurufu mukatta harfleriyle başlamaktadır. Bu ayette ا (14) ل (5) ر (4) bulunuyor.
حتى اذا استيـس الرسل وظنوا انهم قد كذبوا جاءهم نصرنا فنجي من نشاء ولا يرد بأسنا عن القوم المجرمين
حتىاذااستيـسالرسلوظنواانهمقدكذبواجاءهمنصرنافنجيمننشاءولايردبأسناعنالقومالمجرمين
Hattâ iżâ-stey-ese-rrusulu vezannû ennehum kad kużibû câehum nasrunâ fenucciye men neşâ/(u)(s) velâ yuraddu be/sunâ ‘ani-lkavmi-lmucrimîn(e)
Nihayet peygamberler ümitlerini kesecek hâle gelip yalanlandıklarını düşündükleri sırada, onlara yardımımız geldi de, böylece dilediğimiz kimseler kurtuluşa erdirildi. Azabımız ise, suçlular topluluğundan geri çevrilemez.
Hz. Âişe, âyeti şöyle yorumlamıştır: “Sıkıntılar uzayıp da yardım gecikince peygamberler kavimlerinden kendilerini yalancılıkla itham edenlerin iman edeceklerinden ümitlerini kesmişler, inanmış olanların da kendilerini yalanlayacaklarını sanmışlardır. İşte o zaman Allah’ın yardımı gelmiştir” (Buhârî, “Tefsîr”,
12:6).
Peygamberler de insan oldukları için birtakım olaylar karşısında bazı duygulara kapılabilirler. Nitekim Bakara sûresinin 214. âyetinde de müminlerin çektikleri sıkıntı ve geçirdikleri sarsıntılar karşısında peygamberlerin buradakine benzer davranışlar sergiledikleri ifade buyurulmuştur. Ancak peygamberlerin, Allah’ın vaadinden dönmesini, söz verdiği yardımı yapmayarak onları yalancı çıkarmasını düşünmeleri mümkün değildir. Bu, onların peygamberlik vasıflarına aykırıdır. Nitekim onlar, en şiddetli sıkıntılar karşısında bile insan gücünün dayanabileceği en son merhaleye kadar dayanmışlardır. Sıkıntı ve ıstıraplar dayanılmaz bir hale geldiği, Allah’tan başka hiçbir ümit kalmadığı anda Allah’ın yardım ve zaferi yetişmiş; peygamberler ve onlara inanan müminler kurtuluşa ermiş, suçlular ise cezalandırılmışlardır.
Meâlinde “yalancı sayıldıklarını” diye çevirdiğimiz küzibû fiilindeki kıraat farklarına göre, âyetin ilk bölümünden şu mânalar anlaşılabilir:☼a) “Küzibû” şeklinde şeddesiz okunduğu takdirde: ☼1. Nihayet peygamberler insanların, kendilerine inanacağından umudu kestikleri, halkın da peygamberlerin kendilerine yalan söylediklerini sandıkları an, onlara yardımımız gelir. ☼2. Nihayet peygamberler, Allah tarafından kendilerine vaad edilen yardımın geleceğinden ümitlerini kesip, insanlar karşısında yalancı durumuna düşeceklerini sandıkları sırada onlara yardımımız gelir. İnsan olmaları sebebiyle, peygamberlerin de bu tür davranışlarının olabileceğine dair İbn Abbas’tan bir rivayet aktarılmakla birlikte, bazı müfessirler, Allah’ın sözünden dönebileceğini, değil peygamberler, herhangi bir müminin bile düşünmesi mümkün değildir. Böyle bir düşünce kişiyi imandan çıkarır derler (Râzî, XVIII, 226).
☼b) “Küzzibû” şeklinde şeddeli okunduğu takdirde: ☼1. Nihayet peygamberler insanların inanacaklarından umut kestikleri ve kendilerinin yalancı çıkarıldıklarını kesin olarak anladıkları zaman onlara yardımımız gelir. ☼2. Nihayet peygamberler, kavimlerinin iman edeceğinden umut kestikleri, inanmış olanların da inkârcılar tarafından yalanla itham edildikleri sonucuna vardıkları an onlara yardımımız gelir.
Sonunda elçiler ümitlerini yitirip de kendilerinin (ümmetleri tarafından) yalanlandıklarını kesin olarak anladıkları sırada onlara yardımımız gelmişve dilediğimiz kimse(ler) kurtarılmıştır. Azabımız, suçlular topluluğundan geri döndürülemez.
Buradaki [zannû] fiili “sanmak, zannetmek” değil, kesin olarak “bilmek, anlamak” anlamına gelmektedir.,Benzer mesajlar: Bakara
2:214; En‘âm
6:34; Hacc
22:40; Sâffât
37:171-173; Mü’min
40:51; Muhammed
47:7.
Nihayet peygamberler ümitlerini yitirip de kendilerinin yalancı sanıldıklarını anladıklarında, onlara yardımımız gelir ve dilediğimiz kimse kurtuluşa erdirilir. Suçlular topluluğundan azabımız asla geri çevrilmez.[227]
[227] Zann kelimesi hakkında geniş bilgi için bk. Bayraklı, KUR’ÂN TEFSÎRİ, IX, 521.
Ne zaman ki resûller, yalanlanmalarının bitmeyeceği kanaatine varıp ümitlerini iyice yitirince, onlara yardımımız ulaştı. Sonra da dilediklerimiz kurtarıldı. Azabımız, suçlu halklardan geri çevrilmez.
Öyle ki ve ne zaman ki; Resuller (halktan) umutlarını kestikleri, artık kesinlikle tekzip edilip benimsenmedikleri (kavimlerinin asla imana gelmeyecekleri ve Hakk davaya destek vermeyecekleri zan ve) kanaatinin (iyice yerleştiği) bir sırada, yardımımız onlara gelmiş (zafer kapıları açılıvermiştir. Böylece) Bizim dilediğimiz (ve desteklediğimiz) kimseler kurtuluverecektir. Azgın mücrimler takımından ise zorlu azabımız (ve intikamımız) asla geri çevrilmeyecektir. (Yani; bir avuç mücahit ve müstakim mü’minin, sayıca ve imkân bakımından en zaif ve en çaresiz göründükleri bir süreçte, onlar zafere eriştirilecektir.)
Sonucu peygamberler, tamamıyla ümitlerini kesip tamamıyla inkar edileceklerini sandıkları zaman yardımımız gelmiştir de dilediğimizi kurtarmışızdır. Fakat azabımız, suçlu topluluktan hiçbir suretle geriye çevrilemez.
Önceden gönderdiğimiz elçilerin hepsi, uzun süre baskı ve zulümle karşı karşıya kalmışlar, ta ki nerdeyse bütün ümitlerini kaybettikleri ve yalanlandıklarını gördükleri bir sırada, bizim yardımımız kendilerine ulaşmıştır; ve böylece dilediğimiz kimseleri kurtarmış, Allah'tan gelen gerçekleri örtbas edenleri ise, yok etmişizdir. Çünkü azabımız, günaha gömülüp gitmiş insanlardan asla geri çevrilmez.
Nihayet Rasullerin ümitlerini kestikleri; tâbilerinin rasulleri yalana âlet edilmiş kimseler sandıkları bir sırada, onlara yardımımız gelip yetişti. Sünnetimize, düzenimizin yasalarına uygun olarak, irademizin tecellisine tâbi, akıllı ve sorumlu kimseler kurtarıldı. İslâm'a planlı cephe alarak, müslümanlığı, müslüman nesilleri yozlaştırma, yok etme suçu işleyen güç ve iktidar sahibi âsi, suçlu, günahkâr bir topluluktan azâbımız geri çevrilmez.
Nihayet peygamberler ümitlerini kestiklerinde ve (insanlar onların) yalanlandıklarını sandıklarında onlara yardımımız ulaştı ve dilediğimiz kurtarıldı. Azabımız ise suçlular topluluğundan geri çevrilmez.
Öyle ki elçiler, umutlarını kesip de, artık gerçekten yalanladıklarını sandıkları bir sırada onlara yardımımız gelmiştir; biz kimi dilersek o kurtulmuştur. Suçlu-günahkarlar topluluğundan zorlu azabımız kesin olarak geri çevrilmeyecektir.
Nihayet Peygamberler, kendilerini yalanlayan kavimlerinin iman etmelerinden ümidlerini kesince ve tekzip edildiklerini anlayınca, kendilerine zaferimiz geldi ve dilediğimiz kimseler kurtarıldı. Bizim azabımız, mücrimler topluluğundan geri çevrilmez.
Nihayet o gönderdiğimiz peygamberler ümitsiz, tamamıyla yalanlandıklarını sandıkları() zaman, yardımımız onlara geldi, istediklerimiz kurtarıldı. Fakat ağır olan azabımız, suçlu olan toplumdan geri çevrilmez.
(*) Veya “yalana çıkarıldıklarını sandılar” 1. mana; “küzibu” kelimesinin şeddeli okunmasına, 2. mana ise; şeddesiz okunmasına göredir.
Peygamberler umut keserek, yalanlamış oldukların bildiler, yardımımız erişmiştir onlara, kurtarırız dilediğimiz kimseyi, günah yapan bir ulustan kimse, geri döndüremez bizim azabımızı
Nihayet, o resuller neredeyse büsbütün ümitlerini kaybettikleri ve yalancılıkla damgalandıklarını gördükleri bir sırada onlara yardımımız geldi de böylece dilediğimiz kimseler (davete uydukları için) kurtuluşa erdirildi. Suçlu, günahkârlar topluluğundan zorlu azabımız kesin olarak geri çevrilmeyecektir.
Öyle ki, peygamberler ümitsizliğe düşüp, yalanlandıklarını sandıkları bir sırada onlara yardımımız gelmiştir. Böylece, istediğimizi kurtarırız. Azabımız suçlu milletten geri çevrilemeyecektir.
Nihayet peygamberler ümitlerini yitirip de kendilerinin yalana çıkarıldıklarını sandıkları sırada onlara yardımımız gelir ve dilediğimiz kimse kurtuluşa erdirilir. (Fakat) suçlular topluluğundan azabımız asla geri çevrilmez.
Ne zaman ki elçiler umutlarını kestiler ve kendilerinin yalancı çıkarıldığını sandılar, işte o zaman onlara zaferimiz geldi. Nitekim, dilediğimiz kurtulur. Azabımız suçlular topluluğundan geri çevrilemez.
Nihayet peygamberleri (onların iman etmelerinden) ümit kesecek hale gelince ve kendilerinin yalancı durumuna düştüklerini sanınca, onlara yardımımız geldi, yetişti; dilediklerimiz kurtarıldı. Suçlular topluluğundan bizim azabımız geri çevrilemez.
Nihayet Peygamberler ümidlerini kesecek hale geldikleri ve onlar yalana çıkarıldılar zannettikleri vakıt onlara nusratımız geldi de dileklerimiz necata irdirildi, mücrimler güruhundan ise azâbımız giri döndürülmez
Hattâ o peygamberler (kavmlerinin îmanından) ümidlerini kesib de onların (va'd edildikleri nusret-i ilâhiyye hususunda) muhakkak yalana çıkarıldıklarını zannetdikleri sırada onlara nusretimiz yetişib gelmiş, biz kimi dilersek o (ya'ni peygamberler ve tabileri) kurtuluşa erdirilmişdir. Günahkârlar güruhundan ise azabımız asla döndürülmeyecekdir.
Nihâyet peygamberler (o kavimlerin îmâna gelmelerinden) ümidlerini kestiği ve(o kavimler de) gerçekten onların (o peygamberlerin) yalancı çıkarıldıklarını zannettikleri bir sırada kendilerine yardımımız geldi de dilediğimiz kimseler (o azabdan) kurtarıldı. Hâlbuki günahkârlar topluluğundan azâbımız geri çevrilmez.
(Önceki) Resullerden, insanların kendilerine inanmadıklarını görüp ümitleri tükendiği ve yalanlandıkları bir zamanda yardımımız onlara gelmiştir. Sonrada dilediklerimizi (azabımızdan) kurtarmışızdır. Suçlu bir toplumdan azabımız asla geri çevrilemez.
O kadar mühlet verilmişti ki nihayet peygamberler bile ye/se düşmüşler, halk peygamberlere vaadettikleri hususta yalan vâde verilmiştir, zannında bulunmuşlardı [⁶]. İşte o vakit onlara yardımımız yetişti, biz dilediğimizi kurtarırız. Şiddetimiz günahkârlardan hiçbir veçhile geri çevrilmez.
[6] Yahut peygamberler bildiler ki kendileri tekzip olundular, artık iman getirmeyeceklerdir.
Nihayet peygamberlerin (halkın iman etmesinden) ümitsizliğe düştükleri ve halkın (peygamberlerce) kendilerine yalan söylendiğini sandıkları bir sırada onlara yardımımız geldi de biz kimi dilersek o kurtuluşa erdirildi. Azabımız suçlu topluluktan geri çevrilecek değildir.
Şu anda içinde bulundukları refah ve zenginlik, kâfirleri aldatmasın. Öte yandan, uğradıkları sıkıntılar da müminleri yılgınlığa düşürmesin. Nitekim, önceki elçilerimiz de aynı sıkıntılarla yüz yüze gelmişlerdi. Nihâyet elçiler, kâfirlerin iman etmesinden iyice ümit kestikleri ve yalancı çıkacaklarını düşünmeye başladıkları bir sırada, yardımımız yetişiverdi imdatlarına; böylece, dilediklerimiz azaptan kurtarıldı. Kâfirler de en ağır cezaya çarptırıldı. Çünkü azâbımız, suç işlemekte ısrar eden bir toplumdan asla geri çevrilmez!
Tâ ki Rasûller kesinlikle yalanlandıklarını zannettikleri ve ümitsizliğe düştükleri bir anda onlara bizim yardımımız geldi.
Dileyeceğimiz kimseleri kurtarırız.
Bizim sıkıntı azabımız Suçlu Kavim’den geri döndürülmez.
Peygamberlere yardımımız hep tam umutlarını kesip de kendilerinin gerçekten yalanlandıklarını sandıklarında gelmiştir. Ve Biz, kimi dilediysek o kurtulmuştur. Bizim azabımıza karşı günâhkârlar topluluğu, (bir başkası tarafından) asla korunamaz.
[Önceki elçilerimizin hepsi uzun süre zulüm ve baskıya uğramışlardır;] nihayet 106 bu elçiler neredeyse bütün ümitlerini kaybettikleri ve büsbütün yalancılıkla damgalandıklarını gördükleri 107 bir sırada Bizim yardımımız kendilerine ulaşmıştır; ve böylece dilediğimizi kurtarmışızdır [hakkı inkar edenleri ise yok etmişizdir]: çünkü azabımız günaha gömülüp gitmiş insanlardan asla geri çevrilemez.
O elçiler ümitlerinin son noktasına geldiklerinde ve tam yalanlandıklarına kanaat getirdiklerinde; bizim onlara yardımımız yetişmiş ve bizden umutlarını kesmeyenleri kurtardık. Zira bizim azabımız suça batmış toplumlardan asla geri döndürülemez! 10/103, 30/47, 40/51
(Önceki) rasuller (öylesine zorlandılar ki), en sonunda neredeyse (toplumlarına ilişkin) tüm umutlarını yitirdiler; artık iyiden iyiye aldatıldıklarını/yalanla(n)dıklarını zannetmeye başlayınca,[1928] yardımımız kendilerine ulaştı; sonuçta istediğimizi kurtuluşa ulaştırmışızdır; fakat azabımız günaha gömülüp gitmiş bir toplumdan asla geri çevrilmez.
[1928] Tercihimiz Medineli ve bir kısım Kûfeli otoritenin tercihi olan mevcut mushaftaki kuzibû okuyuşuna dayanır. Kelimenin okunuşuna göre bu cümlenin anlamı değişir. Kezebû okuyanlar, ennehumdaki zamirin inkârcı muhataplara değil “peygamberlere” gittiğini söyler. Bu durumda mâna şöyle olur: “Gönderildikleri toplumlar, iyiden iyiye onların yalan söyledikleri kanaatine vardıklarında..” Bu okuyuş aynı zamanda İbn Mes’ud ve Said b. Cübeyr’e de atfedilmiştir. Tercihimiz olan kuzibu okuyuşunun alternatif bir anlamı da şudur: “Kendilerine yalan söylendiğine iyice kanaat getirdiklerinde”. Bunun açılımı şu: “Peygamberler, kendilerine yardım vaadi gecikip de başlarına olmadık işler gelince ‘acaba bize yalan mı söylendi, peygamberlik konusunda kendi kendimizi mi kandırdık, dolduruşa mı geldik’ diye içlerinden geçirince..” Tüm farklı okuma seçenekleri içinde Kur’an’ın genel tavrıyla en uyumlu olan mana budur. Diğer okuyuşlar gibi bu okuyuşun da kendisine nisbet edildiği İbn Abbas, bu okuyuşu “Onlar ölümlü birer insan değiller miydi?” diye savunmuştur. Onun bu yaklaşımı Hz. Âişe’ye nakledilince, o bunu reddetmiş ve kelimeyi kuzzibu olarak okumayı tercih etmiştir. Buna göre anlam “Peygamberler, kendilerine (ilk elde) inanıp güvenen insanların (sonuna kadar) kendilerini destekleyeceğini sandılar. Fakat onlar zaferin gecikmesinden dolayı peygamberlerini yalan söylemekle itham edip dinlerinden döndüler.” Bu son okunuşun alternatif bir anlamı da şudur: “Peygamberler gönderildikleri toplumları tarafından yalanlanacaklarını tahmin ediyorlardı.” Bir önceki âyet, kendilerinden önce peygamberlerini yalanladıkları için cezalandırılan toplumlardan söz etmektedir (Krş: Taberî).
Nihâyet o peygamberlerin ye'se düştükleri ve kendilerinin hakikaten yalana çıkarıldıklarını zanneyledikleri zaman onlara nusretimiz geliverdi. Artık dilediğimiz kimseler necâta erdirildi ve mücrimler olan kavimden ise azabımız geri döndürülmeyecektir.
O müşrikler kendilerine mühlet verilmesine aldanmasınlar. Daha öncekilere de böyle fırsat verilmişti. Ne zaman ki peygamberler, toplumlarının imana gelmelerinden ümitlerini kesecek raddeye gelir ve toplumları da peygamberlerinin kendilerini aldattığı zannına kapılırlar, işte o zaman onlara yardımımız ulaşır, inkârcılar helâk olur, dilediğimiz kimseler kurtulur. Çünkü (uzun vâdede) cezamız, suçlu toplumlardan hiçbir surette geri çevrilmez.
(Bir süre serbest bırakılmalarına aldanmasınlar. Kendilerinden önce gelenlere de öyle fırsat verilmişti. Fakat) Ne zaman ki, elçiler umutlarını kestiler ve kendilerinin yalana çıkarıldıklarını (kafirlere karşı kendilerine yapılacağı va'dedilen yardımın yapılmayacağını) sandılar, işte o zaman onlara yardımımız geldi ve dilediğimiz kimseler kurtarıldı. Azabımız suçlular topluluğundan asla geri çevrilmez.
O elçiler umutlarını kesmiş ve yalancı yerine konuldukları kanaatine varmışlarsa yardımımız gelir, sonra tercih ettiğimizi kurtarırız. Azabımız, suçlular topluluğundan engellenemez.
Peygamberler ümitsizliğe düşüp, yalanlandıklarını gördükleri bir anda kendilerine yardımımız gelmiştir. Böylece, istediğimizi kurtarırız. Azabımız suçlu milletten geri döndürülemez.
Nihayet o peygamberler kavimleri tarafından kesin olarak yalanlandıklarını anlayıp da onlardan ümit kestiklerinde, kendilerine yardımımız yetişti ve dilediğimiz kimseleri kurtardık. Mücrimler güruhundan ise azabımız geri çevrilecek değildi.
Ne zaman ki resuller ümitsizliğe düşüp yalanlandıkları kanısına vardılar, işte o zaman yardımımız kendilerine ulaştı da dilediklerimiz kurtarıldı. Azabımız suçlular topluluğundan geri çevrilemez.
tā ol vaķt kim nevmįd oldı resūlı daħı bayıķ bildiler kim bayıķ anlar yalan dutınıldılar geldi anlara arķa virmegümüz pes ķurtaravuz anı kim dilerüz. daħı döndürinilmez 'aźābumuz ķavumdan kim yazuķlulardur.
Ḥattā ki ümīz kesdiler peyġamberler daḫı bildiler ki özlerini yalanladılar.Geldi anlara bizüm nuṣretümüz. Pes ḳurtaruruz kimi dilesevüz. Daḫı dönmez bizüm ‘aẕābumuz ol ḳavmden, yaman kişilerdür.
Nəhayət, peyğəmbərlər ümidsizliyə qapıldıqda və özlərinin yalançı hesab edildiklərini gördükdə (yəqin etdikdə) köməyimiz onlara yetdi, dilədiyimizə nicat verildi. Bizim əzabımız günahkarlardan əsla dəf olunmaz!
Till, when the messengers despaired and thought that they were denied, then came unto them Our help, and whom We would was saved. And our wrath cannot be warded from the guilty.
(Respite will be granted) until, when the messengers give up hope (of their people) and (come to) think that they were treated as liars,(1795) there reaches them Our help, and those whom We will are delivered into safety. But never will be warded off our punishment from those who are in sin.*
1795 Zannu (comes to think): I construe the nominative of this verb to be "the messengers" in agreement with the best authorities. Kudhibu is the usual reading, though Kudhdhibu, the alternative reading, also rests on good authority. I construe the meaning to be: that Allah gives plenty of rope to the wicked (as in Joseph's story) until His own Messengers feel almost that it will be hopeless to preach to them and come to consider themselves branded as liars by an unbelieving world; that the breaking-point is then reached; that Allah's help then comes swiftly to His men, and they are delivered from persecution and danger, while the wrath of Allah overtakes sinners, and nothing can then ward it off. This interpretation has good authority behind it, though there are differences of opinion.