Bu ayet Hafs Mushafı sırasına göre baştan 3031, sondan 3206. ayet; 26. sure ve bu surenin 99. ayetidir. Bu ayetin kelime sayisi 4, harf sayısı 20 ve toplam ebced değeri ise 1331 olarak hesaplanmıştır. Bu sure طسم hurufu mukatta harfleriyle başlamaktadır. Bu ayette ط (0) س (0) م (3) bulunuyor.
Vemâ edallenâ illâ-lmucrimûn(e)
“Bizi ancak (önderlerimiz olan) suçlular saptırdı.”
Dünyada bâtıl tanrılara tapanlar âhirette o tanrıların kendileri için hiçbir işe yaramadığını görünce dünyada yaptıklarına pişmanlık duyarak kendilerinin yanlış yola saptıklarını itiraf ederler; uydurma tanrıları âlemlerin rabbi olan Allah’a denk tuttukları için hem kendilerini hem de sapmalarına sebep olan önderleri kınarlar, fakat pişmanlık fayda vermez. Zira orada onları kurtaracak dost veya şefaatçi olmadığı gibi dünyaya geri dönüp kurtuluşa erdirecek iman ve amel etme talepleri de kabul edilmez (şefaat ve şefaatçiler hakkında bilgi için bk. Bakara
2:48, 255). Râzî’ye göre putperestlerin âhirette tanrılarını görmeleri ve onlara hitap etmeleri mümkün değildir. Onların ancak suretlerini görecekler ve dünyada yaptıklarına pişman olarak putlara tapmakla büyük hata ettiklerini itiraf edeceklerdir (XXIV, 152). 105-122. Bu âyet kümesi incelendiğinde Hz. Nûh’un davetinin esaslarıyla Hz. Mûsâ ve Hz. İbrâhim’in davetini anlatan âyetlerdeki ilkelerin öz ve içerik olarak aynı olduğu görülmekte; kezâ bu peygamberin tebliğde bulunduğu toplulukların inançları ve hak din karşısındaki tavırları arasında da büyük bir benzerlik olduğu anlaşılmaktadır. Sonuç itibariyle her üç peygambere dair âyetler grubunda da aynı mesajlar verilmiştir (Hz. Nûh’un kıssası hakkında ayrıntılı bilgi için bk. Hûd
11:25-49).
Bizi, o suçlulardan başkası saptırmadı.
96,97,98,99,100,101,102. Cehennemde putlarıyla çekişerek şöyle derler: “Vallahi, biz apaçık bir sapıklıkta idik; çünkü biz sizi âlemlerin Rabbine eşit tutmuştuk; biz apaçık bir sapıklık içindeymişiz. Şimdi ne şefaatçimiz ne de bir dostumuz vardır. Keşke geriye dönüşümüz olsa da inananlardan olsak.”
“Ve bizi hep o mucrimler¹ saptırdı.”
1- “Suçlu/Hakikat ile bağını koparmış” demek olan bu sözcük, “basit suçlu” anlamında değil; “gerçeği yalanlayan nankör, müşrik, sapkın” anlamına gelmektedir.
(Oysa) “Bizi mücrim olanlardan (isyankâr veutanmaz günahkârlardan) başka saptıran olmadı.”
Bizi, ancak o mücrimler saptırdı.
Yine de bizi yoldan çıkaranlar, o günahlara gömülüp giden elebaşılarımız oldu.
“Bizi, kesinlikle, İslâm'a planlı cephe alarak, müslümanlığı, müslüman nesilleri yozlaştırma, yok etme suçu işleyen güç ve iktidar sahibi âsiler, suçlular, günahkârlar hak yoldan uzaklaştırıp başımıza buyruk hale getirerek, dalâleti, bozuk düzeni, helâki tercihimize imkân sağladılar.”
Bizi o suçlulardan başkası saptırmadı.
'Bizi suçlu-günahkarlardan başka saptıran olmadı.'
Bizi ancak (kendilerine uyduğumuz bizden önceki) mücrimler sapıttı.
“O azgınlardan başka hiç kimse bizi saptırmadı.”
Bizi ancak günahlılar sapıttı
“Bizi yoldan çıkaran, o suçlulardan başkası değildi.”
96,97,98,99,100,101,102. Orada putlarıyla çekişerek: "Vallahi biz apaçık bir sapıklıkta idik; çünkü biz sizi Alemlerin Rabbine eşit tutmuştuk; bizi saptıranlar ancak suçlulardır; şimdi şefaatçimiz, yakın bir dostumuz yoktur; keşke geriye bir dönüşümüz olsa da inananlardan olsak" derler.
Bizi ancak o günahkârlar saptırdı.
"Bizi saptıranlar suçlulardı."
"Ve bizi hep o günahkarlar saptırdı."
Ve bizi hep o mücrimler şaşırtmıştı
«Bizi o mücrimlerden başkası sapdırmadı».
“Bizi ancak günahkârlar dalâlete düşürdü.”
“Bizi yalnızca günahkârca davranan mücrimler saptırdı.”
97, 99. Tanrı/ya ant olsun ki bizler bir sapıklık içindeydik. Sizi âlemlerin Rabbiyle beraber tutuyorduk. Bizi ancak günahkârlar saptırmışlardı»;
“Bizi suçlu günahkârlardan başka saptıran da olmadı.”
İşte bizi yoldan çıkaranlar, şu günahkâr cin ve insanlardan başkası değildir.
“Bizi Günah / Suç İşleyenler’den başkası saptırmadı”.
“Bizi bu günâhkârlardan başkası saptırmadı.”
yine de [sizi tanrılaştırarak] yoldan çıkmamıza günah (önderlerimiz) sebep oldu! 46
Aslında bizi saptıran şu günahkâr (önderlerimizdi). 34/31...34
ne ki bizi saptıran, yalnızca günahı hayat tarzı haline getiren şu kimselerdi;[3228]
[3228] el-Mucrimîne verdiğimiz bu anlam için bkz:
20:102, not 85.
«Ve bizi ancak o mücrimler sapıtmış oldular.»
96, 97, 98, 99, 100, 101, 102. Orada putlarıyla çekişirken şöyle derler “Vallahi de, tallahi de biz besbelli bir sapıklık içinde imişiz! ”“Çünkü biz sizi Rabbülâlemin ile bir tutuyorduk. Ama bizi saptıranlar da, o mücrimler oldu. “Şimdi artık ne şefaatçimiz var bizim, ne candan bir dostumuz! ” “Ah! Ne olurdu, imkân olsa da dünyaya bir dönsek ve müminlerden olsaydık! ” [36, 56; 40, 47; 7, 53; 38, 64]
Siyaktan iyice anlaşıldığı üzere âyet, kâfirler lehindeki şefaati reddetmektedir. Yoksa müminler hakkındaki şefaati inkâr edenlerin bu âyeti ileri sürmeleri geçersizdir.
Ama bizi saptıran o suçlulardır.
Bizi yoldan çıkaranlar, şu günahkârlardan başkası değildir.
Bizi hep o günahkarlar şaşırtmıştı.
“Fakat bizi o mücrimler saptırdı.
"Bizi saptıran, o suçlulardan başkası değildi."
“daħı azdurmadı bizi illā yazuķlular.”
Daḫı bizi azdurmadı illā yaman kişiler.
Bizi yalnız günahkarlar azdırdı.
It was but the guilty who misled us.
"´And our seducers were only those who were steeped in guilt.(3184)*
3184 They now see that the people who seduced them were themselves evil and subject to the penalties of evil, and their seductions were frauds. They feel that they ought to have seen it before, for who would deliberately follow the paths of those condemned to misery and punishment? How simple they were not to see the true character of their seducers, though they had been warned again and again against them! It was their own folly that made them accept such obviously false guidance!