Bu ayet Hafs Mushafı sırasına göre baştan 3629, sondan 2608. ayet; 34. sure ve bu surenin 23. ayetidir. Bu ayetin kelime sayisi 22, harf sayısı 85 ve toplam ebced değeri ise 5742 olarak hesaplanmıştır.
ولا تنفع الشفاعة عنده الا لمن اذن له حتى اذا فزع عن قلوبهم قالوا ماذا قال ربكم قالوا الحق وهو العلي الكبير
ولاتنفعالشفاعةعندهالالمناذنلهحتىاذافزععنقلوبهمقالواماذاقالربكمقالواالحقوهوالعليالكبير
Velâ tenfe’u-şşefâ’atu ‘indehu illâ limen eżine leh(u)(c) hattâ iżâ fuzzi’a ‘an kulûbihim kâlû mâżâ kâle rabbukum(s) kâlû-lhakk(a)(s) vehuve-l’aliyyu-lkebîr(u)
Allah katında, O’nun izin verdiği kimseden başkasının şefaati yarar sağlamaz. (Şefaat için izin verilip de) kalplerinden korku giderilince birbirlerine, “Rabbiniz ne söyledi?” diye sorarlar. Onlar da “Gerçeği” diye cevap verirler. O, yücedir, büyüktür.
Önceki âyetlerde verilen örneklerden ve yapılan uyarılardan çıkarılması gereken sonuca geçilmekte ve şirkin her türünün yanlışlığı üzerinde durulmaktadır. 23. âyette canlandırılan sahne ve “sonunda kalplerinden korku giderilince” şeklinde tercüme edilen kısım ile ilgili olarak değişik yorumlar yapılmıştır. Bazı müfessirlere göre âyetin mânası şudur: Nihayet âhirette müşriklerin kalplerinden korku giderildiğinde melekler onlara sorar: “Dünyadayken rabbiniz size ne demişti?” Onlar: “Hak olanı buyurdu” derler ve ikrarın fayda sağlamadığı bir vakitte gerçeği ikrar ederler (Şevkânî, IV, 372). Bazılarına göre burada sözü edilen korku ölüm esnasındaki korkudur. Ölüm sırasında Allah kalplerden korkuyu giderir, herkes Allah’ın bildirdiklerinin hak olduğunu itiraf eder; bu, önceden aynı şeyi söylemekte olana fayda, aksini söylemekte olana ise zarar verir; her ikisinin ruhu önceki inanç ve ikrarına göre kabzedilir (Râzî, XXV, 255). İbn Atıyye bu ifadenin açıklamasıyla ilgili hadislerden hareketle burada meleklerin kastedildiğini savunur. Bu yoruma göre melekler Cebrâil’e vahiy verildiğini duyduklarında dehşete kapılırlar ve korkuları zâil olduğunda aralarında âyetteki konuşma cereyan eder (IV, 418). Birçok müfessir de şu açıklamayı yapmıştır: Âyetten, âhirette gerek başkalarına şefaatçi yapılma gerekse şefaat edilme umudu taşıyanların bir endişe ve heyecan dönemi yaşayacaklarına ve uzun bir bekleyişten sonra iznin verileceğine işaret edildiği anlaşılmaktadır. İzin çıktığı belli olduğunda korkuları zâil olur, birbirlerini müjdelemeye başlarlar, “Rabbiniz ne buyurdu?” diye sorarlar... (Zemahşerî, III, 258). Değişik görüşleri nakleden Taberî’nin –konuyla ilgili rivayetler ışığında– yaptığı tercih şudur: Allah katında ancak O’nun şefaatine izin verdiklerinin şefaati fayda sağlar, Allah’ın kendisine bu yönde müsaade verdiğini duyan kişi büyük bir heyecan duyar, nihayet bu heyecan yatıştığında “Rabbiniz ne buyurdu?” diye meleklere sorar... (XXII, 89-93; diğer yorumlar için bk. Râzî, XXV, 255; Şevkânî, IV, 372; şefaat hakkında bilgi için bk. Bakara
2:48, 255). 24. âyette geçen ve “O halde biz veya siz, iki taraftan biri ya doğru yoldadır yahut açık bir sapkınlık içindedir” şeklinde tercüme edilen cümleyle ilgili yorumlarda ağırlıklı olarak, üstün bir ifade biçimiyle ve münazara (cedel) kuralları içinde muhatapların iddialarının reddedildiği belirtilir (bk. Taberî, XXII, 94-95; Zemahşerî, III, 259; buradaki edebî sanatlar için bk. İbn Âşûr, XXII, 192-193). Râzî ise konuya farklı bir açıdan bakarak şu yorumu yapar: Yüce Allah resûlüne ve müminlere münazara âdâbı ve fikrî tartışmaların verimliliği açısından önemli bir metodu hatırlatıyor. Tartışan kişi karşı tarafın hatalı olduğunu peşinen ifade ederek başlarsa bu tartışmadan verim alınmaz; halbuki önce iki taraftan birinin hatalı olabileceğinin kabulü, taassubun atılmasına ve tarafların fikirlerini samimi olarak gözden geçirmelerine imkân sağlar (XXV, 257). 26. âyette geçen ve sözlükte “açar” anlamına gelen yeftehu fiili bu bağlamda “Hak üzere yargılar ve hüküm verir” demektir (İbn Atıyye, IV, 420; Şevkânî, IV, 372). Bu sebeple meâlde gerek bu fiile gerekse aynı kökten türeyen fettâh kelimesine buna uygun bir anlam verilmiştir.
O’nun (Allah’ın) huzurunda, izin verdiği kimseden başkasına şefaat yarar sağlamaz. Sonunda onların (iyilerin) yüreklerinden korku giderilince (melekler) “Rabbiniz ne buyurdu?” diye soracaklardır. Onlar (cennetlikler) de “Gerçeği!” diyeceklerdir. O yücedir, büyüktür.
Allah'ın huzurunda, kendisinin izin verdiği kimselerden başkasının şefaati fayda vermez. Nihayet onların kalplerinden korku giderilince, “Rabbiniz ne buyurdu?” derler. “Hakkı buyurdu” dediler. Allah, yücedir; büyüktür.[452]
[452] Şefaat hakkında geniş bilgi için bk. Bayraklı, KUR’ÂN TEFSÎRİ, XV, 410-411; I, 419-426; XII, 431-432; XVI, 392-393.
O'nun yanında şefaat, yalnızca izin verdiği kimseye fayda verir.¹ Kalplerindeki korku giderilince: “Rabb'imiz ne buyurdu?” derler. “Gerçeği.” derler. Ve O, Çok Yüce'dir, Çok Büyük'tür.
1- Bu ayet, genellikle yanlış çeviriye konu edinilen bir ayettir. Ayet; “şefaat edecek kimselerden” değil, “şefaat edilecek kimselerden” söz ettiği halde; ayete, genellikle birilerine şefaat etme hakkı verilecekmiş gibi anlam verilmektedir. Oysaki ayette, kimlerin şefaat edeceği değil, kimlere şefaat edileceği bildirilmektedir. Ne var ki; gerçeği saptırmak için veya bilmeyerek bu ayete, “Kendisine izin verdiği kimseden başkasının şefaati fayda vermez.” şeklinde anlam verilerek, İslam inancında “şefaat” varmış gibi gösterilmek istenmektedir. Oysaki “şefaat inancı” Kur'an'a göre kesinlikle şirktir.
(Allah O’dur ki) O'nun katında (Kendi) izin verdiğinin dışında (hiç kimsenin bir başkasına) şefaati yarar sağlamayacaktır. (Mahşer günü) Nihayet kalplerinden korku (ve panik havası) giderilince (günahkâr kimseler, şefaat edeceklere:) "Rabbiniz ne buyurdu?" diye (soracaklardır. Onlar ise), "Hakk olanı (başka ne bekliyordunuz ki) " diye (yanıtlayacaktır.) “O, çok Yücedir, çok Büyüktür”, diyeceklerdir.
Katında, izin vermediğinin şefaati kabul edilmez; sonunda, yüreklerindeki korku giderilince Rabbiniz ne dedi derler, onlar da derler ki: Gerçek söz dedi ve odur pek yüce ve pek büyük.
O'nun katında, O'nun izin verdiği kimselerden başkasının şefaatı fayda vermez. Nihayet insanların kalplerinden kıyamet korkusu giderilince, diriltilip mahşer yerine toplananlar, birbirlerine dönüp soracaklar: “Rabbiniz ne buyurdu?” diye, ötekiler de: “Doğru ve gerçek olanı, O ne yücedir, ne büyüktür” diye cevap verecekler.
Allah'ın huzurunda, kendisinin izin verdiği kimselerden başkasına şefaat fayda sağlamayacak, izin verdiği kimselerden başkasının şefaati de fayda vermeyecek. Nihayet şefaat edenlerin ve edilenlerin yüreklerinden korku giderilince:
“Rabbiniz ne buyurdu?” diye sorarlar. Onlar da:
“Hakkı, doğruları söyledi” derler. Yüce ve büyük olan O'dur.
O'nun katında kendisine izin verdiğinin dışında kimsenin şefaati yarar vermez. Sonunda kalplerinden korku giderilince: "Rabbiniz ne söyledi?" derler. "Hakkı" derler. O yücedir, büyüktür.
O'nun katında izin verdiğinin dışında (hiç kimsenin) şefaati yarar sağlamaz. En sonunda kalplerinden korku giderilince (birbirlerine:) 'Rabbiniz ne buyurdu?' derler, 'Hak olanı' derler. O, çok yücedir, çok büyüktür.
Allah katında, (ahirette Allah'ın) kendisine izin verdiği kimseden başkasının şefaatı fayda vermez. Nihayet (şefaat edenle şefaat olunanların) kalblerinden (şefaata izin verilmekle) korku giderildiği zaman: “- Rabbiniz (şefaat hakkında) ne buyurdu?” derler. Şefaat edecekler de: “- Allah hakkı söyledi, (razı olduğu kimseler için şefaata izin verdi)” derler. O her şeyden yücedir, her şeyden büyüktür.
Ve O Allah’ın huzurunda, O’nun izin verdiklerinden başka hiçbir şefaat fayda vermez. Nihayet kalplerinden korku giderilince, birbirlerine: “Rabbiniz ne buyurdu?” derler. (Cevabında:) “Rabbimiz hak ve gerçeği söyledi. O çok yüce ve çok büyüktür.” derler.
İzin verilmiş olan kimselerden başkasına, onun yanında şefaat fayda vermez, yüreklerinden korku gidince: «Tanrınız ne dedi?» diye sorarlar, derler ki: «Tanrımız hakkı söyledi», 0 yücedir, O büyük!
(Allah katında) O'nun izin verdiği kimseden başkasına şefaat yarar sağlamaz. (Şefaat bekleyenlerin) kalplerinden korku giderilince, diğerleri onlara, “Rabbiniz ne buyurdu (nasıl hüküm verdi)?” diye sorar. Onlar da “Her zamanki gibi gerçeği.” diye cevap verirler. O, her şeyden yücedir, her şeyden büyüktür.
Bkz.
2:123, 255,
6:51, 70,
10:3,
20:109,
21:28,
53:26“Şefaat” terimi en yanlış anlaşılan Kur’an kavramlarından biridir. Aracılık, arabuluculuk, tavassut, iltimas gibi anlamlara gelen şefaat; insanların cennete gitmesi için peygamberlere, “Allah dostlarına”, Kur’an talebelerine ve şehitlere verilen bir yetki olarak yorumlanır. Bu yaygın inanç, insanlara ilahi buyruklarla hayatlarını inşa etmek yerine -sözde- ehil olan insanların şefaatine sığınarak kolay yoldan cennete girme rahatlığını verir. Oysa Kur’an iyi anlaşıldığı taktirde görülecektir ki; Allah’ın bağışlamasının dışında kişinin şefaatçisi kendi amelleridir. “Hiç kimsenin başkasına bir yararının olmayacağı, hiç kimseden fidye kabul edilmeyeceği, hiç kimseye şefaatin yarar sağlamayacağı ve onların hiçbir yerden yardım görmeyeceği günden sakının!” (Bakara
2:123) “Kendileri için Allah’tan başka ne bir dost ne de bir şefaatçi bulunmaksızın, Rablerinin huzurunda toplanmaktan korkanları, Allah’a karşı gelmekten sakınsınlar diye, bu (Kur’an ile) uyar!” (En’am
6:51) Ayrıca Bakara
2:254 ve 255’te “ahirette hiçbir şekilde şefaatin olmayacağı ve bütün yetkinin Allah’ın elinde olacağı” açıkça anlatılır. İnfitar
82:19 “O gün kimse kimseye hiçbir fayda sağlayamayacaktır.”, Secde
32:4 “Allah’tan başka bir dostunuz ve şefaatçiniz yoktur.” Necm
53:39 “İnsan için ancak çalıştığı vardır”, “Onların hepsi kıyamet günü O’na tek başına gelecek.” Meryem,
19:95 öğretileriyle Kur’an, cennete gitmek için insanın şefaatçisinin kendi eylemlerinin olacağını açıkça belirtir. Ayrıca Şuara
26:86’da Hz. İbrahim’in babası için, Hud
11:45’te Hz. Nuh’un oğlu için yaptığı isteğin karşılık bulmaması da şefaat konusundaki yanlış algıyı ortadan kaldırmaktadır. “Göklerde nice melekler vardır ki onların şefaatleri; ancak Allah’ın izniyle, (O’nun) dilediği ve hoşnut olduğu kimselere yarar sağlar” (Necm
53:26). Bu ayetten de anlıyoruz ki şefaat; Allah’ın cennet ehline yapacağı yardımın melekler vasıtasıyla gerçekleştirilmesidir.
Allah'ın katında, kendisine izin verilenden başka kimse şefaat edemez. Sonunda, gönüllerindeki korku giderilince birbirlerine "Rabbiniz ne söyledi?" diye sorarlar; "Hak söyledi" derler. O, yücedir, büyüktür.
Allah'ın huzurunda, kendisinin izin verdiği kimselerden başkasının şefâati fayda vermez. Nihayet onların yüreklerinden korku giderilince: Rabbiniz ne buyurdu? derler. Onlar da: Hak olanı buyurdu, derler. O, yücedir, büyüktür.
Âyette şefâat için izin çıkınca, şefâat edenlerle kendilerine şefâat edileceklerin karşılıklı konuşmalarına işaret edilmektedir.
O'nun katında şefaat yarar sağlamaz; ancak izin verdiği hariç. Nihayet, yüreklerindeki korkuları giderilince, "Rabbiniz ne dedi?" derler. "Gerçeği söyledi" derler. O En Yücedir, En Büyüktür.
Allah'ın huzurunda şefaat da fayda vermez. Ancak izin verdiği kimseninki müstesna. Nihayet kalblerinden dehşet giderildiği zaman "Rabbiniz ne buyurdu?" derler. (Şefaat sahipleri de): "Hakkı söyledi" derler. O, her şeyden yüksek ve büyüktür.
Huzurunda şefaat faide de vermez, ancak izin verdiği kimseninki müstesna, nihayet kalblerinden dehşet giderildiği zaman «rabbınız ne buyurdu?» Derler. «hakkı» derler, o öyle yüksek, öyle büyük
Onun nezdinde, (âhiretde) kendisine izin verdiği kimselerden başkasının şefaati fâide etmez. Nihayet (ona izin çıkıb da) kalblerinden korku giderildiği zaman (birbirine): «Rabbiniz ne buyurdu»? derler, (şefaat edecekler de:) «Hakkı (söyledi)» derler. O, çok yüce, çok büyükdür.
Ve (o gün) O'nun (Allah'ın) huzûrunda kendisine izin verdiği kimseden başkasının şefâati fayda vermez. Nihâyet (şefâat edenlerin ve edilenlerin) kalblerinden dehşet giderildiği zaman (birbirlerine): “Rabbiniz ne buyurdu?” derler. (Şefaat edecek olanlar da:) “Hakkı(buyurdu)!” derler. Ve O, Aliyy (pek yüce olan)dır, Kebîr (çok büyük olan)dır.
O’nun katında şefaat, ancak izin verdiği kimseye fayda verir. Kalplerinden korku giderilince “Rabbiniz ne söyledi” derler. Onlarda “Hakkı, gerçeği söyledi” derler. O yüce ve en büyük olandır.
Allah/ın şefaate izin verdiği kimselerden başkasına onun nezdinde hiçbir şefaatin faydası olmaz. Nihayet kalblerinden o müthiş korku gidince birbirlerine «— Rabbiniz şefaat hususunda ne buyurdu?» diye soracaklar, onlar da «— Hakikati beyan buyurdu» [¹] diyecekler. O, yücedir, uludur [²].
[1] Yani şefaate izin verildi.[2] Ne haddine! İzni olmaksızın bir kimse şefaat edebilsin.
O'nun katında, kendisine izin verdiği kimseden başkasının şefaati yarar sağlamaz. En sonunda (şefaatçilerin) kalplerinden korku giderilince (birbirlerine,) “Rabbiniz ne buyurdu?” derler, “Hak olanı! O yücedir, büyüktür” derler.
Hesap Günü, Allah’ın huzurunda hiç kimse bir başkasını cezadan kurtarmak için aracılık edemeyecek, yani hiç kimseye kayırma, arka çıkma, arabuluculuk ve şefaat fayda vermeyecektir. Ancak O’nun izin verdiği kimseler, yine O’nun izin verdiği kimselere şefaat edebileceklerdir. Yeniden dirilişin ilk şoku atlatılıp da, nihâyet insanların korkuları yatışınca, şefaat bekleyenler, kurtulma ümidiyle meleklere, “Rabb’iniz şefaat konusunda size ne söyledi? Acaba kurtulabilecek miyiz?” diye soracaklar. Onlar da, “Rabb’imiz gerçeği söyledi: Sadece hak edenler, hak ve adâlet ölçülerine göre şefaatten faydalanacak. Hiç kuşkusuz O, yüceler yücesidir, azamet sahibidir!” diyecekler.
O’nun katında, izin verdiği kimseden başkasına Şefaat yarar sağlamaz.
Kalblerinden şiddetli korku / dehşet giderildiği zaman:
-“Rabbiniz ne dedi?” dediler.
-“Hakk’ı” dediler.
O Büyük Yüce’dir.
Onun huzurunda, kendisinin izin verdiği kimselerden başkasına, şefâat fayda vermez.1 Sonunda (şefâate) izin verilince onlar, (şefâatçilerine): “Rabbiniz (şefâatiniz hakkında) ne buyurdu?” derler. (Onlar da): “Doğru olanı” diye cevap verirler. Zîrâ O çok yüce (ve) pek büyüktür.
1 Şefâat: Yüce birinin huzurunda bir başkası için rica ve yalvarma ile yardımını istemek demektir. Şefâat, herkesten önce Allah’ın kendi elindedir ve O’nun izniyle olur. Yani şefâat edecekleri Allah kendisi belirler. Şefâat izni olanlar da kendi dilediklerine değil, Allah’ın dilediklerine şefâat edebilirler. Geniş açıklama için Bk. (Elmalılı. Sh. 850) A’rafta bulunacak olan Allah’ın sevgili kulları, Cennetlik olup da henüz Cennete girmemiş ama girme ümidinde bulunan kimselere, cennete gireceklerini müjdeleyecekledir. Belki de şefâatin fiili uygulaması bu olacaktır. En doğrusunu ise Allah bilir. Bk: (Bakara: 48, 254, 255 ve dipnotu, A’raf: 46, Meryem:87, Zümer: 44)
Allah katında, kendisinin izin verdikleri dışında hiç kimsenin şefaati 33 fayda vermez: kalplerinden [Son Saat'in] korkusu atılınca onlar, [o yeniden dirilenler, birbirlerine dönüp] soracaklar: “Rabbiniz [sizin için] neye karar verdi?” Ötekiler, “Doğru ve hak edilmiş olana; 34 O, yücedir ve büyüktür!” diye cevap verecekler.
Allah katında şefaat, onun izin verdiklerinin dışında hiç kimseye fayda vermez. Sonunda onların yüreklerindeki korku giderilince: – Rabbiniz ne buyurmuştu? Dediler. Onlar: “Hak ve hakikati şimdi anladık ki O, yüceler yücesi ve büyükler büyüğüdür” Dediler. 2/254, 6/94, 39/43-44
O’nun nezdinde, kendisi lehine izin verdikleri dışında hiç kimse için şefaat fayda vermez:[3843] nihayet (kıyametin) dehşeti (ödül tevdi edeceklerin) kalplerinden giderilince[3844] (ödüllendirilenler) soracaklar: “Rabbiniz (sizin hakkınızda) ne buyurdu?” Berikiler “Hak neyse onu: zaten mükemmel olan da, büyük olan da sadece O’dur”[3845] diyeceklerdir.
[3843] limenin hem şefaat edilen hem de şefaat edeni kastetme ihtimaline binaen “kendisine izin verdikleri dışında hiç kimsenin şefaati fayda vermez” anlamı da verilebilir. Fakat buradaki lâmın da gösterdiği gibi tenfa‘u filî tümlece geçmeyip özne üzerinde kaldığı için, şefaatin tür olarak tamamı olumsuzlanmıştır. Bu ve tüm şefaat âyetleri; “onlar, O’nun hoşnut ve razı olmadığı hiç kimseye şefaat edemezler” (
21:28) ve “De ki: şefaat yetkisi tamamıyla ve sadece Allah’a aittir” (
39:44) âyetleri ışığında anlaşılmalıdır. Bu da şefaatin Allah’a ait bir yetkinin kula devri değil, Allah’ın takdir ettiği ödülün sahibine tevdii olduğunu gösterir. Ödülü veren Allah’tır. Ödülü takdim izni verdiği kimseyi de böyle onurlandırır. Dolayısıyla ödülün asıl sahibinin onu sunan olmadığını ifade eder. Âyetin öncesi de ödülü gerçek sahibi dışında kimseden istememeyi ifade etmektedir (Şefaatle ilgili ayrıntılı bir sayım-döküm için bkz:
39:44, not 47).
[3844] Buradaki diyalog ödül verilenlerle o ödülü sahiplerine tevdi etmekle onurlandırılanlar arasında gerçekleşecektir. Anlaşılan o ki bu ikinciler de büyük korku ve endişe yaşayacaklardır. Fakat onların endişesi ödül takdim izni çıkınca giderilmiş olacaktır.
[3845] Hem “şefaat konusundaki hakikat neyse onu”, hem de “herkes neyi hak ettiyse onu” anlamına gelir. Ama özellikle ödül sahibinin sadece Allah olduğu ve bu nedenle de ödülün kime verileceğini belirleme hakkının da zâtına ait olduğu gerçeğini ifade eder.
Onun huzurunda şefaat fâide vermez, kendisine izin vermiş olduğu kimse müstesna. Nihâyet kalplerinden korku giderilince derler ki: «Rabbiniz ne buyurdu?». «Hakkı buyurdu,» derler. Ve O, çok âlî, çok büyüktür.
Allah'ın huzurunda, O'nun izin verdiğinden başkasının şefaati fayda vermez. Nihayet o kıyamet saati dehşetinden duydukları korku gelince: O dirilenler birbirlerine “Rabbimiz neye hükmetti? ” diye sorarlar. Ötekiler: “Hak ve adalet neyi gerektiriyorsa o hükmü verdi. ” derler. “O, yüceler Yücesi, büyükler Büyüğüdür. ” [2, 255; 53, 26; 21, 28]
O'nun huzurunda, O'nun izin verdiği kimselerden başkasının şefa'ati fayda vermez. Nihayet onların yüreklerinden korku giderilince (birbirlerine): "Rabbiniz ne buyurdu?" derler. "Hakkı (buyurdu)" derler. O, yücedir, büyüktür.
Onun katında şefaatin, onun izin verdiği kimseden başkasına yararı olmaz. İçten yakarışları sona erdiğinde onlara; "Sahibiniz ne demişti?" diye sorulur: "Tamamıyla gerçeği söylemiş” derler. O, yücedir, büyüktür.
[*] Din günü geri gönderilmek veya fidye vermek için yaptıkları içten yakarış.(ilgili ayetler bazıları Müminun
23:99-100)
Katında izin verdiği kimseden başkasının şefaati fayda vermez. Sonunda yüreklerindeki korku giderilince:-Rabbiniz ne dedi? dediler.-Gerçeği, diye cevap verdiler. Yüce ve büyük O'dur.
Onun katında, Onun izin verdiklerinden başkası şefaat edemez. Nihayet kalplerindeki korku giderilince, şefaat bekleyenler, “Rabbiniz ne söyledi?” diye sorarlar. Şefaat edecekler ise “Hakkı söyledi,” derler. “Çünkü O pek yüce, pek büyüktür.”
O'nun katında, bizzat kendisinin izin verdiği kimseden başkasının şefaatı/kendisinin izin verdiği kimseden başkası için şefaat yarar sağlamaz. Sonunda, kalplerinden korku giderilince: "Rabbimiz ne dedi?" derler. "Hakkı söyledi, O'dur Aliyy, O'dur Kebîr."
daħı aśśı eylemez şafa'at anuñ ķatında illā aña kim destūr virdi aña. tā ķaçan kim giderildi ķorķu göñüllerinden eyittiler “ne nesene eyitti çalabuñuz?” eyittiler “ḥaķ” ya'nį ḥaķ didi. oldur yüce ulu.
Şefā‘atüñ daḫı aṣṣısı yoḳdur özi ḳatında, illā destūr virilen kimseye. Ol vaḳtki ḳorḳu yüreklerinden gitse, eyideler: Ne eyitdi Tañrıñuz? eydürler. Ḥaḳsöyledi. Daḫı ol yücedür, uludur.
Onun hüzurunda, izin verdiyi kimsələr istisna olamaqla, heç kəsin şəfaəti fayda verməz. (Elə isə hansı ağılla bütlər sizi Allaha yaxınlaşdıracaq, sizin üçün Allahdan şəfaət diləyəcəklər deyə, onlara ibadət edirsiniz?) Nəhayət, (bə’zi möhtərəm zatlara şəfaət etməyə izin verildiyinə görə məhşərə gətirilənlərin) ürəklərindən o (müdhiş) qorxu çıxınca onlar (şəfaət edəcək kəslərdən, yaxud mələklərdən sevinclə): “Rəbbiniz nə buyurdu?” – deyə soruşar, o biriləri də: “Haqqı (buyurdu)! (Şəfaətə izin verdi). O, (hər şeydən) ucadır, (hər şeydən) böyükdür!” – deyə cavab verərlər.
No intercession availeth with Him save for him whom He permitteth. Yet, when fear is banished from their hearts, they say: What was it that your Lord said? They say: The Truth. And He is the Sublime, the Great.
"No intercession can avail in His Presence, except for those(3824) for whom He has granted permission. So far (is this the case) that, when terror is removed from their hearts(3825) (at the Day of Judgment, then) will they say, ´what is it that your Lord commanded?´(3826) they will say, ´That which is true and just; and He is the Most High Most Great´."*
3824 Cf.
20:109, n. 2634, where I have explained the two possible modes of interpretation. Each soul is individually and personally responsible. And if there is any intercession, it can only be by Allah's gracious permission. For the Day of Judgement will be a terrible Day, or Day of Wrath (Dies irae) according to the Latin hymn, when the purest souls will be stupefied at the manifestation of Allah's Power. See next note. 3825 "Their hearts": the pronoun "their" refers to the angels nearest to Allah. On the Day of Judgement there will be such an irresistible manifestation of Power that even they will be silent for a while, and will scarcely realise what is happening. They will question each other, and only thus will they regain their bearings. Or "their" may refer to those who seek intercession. 3826 In their mutual questionings they will realise that Allah's Judgement, as always, is right and just. Does this mean that no sort of intercession is required?