Bu ayet Hafs Mushafı sırasına göre baştan 1284, sondan 4953. ayet; 9. sure ve bu surenin 49. ayetidir. Bu ayetin kelime sayisi 15, harf sayısı 63 ve toplam ebced değeri ise 3670 olarak hesaplanmıştır.
ومنهم من يقول ائذن لي ولا تفتني الا في الفتنة سقطوا وان جهنم لمحيطة بالكافرين
ومنهممنيقولائذنليولاتفتنيالافيالفتنةسقطواوانجهنملمحيطةبالكافرين
Veminhum men yekûlu-/żen lî velâ teftinnî(c) elâ fî-lfitneti sekatû(k) ve-inne cehenneme lemuhîtatun bilkâfirîn(e)
Onlardan “Bana izin ver, beni fitneye (isyana) sevk etme” diyen de vardır. Bilesiniz ki onlar (böyle diyerek) fitnenin ta içine düştüler. Şüphesiz ki cehennem, kâfirleri elbette kuşatacaktır.
Bu âyetlerde ve ilerideki birçok âyette, münafıkların Resûlullah’ın Tebük Seferi ile ilgili kararı karşısındaki tavırlarına, onlardan bu sefere katılmamak için mazeret ileri sürenlerin ve bazı art niyetlerle sefere katılanların gerçek yüzlerine geniş bir biçimde temas edilmekte, kendilerini mümin olarak gösteren bu iki yüzlü insanlarla birlikte yaşamak zorunda kalan müslümanlar onlara karşı dikkatli ve uyanık olmaya çağrılmaktadır. Bu sûredeki ve özellikle bu âyetlerdeki ifadelerden anlaşıldığına göre hicretin 9. yılına gelindiğinde, artık münafıkların Hz. Peygamber’i ve müslümanları hafife alan ve yaptıkları her türlü çıkışa ve saygısızlığa katlanılması gerektiğini düşünen bir grup olmaktan uzaklaşıp, kendilerini de Medine toplumunun sadece hak sahibi değil aynı zamanda vecîbeleri olan bir öğesi olarak görmeye başladıkları anlaşılmaktadır. Zira Mekke’nin fethi ve İslâm davetinin yaygınlık kazanmasıyla Resûlullah’ın konumu oldukça güçlenmiş bulunuyordu. 43. âyetin “Allah seni affetti de” diye çevirdiğimiz ilk cümlesi genellikle “Allah seni affetsin” şeklinde bir dua cümlesi olarak düşünüldüğü için, bu hitaptan Hz. Peygamber’in günah işlemiş bir kimse olduğu anlamını çıkaranlar olmuşsa da İslâm âlimleri bunun isabetsizliğini birçok delille ortaya koymuşlardır. Hatta bazı müfessirler bu ifadenin Arap dilindeki bazı kullanımlarından hareketle yüceltme ve değer verme anlamı taşıdığını belirtmişlerdir (Râzî, XVI, 73). Fakat tercihe şayan görünen yorum, bu cümlenin, sefere katılmaktan muaf tutulmalarını isteyen kimselerin özürlerini insanî açıdan anlaşılabilir sebeplerle –Allah katında isabetli olmayan bir kararla– kabul etmesi yüzünden Resûlullah’ın ahlâken sorumlu tutulamayacağını bildiren bir bağışlama ifadesi olduğu yönündedir. Böyle bir bildirimin amacı öncelikle, Hz. Peygamber’i, söz konusu meselede fazlaca serbest davrandığı kaygısıyla kendini suçlamaktan kurtarmaktır (Esed, I, 362). Bazı müfessirler, bir taraftan 46. âyette münafıkların sefere katılmamalarının yine Allah’ın iradesiyle olduğunun belirtilmesi, diğer taraftan da onların sefere katılmamak için mazeretler uydurmaları yüzünden kınanmaları arasında uzlaştırıcı yorumlar yapmaya çalışmışlarsa da bu husus âyetin başındaki ifade ve müteakip âyetle birlikte değerlendirildiğinde fikrî insicamla ilgili bir sorun kalmamaktadır, şöyle ki: Eğer onlar savaşa çıkmak isteselerdi bu konuda hazırlık yapabilecek durumdaydılar, fakat böyle bir aktivite ortaya koymadılar, bu konudaki sorumluluk kendi tercihleriyle ilgilidir. Bununla birlikte Cenâb-ı Allah, şayet onlar savaşa katılmış olsalardı fitne ve fesat çıkararak müslümanlara zarar vereceklerini de biliyordu, 47. âyette bu husus hatırlatılarak onlar katılmadılar diye üzüntü duyulmasının yersiz olduğuna işaret edilmektedir. 46. âyette onların sefere çıkmasını Allah’ın istemediğinin belirtilmesini ise şöyle açıklamak mümkündür: Her konuda olduğu gibi bu konuda da Cenâb-ı Allah her şeye kadirdir, dileseydi onları –mesuliyetleri bâki kalmak üzere– sefere çıkmaya istekli kılabilirdi, fakat bunu müslümanlar için hayırlı görmedi. 46. âyette yer alan ve “oturun bakalım diğer oturanlarla beraber” şeklinde tercüme ettiğimiz ifadeyi, sefere çıkmamak üzere anlaşan münafıkların birbirlerine söylediği söz veya şeytanın vesvesesi şeklinde açıklayanların yanı sıra, Hz. Peygamber’in onlara izin verirken kullandığı bir cümle veya Allah’ın onlarla ilgili takdirinin ifadesi olarak yorumlayanlar da olmuştur (Râzî, XVI, 79-80). Son yoruma göre bu ifadede, izin isteyen münafıklar, sefere katılmak isteseler de buna gücü yetmeyenler grubuna dahil edilerek kendi iki yüzlülüklerini ayan beyan görmeye çağrılmış ve bizzat kendilerini aşağılamış olduklarına imada bulunulmuştur. İstediği halde mazereti bulunduğu için sefere katılamadığını açıklayan bir kimsenin böyle bir hitap karşısında durumunu gözden geçirmesi ve gerçekten mâzur olanlarla aynı durumda bulunmadığını görmesi halinde artık kendine saygı duyması mümkün değildir. 48. âyette münafıkların bu tutumlarını ilk defa sergilemedikleri, fakat ne yapsalar İslâm mesajının güçlenmesi ve yayılmasını engelleyemedikleri hatırlatılmıştır. Resûlullah’ın Medine’ye geldiği ilk günlerden itibaren münafıkların böyle bir tutum içine girdikleri bilinmektedir; dolayısıyla âyetin genel bir göndermede bulunduğu düşünülebilir (İbn Atıyye, III, 41). Bununla beraber tefsirlerde genellikle burada münafıkların Uhud Savaşı’ndaki hıyanetlerine gönderme yapıldığı belirtilmektedir (Taberî, X, 146-148; İbn Âşûr, VI, 219). Hemen Tebük Seferi öncesindeki günlerde münafıkların yaptıkları entrikalara işaret edildiği yorumu da yapılmıştır (Esed, I, 363). Tefsirlerde “Aman bana izin ver, başımı derde sokma!” tarzında bir ifade içeren 49. âyetin, münafıklardan belirli kişilerin –özellikle Bizans topraklarında sarışın kadınlarla karşılaşmanın sorunlara yol açması ihtimalini gündeme getiren– sözleri hakkında nâzil olduğuna dair rivayetler yer almaktadır (bk. Taberî, X, 148-149; İbn Atıyye, III, 42). “Başımı derde sokma!” diye tercüme edilen kısım “beni kınama” mânasıyla da açıklanmıştır (Buhârî, “Tefsîrü’l-Kur’ân” 9. sûre, giriş). 50-51. âyetlerde münafıkların Resûlullah’ın ve müslümanların başına gelen kötülüklerden büyük sevinç duyduklarına değinildikten ve müslümanlardan ilâhî takdir ve Allah’a tevekkül konusundaki anlayışlarını onlara karşı bir daha açıklamaları istendikten sonra; 52. âyette müslümanların başına gelecek durumların münafıkların düşündüğü gibi olmayacağına dikkat çekilmektedir. Müminlerin bu konudaki teslimiyetlerini ve inançlarının derinliğini göstermek üzere bu husus yine onların ağızlarından şöyle açıklanmaktadır: Sizin bizim hakkımızda beklediğiniz, her hâlükârda iki güzellikten biridir; yani ya Allah yolunda şehid olur, çok yüce bir mertebeye erişiriz, ya da savaşın sonunda sağ kalmışsak zafer sevincini yaşarız (Taberî, X, 150-151; İbn Atıyye, III, 43-44). Müslümanların, iki sonuçtan birinin zafer olacağını böyle emin bir şekilde ifade etmelerinin istenmesi, şehitlik mertebesi yanında dünya hayatını hiçe sayarak savaşan askerlerin oluşturduğu bir orduya Allah Teâlâ’nın mutlaka zafer nasip edeceğine işaret sayılabilir. Bu âyetteki, Allah’ın münafıklara kendi katından bir belâ göndereceğine ilişkin ifade, daha çok dünyada başlarına getirilecek bir felâket şeklinde açıklanmış (Taberî, X, 151; Zemahşerî, II, 156) olmakla beraber, burada âhiret azabına işaret edildiği de düşünülebilir (İbn Atıyye, III, 44). 53. âyette münafıkların ister yüce ahlâkî değerler uğruna yapılmış süsü vererek kendiliklerinden yaptıkları harcamalar olsun isterse toplumsal bir görevin ifası zımnında zorunlu olarak yaptıkları ödemeler olsun, bunların Allah katında bir değere sahip olmayacağı belirtilmiş, 54. Âyette de bunun gerekçesi açıklanmıştır: Çünkü onlar iman etmiş gibi görünmekle beraber gerçekte Allah’ı ve peygamberini tanımamaktadırlar; namaza sırf zevâhiri kurtarmak için gelirler ve yaptıkları harcamaları da gönülsüz yaparlar. Bu gerekçe 53. âyette yer alan “ister gönüllü harcayın ister gönülsüz” şeklindeki ifadeye de açıklık getirmekte ve bu ifadenin sadece mantıkî bir ihtimale veya dış görünüm itibariyle gönüllü izlenimi veren durumlara işaret amacı taşıdığı anlaşılmaktadır. Bir başka anlatımla 54. âyet inanç bakımından münafık olan kişiden hiçbir dinî konuda samimi davranış beklenemeyeceğine dikkat çekmektedir. Hal böyle olunca, onların geniş servet veya çok evlât sahibi olmaları, dolayısıyla bu güç sayesinde zaman zaman toplumda hayranlık uyandıran hayır severlik girişimlerinde bulunmaları imrenilecek bir durum olarak görülmemelidir. Zira bütün bunların Allah katında hiçbir değeri yoktur. İşte 55. âyet bu noktayla ilgili bir ikaz içermektedir. Âyetin sonundaki, “çünkü Allah onlara dünya hayatında bunlarla eziyet çektirmeyi (...) murad ediyor” ifadesi ise değişik şekillerde açıklanmıştır. Tâbiîn müfessirlerinden Katâde’ye göre burada şöyle bir mâna kastedilmektedir: O halde dünya hayatında onların malları da evlâtları da seni imrendirmesin; çünkü Allah onlara âhirette bunlar sebebiyle eziyet çektirmeyi murat ediyor. İbn Atıyye buradaki “onlarla” mânasına gelen zamirin sadece malları belirtmek üzere kullanılmış olduğu kanaatindedir (III, 45). Münafıkların servet ve evlât çokluğuyla övünmelerinin onlarda aşırı bir dünya hırsı meydana getirdiği ve bunlarda meydana gelen eksilmenin müthiş bir bunalıma yol açtığı, dolayısıyla Allah Teâlâ’nın onlara bu yolla büyük elem ve kederler yaşattığı yorumu da yapılmıştır. Özellikle çocuklarından bir kısmının zaman zaman nifak hastalığından sıyrılıp samimi müslüman olmalarının onlara büyük acı verdiğine dair olaylar bilinmektedir (İbn Âşûr, X, 228-229). Allah’ın, onların inkârcı olarak ölmelerini murat etmesi ise, –Kur’an’ın diğer âyetleri ışığında– onların iradelerini ve tercihlerini kötü istikamette kullanmış ve buna bağlı olarak o sonucu hak etmiş olmaları anlamındadır. 56-57. âyetlerden, münafıkların Medine toplumundaki güç ve etkilerinden çok şey kaybetmiş oldukları ve müslümanlara daha bir yakın görünme çabası içine girdikleri, bununla beraber yürekten inanmış müslümanların hayata ve ilâhî buyruğa –51 ve 52. âyetlerde tasvir edilen– bakışlarından hâlâ çok uzak oldukları anlaşılmaktadır.
Onlardan öylesi de var ki: “Bana izin ver; beni fitneye düşürme!” der. Dikkat edin! Onlar zaten fitneye düşmüşlerdir. Şüphesiz ki cehennem, kâfirleri mutlaka kuşatıcıdır.
Yüce Allah Tebük Gazvesi öncesinde bazı münafıkların Hz. Muhammed’den izin istediklerini, savaşa katılmalarını isteyerek kendilerini fitneye yani sıkıntıya sokmamasını ondan talep ettiklerini bildirmektedir.
Onlardan, “Bana izin ver, beni denemeye kalkma!” diyenler vardır. Dikkat ediniz ki, onlar zaten denenmektedirler. Cehennem, inkârcıları kuşatmıştır.
Onlardan kimi de: “Bana izin ver, beni fitneye düşürme.¹” der. İyi bilmiş ol ki, onlar, fitneye düşmüşlerdir. Cehennem onları kuşatacaktır.
1- Sıkıntı ve belayla yüzleştirme.
(Bu uyarılarımıza rağmen, kalbi hastalıklı takımdan) Onlardan öylesi var ki: “(Ben ticaret ve memuriyet ehliyim. Çoluk çocuk sahibiyim. Beni deşifre etmeyin) Bana müsaade edip, (izin verin.) Beni fitneye düşürmeyin. (Siyasi kavga ve kargaşanın içine çekmeyin) ” derler: Oysa bilesiniz ki onlar, (iman zayıflıkları ve Allah’a itimatsızlıkları yüzünden, hizmet ve mesuliyetten kaçıp kaytarmaları sebebiyle) zaten fitneye kapılmış (ve şeytanın tuzağına takılmış) lardır. (Ahirette de) Cehennem, bu tür inkârcıları (ve münafıkları) mutlaka kuşatacaktır.
Onlardan bana izin ver de bir muhalefete, bir fitneye düşürme beni diyenler de var. Bil ki onlar, muhalefetin tam içine düşmüşlerdir ve şüphe yok ki cehennem, kafirleri muhakkak surette tamamıyla kavramış, kuşatmıştır.
Ve onlardan kimi de: “Evde kalmam için bana izin ver, beni böylesine çetin bir sınava sokma” diyecektir. Haberiniz olsun ki, böyle bir istekte bulunmakla, zaten sınavı başından kaybetmiş ve kötülüğe yenik düşmüş oldular. Ve bunun bir sonucu olarak ta bilin ki, cehennem Allah'tan gelen gerçekleri örtbas etmeye devam edenlerin hepsini, ergeç kuşatacaktır.
İçlerinden:
“Aman bana izin ver. Başımı derde sokma” diyen de var. Asıl şimdi onların başları dertte. Sıkıntının, felâketin gayyasına düştüler. Cehennem kulluk sözleşmesindeki ortak taahhütlerini, Allah'a iman, kulluk ve sorumluluk bilincini şuur altına iterek örtbas edip inkârda ısrar eden kâfirleri abluka altına almıştır.
Onlardan bir de: "Bana izin ver, beni fitneye düşürme" diyen var. İyi bilin ki, onlar zaten fitnenin içine düşmüşlerdir. Cehennem de kâfirleri kuşatacaktır.
49.Taberani, Ebu Nu`aym ve İbnu Merdeviye`nin Abdullah bin Abbas (r.a.)`tan rivayet ettiklerine göre Resulullah (a.s.) Tebük savaşına çıkmak istediğinde Cedd bin Kays`a: "Rumların üzerine savaşa çıkmaya ne dersin?" diye sordu. Cedd de: "Ey Resulullah (a.s.)! Ben kadınlara düşkün bir adamım. Rum kadınlarını görürsem fitneye düşerim, sen bana izin ver de beni fitneye düşürme" dedi. Bunun üzerine Yüce Allah bu ayeti kerimeyi indirdi. Bunu destekleyen bir rivayet de Cabir bin Abdullah (r.a.)`tan nakledilmiştir.
Onlardan bir kısmı: 'Bana izin ver ve beni fitneye katma' der. Haberin olsun, onlar fitnenin (ta) içine düşmüşlerdir. Hiç şüphesiz cehennem, o inkâr edenleri mutlaka çepeçevre kuşatıcıdır.
O münafıklardan kimi de şöyle diyecektir: “-Bana izin ver, (bu savaştan geri kalayım), beni fitne ve isyana düşürme. “ Bilmiş ol ki fitneye onlar düşmüşlerdir. Şüphe yok ki, cehennem, kâfirleri kuşatıcıdır.
Onlardan bazıları var: “Bana izin ver, beni fitneye sokma,” derler. İşte gerçekten, onlar asıl fitneye düşmüşlerdir. Ve şüphesiz Cehennem, kâfirleri kuşatmıştır.
Onların arasından «Bana izin ver, beni kargaşaya düşürmeyesin» diyenler vardır, biliniz ki onlar kargaşaya düştüler, kâfirleri cehennem kaplıyacaktır
Onlardan bazıları da: “Bana izin ver (bu savaştan geri kalayım), beni fitneye (günaha) düşürme!” diyor. Haberiniz olsun ki, onlar zaten fitneye düşmüşlerdir. Şüphe yok ki cehennem, inkârcıları mutlaka kuşatacaktır.
Tebük Seferine katılmak istemeyenlerin çoğu İnkârcı oldukları halde Müslüman görünen münafıklardı. Bunların ileri gelenlerinden birisi de Abdullah b. Ubey b. Selul’dü. “Beni fitneye düşürme!” derken, “Bana baskı yapma, beni böyle zor bir sınava tabi tutma!” demek istemişti. Savaş, münafıklar için zordu. Çünkü inanmadıkları bir dava için kendileri gibi düşünenlere karşı savaşacaklardı.
Onlardan, "Bana izin ver, beni fitneye düşürme" diyen vardır. Bilin ki onlar zaten fitneye düşmüşlerdi. Cehennem, inkar edenleri şüphesiz kuşatacaktır.
Onlardan öylesi de var ki: «Bana izin ver, beni fitneye düşürme» der. Bilesiniz ki onlar zaten fitneye düşmüşlerdir. Cehennem, kâfirleri mutlaka kuşatacaktır.
Münafıklardan bazıları, kadınlara çok düşkün olduklarını, bu savaşa katılırlarsa Rum kızlarını görünce nefislerine hakim olamayacaklarını, bunun da kendileri için bir fitne olacağını öne sürerek kendilerinin seferden bağışlanmalarını istemişlerdi.
Onlardan bazıları, "Bana izin ver, beni sıkıntıya sokma," diyor. Onlar zaten bu tavırlarıyla sıkıntının içine düşmüşlerdir; kafirleri cehennem kuşatmaktadır.
İçlerinden "Aman bana izin ver, başımı derde sokma" diyen de var. Dikkat et, başlarını asıl kendileri derde soktular. Hiç şüphesiz cehennem, kâfirleri elbette kuşatacaktır.
İçlerinden «aman bana izin ver, başımı derde sokma» diyen de var. Bilmiş ol ki derde asıl kendileri düştüler ve her halde Cehennem kaplar elbette kâfirleri
Onlardan kimi de: «Bana izin ver, beni fitneye (isyana ve muhaalefete) düşürme» diyeceklerdir. Haberin olsun ki onlar zâten fitne çukuruna düşmüşlerdir. Cehennem ise o kâfirleri her halde ve her halde çepçevre kuşatıcıdır.
Onlardan öylesi de vardır ki: “Bana izin ver de beni fitneye düşürme!” der. Dikkat edin, (onlar zâten) fitneye düşmüşlerdir! Muhakkak ki Cehennem, kâfirleri elbette çepeçevre kuşatıcıdır.(1)
(1)Münâfıklar, Tebük Seferine katılmamak için Hz. Peygamber (asm)’dan izin istemişler, o da izin vermişti. Çünki Efendimiz, harbe samîmî olarak iştirâk etmeyenlerden hayır gelmeyeceğini biliyordu. Münâfıklardan bir kısmı da: “Ne yapalım, biz kadınlara pek düşkünüz. Harbe iştirâk edip Rum kadınlarını görünce, nefsimize mağlûb düşeceğiz. Bu da bizim hakkımızda bir fitne olacak” diyerek, güyâ seferden muâf tutulmalarına meşrûiyet kazandıracak bir bahâne ileri sürüyorlardı. (İbn-i Kesîr, c. 2, 147)
Onların içinden “Bana izin ver, beni savaşla sınama” diyenler var. Böyle bir şey istemekle bir çelişki (fitne) içine düşmüyorlar mı? Elbette ki cehennem, gerçeklere karşı çıkanları çepeçevre kuşatacaktır.
Onlardan bâzıları «— Bana izin ver de beni fitneye, günaha sokma» derler. Haberiniz olsun ki kendileri fitne ve nifaka düşmüşlerdir. Muhakkak ki Cehennem kâfirleri kuşatır.
Onlardan, “Bana (geride kalmam için) izin ver, beni fitneye düşürme” diyen vardır. İyi bilin ki onlar zaten fitneye düşmüşlerdir. Şüphesiz Cehennem, kâfirleri çepeçevre kuşatıcıdır.
İçlerinden öyleleri de vardı ki, “Herkes bilir ki, ben kadınlara düşkün bir insanım. Bizans kadınlarından birine vurulup kendimi kaybetmekten korkuyorum. O hâlde, lütfen evimde kalmam için bana izin ver de, beni fitneye düşürme!” diyecek kadar küstahlıkta ileri gidiyordu. Aslında onlar, asıl bu sözleri söylemekle fitnenin tam ortasına tepe taklak düşmüş oluyorlardı. Fakat şunu iyi bilin; elbette cehennem, bu davranışlarından dolayı inkârcıları çepeçevre kuşatacaktır! O ikiyüzlü kâfirler ki:
Onlardan:
-“Bana izin ver! Beni fitneye bulaştırma!” diyen kimse de vardır.
Dikkat edin, zaten Fitne’nin içine düştüler.
Cehennem, elbette Kâfirler’i çepeçevre kuşatandır.
İçlerinden bir kısmı: “Bana izin ver, başımı derde sokma.”1 diyordu. Böylece başlarını asıl kendileri derde soktular. Oysa cehennem, o kâfirleri elbet bir gün mutlaka kuşatacaktır.
1 Yani bir kısmı da: “Ey Muhammed! Sen izin versen de vermesen de zâten gitmeyeceğim. Bari izin ver de beni günâha sokma yahut gidersem ailem perişan olacak, benim mahvolmama sebep olma.” demek istiyordu. Hattâ Cid b. Kays adındaki münâfık: “Ben kadınlara düşkün birisiyim. Bu yüzden sarışın Rum kızlarıyla benim başımı belâya sokma. Ben sana malımla yardım edeyim de beni bırak.” bile demişti. (Kurtubî)
Ve onların arasında, 71 “[Evde kalmam için] bana izin ver; beni böylesine çetin bir sınava sokma!” diyen niceleri vardı. Ama işte [tam da böyle bir istekte bulunmakla sınavı zaten başından kaybetmiş ve] kötülüğün ayartısına yenik düşmüş oldular: 72 ve (bunun bir sonucu olarak da) bilin ki, cehennem, hakkı tanımaktan kaçınanların hepsini er geç kuşatacaktır.
Onlardan: – Bana izin ver, beni fitneye/günaha düşürme, diyenler vardır. Haberiniz olsun ki onlar zaten fitne çukuruna düşmüş durumdalar. Cehennem işte bu kâfirleri çepeçevre kuşatacaktır. 3/131, 18/29, 35/36, 38/55- 56, 78/21- 22
Onlardan kimileri de “İzin ver bana, (Rum dilberleri yüzünden) beni tongaya düşürme!”[1461] der. Şu işe bakın ki, baştan ayağa günaha gömüldüler: Üstelik, nankörlükte ısrar edenler bir de cehennem tarafından kuşatılacaktır.
[1461] Veya: “ayartma beni”. Çok anlamlılığın en çarpıcı örneklerinden biri olan fitne (kök anlamı için bkz:
2:102,191) Kur’an’da türevleriyle birlikte 60 yerde kullanılır ve “deneme, sınav, tonga, mazeret, musibet, skandal, cinnet, anarşi ve kargaşa, kışkırtma, ayartma, terör, işkence ve baskı, iç savaş, savaş, öldürme, günah, saptırma, nifak, küfür, şirk” gibi anlamlarda kullanılır. Bu anlamlar tasnife tâbi tutulacak olursa, kavramın bireysel ve toplumsal, maddî ve mânevî, ahlâkî ve akidevi tüm alanlarda kullanıldığı görülür. Bu bağlamda fitnenin en makul karşılığı “tonga” olsa gerektir.
Ve onlardan, «Bana izin ver ve beni fitneye düşürme,» diyen de vardır. Haberiniz olsun ki, onlar fitnenin içine düşmüşlerdir. Ve şüphesiz ki cehennem, kâfirleri elbette kuşatmıştır.
İçlerinden bazıları: “Bana izin ver, beni fitneye ve isyana düşürme, başımı derde sokma! ” der. Bilmiş ol ki, fitneye zaten kendileri düşmüşlerdir. Cehennem elbette kâfirleri her taraftan kuşatacaktır.
İçlerinden öylesi var ki: "Bana izin ver, beni fitneye düşürme" der. İyi bilinki, onlar zaten fitneye düşmüşlerdir. Cehennem de kafirleri kuşatacaktır.
Onlardan kimi de “Bana müsaade et de başım belaya girmesin” der. Bil ki, onlar belanın içine zaten düşmüşlerdir. Alevli ateş, görmezlik eden o kâfirleri elbette kuşatacaktır.
Onlardan:-Bana izin ver, beni fitneye düşürme, diyenler vardır. Haberiniz olsun ki onlar zaten fitne çukuruna düşmüşlerdir. Cehennem ise o kafirleri çepeçevre kuşatacaktır.
Onlardan “İzin ver de beni fitneye düşürme” diyenler var. Heyhat! Onlar fitnenin tâ içine düştüler. Cehennem ise o kâfirleri kuşatmıştır.
İçlerinden bazısı: "Bana izin ver, beni fitneye düşürme." der. Dikkat edin, fitnenin ta içine kendileri düşmüşlerdir. Ve cehennem o nankörleri elbette çepeçevre kuşatacaktır.
daħı anlardan oldur kim eydür “destūr vir baña fitneye bıraķma beni” iy fitne ya'nį şirk içine düşdiler! daħı bayıķ ŧamu ķaplayıcıdur kāfirleri.
Daḫı anlaruñ nicesi eydür saña: Yā Muḥammed, destūr vir baña oturmaġa,daḫı fitne[ye] bıraḳma beni, dir. Bilmiş olalar ki anlar fitneye düşüpdür.Taḥḳīḳ cehennem odı kāfirleri ḳaplamışdur.
Onlardan (münafiqlərdən): “Mənə (döyüşə getməməyə) izin ver, məni fitnəyə salma!”– deyənlər də var. Bilin ki, onlar (özləri) fitnəyə düşmüşlər. Şübhəsiz ki, Cəhənnəm kafirləri bürüyəcəkdir!
Of them is he who saith: Grant me leave (to stay at home) and tempt me not. Surely it is into temptation that they (thus) have fallen. Lo! hell is all around the disbelievers.
Among them is (many) a man who says: "Grant me exemption and draw me not(1312) into trial." Have they not fallen into trial already? and indeed Hell surrounds the Unbelievers (on all sides).*
1312 Fitnah, as explained in n. 1198,
8:25, may mean either trial or temptation, or else tumult, turmoil, or sedition. The Commentators here take the former meaning, and explain that some Hypocrites claimed exemption from service in the Tabuk expedition in the direction of Syria on the plea that they could not withstand the charms of Syrian women and ought best to stay at home. The answer is: "But you have already fallen into temptation here by refusing service and disobeying the call." But perhaps the other meaning of "turmoil" may also be permissible as a secondary echo: in that case they object to be drawn into the turmoil of war, but they are told that they are already in a moral turmoil in advancing a disingenuous plea. In using the English word "trial" in the translation, I have also had in my mind the two shades of meaning associated with that word in English.