Bu ayet Hafs Mushafı sırasına göre baştan 5108, sondan 1129. ayet; 58. sure ve bu surenin 4. ayetidir. Bu ayetin kelime sayisi 26, harf sayısı 115 ve toplam ebced değeri ise 7975 olarak hesaplanmıştır.
فمن لم يجد فصيام شهرين متتابعين من قبل ان يتماسا فمن لم يستطع فاطعام ستين مسكينا ذلك لتؤمنوا بالله ورسوله وتلك حدود الله وللكافرين عذاب اليم
فمنلميجدفصيامشهرينمتتابعينمنقبلانيتماسافمنلميستطعفاطعامستينمسكيناذلكلتؤمنواباللهورسولهوتلكحدوداللهوللكافرينعذاباليم
Femen lem yecid fesiyâmu şehrayni mutetâbi’ayni min kabli en yetemâssâ(s) femen lem yestati’ fe-it’âmu sittîne miskînâ(en)(c) żâlike litu/minû bi(A)llâhi ve rasûlih(i)(c) ve tilke hudûdu(A)llâh(i)(k) ve lilkâfirîne ‘ażâbun elîm(un)
Kim (köle azat etme imkânı) bulamazsa, eşine dokunmadan önce ard arda iki ay oruç tutmalıdır. Kimin de buna gücü yetmezse altmış fakiri doyurmalıdır. Bunlar, Allah’a ve Resûlüne hakkıyla iman edesiniz, diyedir. İşte bunlar Allah’ın sınırlarıdır. Kâfirler için elem dolu bir azap vardır.
Bu âyetlerde, Câhiliye dönemi âdetine göre eşlerin, tekrar birleşmelerine imkân vermeyecek biçimde ayrılmaları sonucunu doğuran ve kadına zarar veren bir boşama türü olan zıhâr uygulaması âyetlerin inmesinden kısa bir süre önce meydana gelen bir olayla ilintilendirilerek yerilmiş ve bu konuda yeni bir düzenleme getirilmiştir. Bir erkek karısından kesin olarak ayrılmak istediği zaman ona “Sen bana anamın sırtı gibisin” der ve artık karısı ona yasak sayılırdı. İşte bu sözde, annesinin mahrem bir yerini belirtmek üzere “sırt” anlamına gelen zahr kelimesi kullanıldığından, hukukî sonucu olan bu işleme de belirtilen kelimeden türetilerek “zıhâr, zıhâr yapma” deniyordu. Câhiliye toplumunda erkekle karısı veya onun akrabaları arasında bir husumet ortaya çıktığında zıhâr yeminine baş vurulurdu, bu o topluma özgü yemin türlerinden biriydi (Cevâd Ali, el-Mufassal fî târîhi’l-‘Arab kable’l-İslâm, V, 550-551). İbn Âşûr bu konuda şöyle bir açıklama yapar: Öyle sanıyorum ki bu tarz boşama, yahudilerle sıkı sosyal ilişkiler içinde bulunan Yesrib (Medine) çevresindeki Araplar’ın âdetiydi ve bunu eşlerini kendilerine kesin biçimde yasaklama ifadesi olarak kullanırlarken yahudi geleneğinden etkilenmişlerdi. Zira yahudilerde kadına arkadan yaklaşmak yasaktı; böylece bu anlayışla (“arka” anlamına gelen zahr kelimesi) erkeğin en yakın mahremi olan “anne” unsuru bir araya getirilerek mübalağalı ve kesin bir ayrılık formülü oluşturuldu. Yine sanıyoruz ki zıhâr sözünü ilk söyleyen kişiyi buna yönelten âmil, öfke dolu bir halde bulunması ve bir küfür ifadesi kullanmak istemesi olmalıdır; nitekim âyette bu söz “çirkin ve asılsız” olarak nitelenmiştir. Bu usul Mekke, Tihâme, Necid gibi bölgelerde bilinen bir Arap âdeti değildi; bu bölge insanlarının sözlerinde buna dair bir ize rastlamadık. Kur’an’da sadece Medine döneminde inen iki sûrede (Ahzâb ve Mücâdele) zikredilmesi de bu tesbiti doğrular niteliktedir (XXVIII, 11, 13). Âyetlerin iniş sebebi olarak gösterilen olay özetle şöyledir: Ensardan Evs b. Sâmit bir sebeple kızıp hanımı Havle (veya Huveyle) bint Sa‘lebe’ye zıhâr yapmıştı (“Sırtın anamın sırtıdır” demişti). Çok geçmeden söylediğine pişman oldu ve evliliğe dönüş yapmak istedi. Bu, müslüman toplumun karşılaştığı ilk zıhâr uygulamasıydı. Kadın geleneğe göre yasak olan bu ilişkiyi bu halde sürdürmeyi kabul etmedi. Sonunda duruma bir çare bulması için Resûlullah’a başvurdu. Gençliğini kocası uğruna tükettiğini, ona çocuklar verdiğini ama şimdi yaşlanınca kapı dışarı edildiğini dertli dertli anlattı. Hz. Peygamber bu konuda ilâhî bir bildirim almadığını ve bilinen hükümden (haramlık) başka bir çözüm söyleyemeyeceğini belirtti. Kadın durumun çok vahim olduğunu tekrar tekrar ifade ettiyse de farklı bir cevap alamadı. Daha sonra kadın Allah’a yalvarmaya ve halinden yakınmaya başladı. “Allah’ım! Çok yalnızım. Bu ayrılık bana çok acı verecek. Küçük çocuklarım var; onları babalarına bıraksam perişan olurlar, kendime alsam aç kalırlar. Halimi sana arzediyorum, beni bu sıkıntıdan kurtar; resulünün dilinden bir vahiy inzâl buyur!” diye dua ediyordu. Kısa bir süre sonra bu âyetler indi. Hz. Peygamber onu müjdeledi ve âyetleri okudu. Ardından kocasını çağırtıp onun durumunu öğrendi; köle âzat edemeyeceğini, iki ay peş peşe oruç tutamayacağını ve altmış fakiri doyuracak kadar malî imkânının da bulunmadığını anlayınca ona bir miktar yardımda bulundu ve bereketlenmesi için dua etti. Olaya tanık olan Hz. Âişe, “Bütün sesleri işiten Allah ne kadar yüce! O kadın durumunu anlatırken ve Allah’a yalvarırken öylesine yavaş ve fısıltıyla konuşuyordu ki dediklerinin bir kısmını işitemiyordum” diyerek âdeta ilk âyetin, “Çünkü Allah her şeyi işitmekte ve görmektedir” meâlindeki kısmını tefsir etmiş oluyordu (Ebû Dâvûd, “Talâk”, 17; Nesâî, “Talâk”, 33; konuyla ilgili rivayetler için bk. Taberî, XXVIII, 1-6; Zemahşerî, IV, 70-71; İbn Atıyye, V, 272-273). İlk âyet Hz. Peygamber’in tatbikatında kadının toplumsal konumuyla ilgili önemli bir bilgi içermektedir: Kadın kuşkusuz içinde bulunduğu toplumun bir ferdidir ve o esnada mevcut kurallardan ve şartlardan bağımsız bir statüye sahip olması düşünülemez; ama asıl önemli olan, mensup olduğu dinin kendisine bakışını nasıl algıladığıdır. Âyetten açıkça anlaşıldığı üzere kadın, o güne kadar Kur’an’dan ve Hz. Peygamber’in uygulamalarından, “herkese problemini en yetkili merciler önünde uygun şekilde seslendirebilmesi ve hakkını arayabilmesi imkânının tanınması gerektiği” ilkesini çıkarabilmiş ve bunun teoride kalmayıp yaşanan bir gerçek olduğunu da görmüştür. Nitekim Havle’nin bu konudaki anlayışı Kur’an tarafından özel biçimde onaylanmış olduğundan Hz. Ömer ona hep ayrı bir saygı duymuş ve halifeliği döneminde etrafındakileri şaşırtacak derecede onunla ilgilenmiştir. 2. âyette zıhâr sözlerinin yakışıksız ve asılsız olduğu belirtilmesine rağmen âyetin sonunda Allah Teâlâ’nın bağışlayıcılığının hatırlatıldığına dikkat edilirse, Kur’an’ın üslûbunun eğitim konusuna da ışık tutan önemli incelikler taşıdığı kolayca anlaşılır. Verilmek istenen mesaj açısından bu âyetlerden çıkan anlamları iki ayrışıkta ele almak uygun olur: a) Zıhâr konusuna ilişkin değerlendirmeye ve hükmün bildirilmesine geçilmeden önce sûreye “... Kadının sözünü Allah işitmiştir” tarzında pekiştirilmiş bir ifadeyle başlanması, Kur’an’ın üzerinde önemle durduğu adalet ilkesinin uygulamaya taşınabilmesi için, öncelikle zayıfların seslerini duyurmalarına imkân sağlanması ve onların haklarının korunması gereğine özel bir vurgu anlamı içerir. Bu vurgu muhatapların zihnini, belirli bir olay veya konuyla sınırlı olmayan ilkesel bir düşünceye yöneltmekte; bu tür durumlara kayıtsız kalınmaması ve adalet ölçüleri içinde mutlaka bir çözüm bulunması zaruretini ihtar etmektedir. Bu mesajın tabii bir sonucu, bir kesimin veya cinsin (örnek olayda kadının) zayıf düşmüş ve horlanır hale gelmiş olması toplumsal bir realite olsa bile, bu realite başlı başına bir değer hükmü olarak kabul edilip onaylanamaz. b) Konuyla ilgili düzenlemeden ise şu anlaşılmaktadır: Zıhâr uygulamasında esas alınan düşüncenin sakatlığı ortaya konup ona karşı bir tavır alınmış, fakat buna yönelten âmiller varlığını korudukça bu yola başvurabilecekler için konunun tabiatına uygun bir yaptırımın konması tercih edilmiştir. Bu yaptırım da, birincisi o zamana kadar geleneğin sağladığı sonucu tanımama, diğeri bu yolu deneyenleri caydırıcı ama aynı zamanda toplumdaki zayıfların yüzünü güldürücü bir yükümlülük getirme şeklinde olmak üzere iki yönlüdür. İslâm âlimleri zıhârın dinî hükmünü “haram” şeklinde belirledikleri, yani bir müslümanın zıhâr yapmasının dinen yasak olduğu sonucuna ulaştıkları halde (bk. Abdülkerîm Zeydân, el-Mufassal fî ahkâmi’l-mer’e fî’ş-şerî‘ati’l-İslâmiyye, VIII, 284), muhtemelen, Kur’an’da ve Sünnet’te yer alması sebebiyle bu konunun teorisi üzerinde geniş biçimde ve –ortadan kalkması değil âdeta geliştirilmesi için çaba harcandığı izlenimi veren– yeni ayrıntılar üreterek durmuşlardır. Öyle ki ilmihal veya fıkıh kitaplarından, bu uygulamanın İslâm tarihi boyunca bütün müslüman toplumlarda yaygın olarak süregeldiği hatta Kur’an’da hükmü bulunduğuna göre bir ölçüde varlığını koruması gerektiği gibi bir kanaat edinilmektedir. Oysa bu konuya temas edilen yerlerde Kur’an ve Sünnet’in mesajına ağırlık verilip Kur’an tarafından ağır bir dille eleştirilen bu tür yanlış düşünce ve eylemlerden uzak durulması gerektiğinin hatırlatılması daha uygun olurdu. Zira böyle bir uygulama yok olup gitse de, bu düzenleme Kur’an’ın bir toplumu nereden alıp kısa bir sürede nereye yükselttiğini gösteren canlı bir örnek olarak her zaman misyonunu ifa edecek ve bu âyetlerdeki mesaj pek çok konuda müslümanların yolunu aydınlatacaktır. Fıkıh kitaplarındaki ayrıntılara girilmeden, âyetlerin getirdiği hükümler etrafındaki belli başlı yorumlar şöyle özetlenebilir: 1. Zıhâr esnasında söylenen sözlerin bir gerçekliği olmadığı gibi, bunların şer‘an geçerliliği de yoktur; bir başka anlatımla, bu yakışıksız sözlerle aile hukuku açısından dinî veya hukukî bir sonuç meydana getirme amacı Kur’an nazarında bir değer taşımamaktadır. 2. Bununla birlikte, eşler arasındaki sevgi ve saygıyı zedeleyen böyle bir beyanın yol açtığı tahribatı onarmak ve evliliği sürdürme iradesindeki kararlılığı açık biçimde ortaya koymak üzere, zıhâr yapanın kefâret ödemesi gerekir. Kefâret, “belli konularda dinen yapılması gerekeni yapmama veya yapılmaması gerekeni yapma sebebiyle, Allah’tan kusurunun bağışlanmasını dileyerek malî veya bedenî bir bedel ödemek” anlamına gelir. Bu, ceza özelliği de bulunan bir tür ibadettir; dolayısıyla, bir gayri müslim zıhâr yaptığında kefâret ödemesi gerekmez. 2. âyette “içinizden” kaydının bulunması da hitabın müslümanlara yönelik olduğunu göstermektedir. Hanefî, Mâlikî ve Zeydiyye mezheplerinde benimsenen hüküm budur. Şâfiî, Hanbelî ve Ca‘ferîler’e göre ise gayri müslimin zıhârına da hüküm bağlanır; o da oruç dışındaki kefâret yollarını uygular; 3. âyetteki ifade genel olup 2. âyetteki kayıt bu genelliği sınırlamaya yeterli değildir. İkinci görüşün izahında daha çok başka deliller ön plana çıkmış görünse de bunun temelinde, toplumdaki yoksulların lehine bir yorum yapma anlayışının bulunduğu söylenebilir. 3. 3. âyetin “Karılarına zıhâr yapıp da sonra dediklerinden dönenler” diye çevrilen kısmı lafzan “... yine dediklerine dönenler” mânasına gelmektedir. Bu ifade hakkında değişik yorumlar yapılmış olmakla birlikte sözün bağlamı ve Resûlullah’ın tatbikatı, burada, zıhâr sözünü söyledikten sonra bundan pişmanlık duyup normal olarak evlilik hayatını sürdürmek isteyenlerin kastedildiğini göstermektedir. 8. âyette aynı ifade kalıbından “menedildikleri işe dönenler yani bunu yine yapanlar” mânasının açıkça anlaşılması, buna da “dediklerini yine yapanlar yani tekrar zıhârda bulunanlar” anlamı verilebileceğini düşündürmekle beraber, âyetlerin iniş sebebi olan olayın cereyan tarzı bu yoruma imkân vermemektedir. Zira bu âyetler inince Hz. Peygamber kendisiyle tartışan kadının kocasına hemen kefâret hükmünü uygulatmış, kefâret hükmünü zıhârı tekrar etme durumuna bağlamamıştır. Taraflardan birinin ölümü veya evliliğe dönüş yapılmaması halinde kefâret gerekmez; fakat eşler boşanıp tekrar evlenecek olurlarsa –o arada kadın başkasıyla evlenip ayrılmış bile olsa– âlimlerin çoğunluğuna göre yine kefâret gerekir, çünkü âyette temastan önce kefâret şart koşulmuştur. Bazı âlimlere göre kefâret söylenen çirkin sözün yani zıhâr ifadesini kullanmanın hükmü olduğu için ölüm ve ayrılık halinde dahi kefâret gerekir. 4. Zıhâr kefâreti, şu üç yoldan biriyle ve imkân bulunduğu sürece âyette belirtilen şu sıraya riayet edilerek yerine getirilir: a) Bir köleyi özgürlüğüne kavuşturmak. b) Kesintisiz iki ay oruç tutmak. c) Altmış fakiri doyurmak. Başka bazı kefâretlerden farklı olarak burada kölenin mümin olması da şart koşulmamıştır. Atâ, İbrâhim en-Nehaî, Ebû Sevr, Süfyân es-Sevrî gibi müctehidlere, Ahmed b. Hanbel’den bir rivayete, yine Hanefî ve Zâhirî mezheplerine göre hüküm budur. Hanefîler dışındaki üç mezhepte ise, buradaki mutlak ifade Nisâ sûresinin 92. âyetinde kayıtlı ifadeye göre yorumlanarak kölenin mümin olması şartı aranmıştır. Öte yandan, bu kefâret ile bir müslümanı hata ile öldürme kefâreti arasındaki paralellik sebebiyle belirtilen çirkin ve asılsız sözün evlilik birliğinin temelindeki düşünceyi öldürme gibi kabul edildiği ve Allah katında bu beraberliğe yeniden can kazandırabilmenin ancak bu yolla olacağı anlamı çıkarılabilir (yoksulların doyurulması konusunda bilgi için bk. Mâide
5:89). 5. Zıhâr kefâretinin, cinsel temastan önce yerine getirilmiş olması gerekir. İlk iki şıkka gücü yetmeyen yani yoksulları doyurma şıkkını uygulayacak kişi bakımından da hüküm budur. Ancak bazı âlimler âyette üçüncü şıktan söz edilirken “temastan önce” kaydının tekrarlanmamış olması sebebiyle bu durumda kefâret yerine getirilmeden cinsel temasın câiz olduğu kanaatindedirler. Şayet kefâret ödenmeden cinsel temas yapılmışsa, –nikâh bağı sona ermiş olmadığından– bu, gayri meşrû bir ilişki sayılmaz; ama kişi –âdet gören hanımıyla temasta bulunma gibi– Allah’ın yasakladığı bir işi yapmış, günaha girmiş olur. Bu durumda tövbe etmesi ve kefâretini ödemesi gerekir; âlimlerin çoğunluğuna göre tek kefâret yeterlidir. Bazılarına göre bu fiil kefâreti düşürür yani kefâretle de telâfi edilemez bir günah haline gelir, bazılarına göre ise ikinci bir kefâret gerekir. 6. Zıhârın evlilik bağını sona erdirme etkisi Kur’an tarafından onaylanmamış, sadece kefâret gerektiren bir yemin gibi kabul edilmiştir. Buna göre zıhâr yapan erkek evliliğe son vermek istiyorsa normal boşama usulünü izlemek durumundadır. Hem bu yola başvurmama hem evlilik hayatına dönmeme, kadını zarara sokan ve zıhârın Câhiliye dönemindeki sonuçlarını doğuran bir tutum olacağından bu da Kur’an’ın getirdiği hükümle bağdaşmaz. Böyle bir durumda zıhâra, belli bir süre içinde karı koca hayatına dönülmemesi halinde evliliğin sona ermesi sonucunu doğuran özel yemin (“îlâ” = günümüz hukuk terimiyle bir tür “ayrılık”) hükmü uygulanır (bilgi için bk. Bakara
2:226-227). Nitekim bu âyetin nüzûlünden sonra zıhâr lafzının îlâ hükümleri kastedilerek kullanıldığını gösteren örnekler bulunmaktadır (daha fazla bilgi için bk. Zemahşerî, IV, 71-73; Râzî, XXIX, 250-261; İbn Âşûr, XXVIII, 15-19; Abdülkerîm Zeydân, a.g.e., VIII, 281-317). 4. âyetin “Bu, Allah’a ve resulüne imanınızı göstermeniz içindir” diye çevrilen kısmı lafzan “Bu, Allah’a ve resulüne iman etmeniz içindir veya iman etmenizden dolayıdır” anlamına gelmektedir. Bazı müfessirler bu mânayı esas alarak “Allah’ın bunu emrettiğini tasdik etmeniz için” tarzında açıklamalar yapmışlarsa da, “Allah ve resulünün buyruklarına uyup o çirkin ve yalan söze bir daha dönmeyeceğinizi ortaya koymanız için” veya “Allah ve resulüne imanınızın gereğini yerine getirmeniz için” şeklindeki yorum bağlama daha uygun düşmektedir. “Bu” işaret zamiriyle kefârette –imkân durumuna göre– seçenekler tanınması kolaylığının kastedildiği yorumu da yapılmıştır (Taberî, XXVIII, 11; İbn Atıyye, V, 275; Râzî, XXIX, 262; Şevkânî, V, 213). Daha önce inmiş bulunan Ahzâb sûresinin 4-5. âyetlerinde, “Allah bir kişinin göğüs boşluğunda iki kalp yaratmamıştır, analarınıza benzeterek haram olsun dediğiniz eşlerinizi analarınız kılmamıştır ... Bunlar sizin kendi iddianızdır, hak ve hakikati Allah söyler, doğru yolu da O gösterir” buyurularak zıhâr uygulaması eleştirilmiş, bu konuda yeni bir hüküm tesis etmeden önce bu davranışın fikrî temeli çürütülmüştür. Ahzâb sûresindeki bu âyetlerin daha sonra indiği görüşü esas alınacak olursa, buradaki ifadeleri Mücâdele sûresinde getirilen hükmü pekiştirme anlamında yorumlamak uygun olur.
(Buna imkân) bulamayan(lar), (eşleriyle cinsel olarak) birleşmeden önce art arda iki ay oruç (tutar). (Buna da) gücü yetmeyen, altmış yoksulu doyurmak (zorundadır). Bu (kolaylaştırma), Allah’a ve Elçisine inanmanız nedeniyledir. İşte şu(nlar), Allah’ın (koyduğu) sınırlarıdır. Kâfirler için elem verici bir azap vardır.
Köle azad etmeye imkân bulamayan kişi, hanımıyla cinsel ilişkide bulunmadan önce kesintisiz iki ay oruç tutsun. Buna da gücü yetmezse, altmış fakiri doyursun. Bu hafifletme, Allah'a ve Peygamber'ine inanmanızdan dolayıdır. Bunlar Allah'ın hükümleridir. Kâfirler için acı bir azap vardır.
Kim bulamazsa¹, ilişkiye girmeden önce, aralıksız olarak iki ay oruç tutmalıdır. Oruç tutmaya gücü yetmeyenler, altmış yoksulu doyurmalıdır. Allah'a ve Resûl'üne inanmanızın gereği olarak böyle yapın. Bunlar, Allah'ın sınırlarıdır. Gerçeği yalanlayan nankörler için çok acıklı bir azap vardır.
1- Özgür bırakacak kölesi olmayanlar. Köle özgür bırakmaya gücü olmayanlar.
Ancak (buna imkân) bulamayan kimse, birbirleriyle temas etmeden önce, kesintisiz iki ay oruç (tutmalıdır) ; buna da güç yetiremeyen ise altmış yoksulu doyurmalıdır. Bu (kolaylık), Allah'a ve O'nun Resulü’ne iman etmeniz dolayısıyladır. Bunlar, Allah'ın sınırlarıdır. Kâfirler içinse acı bir azap vardır.
Kimin, buna gücü yetmezse artık ona, birbiri ardınca tam iki ay oruç tutma var, karı, koca, birbirlerine temas etmeden önce; buna da gücü yetmeyen kişiyeyse altmış yoksulu doyurmak düşer; bu, Allah'a ve Peygamberine inanmanız içindir ve bunlar, Allahın sınırlarıdır ve kafirlereyse elemli bir azap var.
Ancak köleyi hürriyetine kavuşturma imkanı olmayan, bunun yerine birbirleriyle cinsel ilişkiden önce, iki ay arka arkaya oruç tutmalıdır. Buna da gücü yetmeyen kimse, altmış yoksulu doyuracaktır. Bu Allah'a ve elçisine inancınızı isbat etmeniz için gereklidir. Bunlar Allah'ın koyduğu sınırlardır. Allah'tan gelen gerçekleri örtbas etmek suretiyle inkâr edenlere, şiddetli bir azap var.
Buna imkân bulamayan kimse, hanımıyla ilişkiye girmeden önce, aralıksız iki ay oruç tutar. Buna da gücü yetmeyen çevresi, çaresi olmayan altmış yoksulu doyurur. Cezanın hafifletilmesi, Allah'a ve Rasulüne iman etmenizden kaynaklanıyor. Bunlar Allah'ın koyduğu ceza kurallarıdır. Kulluk sözleşmesindeki ortak taahhütlerini, Allah'a iman, kulluk ve sorumluluk bilincini şuur altına iterek örtbas edip inkârda ısrar eden kâfirler için, can yakıp inleten müthiş bir azap vardır.
Kim (bu imkânı) bulamazsa, yine birbirleriyle temas etmeden önce aralıksız iki ay oruç tutması gerekir. Buna da güç yetiremeyen altmış yoksulu doyursun. Bu Allah'a ve Peygamber'ine iman etmeniz içindir. Bunlar, Allah'ın sınırlarıdır. İnkâr edenler için ise acıklı bir azap vardır.
Ancak buna (imkan) bulamayanlar (için de) birbirleriyle temas etmeden önce, kesintisiz iki ay oruç (yüklenmiştir); buna güç yetiremeyenler altmış yoksulu doyursun. Bu (kolaylık), Allah'a ve O'nun Resûlü'ne iman etmeniz dolayısıyladır. Bunlar, Allah'ın sınırlarıdır. Kafirler içinse acı bir azab vardır.
Fakat kim, (keffaret ödemek için bir köle) bulamazsa, yine cinsi münasebette bulunmadan önce, arka arkaya (aralıksız) iki ay oruç tutmak vardır. Ona da gücü yetmiyen (sabah akşam) altmış yoksulu doyursun, (veya her birine bir fitre miktarı versin). Bu açıklama, Allah'ı ve Rasûlünü (hükümlerinde) tasdik edesiniz diyedir. Bunlar Allah'ın hükümleridir. (Bu hükümlere uymıyan) kâfirler için çok acıklı bir azab vardır.
Bir köle azat etme imkânını bulamayan için ise, temasa geçmeden evvel, peşpeşe iki ay oruç tutmak gerekir. Buna da gücü yetmeyen için ise, altmış miskini doyurmak gerek. Bu, Allah’a ve Resulüne inanmanız içindir. Bunlar, Allah’ın sınırlarıdır. (Karşı gelen) kâfirler için ise, elem verici bir azap vardır.
Bulamıyan bir kimse için, kadınla birleşmeden, art arda, iki ay oruç tutmak var, buna gücü yetişmiyen, altmış açı doyurmalı, işte bu, hem Allaha, hem peygamberine inanmanız içindir; Allahın çizdiği sınır işte budur, kâfirlere ağrıtıcı azap var; hem Allaha, hem de peygamberine aykırılık edenler —kendilerinden önce gelenler gibi — horlanacaklar, açık belgeler indirdik, kâfirlere horlatıcı azap var!
Ancak kim (köle azat etme imkânı) bulamazsa, eşine dokunmadan önce art arda iki ay oruç tutmalıdır. Kimin de buna gücü yetmezse altmış fakiri doyurmalıdır. Bunlar, (cahiliye âdetlerinden vazgeçerek) Allah'a ve Resulüne hakkıyla iman ettiğinizi ispat etmeniz için gereklidir. İşte bunlar Allah'ın çizdiği sınırlardır. (Bu sınırları) inkâr edenler için elem dolu bir azap vardır.
Azad edecek köle bulamayanın, ailesiyle temastan önce iki ay birbiri peşinden oruç tutması gerekir. Buna gücü yetmeyen, altmış düşkünü doyurur. Bu kolaylık, Allah'a ve Peygamberine inanmış olmanızdan ötürüdür; bunlar, Allah'ın koyduğu sınırlardır; inkar edenler için can yakıcı azap vardır.
(Buna imkân) bulamayan kimse, hanımıyla temas etmeden önce ardarda iki ay oruç tutar. Buna da gücü yetmeyen, altmış fakiri doyurur. Bu (hafifletme), Allah'a ve Resûlüne inanmanızdan dolayıdır. Bunlar Allah'ın hükümleridir. Kâfirler için acı bir azap vardır.
Azad edecek bir köle bulamıyan, cinsel ilişkiden önce üst üste iki ay boyunca oruç tutmalı. Buna güç yetiremiyen ise altmış yoksulu doyurmalı. ALLAH'a ve elçisine inanmalısınız. Bunlar, ALLAH'ın belirlediği sınırdır. İnkarcılar acı bir azaba mahkum olmuşlardır.
Buna imkan bulamayan kimse, temas etmeden önce aralıksız olarak iki ay oruç tutmalıdır. Buna da gücü yetmeyen, altmış fakiri doyurur. Bu (hafifletme), Allah'a ve Resulüne inanmanızdan dolayıdır. Bunlar Allah'ın hükümleridir. Kâfirler için acı bir azap vardır.
Ona gücü yetmiyen de ikisi temass etmezden evvel sırasiyle iki ay oruc tutsun, ona da güç yetiremiyen altmış yoksul doyursun, bunlar Allah ve Resulüne iyman edesiniz diyedir ve bunlar Allahın çizdiği hududdur, kâfirler için ise elîm bir azâb vardır
Fakat kim (bunu) bulamazsa, (yine) birbiriyle temas etmezden evvel, faasılasız iki ay oruç (tutsun). Buna da güc yetiremezse altmış yoksul (doyursun). (Keffâretdeki) bu (hafifletme) Allaha ve peygamberine îman (da sebat) etmekde olduğunuz içindir. Bu (hükümler) Allahın (ta'yîn etdiği) hadlerdir. (Bunları kabul etmeyen) kâfirler için ise elem verici azâb vardır.
Fakat (buna imkân) bulamayan kimseye, o takdirde birbirleriyle temâs etmeden önce ard arda iki ay oruç (tutma mecbûriyeti vardır). Artık (buna da) güç yetiremeyen kimseye ise, (sabah-akşam) altmış fakiri doyurma (keffâreti vardır). Bu (hafifletici hükümler), Allah'a ve Resûlüne îmân etmeniz içindir. Bunlar, Allah'ın hudûdudur. (Bu hükümleri inkâr eden) kâfirler için ise, (pek) elemli bir azab vardır.
Kim azat edecek bir köle bulamıyorsa, eşi ile temasa girmeden önce, peşi peşine iki ay oruç tutması gerekir. Oruç tutmaya gücü yetiremeyen kimse, altmış fakiri doyurması gerekir. Bu hükümler Allah’a ve O’nun elçisine inananlar için ve Allah’ın koyduğu uyulması gereken sınırlardır. Bunları inkâr edenler için acıklı bir azap vardır.
Her kim kul bulamazsa [⁴] karısına yakınlık etmeden evvel birbiri ardınca iki ay oruç tutsun, buna da gücü yetmezse altmış yoksulu doyursun. Bu beyan olunan ahkâm Allah/a ve peygamberine inanıp alıştığınız cahiliyet âdetlerini bırakmak, meşru olan ahkâmı bilmeniz içindir. Bunlar Tanrı/nın hudut ve ahkâmıdır, kâfirler için acıklı bir azap vardır.
[4] Veya kul azadına kaadir olamazsa.
Ancak bunu bulamayanlar (için de) birbirleriyle temas etmeden önce, kesintisiz iki ay oruç (yüklenmiştir); buna da güç yetiremeyenler altmış yoksulu doyursun. Bu (kolaylık), Allah'a ve O'nun resulüne (kesin bir şekilde) iman etmeniz içindir. Bunlar, Allah'ın sınırlarıdır. Küfre sapanlar içinse acı bir azap vardır.
Fakat azat edecek köle bulamayan, hanımlarıyla tekrar karıkoca ilişkisine geçmeden önce Ay takvimine göre tam iki ay ara vermeksizin oruç tutmalıdır. Oruca mâzeretsiz ara verirse, baştan başlamak zorundadır. Herhangi bir hastalık, yaşlılık vs. sebebiyle oruç tutmaya gücü yetmeyen ise, altmış fakirin bir günlük yiyecek ihtiyacını —kendi hayat standardı ölçüsünde— karşılamalıdır. Bu hükümler, Allah’a ve Elçisine inancınızı güçlendirerek dünya ve âhirette kurtuluş ve esenliğe ulaşmanız için size emredilmiştir.O hâlde, dikkatli olun; bunlar, Allah’ın belirlediği sınırlardır. Sakın bu sınırları aşıp inkârcıların durumuna düşmeyin! Çünkü gerek sözleri, gerek davranışlarıyla Allah’ın hükümlerini inkâr edenleri, cehennemde can yakıcı bir azap bekliyor! Şöyle ki:
Kim bulamadıysa, ikisi birbirine dokunmadan önce peş peşe iki ay oruç gerekir.
Kimin gücü yetmediyse, altmış düşkün yoksulu doyursun!
İşte bu, Allah’a ve O’nun rasûlüne iman etmeniz içindir.
Bunlar, Allah’ın sınırlarıdır.
Kâfirler için acıveren bir azap vardır.
Ancak (buna imkân) bulamayanlar, -eşler birbirlerine temas etmeden önce- peş peşe iki ay oruç tutar. Buna da gücü yetmeyen, altmış fakiri doyurur. Bu (kolaylıklar) sizin Allah’a ve Rasûlüne inanmanızdan dolayıdır. İşte bütün bu (hükümler) Allah’ın koyduğu kurallardır. (Bunlara uymayan) kâfirlere de acı bir azap vardır.
Ancak buna imkanı olmayan, [bunun yerine,] birbirlerine yeniden dokunmadan önce peşpeşe iki ay oruç tutacak; 7 ve buna gücü yetmeyen altmış yoksulu doyuracak: 8 bu, Allah'a ve Elçisi'ne inancınızı isbat etmeniz 9 için (gerekli)dir. Bunlar Allah'ın koyduğu sınırlardır; ve hakikati inkar edenleri [öteki dünyada] şiddetli bir azap beklemektedir.
Fakat kim, bu imkânı bulamazsa onun cezası da, peş peşe iki ay oruç tutmasıdır. Buna da gücü yetmeyen kimsenin cezası altmış fakiri doyurmasıdır. İşte bu hükümler Allah’a ve Allah’ın mesajlarını tebliğ eden elçisine inanıp güvenenlerin samimiyetini test içindir. Ve işte bunlar Allah’ın koyduğu sınırlardır, bu sınırları ihlal edenler için acı bir azap vardır. 4/92, 58/4
Fakat kim bunu bulamazsa, yine eşler birbirine yaklaşmadan önce peş peşe iki ay oruç tutar; buna güç yetiremeyen kimseye ise altmış yoksulu doyurmak düşer.[4979] Bu Allah’a ve Rasulü’ne imanınızın bir gereğidir; ve bunlar Allah’ın çizdiği sınırlardır. İnkâr edenler için, elem verici bir azap vardır.
[4979] Bu âyetlerdeki zıhar yemini keffaretinin bağlamından koparılarak nasıl orucunu bozan kimseye tatbik edildiği ve bu tatbikatın dayanağı olan rivayetlerin karşılaştırmalı bir kritiği için bkz: Kitabu’s-Sünne, s. 115.
Fakat kim rekabe (köle veya cariye) bulamazsa birbiriyle temastan evvel birbiri ardınca iki ay oruç (icab eder). Ona da güç yetiremeyen kimse artık altmış yoksulu doyurmak (lâzım gelir). İşte bu Allah'a ve Peygamberine imân etmeniz içindir. Ve işte bu, Allah'ın hudududur. Kâfirler için ise pek elemli bir azap vardır.
Buna imkân bulamayan kimse, temaslarından önce, iki ay ara vermeksizin oruç tutmalıdır. Buna da gücü yetmeyen altmış fakiri doyurmalıdır. Bu hükümler Allah'ı ve Resulünü tasdik ve onlarla amel edip Cahiliye uygulamalarını reddetmeniz için konulmuştur. İşte bunlar Allah'ın hudutlarıdır. Kâfirler için gayet acı bir azap vardır.
Buna imkan bulamayan, temaslarından önce aralıksız olarak iki ay oruç tutmalıdır. Buna da gücü yetmeyen, altmış fakiri doyurmalıdır. Allah'a ve Elçisine inanmanız (onların sözlerini doğrulamanız) için bu hükümler konmuştur. Bunlar, Allah'ın sınırlarıdır (bu sınırları tanımayan) kafirler için acı bir azab vardır.
Esir bulamayan kişi, karısına dokunmadan önce peş peşe iki ay oruç tutmalıdır. Buna gücü yetmeyen altmış çaresizi doyursun. İşte bu, Allah’a ve elçisine inanıp güvendiğinizi göstermeniz içindir. Bunlar Allah’ın koyduğu sınırlardır; bunları görmezden gelenlere (kafirlere) acıklı bir azap vardır.
Kim, bunu bulamazsa, karısına yaklaşmadan önce iki ay peş peşe oruç tutmalıdır. Buna gücü yetmeyenin de altmış yoksulu doyurması gerekir. Bu, Allah'a ve Peygamberine inanmanız sebebiyledir. İşte bu, Allah'ın kanunlarıdır. Bunu inkar edenler için acı bir azap vardır.
Köle azad etmek için imkân bulamayanlar, hanımlarına temas etmeden önce art arda iki ay oruç tutsunlar. Buna gücü yetmeyen de altmış yoksulu doyursun. Allah'a ve Resulüne böylece iman etmiş olursunuz.(2) Bunlar Allah'ın çizdiği sınırlardır. İnkâr edenler için ise acı bir azap vardır.
(2) Cahiliyet döneminden kalma çirkin inanış ve geleneklerden kurtularak saf ve doğru bir imana erişmiş olursunuz.
Özgürlüğe kavuşturma imkânını bulamayan, ilişkiye girmelerinden önce, aralıksız iki ay oruç tutacaktır. Buna da gücü yetmeyen, altmış yoksulu doyuracaktır. Bütün bunlar Allah'a ve resulüne inanasınız diyedir. Ve işte bunlar, Allah'ın sınırlarıdır. Küfre sapanlara korkunç bir azap vardır.
pes her kim bulmaya iki ayı oruç dutmaķdur biribiri ardınca andan ilerü kim yaķınlıķ eyleye ol iki. pes her kim güci yitmeye ya'nį oruca ŧa'am virmekdür altmış miskįne. şol tā inanasız Tañrı’ya daħı yalavacına. daħı şol Tañrı ḥadlarıdur. daħı kāfirlerüñ 'aźābdur aġrıdıcı.
Pes kim ki ṭapmasa iki ay tamām oruç [duta] biri biri ardınca yitişmedenbiri birine. Pes kimüñ güci yitişmese [altmış] dilenciye yimek yidür‐sün. Ol ḥükm anuñ‐çundur ki ḥattā siz Tañrıya ve resūline inanasız. Ol TañrıTa‘ālā ḥudūdıdur. Daḫı kāfirlere ulu ‘aẕāb vardur.
Kim (azad etməyə bir kölə) tapmasa, qadını ilə yaxınlıq etməzdən əvvəl iki ay sərasər oruc tutmalı, buna da gücü çatmasa, altmış yoxsulu yedirdib doydurmalıdır. Bu sizin Allah və Onun Peyğəmbərinə iman gətirməniz üçündür. Bunlar Allahın hədləridir (onları aşmaq olmaz). Kafirləri şiddətli bir əzab gözləyir!
And he who findeth not (the wherewithal), let him fast for two successive months before they touch one another; and for him who is unable to do so (the penance is) the feeding of sixty needy ones. This, that ye may put trust in Allah and His messenger. Such are the limits (imposed by Allah); and for disbelievers is a painful doom.
And if any has not (the wherewithal),(5336) he should fast for two months consecutively before they touch each other. But if any is unable to do so, he should feed sixty indigent ones.(5337) This, that ye may show your faith in Allah(5338) and His Messenger. Those are limits (set by) Allah. For those who reject (Him), there is a grievous Penalty.(5339)*
5336 Cf.
4:92. The penalty is: to get a slave his freedom, whether it is your own slave or you purchase his freedom from another; if that is not possible, to fast for two months consecutively (in the manner of the Ramadan fast); if that is not possible, to feed sixty poor. See next note. 5337 There is a great deal of learned argument among the jurists as to the precise requirements of Canon Law under the term "feeding" the indigent. For example, it is laid down that half a Sa' of wheat or a full Sa' of dates or their equivalent in money would fulfil the requirements, a Sa ' being a measure corresponding roughly to about 9 lbs. of wheat in weight. Others hold that a Mudd measure equivalent to about 2
1:4 lbs. would be sufficient. This would certainly be nearer the daily ration of a man. It is better to take the spirit of the text in its plain simplicity, and say that an indigent man should be given enough to eat for two meals a day. The sixty indigent ones fed for a day would be equivalent to a single individual fed for sixty days, or two for thirty days, and so on. But there is no need to go into minutiae in such matters. 5338 These penalties in the alternative are prescribed, that we may show our repentance and Faith and our renunciation of "iniquity and falsehood" (verse 2 above), whatever our circumstances may be. 5339 It would seem that this refers to the spiritual Penalty in the Hereafter for not complying with the small penalty here prescribed. The next verse would then refer to the bigger "humiliating Penalty" for "resistance" to Allah's Law generally.