Bu ayet Hafs Mushafı sırasına göre baştan 5217, sondan 1020. ayet; 64. sure ve bu surenin 18. ayetidir. Bu ayetin kelime sayisi 5, harf sayısı 29 ve toplam ebced değeri ise 1770 olarak hesaplanmıştır.
عالم الغيب والشهادة العزيز الحكيم
عالمالغيبوالشهادةالعزيزالحكيم
‘Âlimu-lġaybi ve-şşehâdeti-l’azîzu-lhakîm(u)
O, gaybı da görünen âlemi de bilendir, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.
Doğasına dünya sevgisi yerleştirilmiş olan (bk. Âl-i İmrân
3:14) insanın buradaki sınavda başarılı olabilmesi için önemli bir ölçü verilmektedir: Allah’a kul olma bilincini daima zinde tutmaya çalışmak, her davranışında dünya hayatının icapları ile âhiret mutluluğunu dengeleyen bir itidal çizgisi tutturmak, bunu başarabilmek için de özverili davranmayı içine sindirmek. 14. âyetteki anlatım ve uyarıya göre en güçlü sevgi bağlarıyla birbirine bağlı olan insanlar bile –bunlar öncelikle eşler, ebeveyn ve çocuklar da olsa– her zaman amaç birliği içinde olmayabilirler ve mümin bir kişi bu yakınlarından dahi –kasdî olsun olmasın– âhiret mutluluğunu zedeleyecek zararlar görebilir, öneriler ve teşvikler alabilir. 15. âyetin tasvirine göre de kişinin sahip olduğu bütün maddî mânevî imkânlar ve bunlara duyulan bağlılık hissi, onun sınanması için var edilmiştir. Yine bu âyette belirtildiği üzere erişilmesi için çaba harcanmaya değer gerçek mutluluk Allah katında olandır ve 16. âyete göre buna erişebilmenin yolu da Allah’a kul olma bilincini sürekli korumak için olanca çabayı harcamak, dinin bildirimlerine kulak vermek ve onlara uymayı ilke edinmektir. Fakat insanın, çoğu zaman doğasındaki bayağı eğilimlerinin kendisini çekmeye çalıştığı yer ile konumuz olan âyetlerdeki bildirimlere göre olması gerektiği yer arasında bulunmanın gerginliğini yaşadığı da muhakkaktır. İşte bu âyetler bu noktada insanın yolunu şöyle aydınlatmaktadır: İmtihan alanından kaçmaya çalışmak çözüm değildir; yapılacak şey olabildiğince tehlikelere karşı bilinçli ve hazırlıklı olmak, bu geçici hayattan vazgeçmeden, hatta bu hayatı bir imkân ve üretim alanı olarak kabul edip ebedî hayat için çalışmak. Bunda başarılı olabilmenin temel şartı ise kısaca özverili davranma alışkanlığı kazanabilmektir. Özveriyi de iki grupta toplamak mümkündür. Birincisi –14. âyette belirtildiği üzere– başkalarına karşı beslediğimiz olumsuz duygulardan vazgeçebilmek, affedebilmek, hoşgörülü ve bağışlayıcı olabilmektir. İkincisi de sahip olduğumuz dünyevî nimet ve imkânlara duyduğumuz aşırı tutkuları dizginleyebilmektir. Bu, 16. âyetin son cümlesinde “nefsine tutsak olmaktan korunma” şeklinde özetlenmiş; ayrıca 16 ve 17. âyetlerde, –aslında aynı zamanda kendi iyiliğimize olmak üzere– “başkaları için harcama yapmak ve Allah’a güzel borç vermek” şeklinde açıklanmıştır (15. âyette geçen ve “imtihan” diye çevrilen fitne kavramının Kur’an’daki kullanımları hakkında bk. Bakara
2:191-192; 16. âyette geçen “şuhh” kelimesi hakkında bk. Haşr
59:9; 17. âyette “Allah’a güzel bir borç verme” anlamıyla çevrilen ifadeden hareketle geliştirilen “karz-ı hasen” terimi hakkında bilgi için bk. Bakara
2:245). 14. âyetin nüzûl sebebi olarak bazı kaynaklarda yer alan şu rivayetlerden ilki âyetin başlangıç kısmının, diğer ikisi de son kısmının anlaşılmasına ışık tutmaktadır: a) Avf b. Mâlik el-Eşcaî Resûlullah ile birlikte savaşa gitmek istemişti. Çoluk çocuğu toplanıp onun ayrılığına dayanamayacaklarını söylediler, ağlayıp sızladılar ve sonunda onu bu kararından vazgeçirdiler. Ama Avf daha sonra bundan dolayı çok pişman oldu. b) Mekke’de müslüman olanlar hicret etmek isteyip çoluk çocukları buna razı olmayınca, “Şayet Allah beni hicret yurdunda sizinle bir araya getirirse görün bakın size neler edeceğim!” diye söylenir, yeminler ederlerdi (Taberî, XXVIII, 124-125). c) Bazı Mekkeliler müslüman olmuş ve Medine’ye hicrete karar vermişlerdi. Aileleri buna karşı çıktı. Fakat bir süre sonra onları dinlemeyip Medine’ye geldiler. Daha önce müslüman olanların dinî konularda epeyce mesafe katetmiş ve yetişmiş olduklarını görünce, buraya gelmelerine karşı çıkan eş ve çocuklarına kızdılar ve onları cezalandırmayı düşündüler (Tirmizî, “Tefsîr”, 64). Âyetin “düşman olanlar vardır” şeklinde çevrilen ifadesinden de anlaşılacağı üzere burada aile fertleri arasında daima böyle bir durum bulunduğu gibi bir mâna çıkarılmaması için “bazı” anlamı taşıyan bir edat kullanılmıştır; ancak âyet metninde “vardır” şeklindeki vurgunun başa getirilmesi bu tür durumlarda duyarlı olunması için yapılan uyarıyı pekiştirmektedir (İbn Âşûr, XXVIII, 284). 16. âyetin “Gücünüz yettiğince Allah’a saygısızlıktan sakının” diye çevrilen kısmıyla Âl-i İmrân sûresinin 102. âyetinin “Allah’a karşı gereği gibi saygılı olun” anlamına gelen kısmının neshedilmiş olduğu ileri sürülürse de, her iki ifadenin kendi bağlamındaki anlamını korumasına bir engel bulunmamaktadır; nitekim Nehhâs gibi âlimler bu yönde ikna edici açıklamalar yapmışlardır (bk. İbn Atıyye, V, 321). Evrendeki her şeyin Allah’ı tesbih ettiğine dikkat çekerek başlayan sûre, O’nun duyular ve akılla idrak edilemeyeni de edileni de bildiğini, çok güçlü ve hikmet sahibi olduğunu hatırlatarak sona ermektedir.
Görünmeyeni de görüneni de bilendir; güçlüdür, doğru hüküm verendir.
Görünmeyen ve görünen her şeyi bilir. O'nun gücü her şeye yeter ve her işinde hikmet vardır.[651]
[651] Teğâbün sûresinden çıkarılacak genel ilkeler için bk. Bayraklı, KUR’ÂN TEFSÎRİ, XIX, 363-364.
Görünmeyen ve görünen her şeyi bilendir. Mutlak Üstün Olan'dır, En İyi Hüküm Veren'dir.
(Allah) Gaybı (gizli ve görünmeyen durumları) da, müşahede edilebileni de (görünürde olanı da) Bilen, Azîz (Üstün ve Güçlü), Hakîm (Hüküm ve Hikmet sahibi) dir.
Gizliyi de bilir, görüneni de, üstündür, hüküm ve hikmet sahibidir.
O Allah yaratılmışların akıl ve duyularıyla kavrayamadıkları şeyleri de duygu ve akıllarıyla görüp gözleyebildikleri şeyleri de bilendir. O güçlüdür, O'nun gücüne hiçbir güç ulaşamaz, O yaptığı herşeyi yerli yerince yapandır.
Allah duyu ve bilgi alanı ötesini, gayb âlemini ve görülen âlemi bilir. O kudretlidir, hikmet sahibidir, hükümrandır.
Görünmeyeni de görüneni de bilendir. Yücedir, hikmet sahibidir.
Gaybı da, müşahede edilebileni de bilen, Aziz (üstün ve güçlü), Hakim (hüküm ve hikmet sahibi)dir.
Gizliyi de, aşikârı da bilen Azîz Hakîm'dir; (her şeye galibdir, hikmet sahibidir.)
O, görünen ve görünmeyen âlemleri bilendir. Üstün güç sahibidir, her şeyi yerli yerinde yapandır.
Bilir O görüneni, görünmiyeni, O'dur emre, O'dur bilge
O, yaratılmışların kavrayış alanının ötesindeki şeyleri de insanların duyuları ve akılları ile görüp gözleyebildiklerini de bilir (O'na hiçbir şey gizli kalmaz). O, mutlak galiptir, hüküm ve hikmet sahibidir.
Görüleni görülmeyeni bilendir, güçlüdür. Hakim'dir.
Görülmeyeni ve görüleni bilendir. Üstündür, hikmet sahibidir.
Gizliyi ve açığı Bilendir; Üstündür, Bilgedir.
Görünmeyeni ve görüneni bilendir. Üstündür, hikmet sahibidir.
Gaybe de şehadete de âlim, azîz, hakîmdir
Gizliyi de, aşikârı da bilendir. Gaalib-i mutlakdır. Tam hukûm ve hikmet saahibidir.
(O,) gayb ve şehâdeti (gizli olanı ve görüneni) hakkıyla bilendir, Azîz (kudreti dâimâ üstün gelen)dir, Hakîm (her işi hikmetli olan)dır.
Allah, bilinmeyenlerin ve açıkta olanların bileni, en güçlü olan ve her şeyin hükmünü verendir.
Allah gizli ve aşikâr her şeyi bilendir. Yegâne galiptir, hâkimdir.
Görünmeyeni ve görüneni bilendir. Üstün güç sahibidir, hikmet sahibidir.
O, yaratılmışların algılama sınırlarının ötesinde bir âlem olan gaybı da,duyularla kavranabilen şehâdet âlemini de en mükemmel şekilde bilmektedir. Görülen ve görülmeyen, açıkta ve gizli olan her şeyden haberdardır. Aynı zamanda O, sonsuz kudret ve hikmet sahibidir. Asla yersiz ve gereksiz hüküm vermeyen ve hükmüne karşı konulamayan Yüce Yaratıcıdır!
Gayb’ın ve Şehadet’in, Hakîm Azîz bilenidir.
O (Allah), görülmeyeni de görüleni de bilir, çok şerefli, hüküm (ve hikmet) sahibidir.
yaratılmışların kavrayış alanının ötesindeki şeyleri de, insanların duyguları ve akılları ile görüp gözleyebildiklerini de 15 bilir; Kudretlidir, Hikmet Sahibidir!
O, görünen ve görünmeyen her şeyi bilen, mutlak üstün olan ve her hükmü doğru olandır. 2/77, 3/167, 9/105
O, idraki aşan hakikatlerin de, idrak alanına giren gerçeklerin de sırrına vâkıf olandır; Her işinde mükemmel, her hükmünde tam isabet edendir.
Gizliye de, âşikâr olana da alîmdir, azîzdir, hakîmdir.
Görünmeyen ve görünen her şeyi bilir. O azîzdir, hakîmdir (üstün kudret, tam hüküm ve hikmet sahibidir).
Görünmeyeni ve görüneni bilendir. (O'na hiçbir şey gizli kalmaz, O,) Azizdir, hakimdir (üstündür, hüküm ve hikmet sahibidir).
Görünmeyeni ve görüneni bilen O’dur. Üstün olan ve doğru kararlar veren de O’dur.
Görülmeyeni ve görüleni bilir, güçlüdür, hakimdir.
O görüneni ve görünmeyeni bilen, kudreti herşeye üstün olan, hikmeti herşeyi kuşatandır.
Görünmeyen ve görünen âlemleri bilendir O; Azîz'dir, Hakîm'dir.
ġayb bilici daħı ḥāżır beñdeşsüz dürüst işlü dürüst sözlü.
Bilicidür ġaybı ve āşikāreleri. Ġālibdür emrine, ḥikmetler issidür.
(Allah) gizlini də, aşkarı da biləndir, yenilməz qüdrət sahibi, hikmət sahibidir!
Knower of the invisible and the visible, the Mighty, the Wise.
Knower of what is open, Exalted in Might, Full of Wisdom.(5502)*
5502 Allah's Appreciation and Forbearing Kindness can reach so far beyond our merits, because (1) His universal knowledge comprehends hidden motives, which others cannot see in us; (2) His power is so great that He can afford to reward even the unworthy; and (3) His Wisdom is so great that He can turn even our weakness into our strength.