Bu ayet Hafs Mushafı sırasına göre baştan 2458, sondan 3779. ayet; 20. sure ve bu surenin 110. ayetidir. Bu ayetin kelime sayisi 10, harf sayısı 38 ve toplam ebced değeri ise 1403 olarak hesaplanmıştır. Bu sure طه hurufu mukatta harfleriyle başlamaktadır. Bu ayette ط (1) ه (3) bulunuyor.
يعلم ما بين ايديهم وما خلفهم ولا يحيطون به علما
يعلممابينايديهموماخلفهمولايحيطونبهعلما
Ya’lemu mâ beyne eydîhim vemâ ḣalfehum velâ yuhîtûne bihi ‘ilmâ(n)
O, önlerindekini ve arkalarındakini (dünyadaki ve ahiretteki durumlarını) bilir. Onların bilgisi ise Rahmân’ı kuşatamaz.
İnsanlara dünya hayatının sonlu olduğunu ve kendilerini bekleyen bir hesap gününün kaçınılmazlığını anlatan Hz. Peygamber’e kıyametle ilgili sorular yöneltiliyordu. 105. âyette bu çerçevede Resûlullah’a yöneltilmiş veya zihinleri kurcalayan bir soruya değinilip kıyamet tasviri yapılmaktadır (kıyamet hakkında bk. A‘râf
7:187). Burada yeryüzünde ilk göze çarpan, en belirgin yükselti unsurları olan dağların ne olacağı sorusuna cevap verilerek, bugünkü tasavvurlarımıza sığmayacak bir değişimin söz konusu olacağı belirtilmekte, fakat ardından asıl önemli olan şeyin insanın kendi göreceği muamele olduğuna dikkat çekilmektedir.107. âyette geçen iki kelimenin Arap dilindeki anlamları dikkate alınarak âyet, “Orada artık ne bir kıvrım ne de bir tümsek görürsün” şeklinde tercüme edilebileceği gibi, âyete “Orada artık iniş-yokuş / eğrilik-yumruluk / eğrilik-pürüz göremezsin” mânaları da verilebilir (Taberî, XVI, 212-213; Şevkânî, III, 435).108. âyetin “... çağırıcıya uyar; ondan kaçıp kurtulma imkanı yoktur” şeklinde çevirdiğimiz kısmına “kendisinden kaçıp kurtulmanın mümkün olmadığı veya hemen kendisine uyacakları davetçi” mânalarının yanı sıra (Taberî, XVI, 214), “eğip bükmeyen, pürüzsüz bir çağrıda bulunan davetçi” anlamı da verilmiştir; bazı müfessirler davetçiden maksadın kıyametin kopmasında özel görevi bulunan İsrâfil olduğunu söylemişlerdir (Râzî, XXII, 118; Şevkânî, III, 435). Kamer sûresinin 8. âyetinin de delâletiyle bu âyeti, “O gün bütün varlıklar karşı konamaz ilâhî çağrıya uymak ve mahşerde toplanmak zorunda kalacaklardır” şeklinde anlamak uygun görünmektedir (İbn Atıyye, IV, 64). Aynı âyette geçen ve “çok hafif sesler” diye tercüme ettiğimiz hems kelimesinin “hışırtı, fısıltı, ayak sesi, alçak sesle konuşma” gibi anlamları da vardır (Taberî, XVI, 215).109. âyette, böylesine dehşetli bir günden söz edilince insanın hatırına gelebilecek ilk ihtimal olan başkalarından medet umma eğilimine işaret edilerek, şefaatin de ancak Allah’ın izni ve rızâsına bağlı olduğu hatırlatılmaktadır (şefaat ve 110. âyette değinilen Allah’ın ilminin kuşatılamazlığı hakkında bk. Bakara
2:48, 255).112. âyette geçen ve dilimizde “hazım” şeklinde telaffuz edilen hadm kelimesi tefsirlerde genellikle, midenin yiyeceği sindirmesi sırasında onda meydana getirdiği eksiltmeden hareketle “eksiltme, zayi etme” veya eylemin mahiyetine bakarak “çiğneme, gaspetme” gibi mânalarla açıklanmıştır (Taberî, XVI, 218; Şevkânî, III, 436). Râgıb el-İsfahânî bu âyeti delil göstererek hadm kelimesinin istiare yoluyla “zulüm” anlamında kullanıldığını belirtir (el-Müfredât, “hdm” md.). Fakat âyette her iki kelimenin (zulm ve hadm) yer aldığı ve iki farklı durumu anlatan bir yapı içinde kullanıldığı dikkate alınırsa, burada hadmı zulmün eş anlamlısı olarak çevirmek cümlenin mânasını daraltır. Bu sebeple ve iki kelime arasındaki nüansı (bk. İbn Âşûr, XVI, 313) dikkate alarak âyetin son kısmına, “O ne büsbütün, hatta ne de kısmen haksızlığa uğramaktan korkar” şeklinde mâna vermeyi uygun bulduk.
(Allah şefaat bekleyenlerin) önündekilerini de arkalarındakini de bilir. Onlar, bilgi bakımından O’nu kuşatamazlar.
“O, insanların geleceklerini de geçmişlerini de bilir. Onlar, bilgi olarak Allah'ı kuşatamazlar.”
Onların önlerindekini ve arkalarındakini bilir.¹ Ama onlar, O'nu bilgice kavrayamazlar.²
1- Onların geleceğini de geçmişini de bilir. 2- Allah'ın bilgisinin sınırsızlığını.
O (Allah, kullarının) önlerindekini (şimdiye kadar işlediklerini) de, arkalarındakini (bundan sonra yapıp edeceklerini) de bilir. Onlar ise, bilgi bakımından O'nu kavrayıp kuşatmaktan (acizdir).
Önlerinde ne varsa onu da bilir, artlarında ne varsa onu da ve onların bilgisi, bunu ihata edemez.
Çünkü O Allah, tüm insanların olmuş olacak, gelmiş gelecek her yaptıklarını bilir. Ama onlar Allah'ı bilgileriyle kavrayamazlar.
Allah onların âşikare, saklı gizli yaptıklarını da, gelecekte yapacaklarını da bilir. Onların hiçbirinin ilmi, onu anlamaya, kavramaya yetmez.
bk. Kur’ân-ı Kerim,
2:255.
O, onların önlerindekini de arkalarındakini de bilir. Onlarsa O'nu bilgi bakımından kuşatamazlar.
O, önlerindekini de, arkalarındakini de bilir. Onlar ise, bilgi bakımından O'nu kavrayıp kuşatamazlar.
Allah, onların geleceklerini de, geçmişlerini de bilir. Kulların ilmi ise asla bunu kavrayamaz.
Allah, onların geleceklerini ve geçmişlerini bildiği halde, onlar bilgileriyle O’nu kuşatamıyorlar. (Ne O’nun zatını kavrayabiliyor ne de O’nun bilgisini kuşatabiliyorlar.)
Allah bilir önlerinde, sonlarında olanı, bilgi yönünden onlar onu kavrayamazlar !
(Allah) onların önlerindeki (gelecekleri)ni ve arkalarındaki (geçmişleri)ni bilir. Onların (sınırlı) bilgisi O'nu(n bilgisini) asla kavrayamaz.
Allah onların geçmişlerini de, geleceklerini de bilir. Onların hiçbirinin ilmi ise O'nu kuşatamaz.
O, insanların geleceklerini de geçmişlerini de bilir. Onların ilmi ise bunu kapsayamaz.
Âyetin son cümlesi şöyle de anlaşılmıştır: «Onlar ise, bilgice Allah’ı kavrayamazlar».
Hiç kimse O'nu bilgice kavrayamazken, O onların geçmişini de geleceğini de bilir.
Allah, onların geleceklerini de, geçmişlerini de bilir. Onlar ise O'nu ilmen kavrayamazlar.
O onların önlerindekini ve arkalarındakini bilir, onlar ise onu ılmen ihata edemezler
O, onların önlerindekileri de, arkalarındakilerini de bilir. Onların ilmi ise asla bunu kavrayamaz.
“(O) onların önlerindekini ve arkalarındakini (geçmişlerini ve geleceklerini) bilir; ve (onlar) bunu ilmen kuşatamazlar.”
Çünkü onların yapıp önlerine koyduklarını ve yapmaları gerekenlerin hangilerini yapmadıklarını yalnızca Rahman bilir. Ama hiçbir kimse, o Rahman hakkında bilgi sahibi olamaz.
O, onların olmuş, olacak ve geçmiş, gelecek hallerini bilir, onlar onun ilmini kavrayamazlar.
O, önlerindekini de arkalarındakini de bilir. Onlar ise, bilgi bakımından O'nu kavrayıp ihata edemezler.
Çünkü Allah, insanların geçmişte ve gelecekte, gördükleri ve göremedikleri, bildikleri ve bilmedikleri, açıkladıkları ve gizledikleri, kısacası önlerindeki ve arkalarındaki her şeyi tam olarak bilmektedir; oysa onların ilmi, O’nu asla kuşatamaz.
“Onların ellerindeki şeyleri ve arkalarındaki şeyleri biliyor.
Onu bilgi olarak kavrayamazlar”.
O (Allah), onların yaptıklarını da yapacaklarını da bilir. Fakat onların bilgisi Onu asla kapsayamaz.
[Çünkü] O, insanların gözleri önünde olanı da, onlardan saklı tutulanı 93 da bütünüyle bilmektedir, ama onlar O'nu bilgice asla kuşatamazlar.
Zira Allah, onların yaptıklarını da yapacaklarını da bilir. Fakat onların ilmi bunu kavrayamaz. 2/255, 11/6, 12/39, 13/33, 22/76
O onların bildiklerini de, bilmediklerini de biliyor;[2634] fakat insan bilgi (kapasitesinin sınırlılığı) sebebiyle O’nu asla kavrayamaz.[2635]
[2634] Lafzen: “önlerinde olanı da, arkalarında kalanı da”. Açıktır ki bu deyimsel ibâre “insanın bildiklerine ve bilemediklerine”, bir başka açıdan “geçmişine ve geleceğine” bir atıftır.
[2635] Veya: “insan, bilgi bakımından O’nu asla kuşatamaz”. Bizim tercihimiz, insanın “Allah’ın âyette ifade edilen sınırsız bilgisinin niteliğini kavramaktan âcizliğini” ifade ederken, alternatif anlam insanın “Allah’ın zâtını kavramaktan âcizliğini” ifade etmektedir (Krş:
2:225 ve
21:28).
Onların ilerisinde olanı da, gerilerinde olanı da bilir. Onlar ise O'nu ilmen ihata edemezler.
O, onların geleceklerini de geçmişlerini de bilir. Kulların ilmi ise bunu asla kavrayamaz. [2, 255]
Son cümle şu mânaya da gelebilir: “Onlar ise bilgi kapasiteleri ile Allah’ı kavrayamazlar.”
O, onların önlerindekini ve arkalarındakini (geçmişlerini ve geleceklerini) bilir; onlar ise bilgice O'nu kavrayamazlar.
Yaptıklarını da geriye bıraktıklarını da O bilir. Ama onlar (şefaat edecekler) bunları bilemezler.
Allah, önlerindekini de; arkalarındakini de bilir. Onların ilmi bunu kavrayamaz.
Allah onların geçmişini de bilir, geleceğini de. Onların bilgisi ise Allah'ı kuşatamaz.
Onların önden gönderdiklerini de arkada bıraktıklarını da bilir, ama onlar O'nu ilimle kuşatamazlar.
bilür anı kim aña ileylerindedür ya'nį āħiret işi daħı anı kim ardlarındadur ya'nį dünye işi. ķaplayumayalar anı bilmekdin yaña.
Bilür Tañrı Ta‘ālā allarında olanı, ardlarında olanı daḫı. Daḫı iḥāṭa eylemezleranı ‘ilm bile.
(Rəbbin) onların keçmişini də, gələcəyini də bilir. (Allah insanların nə etdiklərini, nə edəcəklərini, qazanacaqları savabları və günahları, dünyada və axirətdə aqibətlərinin necə olacağını Öz əzəli elmi ilə bilir). Onların elmi isə Onu (Allahın zatını) əhatə edib qavraya bilməz!
He knoweth (all) that is before them and (all) that is behind them, while they cannot compass it in knowledge.
He knows what (appears to His creatures as) before or after or behind them:(2635) but they shall not compass it with their knowledge.*
2635 Cf.
2:255 and n. 297. The slight difference in phraseology (which I have tried to preserve in the Translation) will be understood as beauty when we reflect that here our attention is directed to the Day of Judgement, and in
2:255 the wording is general, and applies to our present state also.