Bu ayet Hafs Mushafı sırasına göre baştan 134, sondan 6103. ayet; 2. sure ve bu surenin 127. ayetidir. Bu ayetin kelime sayisi 14, harf sayısı 63 ve toplam ebced değeri ise 4077 olarak hesaplanmıştır. Bu sure الم hurufu mukatta harfleriyle başlamaktadır. Bu ayette ا (12) ل (7) م (6) bulunuyor.
واذ يرفع ابرهيم القواعد من البيت واسمعيل ربنا تقبل منا انك انت السميع العليم
واذيرفعابرهيمالقواعدمنالبيتواسمعيلربناتقبلمناانكانتالسميعالعليم
Ve-iż yerfe’u ibrâhîmu-lkavâ’ide mine-lbeyti ve-ismâ’îlu rabbenâ tekabbel minnâ(s) inneke ente-ssemî’u-l’alîm(u)
Hani İbrahim, İsmail ile birlikte evin (Kâbe’nin) temellerini yükseltiyor, “Ey Rabbimiz! Bizden kabul buyur! Şüphesiz sen hakkıyla işitensin, hakkıyla bilensin” diyorlardı.
Müfessirler genellikle 127. âyetteki “... temellerini yükseltiyordu” ifadesine dayanarak, Kâbe’nin yerinde daha önce bir yapı bulunduğunu, bunun zamanla (Nûh tûfanında) harap olup üstünü kum örtüsünün kapattığını, Hz. İbrâhim’in bu eski temelleri açığa çıkararak bunların üzerine Kâbe’nin binasını yükselttiğini belirtirler. Ayrıca Kâbe’nin ilk defa melekler veya Hz. Âdem tarafından yapıldığına dair bazı rivayetleri aktarırlar (bk. Taberî, I, 546-549). Ancak Taberî bu hususta kesin bir bilgimizin bulunmadığını belirtirken çağdaş müfessirlerden M. Reşîd Rızâ, söz konusu rivayetleri kıssacıların uydurması saymakta, özellikle bir kısım yahudilerin yaydıkları İsrâiliyat türünden rivayetler olarak nitelemekte ve Kâbe’nin ilk defa Hz. İbrâhim tarafından inşa edildiğini ifade etmektedir (I, 466-468).
Genel anlamıyla ümmet (çoğulu ümem), çoğu aynı kökten gelen, önceki kuşaklardan devralınan özelliklerin veya ortak menfaat ve ideallerin ya da din, zaman, vatan gibi faktörlerin bir araya getirdiği insan topluluğunu ifade eder. Dinî anlamda bir peygambere inanıp onun yolundan giden cemaate, ilâhî dinlere mensup kavimler topluluğuna ümmet denir (Muhammed ümmeti, İslâm ümmeti, hıristiyan ümmeti gibi. Kur’an bütünlüğü içinde ümmet kavramı hakkında daha genişbilgi için bk. T. Izutsu, Kur’an’da Allah ve İnsan, s. 71-75).
Aynı âyette geçen müslim kelimesinin masdarı olan İslâm kelimesi “li” edatıyla kullanıldığında “teslim olma” anlamına gelir. Hz. Muhammed’in tebliğ ettiği son dine İslâm isminin verilmesinin bir sebebi de İslâm kelimesinin “teslim olma”, yani “Allah’ın varlığını ve birliğini tanıyarak O’nun peygamberi vasıtasıyla insanlığa bildirdiği itikadî ve amelî hükümleri benimseyip uygulama” anlamına gelmesidir. Esasen bütün ilâhî dinler insanlardan böyle bir teslimiyet istediği için, bu dinlerin hepsi geniş anlamda İslâm sayılmış, bu cümleden olmak üzere tefsirlerde Hz. İbrâhim’in söz konusu duasında geçen “müslimeyni” ve “müslimeten” kelimeleri İslâm ismiyle bağlantılı olarak açıklanmıştır. Buna göre Hz. İbrâhim, Kâbe’yi inşa etmekle işlemiş oldukları hayrın kabul edilmesini niyaz ettikten sonra, kendisi ve oğlu İsmâil’le soylarından gelecek ümmetin Allah’a teslim olup itaat eden hâlis kullar olmaları, yüce Allah’ın takdirini bu yönde tecelli ettirmesi dileğinde bulunmuştur. Çünkü Allah isteyip takdir etmedikçe insanın O’na teslim olup itaat eden gerçek bir mümin ve müslim olması mümkün değildir. Bir kimsenin, “Mümin olmak da kâfir olmak da sadece benim elimdedir” diyerek ilâhî iradeyi dışlaması, her şeyin yapıp yaratıcısı olan Allah’a karşı bir edepsizlik ve saygısızlıktır. Ayrıca insan yalnız itaatkâr bir kul olmasında değil, Allah’a ne suretle itaat ve ibadet edeceği, yani ibadetlerin şekillerini ve esaslarını bilme hususunda da O’na muhtaç olduğu için Hz. İbrâhim duasının devamında, “Bize ibadet usullerimizi göster” diye yakarmış; bu arada kendisinin ve oğlunun, peygamber de olsalar yanılgıları bulunabileceği düşüncesiyle Allah’tan tövbelerini kabul etmesini dilemiştir.
Menâsik (tekili mensek) kelimesinin kökü olan nüsük “ibadet” anlamına gelir. Buradan türetilen mensek ise “ibadet yeri” veya “ibadetin uygulanış biçimi, usulü” demek olup (Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “nsk” md.) âyetin bağlamından, bu kelimenin özellikle haccın erkân ve âdâbıyla bunların uygulandığı mahallere işaret ettiği anlaşılmaktadır.
Hz. İbrâhim’in son duası, yüce Allah’ın kendi soyundan bir elçi göndermesini dilemesi olmuş ve bütün müfessirlerin görüşüne göre bununla da özellikle Hz. Muhammed’in risâleti kastedilmiştir. Nitekim daha sonra İsmâil aleyhisselâm Mekke’ye yerleşerek Yemen’den gelen ve Arab-ı âribe’den olan Cürhümlüler arasında yaşamış, onlardan Arapça öğrenmiş, iki defa evlenerek on iki çocuk babası olmuş; Mekke’de ikamet eden çocuklarından her biri bir kabilenin reisi olmuştu. Böylece Hz. İsmâil’in soyu Cürhümlüler’le karışarak Araplaştığı için bunlara Arab-ı müsta‘ribe denilmiştir. Hz. Peygamber’in yirmi birinci göbekten atası olan Adnan da Hz. İsmâil’in soyundan ve dolayısıyla Arab-ı müsta‘ribe’dendir (bk. Hakkı Dursun Yıldız, “Arap”, DİA, III, 273). Bu suretle Hz. İbrâhim’in duası kabul edilmiş ve son peygamber Hz. Muhammed onun soyundan gelmiştir. Nitekim hemen bütün müfessirlerin kaydettiği bir hadiste Hz. Peygamber, “Ben atam İbrâhim’in duası, Îsâ’nın müjdesiyim” buyurmuşlardır (Müsned, IV, 127, 128, V, 262; Hâkim, el-Müstedrek, II, 656). İbrâhim’in duasından maksat konumuz olan 129. âyet, Îsâ’nın müjdesinden maksat da Hz. Îsâ’nın İsrâiloğulları’na hitaben, “Ey İsrâiloğulları! Bilin ki benden sonra gelecek Ahmed isimli elçiyi müjdelemek üzere size Allah tarafından gönderilmiş elçiyim” meâlindeki ifadesini nakleden Saf sûresinin 6. âyetidir. Bu sebeple müslümanlar, “Allâhümme salli” ve “Allâhümme bârik” dualarında, Hz. Peygamber’le birlikte Hz. İbrâhim’i de saygıyla anmayı dinî bir gelenek haline getirmişler, hadislerde ve diğer İslâmî kaynaklarda İbrâhim aleyhisselâm Halîlullah (Allah’ın dostu) olarak isimlendirilmiştir (daha genişbilgi için bk. Râzî, IV, 65-66; İslâm âlimlerinin, Yuhanna İncili’nde Hz. Îsâ’dan sonra geleceği bildirilen Paraklêtos’la Hz. Muhammed’in kastedildiğine dair görüşleri ve genel olarak eski kitaplarda İslâm peygamberini müjdeleyen haberler konusunda bk. A‘râf
7:157; Saf
61:6).
Hz. İbrâhim duasında, kendi soyundan seçilip gönderilmesini dilediği elçinin ifa edeceği başlıca işlevleri şöyle sıralamıştır: Halkına Allah’ın âyetlerini okuyup bildirmesi, onlara kitabı, hikmeti öğretmesi ve onları temizlemesi. Kuşkusuz bir peygamberin daha birçok görevi varsa da burada anılanlar, elçilik ve rehberlikle ilgili temel işlevler olması bakımından özellikle kayda değer görülmüştür. Müfessirler buradaki “âyetler”i kısaca “vahiy, Allah’ın varlığını, birliğini ve peygamberlerin doğruluğunu kanıtlayan deliller”; “kitab”ı “Kur’an-ı Kerîm”, “hikmet”i “Peygamber’in sünneti, din ve dinî hükümlerle ilgili bilgiler, söz ve yaşayışta doğruluk”; “tezkiye”yi de “temizleme yani inkâr ve şirkle kötü huylardan ve günah kirlerinden arındırma” şeklinde açıklamışlardır (Taberî, I, 556-558; Zemahşerî, I, 94; Râzî, IV, 66).
Hani İbrahim ve İsmail, o Ev’in (Kâbe’nin) temellerini yükseltiyor (ve şöyle dua ediyorlardı:) “Rabbimiz! Bunu bizden kabul et! Şüphesiz ki yalnızca sen duyansın; bilensin.
Âl-i İmrân
3:96’da belirtildiği üzere, insanlık için ilk inşa edilen Kâbe’nin yeri çeşitli olaylar veya felaketler sebebiyle kaybolmuştu. Hacc
22:26’da ifade edildiği üzere Yüce Allah Kâbe’nin yerini Hz. İbrahim’e bildirmişti. Bunun sonrasında Yüce Allah işte beyt’in yerini Hz. İbrahim’e göstermiş, bildirmiş, yorumunu yapmakta olduğumuz ayette de belirtildiği gibi o da oğlu Hz. İsmail’le birlikte Kâbe’nin temellerini yükseltmişti. Olayda Hz. İsmail’in de bulunması daha önce Hz. İbrahim’in Hz. Hacer’le birlikte onları Kâbe’nin yanına yerleştirmesinin bir sonucudur.
İbrâhim ile İsmail'in Beytullah'ın temellerini yükseltirken şu duayı yaptıklarını hatırlayınız: “Ey Rabbimiz! Bizden bu hizmeti kabul buyur; çünkü sen her şeyi duyan ve her şeyi bilensin.”
Hani bir zamanlar İbrahim, İsmail ile birlikte Beyt'in¹ temellerini yükseltirken: “Ey Rabb'imiz! Bunu bizden kabul et; kuşkusuz Sen, Her Şeyi İşiten ve Her Şeyi Bilen'sin.”
İbrahim, İsmail'le birlikte Evin (Kâbe’nin) sütunlarını yükselttiğinde (ikisi şöyle dua etmişti) : “Rabbimiz bizden (bu hayırlı girişim ve gayretimizi) kabul et. Şüphesiz, Sen her şeyi İşiten ve hakkıyla Bilensin.”
O vakit İbrahim ve İsmail Kabe'nin temel duvarlarını yükselttiler de Rabbimiz dediler, bu evi yaptık, sen kabul et. Şüphe yok ki sen, her şeyi duyansın, bilensin.
İbrahim ve İsmail mabedin temellerini yükseltirken şöyle yalvarıp dua ettiler: “Ey Rabbimiz! Bizim yaptığımız şeyleri bizden kabul et, sensin herşeyi bilen ve herşeyi duyan.
İbrâhim ile İsmâil, mâbedin, Kâbe'nin sütunlarını-duvarlarını yükseltirlerken:
“Yaratan, yaşama kabiliyeti, gücü ve varlıklara işleyiş düzenlerini veren, koruyan, kontrol eden ey Rabbimiz, bizden bunu kabul buyur. Sen, sadece Sen her şeyi işitir ve bilirsin." dediler.
Hani, İbrahim ve İsmail birlikte Ka'be'nin sütunlarını yükseltiyorlardı. (O zaman şöyle demişlerdi): "Ey Rabbimiz! Bizden kabul et! Sen duyan ve bilensin."
İbrahim, İsmail'le birlikte Evin (Ka'be'nin) sütunlarını yükselttiğinde (ikisi şöyle dua etmişti): 'Rabbimiz bizden (bunu) kabul et. Şüphesiz, Sen işiten ve bilensin';
Ve o zaman, İbrahim ile İsmail (Aleyhisselâm) Kâbe'nin temellerini yükselttiler ve şöyle dua ettiler: “Ey Rabbimiz, bizden bu hayırlı işi kabul et; hakikaten Sen duâmızı işitici, niyyetimizi bilicisin.
Yine hatırlayın ki; İbrahim ve İsmail, Kâbe’nin temellerini yükseltirken şöyle diyorlardı: “Ey Rabbimiz! Bunu bizden kabul et. Hiç şüphesiz Sen, işiten ve bilensin!”
İbrahim'le İsmail, evin temellerin yükselttiğinde, dediler ki: «Bizden onaylayasın, sen işitirsin, bilirsin Tanrımız!
İbrahim, İsmail'le birlikte Kâbe'nin sütunlarını/duvarlarını yükseltirken (ikisi şöyle dua etmişlerdi:) “Rabbimiz! Bizden (bunu) kabul et. Şüphesiz, sen (her şeyi) hakkıyla işiten, (her şeyi) hakkıyla bilensin.”
İbrahim ve İsmail, Kabenin temellerini yükseltiyordu: "Rabbimiz! Yaptığımızı kabul buyur. Şüphesiz ki, Sen hem işitir hem bilirsin"
Bir zamanlar İbrahim, İsmail ile beraber Beytullah'ın temellerini yükseltiyor, (şöyle diyorlardı:) Ey Rabbimiz! Bizden bunu kabul buyur; şüphesiz sen işitensin, bilensin.
Kâbe’nin yapılışı hakkındaki rivayetlere göre, Hz. Âdem ile Havva cennetten çıkarıldıkları vakit yeryüzünde Arafat’ta buluşurlar, beraberce batıya doğru yürürler, Kâbe’nin bulunduğu yere gelirler. Bu esnada Âdem, bu buluşmaya şükür olmak üzere Rabbine ibadet etmek ister ve cennette iken, etrafında tavaf ederek ibadet ettiği nurdan sütunun tekrar kendisine verilmesini diler. İşte o nurdan sütun orada tecelli eder ve Hz. Âdem, onun etrafında tavaf ederek Allah’a ibadet eder. Bu nurdan sütun Hz. Şît zamanında kaybolur, yerinde siyah bir taş kalır. Bunun üzerine Hz. Şît, onun yerine taştan onun gibi dört köşe bina yapar ve o siyah taşı binanın bir köşesine yerleştirir. İşte bugün Hacer-i Esved diye bilinen siyah taş odur. Sonra Nuh tufanında bu bina kumlar altında uzunca bir süre gizli kalır. Hz. İbrahim Allah’ın emriyle Kâbe’nin bulunduğu yere gider, oğlu İsmail’i annesiyle birlikte orada iskân eder. Sonra İsmail ile beraber Kâbe’nin bulunduğu yeri kazar. Hz. Şît tarafından yapılan binanın temellerini bulur ve o temellerin üzerine bugün mevcut olan Kâbe’yi inşa eder. Âyette «Beytullah’ın temellerini yükseltiyor» cümlesi bunu ifade eder.
İbrahim, İsmail ile birlikte evin (kabenin) temellerini yükseltiyor: "Rabbimiz, bizden kabul et, şüphesiz sen İşitensin, Bilensin."
Ve ne vakit ki İbrahim, Beyt'in temellerini yükseltmeye başladı, İsmail ile birlikte şöyle dua ettiler: Ey Rabbimiz, bizden kabul buyur, hiç şüphesiz işiten sensin, bilen sensin.
ve o vakit ki İbrahim beyitten temelleri yükseltiyordu İsmailde birlikte şöyle dua ettiler: Ey bizim Rabbımız kabul buyur bizden, daima işiten, daima bilen sensin ancak sen
Hani İbrâhîm o Beytin temellerini (yahud: divarlarını), İsmail ile birlikde, yükseltiyordu (da ikisi de şöyle düâ etmişlerdi:) «Ey Rabbimiz, bizden (şu hizmeti) kabul buyur. Şübhesiz hakkıyle işiden, kemâliyle bilen sensin Sen».
Ve bir zaman İbrâhîm, İsmâîl ile berâber Beyt'in (Kâ'be'nin) temellerini yükseltiyordu. (Ve şöyle duâ ediyorlardı:) “Rabbimiz! (Yaptığımızı) bizden kabûl buyur! Şübhe yok ki Semî' (her duâyı işiten), Alîm (herşeyi bilen) ancak sensin!”
İbrahim ve İsmail, beytin temellerini yükselttikleri zaman, ”Rabbimiz! Bizden kabul et. Sen işiten ve her şeyi en iyi bilensin.”
Hani, İbrahim ile İsmail Kâbe/nin temellerini [¹] yükseltmişler, böyle dua etmişlerdi: Ey Rabbimiz! İbadetimizi [²] kabul buyur. Çünkü semi/ sensin, hakkıyle âlim sensin. [³]
[1] Yâni, esasen Kâbe'yi bina eylediler. Yahut duvarlarını yükseltip ikmal eylediler. Yahut mertebesini âli kıldılar.[2] Yahut ta'atimizi, işlediğimiz amel-i hayrı.[3] Duamızı işiten, maksadımızı kemaliyle bilen yalnız sensin.
Hani İbrahim ve İsmail, Kâbe'nin temellerini yükseltirken, “Rabbimiz! Yaptığımızı kabul buyur. Şüphesiz sen hem işiten, hem bilensin (demişlerdi).”
Hani İbrahim ve oğlu İsmail, Allah’a ibâdet amacıyla inşâ edecekleri Evin, yani Kâbe’nin temellerini birlikte yükseltirlerken Rablerine şöyle yalvarıyorlardı:“Ey Rabb’imiz, senin hoşnutluğun için yaptığımız iyilikleri ve duâlarımızı bizden kabul eyle! Doğrusu sen bütün duâları işitir, her şeyi bilirsin.”
Hani, İbrahim de Ev (Ka’be)’den Temeller yükseltiyordu, İsmail de!
-“Rabbimiz! Bizden kabul et!
Gerçekten sen, Bilen İşiten’sin”.
İbrahim ve İsmail, Kâbe’nin temellerini yükseltirken:1 “Ey Rabbimiz! (Bunu) bizden kabul buyur. Şüphesiz en iyi işiten ve eksiksiz bilen Sensin.” (diye dua ediyorlardı.)
1 Âyetteki İbrahim ve İsmail (a.s)’ın “Kâbe’nin temellerini yükseltmesi” ifâdesinden; Kâbe’-nin daha önceden, Hz. Âdem zamanında yapıldığı, ilk Kâbe’nin kaybolan temellerini Hz. İbrahim’in bulup, tekrar inşa ettiği de anlaşılabilir.
İbrahim ve İsmail Mâbed'in temellerini yükseltirken yalvardılar: “Ey Rabbimiz! Bunu kabul et; Sensin her şeyi bilen, her şeyi duyan!”
İbrahim, İsmail ile birlikte Kâbe’nin temellerini yükseltirken: “Rabbimiz bizden hizmetimizi kabul buyur, şüphesiz sen her duayı işiten ve bilensin.” 3/96, 14/35...40, 40/60
İbrahim, İsmail’le birlikte Kâbe’nin temellerini yükseltirken[253] şöyle yalvardılar: “Rabbimiz! Kabul buyur bizden! Yalnız sensin tüm duaları işiten; ve gönüllerdekini bilen de yalnız sen!
[253] Ve iz yuessisu (tesis ederken) yerine yerfe’u gelmesi, Hz. İbrahim’in Kâbe’nin ilk bânisi değil, ihya edicisi olduğunu gösterir. O, yıkılanı yeniden yükseltmiştir (Krş:
3:96).
O vakti yâd et ki, İbrahim Beytullah'ın temellerini İsmail ile beraber yükseltiyor, «Ya Rabbenâ! Bizden kabul buyur, şüphe yok ki Sen semî' ve alîmsin,» diyordu.
İbrâhim ile İsmâil beytullah'ın temellerini yükseltirken şöyle dua ediyorlardı. “Ey bizim Kerîm Rabbimiz! Yaptığımız bu işi kabul buyur bizden! Hakkıyla işiten ve bilen ancak Sen'sin. ”
İbrahim, İsma'il'le beraber Ev'in temellerini yükseltiyor: "Rabbi'imiz, bizden kabul buyur, kuşkusuz sen işitensin, bilensin."
Kur'ân-ı Kerîm'in üslûbu, tasvîrî anlatımdır. Yani Kur'ân, olayları canlandırarak anlatır. Bunun için fi''illerin zaman kiplerini uygun biçimde kullanır. Meselâ geçmişteki veya gelecekteki bir olayı, şimdi cereyan ediyormuş gibi gözümüzün önüne getirmek ve bize seyrettirmek için geçmiş veya gelecek zamanı, geniş zaman kipiyle anlatır. Bakarsınız ki geçmişteki olay canlanmakta, gözünüzün önünde cereyan etmektedir. Bu âyetlerde Kur'ân, Hz. İbrâhîm'in, oğlu İsmâ'îl ile birlikte Ka'be'yi yaptığını anlatmaktadır. Hâdise binlerce yıl önce geçmiş bir olaydır. Fakat Kur'ân, bu geçmiş olayı, "İbrâhîm Ka'be'yi yaptı" şeklinde geçmiş zaman kipiyle anlatmıyor; "İbrâhîm, İsmâ'îl ile birlikte Ka'be'nin temellerini yükseltiyor" şeklinde, şimdiki zaman kipiyle anlatmağa başlıyor ve hemen sözü, sanki gözümüzün önünde Ka'be'yi yapmakta olan İbrâhîm'in ağzına koyuyor: "Rabbimiz, bizden kabul buyur, kuşkusuz sen, işitensin, bilensin!" Artık biz, İbrâhim'in, oğlu İsmâ'îl ile birlikte Ka'be'yi yapmakta olduklarını görüyor ve onların du'âlarını işitiyoruz. Artık olay eski değil, gözümüzün önünde geçen bir olaydır. Kur'ân, gelecekte vukubulacak bir olayı, cennette inananların, cehennemde nankör inkârcıları durumlarını anlatırken de genellikle gelecek zaman kipini değil, geçmiş veya şimdiki zaman kipini kullanır. Bu da olayın kesinlikle vukubulacağını gösterdiği gibi, aynı zamanda olayı karşımıza da getirir. Âdetâ cennetliklerin ni'met içinde sevinçlerini, cehennemliklerin azâb içinde kıvranışlarını seyrederiz. Kur'ân, görülen manzarayı, soyut bir anlamı, psişik bir durumu olduğu kadar insan karakterlerini, za'flarını ve meziyetlerini canlı tablolar halinde gözle görülür biçime sokarak anlatır. Çizdiği tablolara hayât verir. Bakarsınız ki o soyut anlam, biçimlenmiş; o insan karakteri cisimlenmiş; o geçmiş olay canlanmıştır. Canlanan olaylara bir de konuşma katınca sahnenin bütün elemanları tamamlanmış olur. Okuyucu veya dinleyici, olayın sergilendiği alana çekilir. Dinleyici, gördüğü manzara karşısında bunun okunan bir söz veya anlatılan bir mesel olduğunu unutur da, hareket eden kişilerin yaptığı olayları görür. Kur'ân'ın anlattığı kıssalar, onun ifâde stilinde hayâtın hikâyesi olmaktan çıkar da hayâtın kendisi olur. Kur'ân'ın bütün anlatımında bu tasvîrî ifâdeyi görürüz. İşte bu ifâde tarzında zaman kipinin çok önemi vardır. Onun kulandığı zamanları, genel ifâde tarzı içinde düşünmek ve değerlendirmek gerekir.
İbrahim, İsmail ile beraber Kâbe’nin temellerini yükselttiği sırada şöyle yalvardı: “Rabbimiz, bunu bizden kabul et, dinleyen de bilen de Sen’sin!”
İbrahim, İsmail'le birlikte Kabe'nin temellerini yükseltiyor (ve şöyle dua ediyorlardı):-Rabbimiz hizmetimizi kabul buyur, şüphesiz sen işitensin, bilensin.
Hani, İbrahim ile İsmail, Kâbe'nin temellerini yükseltirken, “Rabbimiz,” diyorlardı, “bunu bizden kabul et. Çünkü Sen herşeyi işiten, herşeyi bilensin.
İbrahim'in, İsmail'le birlikte, o evin ana duvarlarını yükselterek şöyle yakardıkları zamanı da an: "Rabbimiz, bizden gelen niyazları kabul buyur; sen, evet sen, Semî'sin, her şeyi çok iyi duyarsın; Alîm'sin, her şeyi çok iyi bilirsin."
daħı ol vaķt kim götürür-idi ibrāhįm temellerin, evden, daħı ismā'įl. “iy çalabumuz ķabūl eyle bizden! bayıķ sen işidiciseñ bilici.”
Daḫı ol vaḳt kim yüceldürdi İbrāhīm peyġamber esāslarını Tañrıevinüñ. İsmā‘īl daḫı bilesince yapardı. Eydürlerdi: Yā Rabbenā, ḳabūl eylebizden. Taḥḳīḳ sensin işidici, bilici, du‘ālar ḳabūl eyleyici.
Onu da yadına sal ki, İbrahim və İsmail evin (Kə’bənin) bünövrəsini ucaltdıqları zaman: “Ey Rəbbimiz! (Bu xeyirli işi) bizdən qəbul et, Sən, doğrudan da, (hər şeyi) eşidənsən, bilənsən!” – deyə dua etdilər.
And when Abraham and Ishmael were raising the foundations of the House, (Abraham prayed): Our Lord! Accept from us (this duty). Lo! Thou, only Thou, art the Nearer, the Knower.
And remember Abraham and Isma´il raised the foundations of the House (With this prayer): "Our Lord! Accept (this service) from us: For Thou art the All-Hearing, the All-knowing.