Bu ayet Hafs Mushafı sırasına göre baştan 6034, sondan 203. ayet; 90. sure ve bu surenin 11. ayetidir. Bu ayetin kelime sayisi 3, harf sayısı 14 ve toplam ebced değeri ise 868 olarak hesaplanmıştır.
Fakat o, sarp yokuşa atılmadı.
İnsana lutfedilen duyu organlarından söz edildikten sonra ona, “iki yol”un da gösterildiği belirtilmektedir. Duyu organları dış dünyadan bilgi edinme araçlarıdır; “iki yol” ise genellikle “iyilik ve kötülük yolları” olarak açıklanmış olup bu ifade insanın, olgular ve eylemler üzerine “doğru-yanlış, iyi-kötü” şeklinde hüküm verme ve tercihte bulunma yetenekleriyle donatıldığı anlamına gelir. Böylece bu iki kısa âyette veciz bir üslûpla Allah Teâlâ’nın insana bilgi edinme, düşünüp yargıda bulunma ve seçim yapma yetenekleri lutfederek bu yetenekleriyle onu yeryüzünün en seçkin varlığı halinde yarattığı anlatılmaktadır. Bu yetenekler aynı zamanda insanın bir ödev ve sorumluluk varlığı olmasını da gerektirmiştir. İşte 11. âyette bu sorumluluğu yerine getirmeyenler kınanmakta; ardından da o dönem toplumunun en ağır sorunlarıyla ilgili başlıca ödevler sıralanmaktadır. Bunlar, köleleri özgürlüklerine kavuşturmak, yetimi ve yoksulu doyurmak, birbirine sabırlı ve merhametli olmayı tavsiye etmektir. İslâm’ın sosyal ahlâkının kapsamlı bir özeti olan bu ifadeler, eski deyimiyle tahdîdî değil tâdâdîdir; yani sınırlayıcı değil, örnek göstericidir. Kuşkusuz iyilikler imanla birlikte değer kazanacağı için 17. âyette inananlardan olma şartı da getirilmiştir. Buradaki “inanma”, “yapılan iyiliğin faydasına ve gerekliliğine inanma” olarak da yorumlanmıştır (bk. Şevkânî, V, 521). Rivayete göre Hakîm b. Hizâm adlı bir sahâbî, Hz. Peygamber’e, “Yâ Resûlellah! Vaktiyle ben Câhiliye döneminde sadaka verir, köleleri özgürlüklerine kavuşturur, akrabalarımla yakından ilgilenir, buna benzer iyilikler yapardım. Bunlardan sevap kazandım mı, ne dersiniz?” diye sorunca Hz. Peygamber, “Müslüman oldun ve artık bütün o iyiliklerinin sevabını alacaksın” buyurmuşlardır (Müsned, III, 402). 18. âyet iyilik ve doğruluğun, iyi müslüman olmanın sözde değil, yukarıdaki âyetlerde çerçevesi çizilen bir inanç, zihniyet ve yaşayışta olduğunu göstermektedir. Allah’ın âyetlerinin gösterdiği yol budur. Allah’ın âyetlerini inkâr edenler ise bu yoldan da sapmış olacakları için 19. âyette onlar, “bâtılın ve erdemsizliğin yanında olanlar” diye anılmıştır; son âyette de bunların nihaî âkıbeti hatırlatılmıştır.
(Fakat) o, sarp yokuşu (aşmayı) göze almadı.
11,12,13,14,15,16. Fakat insan, sarp yokuşu aşamadı. O sarp yokuşun ne olduğunu sen nereden bileceksin? Köle âzat etmektir veya açlık gününde yakını olan bir yetimi, yahut toprakta sürünen bir yoksulu doyurmaktır.
Ne var ki o, sarp yokuşu aşmayı göze alamadı.¹
1- Köleye özgürlüğünü vermedi. Tutku ve kuruntuların isteklerine karşı koyamadı. Hakk'ı, hayrı, adaleti tercih etmek işine gelmedi.
Ancak o, sarp yokuşa göğüs geremedi ve aşamadı. (Kolaycı ve sabırsız insan çetin işe atılamadı; kolaycılığa ve ucuz kahramanlığa kapıldı.)
Derken dayanmadı o yokuşa.
Ama o sarp yokuşa tırmanıp geçemedi…
Fakat o, hayır işleyerek, kötülükleri terk ederek zor şeylere göğüs geremedi, sarp yokuşta, zorlu yolda yürüyemedi.
Fakat o sarp yokuşu aşmaya girişmedi.
Ancak o, sarp yokuşa göğüs germedi.
Fakat o, çetin işe atılmadı, (kendisine verilen bunca nimetlere şükretmedi).
Artık neden o sarp yola atılmadı?
Fakat o, sarp yokuşu aşamadı.
Ama o, zor geçidi aşmaya girişemedi.
11, 12, 13, 14, 15, 16. Fakat o, sarp yokuşu aşamadı. O sarp yokuş nedir bilir misin? Köle azat etmek veya açlık gününde yakını olan bir yetimi, yahut aç-açık bir yoksulu doyurmaktır.
Ne var ki zor yola katlanamadı.
Fakat o, o sarp yokuşa göğüs veremedi.
Fakat o göğüs veremedi o (akabeye) sarp yokuşa
Fakat o, sarp yokuşa saldıramadı.
Fakat (o), sarp yokuşu aşamadı.
Fakat o henüz sarp yokuşa tırmanmadı.
İşte o sarp yokuşu geçemedi,
Ama o, zor geçide yüklenip girmedi.
(“İktahame”nin manası, kendisi için zor ve meşakkatli bir işe yönelmektir. “Akabe” zor geçit demektir. Şüphesiz zor geçitler aşılarak dağların yükseklerine çıkılır. Bu nedenle bu ayetin anlamı, “Biz ona (iyilik ve kötülük olarak) iki açık yol gösterdik” demektir. Birincisi, bu yol yükseklere gider, ama meşakkatli ve zor geçitlere sahiptir. Onu geçmek için insan nefsine, heveslerine ve şeytanın vesveselerine karşı mücadele etmelidir. İkinci yol onu uçuruma götürür. Bu yol kolaydır. Çünkü ona düşmek için bir meşakkate ihtiyaç yoktur. Kendini serbest bırakması yeterlidir. Nefsinin bağlarını gevşetmesi ile dalalete düşer. Kendisine iki yol gösterdiğimiz insan uçuruma giden yolu izlemiş ve onu yükseklere çıkartacak olan zor geçitten vazgeçmiştir.)
Fakat o, kendisini yüce makâmlara iletecek Sarp Yokuşu tırmanmak için çaba harcamadı.
Aşamıyor Akabe’yi / Sarp Yokuşlu’yu!
Fakat o, çetin yokuşa göğüs geremedi.1
1 Akabe: engin bir vadiden yüksek bir dağa doğru çıkan sarp yokuş demektir. İktihâm ise, hız ve baskı ile bir şeye atılmak, saldırmak, kahramanlıkla hücum etmektir. Yani o yüksek gayeye ermek için çıkılması gereken o sarp ve çetin yokuşa göğüs verip de onun zorluklarını yenmek üzere ona kendini atacak bir kahramanlık, bir yiğitlik gösteremedi.
Ama o, sarp yokuşa tırmanmayı denemedi...
Ama ne var ki o, sarp yokuşu aşamadı. 28/77, 89/15...24
Fakat o, (ucunda cennet olan) sarp yokuşu tırmanmak için hiçbir bedel ödemedi.[5736]
[5736] Yani: İyi olmanın bedelini ödemeye yanaşmadı, sıkıntıya gelemedi. Oysa ki Allah insanı yaratırken “meşakkatlere dayanıklı” yaratmıştı (4. âyet). Ama o, yaratılıştan taşıdığı vicdanın hakkını dahi vermeye yanaşmadı.
Fakat o, o sarp yokuşu geçemedi.
Fakat o sarp yokuşu aşmaya çalışmadı. (Böyle yaparak verilen nimetlerin şükrünü eda etmedi. )
Fakat o, sarp yokuşa atılamadı.
Ama o, sarp geçidi göze alamadı.
Fakat o sarp yokuşu aşamadı.
Akabeye, sarp yokuşa atılamadı o.
pes güce görüp girmedi bilene.
Lakin o, əqəbəni (maneəni) keçə bilmədi (özünə verilən bu qədər ne’mətlərə şükür etmədi).
But he hath not attempted the Ascent
But he hath made no haste on the path that is steep.(6139)*
6139 In spite of the faculties with which Allah has endowed man and the guidance which He has given him, man has been remiss. By no means has he been eager to follow the steep and difficult path which is for his own spiritual good. Cf. Matt.
7:14: "Strait is the gate, and narrow is the way, which leadeth unto life, and few there be that find it" (see also
1:6 and n. 22).