Bu ayet Hafs Mushafı sırasına göre baştan 4566, sondan 1671. ayet; 47. sure ve Muhammed Suresinin 21. ayetidir. Muhammed Suresi 21. ayetinin kelime sayisi 12, harf sayısı 48 ve toplam ebced değeri ise 3164 olarak hesaplanmıştır. Muhammed Suresinin toplam ebced değeri 180303 olarak hesaplanmıştır. Ebced sayımlarında varsa ء Hemze harfi dahil olarak sayılmıştır.
Arapça Metin
طاعة وقول معروف فاذا عزم الامر فلو صدقوا الله لكان خيرا لهم
1- Doğru, iyi ve yararlı kabul edilen toplumsal değer yargılarına ve vahye uygun olan. 2- Savaş işi.
Ahmet Akgül
(Cihad görevini) İtaat ve ma’ruf (güzel) sözle (karşılamaktı) . Böylece iş, kesinlik ve kararlılık gerektirdiği zaman, şayet Allah'a sadakat gösterselerdi, şüphesiz onlar için daha hayırlı olacaktı. (Yani, lafa gelince; Allah’a, Resulüne, Hakk dava ve devlet liderine itaatten ve cihaddan bahsetmek kolaydır, ama iş ciddiye bindiği zaman sadakat gösteren pek azdır.)
İtaat etmek ve güzel söz söylemek gerekti, derken işe iyice sarılınca da Allah'ın gerçek söylediğini kabul etselerdi görürlerdi ki bu, kendilerine daha da hayırlı olmaktadır.
Allah'ın çağrısına uymak ve güzel söz söylemektir. İş ciddiye bindiği zaman, cihad işlerinde Allah'a sadık kalsalardı, elbette kendileri için daha iyi olurdu.
Allah'ın ve Rasulünün emirlerine, devletin kararlarına itaat etmeleri, imanlarının gereği meşrûiyyet sınırları içinde söz söylemeleri icap eder. Plan kesin karara bağlandığı zaman, Allah'ın, emrine, hükmüne, icraatına sadâkat gösterselerdi elbette kendileri için daha hayırlı olurdu.
İtaat ve maruf (güzel) sözdü. Fakat iş, kesinlik ve kararlılık gerektirdiği zaman, şayet Allah'a sadakat gösterselerdi, şüphesiz onlar için daha hayırlı olurdu.
Fakat bir itaat ve güzel bir söz, onlar için hayırlıdır. Sonra (cihadın farziyetine dair) emir kesinleşince, Allah'a sadakat gösterselerdi, elbette haklarında daha hayırlı olurdu.
(Kendilerinden istenilen, normal) bir itaat ve güzel bir söz idi. Eğer iş ciddiye bindiği zaman, Allah’a verdikleri sözde doğru çıkmış olsalardı, onlar için daha yararlı olurdu.
20-21. İman edenler: “Keşke (savaş hakkında) bir sûre (vahiy) indirilseydi ya!” derler. Fakat hükmü apaçık bir vahiy indirilip de onda savaştan söz edilince; kalplerinde (şüphe ve nifaktan) bir hastalık bulunanların, ölüm baygınlığına girmiş kimsenin bakışı gibi sana baktıklarını görürsün. Oysa (gerçek mü'minlere düşen) itaat etmek ve (Allah'ın emri karşısında) verilmesi gereken en uygun cevabı vermektir. Sonra savaşa karar verildiğinde, Allah'a verdikleri sözde dursalardı kendileri için daha iyi olurdu.
Cemal Külünkoğlu Muhammed Suresi 21. Ayet Açıklaması
Bkz. 4:77.Savaşla ilgili inen ayetler “muhkem” ayetlerdir. Yani onların hükmü kesindir. Savaşla ilgili bu emir gelince, münafıklar ne yapacağını şaşırdılar. Çünkü oturdukları ve eğlendikleri yerden Müslümanlardan yana görünmek kolaydı ama savaşa katılarak Müslümanların safında yer almak onlar için zordu. Çünkü inanmadıkları bir din ve sevmedikleri bir toplum için hayatlarından ya da rahatlarından olacaklardı. İşte bu ayet, münafıkla mü’mini birbirinden ayıran bir mihenk olmuştur.Bir de “kalplerinde hastalık bulunanlar” var. Bunlar düşünsel ve duygusal alanlarda yeterli seviyeye çıkamamış, kabul edilebilir emin olma noktasına gelememiş kişilerdir. Bu durumdakilerin zihinlerinde şüphe ve belirsizlik, gönüllerinde isteksizlik ve kaçıp kurtulma duygusu vardır. Bunlar da imanla küfür arasında bir çizgide bulunmaktadır ki bunun dinde herhangi bir karşılığı yoktur. İnsan ya mü’mindir ya da kâfir, ikisinin arasında bir statü sözkonusu değildir. Ayette geçen “sûre” terimini burada “vahiy” olarak çevirmek daha doğru olur, çünkü savaş meselesi ile ilgilenen tek başına herhangi bir sure yoktur. Ama birçok surede savaş konusunu işleyen ya da bu konuya çeşitli atıflar yapılan çokça ayet bulunmaktadır.
Diyanet İşleri (Eski)
20,21. İnananlar: "Keşke bir süre indirilse de cihada çıksak" derlerdi. Fakat hükmü açık bir süre inip, orada savaş zikredilince, kalblerinde hastalık olanların, ölüm korkusuyla bayılmış kimselerin bakışları gibi, sana baktıklarını gördün. Oysa onlara itaat etmek ve uygun olanı söylemek yaraşırdı. İş ciddileşince Allah'a verdikleri yeminde doğruluk gösterselerdi, onların iyiliğine olurdu.
Âyetin ifade ettiğine göre, vazifeleri itaat ve güzel söz söyleme durumunda olanlar, savaş isteklerinde de sâdık olmalı, savaşa karar verilince korkup vazgeçmemelidirler.
Edip Yüksel
İtaat etmek ve güzel konuşmaktır. İş kararlaştırılınca ALLAH'a karşı dürüst olsalar kendileri için iyi olurdu.
Onların vazifesi itaat ve güzel söz söylemekti. Sonra iş kesinleşince Allah'ın emrine sadakat gösterselerdi, elbette kendileri için daha hayırlı olurdu.
(Onların vazîfesi) tâatdı, güzel söz söylemek (tatlı dil kullanmak) dı. Bunun için onlar, iş ciddîleşince, derhal Allaha (verdikleri sözde) sadâkat gösterselerdi kendileri için elbet hayırlı olurdu.
(Onlara düşen,) itâat etmek ve (böyle zamanlarda teslîmiyetini gösteren) güzel (söz)söylemektir. Öyle ki iş ciddîleştiği zaman, artık Allah'a sâdık kalsalardı, elbette kendileri için hayırlı olurdu.
(Allah’a) İtaat etmek ve uygun bir söz söylemek vardır. (Herhangi) Bir işte güçlük çıktığında Allah’ı anıp (büyüklüğünü) doğrularlarsa, onlar için daha hayırlı olurdu.
İsmail Hakkı İzmirli Muhammed Suresi 21. Ayet Açıklaması
[1] Veya itaat, tatlı dil itaatsızlıktan, acı sözden, mânasız sözlerden daha iyidir. Yahut evvelki cümle ile beddua maksut değildir, belki bu iki cümle bir cümledir. Yani onlara yaraşan, vacip olan itaat ve tatlı dil demektir.[2] Bu cümle cezadır veya ceza mahzuftur: İş ciddileşince, vuruşma farz olunca münafıklar geri kaldılar.
Kadri Çelik
(Cihad için bir sure indirilmesi temennisi bir tür) İtaat ve güzel sözdür. Fakat iş kesinlik ve kararlılık gerektirdiği zaman şayet onlar Allah'a sadakat gösterselerdi, şüphesiz onlar için daha hayırlı olurdu.
Allah’ın emrine gönülden itaat etmek ve O’nun yolunda mücâdeleye hazır olduğunu ifâde ederek güzel sözler söylemek! İş ciddiye bindiği ve düşman askerleriyle karşı karşıya gelindiği sırada, Allah’a verdikleri sözü yerine getirselerdi kendileri için iyi olurdu. Fakat sözlerinden dönüverdiler!
Örfe uygun bir söz ve itaatdir.
Emr / İş kararlaştırılıp kesinleştiği zaman Allah’a sadık kalsalardı / doğru söyleselerdi, onlar için en hayırlı olurdu.
20,21. (Ey Muhammed!) Îman edenler: “Keşke (kâfirlerle savaşmamıza izin veren) bir sûre indirilseydi.” diyorlar. Fakat (bu konuda hükmü) açık bir sûre indirilip de savaş söz konusu olunca,1 kalplerinde hastalık olanların sana, kendilerine ölüm baygınlığı gelmiş gibi baktıklarını görürsün. Aslında onlara yakışan;2 (Allah’ın emrine) itaat etmek ve uygun olanı söylemekti. İş ciddiye bindiği zaman, Allah’a verdikleri sözde dursalardı elbette kendileri için bu daha hayırlı olurdu.
1 Yani kendilerine muhkem, onda açık açık, ihtimalden uzak, sağlam, hükmü sabit ve nesh edilmemiş bir surette savaş zikredilen bir sure, indirilince… Kalplerinde hastalık olan münafıkların sana, kendilerine ölüm baygınlığı gelmiş ve ödleri patlamış gibi baktıklarını görürsün. Bu gün de bu münafıkların torunları, daha teknik yollarla İslam Dini’nin “savaşarak cihad etme yöntemi” olan “kıtalden” hiç bahsetmeyerek sürekli olarak İslam’ın “bir barış dini olduğunu” söylemektedirler. Hatta karı-koca arasındaki “sulhun” hayırlı olduğunu ifade eden ayetteki (Nisa: 128) sulhu, yerinden alarak kendi menfur emellerine alet etmektedirler. Esasen; itaat etmek, sulh yapmak, İslâm’a girmek, Müslüman olmak, Allah’a teslim olmak, bütün kalbiyle bağlanmak, terk etmek, tam olarak korumak anlamlarına gelen İslam kelimesini sadece “barış dini” olarak ifade etmek hiç de doğru değildir. İslam’ın emrettiği barış, Müslümanlar arasındaki barıştır. Zira bir Müslüman, bir Müslüman’a karşı son derece merhametli, kâfire karşı da son derece şiddetli olmak zorundadır (Fetih: 29). Kutsal kitabında (Bakara: 190, 193, 216, 244, Âlu İmran: 167, Nisa: 76, Enfal: 15, 65, Tevbe: 12, 29, 36, 123, Hucurat: 9) ayetlerinde açıkça kâfirlerle savaşmayı emreden, peygamberinin ömrü onlarla ifade edilebilecek savaşlarla geçen bir din, nasıl olur da “barış dini” gibi, iki kelimeyle ifade edilebilir. İslam’a göre gerçek barış tüm dünyada dinin tamamen Allah’ın dini olmasıyla mümkündür, bu da ancak Allah yolunda kâfirlerle savaşmakla elde edilir. (Bakara: 193) Kanaatimizce; Kur’an’da ve Rasulüllah (s.a.v)’in hayatında savaşarak cıhad demek olan “kıtali” duyunca kendilerine ölüm baygınlığı gelmiş ve ödleri patlamış gibi baktıklarını ve hatta kudurmuş gibi ağızlarından salyalar saldıklarını gördüklerimiz olsa olsa bugünün naylon mücahitleri ve münafıklarıdır.2 Âyetin son bölümündeki (أَوْلَى) kelimesi, (وَيْلٌ) kelimesinin ism-i tafdili olarak alınırsa; bu bölüm; “Fakat (bu konuda hükmü) açık bir sûre indirilip de savaş söz konusu olunca, kalplerinde hastalık olanların sana, kendilerine ölüm baygınlığı gelmiş gibi baktıklarını görürsün. Çok çok yazıklar olsun onlara.” şeklinde de tercüme edilebilir.
Muhammed Esed
[Allah'ın çağrısına] uymak ve [O'nun] rızasını kazanabilecek bir söz (söylemek)tir: 27 konu [O'nun indirdiği vahiy tarafından] çözümlendiği için Allah'a karşı sadık olmak onların kendi iyiliği içindir.
Emre itaat ve güzel söz söylemektir. Fakat savaş işi kesinleşince böyle davranmadılar. Hâlbuki Allah’a verdikleri söze sadık kalsalardı kendileri için daha hayırlı olurdu. 9/48, 58/8-9
(vahyi) izlemek ve (emir verilince) de olumlu bir söz söylemektir; ve iş ciddiye bindiği zaman da Allah’a verdikleri söze sadık kalırlarsa, kendileri için elbet çok iyi olur.
(Onlar için) İtaat ve güzel söz (yaraşır). Sonra (savaş) emri, kat'iyyet kesbedince eğer Allah'a sadâkatta bulunsalar idi elbette kendileri için hayırlı olurdu.
Onlara düşen: İtaat etmek ve tatlı söz söylemektir. İş ciddiye bindiğinde, Allah'a verdikleri sözde dursalardı, kendileri için elbette daha hayırlı olurdu.
Onlara düşen, ita'at etmek ve güzel söz söylemektir. İş ciddiye bindiği zaman Allah'a verdikleri söze sadık kalsalardı, elbette kendileri için daha iyi olurdu.