Bu ayet Hafs Mushafı sırasına göre baştan 5130, sondan 1107. ayet; 59. sure ve bu surenin 4. ayetidir. Bu ayetin kelime sayisi 12, harf sayısı 51 ve toplam ebced değeri ise 2921 olarak hesaplanmıştır.
ذلك بانهم شاقوا الله ورسوله ومن يشاق الله فان الله شديد العقاب
ذلكبانهمشاقوااللهورسولهومنيشاقاللهفاناللهشديدالعقاب
Żâlike bi-ennehum şâkkû(A)llâhe ve rasûleh(u)(s) vemen yuşâkki(A)llâhe fe-inna(A)llâhe şedîdu-l’ikâb(i)
Bu, onların Allah’a ve Resûlüne karşı gelmeleri sebebiyledir. Kim Allah’a karşı gelirse bilsin ki, Allah’ın azabı şiddetlidir.
Hicretten kısa bir süre sonra Hz. Peygamber Medine’ye yakın bir mahallede oturan Nadîroğulları ile bir tarafsızlık antlaşması yapmıştı. Uhud Savaşı’na kadar Nadîroğulları bu antlaşmaya uydular. Hatta müslümanların Bedir zaferine sevindiklerini ve Tevrat’ta anılan âhir zaman peygamberinin Hz. Muhammed olduğuna kanaat getirdiklerini söylemeye başladılar; ama Uhud savaşının müslümanlar aleyhine sonuçlanması üzerine fikir değiştirdiler ve antlaşmayı bozdular. Reisleri Kâ‘b b. Eşref, yanına bazı adamlarını alarak gizlice Mekke’ye gidip müşriklerin reisi Ebû Süfyân ile bir ittifak antlaşması yaptı. Bu ihaneti haber alan Hz. Peygamber, onları hiç beklemedikleri bir anda kuşatma altına aldı. Bir rivayete göre Hz. Peygamber bir diyet konusunu görüşmek üzere Nadîroğulları’na gittiğinde onların kendisini güler yüzle karşılayıp o arada hakkında suikast düzenlemeye kalkmaları (ki bunu kendisi fark ettiği gibi vahiyle de teyit edilmişti) bardağı taşıran son damla olmuştu. Her hâlükârda âyetlerden kolayca anlaşıldığı üzere yüce Allah müslümanlar için yakın bir tehlike oluşturan bu topluluğun bulunduğu yerden uzaklaştırılmasını mukadder kılmış, müslümanların da tahmin etmediği biçimde kıskıvrak yakalanmalarını sağlamıştı. Nadîroğulları ise, muhkem kalelerine (ki altı kaleleri vardı), evlerinin çok sağlam olmasına ve münafıkların reisi Abdullah b. Übey b. Selûl ile Mekke müşriklerinden ve diğer yahudi kabilelerinden gelecek yardımlara güveniyorlardı. Ama hiçbir yerden yardım gelmedi, Allah onların yüreklerine korku düşürdü ve müslümanların bu kuşatması karşısında çaresiz kalıp yurtlarını terk etmeye razı oldular. Silâhları dışındaki eşyalarını yanlarına almalarına müsaade edildi, 600 deve yüküyle kuzey yönünde yola çıktılar; Hayber, Hîre ve Şam (Suriye) bölgesindeki bazı şehir ve kasabalara yerleştiler (bilgi için bk. Zemahşerî, IV, 78-79; İbn Âşûr, XXVIII, 65-72; Emin Işık, “a.g.m.”, XVI, 425). “İlk sürgünde” diye çevrilen li-evveli’l-haşr ifadesindeki haşr kelimesi “toplanma ve bir yere doğru toplu olarak sevk etme” demektir; kelimenin bu bağlamda neyi ifade ettiği hususunda değişik yorumlar yapılmıştır. Bunlar içinde, daha makul görüneni, Nadîroğulları’nın veya Hz. Peygamber’in ashabının savaş için toplanmalarının kastedildiği yorumlarıdır. Bu yaklaşıma göre, savaş için toplanmanın hemen başında sonuç alındığına işaret edilmiş olur. Yahudilerin Arap yarımadasından çıkarılmak üzere toplanmalarının kastedildiği yorumuna göre ise haşr kelimesini “sürgün” anlamıyla karşılamak ve bu kısma “ilk sürgünde” mânasını vermek uygun olmaktadır. Öte yandan bazı müellifler, bu kelimeyle kıyamet gününde, mahşer yerindeki toplanmanın kastedildiği yorumunu eleştirirler (bk. İbn Atıyye, V, 283-284; İbn Âşûr XXVIII, 68-69; Derveze, VIII, 210-211). Olayla ilgili bazı rivayetlere göre Nadîroğulları, müslümanların yararlanmaması için veya kendi yanlarında götürmek üzere kapı ve eşik gibi unsurlarla evlerin iç kısımlarından bazı parçaları söküyorlardı. 2. âyetin “evlerini hem kendi elleriyle ... harap ediyorlardı” diye çevrilen kısmıyla bu durumun kastedilmiş olması muhtemeldir. Burada geçen fiilin “bir şeyi âtıl ve metruk hale getirmek” anlamı (Beyzâvî, VI, 217) esas alındığında ise bu ifadeyi “evlerini ... ıssız ve terkedilmiş bir hale getiriyorlardı” şeklinde açıklamak mümkündür. Bu sonucun meydana gelmesinde hem kendilerinin hem müminlerin katkısından söz edilmesini “müslümanlar dışarıdan kendileri içeriden” şeklinde açıklayan, bunu kısmen veya tamamen mecazî ifade olarak değerlendiren yorumlar da yapılmıştır (bk. Zemahşerî, IV, 79; İbn Âşûr, XXVIII, 71-72). 2. âyetin son cümlesinde “ibret alın” diye çevrilen fiilin kökünde “bir yerden bir yere veya bir durumdan bir duruma geçme” anlamı bulunmaktadır. Esasen kıyas işlemi de, hükmü bilinen bir olay ile yeni bir olay arasında gerekçe birliği açısından kurulan fikrî bağ (illet) sebebiyle bilinen hükmü yeni olaya geçirmekten ibaret olduğu için, genellikle fıkıh usulünde kıyasın muteber bir delil (hüküm çıkarma metodu) olduğunun Kur’an’daki dayanakları arasında bu âyete yer verilir. Bunun izahı kısaca şöyledir: Yüce Allah, bir hıyanet olayını ve buna bağlanan hükmü (verilen cezayı) açık bir örnek olarak göstermiş, sonra akıl ve muhâkeme sahiplerini düşünmeye ve yeni olaylara zihnî geçişler yapmaya yani benzer durumların benzer sonucu hak edeceğini dikkate almaya çağırmıştır. Bu olayda Nadîroğulları’nın asıl mahkûm edilen davranışı, ahdi bozma ve antlaşma yaptıkları müslümanları arkadan vurma çabası içine girmeleridir. Bunun yanı sıra, mevcut durumlarına (kalelerinin ve evlerinin sağlamlığına) ve iki yüzlü davrandıkları defalarca görülmüş olan münafıkların vaadlerine güvenip hiçbir hazırlık yapmamaları yani rehavete kapılmaları da burada dolaylı olarak eleştirilip akıl sahibi herkes ve özellikle müminler bundan ders çıkarmaya davet edilmiştir. Râzî, inkârcılık ve hıyanet yapanların hep burada belirtilen sonuçla karşılaşmadıkları, buna mukabil Hz. Peygamber ve ashabının –bu durumda olmadıkları halde– birçok mihnete maruz kaldıkları gerekçesine dayanılarak kıyas delili için yapılan istidlalin yanlışlığı ileri sürülecek olursa şöyle cevap verilebileceğini belirtir: Asıl sonuç ve hüküm, bu davranış içinde olanların mutlaka cezayı hak edecekleri hususudur; bunun dünyada veya âhirette olması, dünyadakinin de şu veya bu şekilde gerçekleşmesi esas sonucu etkilemez (XXIX, 281-282). 3. âyete göre Allah Teâlâ (müslümaların savaşa girip kayıp vermemeleri gibi) bazı hikmetlerle bu yahudi topluluğunun sürgün edilmesi sonucunu mukadder kılmıştır. Şayet bunu yapmasaydı onlar belirtilen hıyanetleri sebebiyle zaten başka cezalara çarptırılacaklardı, ama her hâlükârda âhiretteki azaptan da kurtulacak değillerdir. 4. âyette yer alan “Allah ve resulüne karşı gelme, cephe alma” ifadeleriyle daha çok yukarıda izah edilen ihanet ve suikasta işaret edildiği belirtilir. Öncelikli amaç bu olsa da, siyer kaynaklarındaki bilgiler bu topluluk mensuplarının Hz. Peygamber ve arkadaşlarına karşı zaman zaman çirkin davranışlar ortaya koyduklarını, özellikle Kâ‘b b. Eşref’in Resûlullah’ı ve müslümanları şiirlerinde ağır biçimde hicvederek küçük düşürmeye çalıştığını gösterdiğinden, bu ifadeyi daha genel yorumlamak, onların bu kapsamdaki bütün eylemlerine ve tavırlarına yapılmış bir gönderme olarak düşünmek uygun olur (Derveze, VIII, 211). 5. âyette müslümanların kuşatma sırasında bazı hurma ağaçlarını kestikleri fakat bunun meşruiyet temelinden yoksun olmadığı belirtilmektedir. Savaş sırasında tabiat varlıklarının korunmasını; sivillerin, kendilerini ibadete vermiş din bilginlerinin, kadın, çocuk ve yaşlıların öldürülmemesini ilke haline getirme konusunda insanlık tarihinde öncü konumunda bulunan müslümanların bizzat rahmet peygamberi Hz. Muhammed’in yönetiminde gerçekleştirilen bir kuşatmada ağaçları özel bir haklılık gerekçesi olmadan hoyratça kesmeleri düşünülemez. Hatta bir rivayete göre bu âyet, yahudiler tarafından, getirdiği vahiyde böyle bir buyruk mu bulunduğu yönünde Resûl-i Ekrem’e yöneltilmiş hayret ve hicivle karışık bir soru üzerine inmiştir. Askerî strateji açısından gerekli görülmesi üzerine Hz. Peygamber’in onayı, dolayısıyla Allah’ın müsaadesiyle gerçekleşen ağaç kesme olayına değinilen bu âyette, bir yandan müslümanların bu sınırlı eyleminin töhmet altında tutulamayacağı belirtilirken, diğer yandan da Kur’an’ın –kuşatma şartları altında da olsa– birkaç ağacın kesilmesine bile kayıtsız kalmadığına ve çevrenin korunmasına büyük önem verdiğine dikkat çekilmiş olmaktadır. Hatta “kökleri üzerinde ayakta bırakmanız” ifadesindeki tasvirin, onların doğal durumundaki güzelliğe işaret eden edebî bir üslûp olduğu da söylenmiştir. Bu olayla ilgili rivayetlerde yakma eyleminden söz edilmesi ağaçlara zarar verilmesini anlatan mecazi bir ifade olabileceği gibi kesilen ağaçlar yemek pişirme veya geceleyin ısınma amacıyla yakılmış da olabilir. Bazı âlimlerin bu âyete dayanarak savaş sırasında zafer açısından gerekliliği anlaşıldığında düşman yurdundaki ağaçların yakılabileceği sonucuna ulaşmalarını da yukarıdaki izah çerçevesinde değerlendirmek uygun olur (konuyla ilgili rivayetler ve farklı yorumlar için bk. Taberî, XXVIII, 32-35; Zemahşerî, IV, 80; İbn Âşûr, XXVIII, 75-78).
Bu (uygulama), onların Allah’a ve Elçisine karşı gelmelerinden ötürüdür. Kim Allah’a karşı gelirse, şüphesiz ki Allah azabı şiddetli olandır.
Benzer mesaj: Enfâl
8:13.
Bu, onların Allah'a ve Peygamberine karşı gelmelerinden dolayıdır. Kim Allah'a karşı gelirse, bilsin ki, Allah'ın cezalandırması çetindir.
İşte bu, onların Allah'a ve O'nun Resûl'üne muhalefet etmeleri nedeniyledir. Kim Allah'a muhalefet ederse bilsin ki Allah, cezası çok şiddetli olandır.
Bu (ceza) onların Allah’a ve O’nun Resulüne başkaldırıp ayrılık çıkarmaları (ve Hakk davayı parçalamaları) nedeniyledir. (Hıyanete kalkışanların cezası elbette verilecektir) . Kim Allah’a karşı çıkıp (Hakk’tan) ayrılırsa, muhakkak Allah’ın cezası, (ikâbı) pek şiddetlidir.
Bu da, onların, şüphe yok ki Allah'a ve Peygamberine karşı gelmelerindendir ve kim Allah'a karşı gelirse bilsin ki artık Allah, pek çetin azap eder.
Bu onların, Allah ve peygamberine karşı gelmelerinden dolayıdır. Kim Allah'a ve Rasulüne karşı gelirse bilsin ki, Allah'ın cezalandırması çok çetindir.
Bu, onların, Allah'a ve Rasulüne karşı gelmeleri, düşmanca davranmaları sebebiyledir. Kim Allah'a, Allah'ın dinine, Allah'ın samimi kullarına düşmanca davranırsa, bilsin ki Allah, düşmanlık etme suçlarına denk, onları adâletle cezalandırma gücüne sahiptir.
Bu onların Allah'a ve Peygamber'ine karşı gelmeleri dolayısıyladır. Kim Allah'a karşı gelirse Allah cezası şiddetli olandır.
Bu, onların Allah'a ve O'nun Resûlü'ne 'başkaldırıp ayrılık çıkarmaları' dolayısıyladır. Kim Allah'a başkaldırıp-ayrılık çıkarırsa, muhakkak Allah, cezası (ikâbı) pek şiddetli olandır.
Bu azabın sebebi şu: Çünkü onlar, Allah'a ve peygamberine muhalefet ettiler, (emirlerine aykırı harekette bulundular). Kim de Allah'a (ve peygamberine) aykırı hareket ederse, şübhe yok ki, Allah çok şiddetli azab sahibidir.
Çünkü onlar, Allah’a ve Elçisi’ne karşı geldiler. Artık kim Allah’a karşı gelirse, bilsin ki Allah’ın ağır azabı çok şiddetlidir.
Çünkü onlar hem Allaha, hem de peygamberine karşı geldiler, kim Allaha karşı gelecek olursa, Allah katı azaplıdır!
Bütün bunlar, onların Allah'a ve Resulü'ne karşı gelmeleri sebebiyledir. Kim Allah'a karşı gelirse bilsin ki, Allah'ın azabı şiddetlidir.
Savaş sonunda Yahudilerin fesat yuvası yerle bir edilerek Hayber tamamıyla Müslümanların elince geçti. Hayber’lilerin hayatlarının korunması, çocuklarının serbest bırakılması şartıyla Hayber’den çekilip gitmeyi ve topraklarını, üzerlerindeki ziynet eşyaları hariç, silahlarıyla beraber bütün varlıklarını teslim etmeleri şartıyla Hz. Muhammed’le barış antlaşması yaptılar. Fakat Yahudiler ellerinden alınan topraklarından gitmek istemeyince Hz. Muhammed fitne çıkarmamak ve Müslümanlar aleyhine faaliyet göstermemek kaydıyla, kendi topraklarında yarıcı olarak çalışmalarına ve bu şekilde orada kalmalarına izin verdi. Ancak yapılan antlaşmaya göre Yahudiler fitne günlerine geri döndüğü takdirde Hz. Muhammed sorgusuz sualsiz onları oradan çıkaracaktı. Bu antlaşmadan sonra Hz. Muhammed’in hoşgörüsüyle bulundukları yerde kalmaya devam eden Yahudiler gördükleri bunca insanî muameleye rağmen haince davranışlarından vazgeçmeyerek Hz. Muhammed’i zehirlemeye kalktılar. Bazı arkadaşlarıyla birlikte davet edildiği yemekte kendilerine zehirli koyun eti sundular. Etin zehirli olduğu anlaşılınca Hz. Muhammed ve arkadaşları yemekten sarf-ı nazar ettiler. “…Allah, insanların saldırılarından, suikastlarından seni koruyor, korumaya alıyor…” (Maide,
5:67) Buna rağmen Hz. Muhammed hiçbir şey olmamış gibi Yahudileri cezalandırmadan haklarını vermeye devam etti.
Bu, Allah'a ve Peygamberine karşı gelmelerinden ötürüdür. Kim Allah'a karşı gelirse bilsin ki Allah'ın cezalandırması şüphesiz çetindir.
Bu, onların Allah'a ve Peygamberine karşı gelmelerinden dolayıdır. Kim Allah'a karşı gelirse bilsin ki Allah'ın cezalandırması çetindir.
Çünkü onlar ALLAH'a ve elçisine karşı geldiler. Kim ALLAH'a karşı gelse ALLAH'ın cezalandırması çetindir.
Bunun sebebi şudur: Onlar Allah'a ve Resulüne karşı geldiler; Kim Allah'a karşı gelirse Allah'ın azabı şiddetlidir.
Çünkü onlar Allah ve Resulü ile karşılaşmağa kalkıştılar, her kim de Allah ile karşılaşmağa kalkışırsa şübhe yok Allah «şediydul'ikab» dır
Bunun sebebi şudur: Çünkü onlar hakıykaten Allaha ve peygamberine muhaalefet etdiler. Kim Allaha muhaalefet ederse, şüphe yok ki, Allah, çetin azâblıdır.
Bu, gerçekten onların Allah'a ve Resûlüne karşı gelmelerinden dolayıdır. Kim Allah'a karşı gelirse, artık şübhesiz ki Allah, azâbı çok şiddetli olandır.
Onlar için bu ceza, Allah ve elçisi ile bağlarını koparmaları sebebi iledir. Kim Allah ile bağını koparırsa, şüphesiz ki Allah’ın hesabı çok şiddetli olandır.
Sürülmelerinin sebebi şudur ki onlar Tanrı/dan ve peygamberinden ayrılmışlardı, her kim Tanrı/dan ve peygamberinden ayrılırsa Allah/ın onlar hakkında ukubeti şiddetlidir.
Bu, onların Allah'a ve O'nun resulüne karşı başkaldırıp ayrılık çıkarmaları dolayısıyladır. Kim Allah'a karşı başkaldırıp ayrılık çıkarırsa, muhakkak Allah, cezası pek şiddetli olandır.
Çünkü onlar, Allah’a ve Elçisine karşı geldiler. Kim Allah’a karşı gelirsebilsin ki, Allah’ın cezası çok çetindir!Müminlerin savaş esnasında yaptıkları tahribata gelince:
İşte bu, Allah’a ve O’nun rasûlüne karşı gelip ayrılıkçılık yapmaları sebebiyledir.
Kim Allah’a karşı gelip ayrılıkçılık yaparsa, gerçekten Allah, Cezalandırması şiddetlidir.
Bu, onların Allah’a ve Peygamberine karşı isyan etmelerinden dolayıdır. Kim, Allah’a karşı isyan ederse, şunu iyi bilsin ki Allah’ın cezâsı, çok şiddetlidir.
bu, Allah ve Elçisi ile bağlarını koparmalarından dolayıdır; 4 Allah ve Elçisi ile (böylece) bağını koparana gelince; şüphesiz Allah'ın misillemesi çetindir!
İşte bu, onların Allah’ın mesajlarını tebliğ eden elçisine karşı gelmeleri sebebiyledir. Kim Allah’a karşı gelirse iyi bilsin ki Allah’ın azabı çok şiddetlidir. 58/5, 65/8-9
Bu onların Allah’a ve O’nun elçisine karşı çıkmaları yüzündendir; kim de Allah’a karşı çıkarsa, unutmasın ki Allah’ın azabı çetindir.
Bunun sebebi ise, şüphe yok ki onlar Allah'a ve Peygamberine karşı muhalefete kalkıştılar ve her kim Allah'a karşı muhalefete kalkışırsa artık şüphe yok ki, Allah'ın ikabı pek şiddetlidir.
Bunun sebebi onların, Allah ve Resulüne karşı çıkmaları oldu. Kim Allah'ı ve Resulünü karşısına alırsa bilmelidir ki Allah'ın cezası pek çetindir.
Bunun sebebi şudur: Onlar Allah'a ve Elçisine karşı geldiler; kim Allah'a karşı gelirse (bilsin ki) Allah'ın azabı çetindir.
Bunun sebebi, Allah’ın ve Elçisinin karşısında yer almalarıdır. Kim Allah’ın karşısında yer alırsa, Allah'ın ona vereceği ceza pek ağır olur.
İşte bu, onların Allah'a ve Elçisi'ne karşı gelmeleri sebebiyledir. Allah'a karşı gelen bilsin ki Allah'ın azabı şiddetlidir.
Çünkü onlar Allah'a ve Resulüne karşı gelmişlerdir. Kim Allah'a karşı gelirse, bilsin ki, Allah'ın cezası pek çetindir.
Çünkü onlar, Allah'a ve resulüne kafa tuttular. Kim Allah'a kafa tutarsa, bilsin ki Allah'ın azabı çok çetindir.
şol andan ötürüdür kim anlar muħalefet eylediler Tañrı’ya daħı yalavacına. daħı her kim muħalefet eyler ise Tañrı’ya bayıķ Tañrı ķatı 'aźābludur.
Ol anuñ gibi olmaḳ andan ötürüdür kim düşman oldılar Tañrı‐y‐ıla peyġam‐berine ve kim ki Tañrı Ta‘ālāya düşman olsa, pes Tañrı Ta‘ālā ḳatı ‘iḳāblu‐dur.
Bu onların Allaha və Onun Peyğəmbərinə asi olmalarına görədir. Kim Allaha asi olsa (bilsin ki), Allahın cəzası çox şiddətlidir!
That is because they were opposed to Allah and His messenger; and whoso is opposed to Allah, (for him) verily Allah is stern in reprisal.
That is because they resisted Allah and His Messenger. and if any one resists Allah,(5374) verily Allah is severe in Punishment.*
5374 The punishment of Banu al Nadir was because in breaking their plighted word with the Messenger and in actively resisting Allah's Message and supporting the enemies of that Message, they rebelled against His Holy Will. For such treason and rebellion the punishment is severe, and yet in this case it was seasoned with Mercy.