Bu ayet Hafs Mushafı sırasına göre baştan 149, sondan 6088. ayet; 2. sure ve bu surenin 142. ayetidir. Bu ayetin kelime sayisi 21, harf sayısı 90 ve toplam ebced değeri ise 5647 olarak hesaplanmıştır. Bu sure الم hurufu mukatta harfleriyle başlamaktadır. Bu ayette ا (14) ل (13) م (9) bulunuyor.
سيقول السفـهاء من الناس ما وليهم عن قبلتهم التي كانوا عليها قل لله المشرق والمغرب يهدي من يشاء الى صراط مستقيم
سيقولالسفـهاءمنالناسماوليهمعنقبلتهمالتيكانواعليهاقلللهالمشرقوالمغربيهديمنيشاءالىصراطمستقيم
Seyekûlu-ssufehâu mine-nnâsi mâ vellâhum ‘an kibletihimu-lletî kânû ‘aleyhâ(c) kul li(A)llâhi-lmeşriku velmaġribu yehdî men yeşâu ilâ sirâtin mustekîm(in)
Birtakım kendini bilmez insanlar, “Onları (müslümanları) yönelmekte oldukları kıbleden çeviren nedir?” diyecekler. De ki: “Doğu da, Batı da Allah’ındır. Allah, dilediği kimseyi doğru yola iletir.”
Sözlükte sefîh (çoğulu süfehâ’), halîmin zıddı olup “hem cahil ve ahmak hem de kaba ve saldırgan” anlamına gelir; Türkçe’ye, yerine göre, “aklı ve bilgisi kıt, beyinsiz, dar kafalı, barbar” diye çevrilmektedir. Âyetteki süfehâ’ kelimesi tefsirlerde “cahiller, ahmaklar, kıt akıllılar” şeklinde açıklanmış ve bununla da yahudilerin, putperest Araplar’ın veya münafıkların ya da her üç zümrenin kastedildiği hususunda farklı görüşler ileri sürülmüştür (Taberî, II, 1; İbn Atıyye, I, 218; Râzî, IV, 92-93). Râzî’nin açıklamalarına göre Hz. Peygamber, Medine’ye hicret ettikten sonra bir süre Kudüs’teki Beytülmakdis’e yönelerek namaz kılmıştı; yahudiler de bundan memnundu. Fakat Kâbe’nin kıble olması üzerine bu değişiklik onları rahatsız etti. Müşrik Araplar ise Resûlullah’ın Kudüs’e yönelmesinden hoşnutsuzluk duyuyorlardı. Bu yüzden Kâbe’nin kıble yapıldığı haberinin Mekke’ye ulaşması üzerine bundan memnun oldular; fakat bu gelişmeyi, Resulullah’ın eski tutumunu değiştirerek kendileriyle uzlaşmak istediği şeklinde yorumladılar. Münafıklar da yönlerin birbirinden farkı bulunmadığını, dolayısıyla kıble değiştirmenin mâkul bir gerekçesi olamayacağını, Hz. Peygamber’in, böyle bir değişiklik yapmakla keyfî davrandığını ileri sürerek bunu bir eleştiri ve alay konusu yaptılar. Âyette, cahillik ve kıskançlıktan kaynaklanan bu tür görüş ve iddiaların sahipleri “sefihler” diye nitelenmiştir. Bazı müfessirler bu sûrenin 13. âyetinde “süfehâ’” kelimesinin özellikle münafıklar için kullanıldığını dikkate alarak, büyük bir ihtimalle burada da aynı kelimeyle onların kastedildiğini düşünmüşlerdir (bk. Râzî, IV, 93; Elmalılı, I, 522). Ancak tarihî bağlama göre yahudilerin kastedilmesi ihtimali daha büyüktür.
Âyette, bu dar görüşlü insanların, “Onları şimdiye kadar yöneldikleri kıbleden vazgeçiren sebep nedir” şeklindeki sorularına karşı, “Doğu da batı da Allah’ındır” buyurularak, hiçbir mekânın kendiliğinden kıble olamayacağına, bunu oranın gerçek sahibi ve mâliki olan Allah’ın tayin edeceğine ve işte Kudüs’teki Beytülmakdis yerine Mekke’deki Mescid-i Harâm’ın kıble olmasını murat edenin de O olduğuna işaret edilmiştir. İnsanlardan dilediğini dosdoğru yola, kendi yoluna iletmek gibi, dilediği yönü kıble tayin etmek de mutlak güç ve irade sahibi olan Allah’ın yetkisindedir ve aklıselim sahipleri için bunda yadırganacak bir durum yoktur.
Sırât-ı müstakîm “her türlü eğrilik, aşırılık ve sapıklıktan uzak, dosdoğru, adaletli, ölçülü, ılımlı ve dengeli bir yol, bir inanç ve yaşama biçimi” demektir. Âyette, kıble değişikliğinin “dosdoğru yol” ile ve dolayısıyla İslâm’la irtibatlandırılması, kıblenin İslâmî bir şiâr olduğuna, bu sebeple söz konusu değişikliğin, “beyinsizler”in anlayamayacağı kadar ince bir anlam taşıdığına işaret etmektedir.
Sözlükte “yön” anlamına gelen kıble İslâmî bir terim olarak “namaz sırasında kendisine doğru dönülen özel mekân”ı, yani Kâbe’yi ifade eder. Namazda Kâbe’ye dönmeye “istikbâl-i kıble” denilir. İstikbâl-i kıble namazın sahih olmasının şartlarındandır. İslâm bilginlerine göre, Kâbe’yi görebilen birinin tam olarak Kâbe’ye dönmesi gerekir. Uzakta bulunanların ise fakihlerin çoğunluğuna göre Kâbe tarafına yönelmeleri yeterlidir. Nitekim Hz. Peygamber, “Doğu ile batı arası kıbledir” buyurmuşlardır (Tirmizî, “Salât”, 256; Nesâî, “Sıyâm”, 43; İbn Mâce, “İkame”, 56). Buna göre kıbleden sağa ve sola doğru 45’er derecelik sapmalar istikbâl-i kıbleye aykırı değildir yani bu şekilde kılınan namaz geçerlidir. Kıblenin hangi tarafta bulunduğunda tereddüt eden biri, bilgi alacağı bir kimse veya kıbleyi gösteren bir işaret bulamazsa güneş, ay veya yıldızların konumuna yahut rüzgârın yönüne bakarak kıbleyi belirlemeye çalışır ve kıble olduğuna kanaat getirdiği tarafa yönelir. Namazın tamamlanmasından sonra yanlış tarafa döndüğü anlaşılsa bile kılınan namaz geçerlidir. Ancak namaz içindeyken durumun farkedilmesi halinde, namazı bozmadan, kalan bölümünü kıbleye dönerek tamamlamak gerekir. Araştırmasına rağmen kıblenin yönü konusunda hiçbir kanaate varamayan; aynı şekilde hastalık, sakatlık, düşman korkusu gibi zaruretler dolayısıyla kıbleye dönmesi imkânsız veya tehlikeli olan kimse ise kolayına gelen bir tarafa yönelerek namazını kılar. Hayvan üzerinde veya ulaşım araçlarında yolculuk edenler, –her vakitte araçtan inmelerine engel varsa ve namazları cem ederek kılmak da mümkün değilse– namaza başlarken imkân ölçüsünde kıbleye dönerek araç üzerinde farz ve vâcip namazlarını kılarlar.
İnsanlardan bazı beyinsizler “Yönelmekte oldukları kıblelerinden onları (Müslümanları) çeviren nedir?” diyecekler. De ki: “Doğu da Batı da yalnızca Allah’a aittir. Dileyeni (layık gördüğünü) doğru yola ulaştırır.”
Hz. Muhammed Mekke’de namazını kılarken Âl-i İmrân
3:96’daki bilgiler gereği ilk mabet olması, Bakara
2:125, İbrâhîm
14:37 ve Hacc
22:26’daki ifadeler gereği Hz. İbrahim’in ve Hz. İsmail’in yöneldikleri kıble olması nedeniyle Kâbe’ye doğru namaz kılıyordu. Rivayetlere göre Kâbe’nin güney tarafında durarak kuzeye doğru Kudüs’ü de önüne alarak ibadet ediyordu. Hz. Muhammed çok kısa bir süre de olsa önce Mekke’de, ardından Medine’ye hicret edince oradaki kitap ehlinin yöneldiği kıble olması itibariyle, kuzeye doğru Beyt-i Makdis’e yönelme içtihadında bulunmuştu. Çünkü onlar da kendilerince ibadetlerini bir kıble bilinciyle yerine getirdikleri için, Hz. Muhammed de konu hakkında henüz herhangi bir ilahi prensip belirlenmemiş olması nedeniyle onlarla aynı yöne dönmeyi tercih etmiş olabilir.
Bazı dar kafalı insanlar, “Şimdiye kadar uydukları kıbleden onları vazgeçiren nedir?” diyecekler. De ki: “Doğu da batı da Allah'ındır; O, dileyeni doğru yola iletir.”
İnsanlardan, birtakım beyinsizler: “Daha önce yöneldiğiniz kıbleden sizi çeviren nedir?” diyecekler. De ki: “Doğu da Batı da Allah'ındır. O, dileyen¹ kimseyi doğru yola iletir.”
1- Dileyeni/dilediğini: Hak edeni, doğru yolu bulma çabasında olanı. Allah, sapkınlığı gerektiren şeyleri yapanı saptırır; doğru yola iletilmeyi gerektiren şeyleri yapanı da doğru yola iletir, demektir. Ayetteki “Şâe” sözcüğü, “dilediğini” anlamının yanı sıra, “şey edeni”, “gayret göstereni”, “bir şey yapmak isteyeni” anlamına da gelmektedir.
İnsanlardan (birtakım) beyinsiz ve seviyesiz olanlar (Müslümanlar için) : "Onları üzerine yöneldikleri daha önceki kıblelerinden çeviren nedir?" diyecekler. De ki: "Doğu da Allah'ındır, Batı da. O dilediğini doğru yola yöneltir."
İnsanlardan aklı, idraki olmayanlar diyecekler ki: Bunları, yöneldikleri kıbleden döndüren sebep de nedir? Doğu da Allah'ındır de, batı da. Dilediğine doğru ve düz yolu buldurur.
Bir takım dar görüşlü beyinsizler, müslümanları şimdiye kadar uydukları kıbleden döndüren nedir? Diyecekler. De ki: “Doğu da, Batı da Allah'ındır. O isteyen kimseyi dilediği şekilde dosdoğru yola iletir.”
Bir kısım beyinsiz kimseler;
“Bunları bulundukları kıbleden çeviren nedir?" diyecekler.
“Doğu da, batı da Allah'ındır. Allah, sünnetine, düzeninin yasalarına uygun olarak, iradesinin tecellisine tâbi, akıllı ve sorumlu varlıkları sırat-ı müstakîme, doğru, muhkem, güvenli yola, İslâmî hayata iletir." de.
İnsanların düşüncesizleri: "Onları daha önceki kıblelerinden çeviren ne oldu?" diyecekler. De ki: "Doğu da batı da Allah'ındır. Dilediğini doğru yola iletir."
142.İbnu İshak`ın Bera`dan rivayet ettiğine göre Müslümanların kıbleleri önce Mescidi Aksa idi. Resulullah (a.s.) ise kıblenin Ka`be olmasını istiyordu. Bunun üzerine Yüce Allah: "Yüzünü göğe doğru çevirip durmanı görüyoruz. Seni hoşnut kalacağın kıbleye doğru yönelteceğiz. Artık yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. Ve her nerede olursanız olun yüzünüzü onun tarafına çevirin" mealindeki ayeti kerimesini indirdi. Bunun üzerine insanların düşüncesizleri: "Onları (Müslümanları) daha önce yönelmekte oldukları kıblelerinden çeviren ne oldu?" diye konuşmaya başladılar. Yüce Allah da bu ayeti kerimesini indirdi.
Bir takım beyinsiz insanlar: 'Onları daha önceki kıblelerinden çeviren nedir?' diyecekler. De ki: 'Doğu da Allah'ındır, batı da. O dilediğini doğru yola yöneltir.'
(Medine'deki Yahûdi ve münafık) insanlardan akılsızlar yakında şöyle diyecekler: “-Müslümanları (eskidenberi Kudüs'e doğru namaz kıldıkları) kıbleden (Kâbe'ye) çeviren ne?” Onlara de ki, doğu da, batı da Allah'ındır; dilediğini doğru yola iletir.
İnsanlardan akılları kıt olanlar: “Müslümanların ona yönelik ibadet ettikleri kıblelerinden onları çeviren ne?” diyecekler. (Peygamber Medine’ye geldiğinde, Allah’ın emriyle Kudüs’e doğru namaz kılmaya başlamıştı. Bu durum, bazı insanların tuhafına gitmişti. Kâbe dururken neden Kudüs’e doğru ibadet ediliyor? diye.) Sen de ki: “Doğu da batı da Allah’ındır. Allah istediğini doğru yola iletir.”
İnsanlardan birtakım beyinsizler diyecek ki: «Onları, yönelmiş bulundukları kıblelerinden çeviren şey ne ola?»; diyesin ki: «Doğu, batı Allahındır, istediği kimseyi iletir doğru yola»
İnsanlar arasındaki dar kafalılar diyecekler ki: “Şimdiye kadar uydukları kıbleden onları (Müslümanları) vazgeçiren nedir?” Sen de deki: “Doğu da batı da Allah'ındır. O, (iyi niyet ve eyleminden dolayı) dilediğini/dileyeni doğru yola iletir.”
İnsanların beyinsizleri, "Yöneldikleri kıbleden onları çeviren nedir?" diyecekler; de ki: "Doğu ve batı Allah'ındır. O, dilediğini doğru yola eriştirir".
İnsanlardan bir kısım beyinsizler: Yönelmekte oldukları kıblelerinden onları çeviren nedir? diyecekler. De ki: Doğu da batı da Allah'ındır. O dilediğini doğru yola iletir.
Halktan bazı beyinsizler: "Yöneldikleri kıbleden onları çeviren nedir? ," diyecekler. De ki: "Doğu da batı da ALLAH'ındır. O dileyeni doğru yola iletir."
İnsanlar içinde bir kısım beyinsizler takımı, "Bunları bulundukları kıbleden çeviren nedir?" diyecekler. De ki: "Doğu da, batı da Allah'ındır. O, kimi dilerse onu hidayete erdirir."
Nas içinde süfehâ takımı «bunları bulundukları Kıbleden çeviren ne? diyecek, Deki Meşrık da Magrib de Allahındır, o kimi dilerse doğru bir caddeye çıkarır
İnsanlardan (Yahudî ve müşriklerden) bir takım beyinsizler: «(Müslümanların namazda kıble edinib) üzerinde durdukları (devam etdikleri eski) Kıblesinden çeviren (sebeb) nedir?» diyecekler. De ki (Habîbim): «Doğu da Allahın, batı da. O, kimi dilerse onu doğru yola iletir.»
İnsanlardan bir kısım sefihler:(1) “Onları (o Müslümanları) üzerinde bulundukları(yöneldikleri) kıblelerinden çeviren nedir?” diyecekler.(2) (Ey Resûlüm! Onlara) de ki: “Doğu da batı da (her yer) Allah'ındır.” (O,) dilediği kimseyi (hikmetine binâen, kendi lütfundan)dosdoğru bir yola hidâyet eder.
(1)Sefih, aklı veya dîni eksik olan, lehinde ve aleyhinde olanı ayırd edemeyen ve menfaatli yolu bırakıp zararlı yolda giden, dînî cihetteki noksanlığıyla Allah’a isyân eden kimse demektir. (Râzî, c.
2:4, 102)(2)Hz. Peygamber (asm) ve Müslümanlar, Mekke’de iken, namazlarında Kâ‘be’ye yöneliyorlardı. Medîne’ye hicretten sonra Mescid-i Aksâ’ya yönelmeleri emrolundu. Sonra bu âyetin nâzil olmasıyla tekrar Kâ‘be’ye yöneldiler. (Nesefî, c. 1, 133)
İnsanlardan dar kafalı, düşünemeyenler “Üzerinde bulundukları yönden (kıbleden) onları döndüren nedir?” diyecekler. Deki “Doğu da Allah’ın, batı da Allah’ındır. Allah, dileyen kimseyi doğru yola iletir.”
Nâs/ın birtakım avanakları [¹] «— onları, yönelmiş oldukları kıblelerinden vaz geçirmelerine sebep ne oldu?» diyeceklerdir. [²] Sen onlara de ki: «— Maşrık da Allah/ındır, mağrip de, Allah dilediğini doğru yola götürür.
[1] Kıblenin tahvilini hoş görmeyen Yahudilerden yahut münafıklarından, veya müşriklerden, birtakım avanaklar yahut alelıtlak birtakım bilmezler.[2] Müstakbel sığası ile kelimesi henüz vuku bulmayan bir hâdiseyi, bildirmiş olur.
İnsanların beyinsizleri, “Yöneldikleri kıbleden onları çeviren nedir?” diyecekler. De ki: “Doğu ve batı Allah'ındır. O, dilediğini doğru yola hidayet eder.”
İnsanlar arasından, ‘seçkin ve ayrıcalıklı toplum olma’ saplantısından bir türlü kurtulamamış bazı cahiller:“Şu Müslümanları, öteden beri yönelmekte oldukları kıblelerinden çeviren sebep nedir?” diyecekler. Onlara cevaben de ki:“Doğu da Allah’ındır, batı da. Aslında herhangi bir yönün diğerine üstünlüğü söz konusu değildir. Önemli olan doğuya veya batıya yönelmek değil, Allah’ın emrini yerine getirmek, gönderdiği dini hayata egemen kılmaktır. Ve O’nun dini, hiçbir ırkın veya sınıfın imtiyazı altında değildir. Zira O, hangi ırktan, hangi toplumdan, hangi cemaatten olursa olsun, samîmî olarak hakîkate yönelmek isteyeni dosdoğru yola iletir.”
İnsanlar’dan Sefihler / Kendini Bilmezler / Beyinsizler diyecektir ki:
-“Onları, bulundukları mevcut kıblelerinden ne çevirdi?”.
De ki:
-“Doğu ve Batı Allah’ındır. Dileyeceği kimseyi hidayete / doğru yola eriştiriyor”.
İnsanlardan birtakım beyinsizler: “Onları daha önce yöneldikleri kıblelerinden1 çeviren nedir?” diyecekler. (Ey Muhammed!) onlara: “Doğu da Allah’ındır, batı da. O, dilediğini dosdoğru yola iletir.” de.
1 Kıble: Esasen Arapçada yön ve yönelme demektir. İnsanın her hangi bir tarafa yönelme hâlidir ki Türkçesi “yön” demektir. Örfen; Müslümanların namazda yöneldikleri Kâbe yönüne isim olmuştur. Hz. Muhammed (s.a.v) Mekke'de Kâbe'yi araya alarak Mescid-i Aksa’ya yönelerek namaz kılıyordu. Hicretten sonra Medine'de yaklaşık on yedi ay yine Mescid-i Aksa’ya yönelerek namaz kıldı. Bakara: 144. âyetin gelişinden sonra kıble Kâbe'ye çevrildi. Görülmesi durumunda kıbleyi Kâbe belirler. Kâbe'nin görülmemesi durumunda kıble, İmam Ebu Hanife'ye göre Kâbe'nin bulunduğu yöndür. Harem bölgesi içinde bulunanların kıblesi Mescid’ül-Haram, diğer yerlerdeki Müslümanların kıblesi de Harem bölgesidir. Kıbleye yönelmek namazın farzlarındandır. Herhangi bir yöne doğru kılınan namaz geçerli değildir. Kıblenin bilinmemesi durumunda namaz kılacak kişi, gerekli araştırmadan sonra kıble olarak belirlediği yönde namazını kılar. Bu durumda yön yanlış bile olsa namaz geçerlidir. Ancak namaz sırasında yönünün yanlış olduğunu öğrenirse kıbleye yönelmesi gerekir. Araştırma yapılmadan kılınan namazda yanlış yöne durulduğu anlaşılırsa namaz yeniden kılınır. Cenazeler gömülürken sağ yanlarına yatırılarak yüzleri kıbleye çevrilir. Hayvanlar da kesilirken kıbleye doğru yatırılır. Tüm bunlar bir Müslümanın ibadet ve fiillerinde Allah'a yönelişini, simgeler.
İNSANLAR arasındaki dar kafalı düşüncesizler, “Şimdiye kadar uydukları kıbleden onları vazgeçiren nedir?” 116 diyecekler. De ki: “Doğu da Batı da Allah'ındır; O, dilediğini dosdoğru yola iletir.” 117
İnsanlardan birtakım beyinsizler: “Üzerlerinde bulundukları kıblelerinden onları döndüren nedir?” diyecekler. De ki: “Doğu da, batı da Allah’a aittir. O dileyip hak eden kimseyi dosdoğru yola iletir. 2/125...128-177
İNSANLAR arasından beyinsizler[277] çıkıp diyecekler ki: “Daha önce yöneldikleri kıbleden onları çeviren sebep nedir?”[278] De ki: “Doğu da batı da Allah’ındır:[279] O tercih eden/tercih ettiği kimseyi doğru yola yöneltir.[280]
[277] Sufehâ’, (t. sefîh) “kişinin duyguda, düşüncede, görüşte ve ahlâkta basitleşmesi, aklını kullanmaması” olarak tanımlanabilir. 130. âyette, bu fiil yalın hâlde değil nefs mef‘ûlüyle birlikte kullanılmıştır. Bu nedenle biz orada “kendini harcayan kimseler” olarak çevirdik.
[278] Yakında gerçekleşecek etkileri çok yönlü ve derin olacak bir olaya zemin hazırlıyor: Kıble değişimi. Aslında, 124. âyetle açılan parantezin amacı sözü bu noktaya getirmekti. 143. âyetteki “daha önce yöneldiğin kıble” ifadesinden, ibadetlerde Mekke’de yönelinen kıblenin Kâbe olduğunu anlıyoruz.
[279] Yani: “..her yer Allah’ındır”.
[280] Zımnen: “O hakkı tercih eden kimseyi doğru yola yöneltmeyi ister.” Men ile birlikte gelen yeşâ’ fiilinin çift özneli konumu için bkz:
13:27;
14:4;
24:21 ve
47:17, ilgili notlar.
Bu âyetteki “sırat-ı müstakîm”, Fâtiha’dakinden farklı olarak belirsiz gelmiş. Bu, yöneltilen doğru yolun daha önceden yürünenden farklı, yeni, önceden bilinmeyen birtakım özellikler taşıdığına işaret etse gerektir. İşte bu yeniliklerden biri de kıble meselesidir.
İbrânî peygamberleri, Kudüs’teki Hacer-i Muallak’a yönelerek ibadet ederlerdi. İsrâiloğullarının kıblesi kutsal addolunan bu kaya idi. Allah Rasûlü, peygamberler zincirinin son halkası olarak, kıble meselesinde kendisinden önceki şeriat sahibi peygamberin bıraktığı yerden başladı. Aynı zamanda Kudüs’e yöneliş toplumsal bir terbiye unsuru oldu. Atası İbrahim’in hatırası Kâbe dururken bir Arab’ın başka bir yöne yönelerek ibadet etmesi cidden gurur kırıcıydı. Bu ağır sınavı mü’minler başarıyla verdiler ve Allah’a atalarından daha fazla bağlı olduklarını isbât ettiler. Onların ırk asabiyetleri ve kabile taassupları böyle törpülenmişti. Tabii bu durum Yahudilerin zaten abartılı olan gururlarını okşadı. Onlar bunu bir imtihan değil, kendi yersiz gururlarını okşayacak bir fırsat olarak gördüler. Akide hâline getirdikleri toplumsal kibirleri daha da arttı. Şimdi sınanma sırası onlardaydı. Fakat onların bu sınavdan nasıl çıkacağı daha başından haber veriliyordu ki, Allah Rasûlü’nün ve mü’minler hayal kırıklığına uğramasınlar.
Nâsdan bir takım sefihler yakında diyeceklerdir ki: «Onları, tarafına teveccüh ettikleri kıblelerinden hangi şey çevirdi?» De ki: «Maşrık da mağrip de Allah içindir. Dilediği kimseyi doğru bir yola iletir.»
Akılsız insanlar: Bu Müslümanları daha önce yöneldikleri kıbleden çeviren sebep nedir? ” diyecekler. De ki: “Doğu da Batı da Allah'ındır. O dilediği kimseyi doğru yola yöneltir. {KM, Tekvin 2, 8; Çıkış 26, 22; Hezekiel 47, 1. Luka 1, 78}
Buharî’nin Berâ (r.a.)’dan naklettiği bir hadiste o şöyle demiştir: “Hz.Peygamber (s.a.s.) Medine’ye ilk teşrifinde, Ensar’dan olan dayılarının yurduna misafir oldu ve on altı, on yedi ay Kudüs’te bulunan Beytü’l-Makdis’e doğru namaz kıldı. Halbuki kıblesinin, Mekke’deki Beytü’l-Haram’a doğru olmasını arzu ederdi. Kâbe’ye yönelerek ilk kıldığı namaz, ikindi namazı olmuştu. Bir cemaat da onunla birlikte kıldılar. Ondan sonra, birlikte namaz kılanlardan biri çıktı. Mescidin birinde bulunan bir cemaate, onlar namazda iken uğradı. Onlar “Resulullah (s.a.s.) ile Mekke’ye doğru namaz kıldığıma Allah için şâhitlik ederim.” deyince, onlar namazlarını bozmadan Kâbe’ye döndüler.” Bu mescid, Beni Hârise mescidi olup, Mescid-i Kıbleteyn (iki kıbleli) mescit olarak günümüzde de Medine-i Münevvere’de bulunmaktadır. Âyetin son kısmı, kıble yönünün, Allah’ın sadece o tarafta olduğu mânasına gelmediğini kesin bir tarzda belirtmektedir.
İnsanlardan bazı beyinsizler: "Onları, üzerinde bulundukları kıbleden çeviren nedir?" diyecekler. De ki: "Doğu da batı da Allah'ındır. O, dilediğini doğru yola iletir."
İnsanlardan kimi akılsızlar şöyle diyecekler: “Bunları, yöneldikleri kıbleden çeviren nedir ki!” De ki: “Doğu da Allah’ındır, batı da! O, doğru tercihte bulunanı doğru bir yola yöneltir.”
[*] Müslümanlar önceleri, Yahudiler gibi Kudüs'teki Beyt-i Makdis'e yönelerek namaz kılarlardı. Âyete göre kimi Yahudiler de onlarla birlikte namaz kılıyorlardı. Çünkü kıblenin değişmesi onlardan başkasını rahatsız etmezdi.
İnsanlardan bir takım beyinsizler:-Üzerlerinde bulundukları kıblelerinden onları döndüren nedir? diyecekler. De ki:-Doğu da batı da Allah'a aittir. O dilediği kimseyi doğru yola iletir.
İnsanların idrakten yoksun kısmı diyecek ki: “Önceden yöneldikleri kıbleden bunları çeviren şey ne?” Sen de ki: Doğu da, batı da Allah'ındır. O, dilediğini dosdoğru bir yola ulaştırır.(57)
(57) Peygamberimiz, Mekke’de iken Kâbe’ye yönelerek namaz kılar, ancak Kâbe’yi kuzeyine alacak şekilde durduğu için, Kudüs’teki Mescid-i Aksâya da yönelmiş olurdu. Medine’ye hicret ettikten sonra ise Müslümanlar sadece Kudüs’e yönelerek namaz kılmaya başladılar; bu durumda Mekke arkalarında kalıyordu. Peygamberimizin gönlü ise Kâbe’de idi. Hicretten on altı ay sonra, takip eden âyetlerde görüleceği gibi, Peygamberimizin bu arzusuna uygun şekilde kıble değiştirilip de Müslümanlar Kâbe’ye yönelmekle emrolununca, bu durum Yahudi, Hıristiyan ve münafıkların “Bunlara ne oluyor da bir o tarafa, bir bu tarafa dönüyorlar?” şeklindeki itirazlarına yol açtı. (Bk. Buharî, Tefsir
2:12-18; Müslim, Mesacid: 11-15; Tirmizî, Tefsir
2:9; Nesâî, Kıble: 1.) Mekke’nin henüz müşriklerin elinde olduğu bir sırada putlarla dolu olan Kâbe’nin kıble olarak tayin edilmesi, Kur’ân’ın geleceğe yönelik haberlerinden birini de içermekte ve Mekke’nin fethini müjdelemektedir.
İnsanlar içinden bazı beyinsizler: "Onları, yönelmekte oldukları kıbleden ne çevirdi?" diyecekler. De ki: "Doğu da Allah'ın, batı da. O, dilediğini dosdoğru yola kılavuzlar."
eydürler beynisüzler cāhiller, ādemįlerden: “ne nesene döndürdi anları ķıblalarından ya'nį beytü'l maķdes, ol kim oldılardı anuñ üzere?” eyit “Tañrı’nuñdur maşriķ daħı maġrıb. “ŧoġru yol gösterür kime dilerse yol dapa ŧoġru.”
Eyitse gerek ‘aḳlsuzlar, kişilerden ne nesne dönderdi anları ḳıblelerinden kiḲudüsdür. Ol kim aña ḳarşu namāz ḳılurlardı. Eyit yā Muḥammed: TañrıTa‘ālānuñdur maşrıḳ bile maġrib. Hidāyet virür kime ki dilese doġru yola.
(Mədinədəki yəhudi və münafiqlərdən) ağılsız adamlar deyəcəklər: “(Müsəlmanları əvvəlcə) üz tutduqları qiblədən (Beytülmüqəddəsdən) döndərən nədir?” (Ya Rəsulum! Onların cavabında) de: “Şərq də, Qərb də Allahındır. O, istədiyi şəxsi doğru yola yönəldər”.
The foolish of the people will say: What hath turned them from the qiblah which they formerly observed? Say: Unto Allah belong the East and the West. He guideth whom He will unto a straight path.
The fools among the people(140) will say: "What hath turned them from the Qiblah(141) to which they were used?" Say: To Allah belong both east and West: He guideth whom He will to a Way that is straight.*
140 Nas = People, the unthinking multitude that sway to and fro, instead of being firm in Allah's Way. The reference here is to the idolaters, the Hypocrites, and the party of Jews who were constantly seeking to "entangle in their talk." Al Mustafa and his disciples in Madinah even as the Pharisees and the Sadducees of Jesus's day tried to entangle Jesus (Matt.
22:15 , 23). 141 Qiblah = the direction to which Muslims turn in prayer. Islam lays great stress on social prayer in order to emphasise our universal Brotherhood and mutual cooperation. For such prayer, order, punctuality, precision, symbolical postures, and a common direction are essential, so that the Imam (leader) and all his congregation may face one way and offer their supplications to Allah. In the early days, before they were organised as a people, they followed as a symbol for their Qjhlah the sacred city of Jerusalem , sacred both to the Jews and the Christians, the people of the Book. This symbolised their allegiance to the continuity of Allah's revelation. When, despised and persecuted, they were turned out of Makkah and arrived in Mad i nah. Al Mustafa under divine direction began to organise its people as an Ummah, an independent people, with laws and rituals of their own. At that stage the Ka'bah was established as Qiblah, thus going back to the earliest centre, with which the name of Abraham was connected, and traditionally also the name of Adam. Jerusalem still remained (and remains) sacred in the eyes of Islam on account of its past, but Islam is a progressive religion, and its new symbolism enabled it to shake off the tradition of a dead past and usher in the era of untrammeled freedom dear to the spirit of Arabia . The change took place about 16
1:2i months after Hijrah.