Bu ayet Hafs Mushafı sırasına göre baştan 6077, sondan 160. ayet; 92. sure ve bu surenin 19. ayetidir. Bu ayetin kelime sayisi 6, harf sayısı 21 ve toplam ebced değeri ise 894 olarak hesaplanmıştır.
وما لاحد عنده من نعمة تجزى
Vemâ li-ehadin ‘indehu min ni’metin tuczâ
19,20. O, hiç kimseye karşılık bekleyerek iyilik yapmaz. (Yaptığı iyiliği) ancak yüce Rabbinin rızasını istediği için (yapar).[584]
Rivayete göre, Hz. Ebubekir, Bilâl-i Habeşî’yi efendisinden satın alıp hürriyetine kavuşturunca müşrikler, “Ebubekir, Bilâl’den gördüğü bir iyilik karşılığında onu âzâd etti” demişlerdi. Bu âyetler işte bu olay üzerine inmiştir.
Bazı müfessirler 19-21. âyetlerin (bk.Taberî, XXX, 146), bazıları ise 5-19. âyetlerin (bk. Elmalılı, VIII, 5881), müşriklerin işkence ettiği köleleri satın alıp âzat ederek hürriyetlerine kavuşturan Hz. Ebû Bekir hakkında indiğini söylemişlerdir. Müşrikler Hz. Ebû Bekir’in bu yaptıklarını bir iyilik veya bir menfaat karşılığında yaptığını iddia etmişlerdi. Burada, böyle bir iddiaya karşı cevap da olabilecek şu önemli husus dile getirilmektedir: İman ve amelde takvâ düzeyine ulaşmış hiçbir mümin, birine iyilik yapmak için mutlaka ondan bir iyilik görmek, bir nimet elde etmek gerektiğini, karşılıksız iyilik yapılamayacağını düşünmez; mümin, her türlü nimetin yalnızca Allah’ın bir lutfu olduğuna, iyiliklerin de bir karşılık elde etmek için değil, sadece Allah rızâsı için yapılması gerektiğine inanır. Böylece bu âyetlerde müşriklerin bencil ve çıkarcı zihniyet ve ahlâk yapılarının yansımasından ibaret olan yukarıdaki iddiaları reddedilmiş, Hz. Ebû Bekir örneğinde gönüllerini insan sevgisi ve cömertlikle bezeyen müminler Allah tarafından takdirle anılmıştır. “Takvâ ehli” diye çevirdiğimiz etkå kelimesinin kök anlamı, “büyük bir tehlikeye karşı kendine bir şeyi siper edinerek korunmak”tır. Bu kökten gelen takvâ kavramı Kur’an’da ağırlıklı olarak, “kötülüklerden uzak durup iyilikler yapmak ve bu amelleri sayesinde kendini cehennem azabına karşı korumak” anlamında geçmektedir. Nitekim burada da 14. âyette muhataplar “alev alev yanan ateş”e karşı uyarıldıktan sonra 17-20. âyetlerde, birine borçlu olmadıkları, kimsenin kendilerinde bir hakkı bulunmadığı halde bile, sırf Allah rızâsı için insanlara mal yardımı yapıp manen arındıkları ve bu sayede ateşten uzak tutulacakları bildirilmiştir. Nihayet son âyette, Allah rızâsına böylesine değer veren, kendisini bu rızâdan mahrum bırakacak günahlardan sakınan, tamamen karşılıksız olarak seve seve insanlara yardım edenlerin, Allah tarafından, razı edilecekleri; yani korktuklarından emin ve umduklarına nâil olacakları müjdelenmiştir ki, inanan bir kimse için bundan daha büyük bir müjde olamaz.
19,20. Yüce Rabbinin rızasını kazanmaktan başka, kimseden beklediği bir karşılık da yoktur.
19,20. Yüce Rabbinin rızasını elde etmekten başka, hiç kimseden beklediği herhangi bir karşılık da yoktur.
Bunu kimseden karşılık beklemeden yapar.
Onun yanında hiç kimsenin karşılığı verilecek bir nimeti (borcu ve geri ödenmesi gereken emaneti) yoktur. (Örnek ve yüksek ahlâklı mü’minler kendilerini hiç kimsenin minneti altına sokmayandır.)
Ve hiçbir kimseden, bir nimetle mükafatlanmayı dilemez.
Böyleleri iyiliğine karşılık hiçbir kimseden karşılık beklemez.
Kur'an esaslarını benimseyen takva sahibi cömert z(ev)atın yanında, hiç kimseye, mukabeleyi ve teşekkürü gerektirecek bir iyilik de söz konusu değildir.
Onda hiç kimsenin karşılığı verilecek bir nimeti yoktur.
Onun yanında hiç kimsenin karşılığı verilecek bir nimeti (borcu) yoktur.
Onda, (bu takva sahibinde) hiç kimsenin bir nimeti yoktur ki, (yaptığı hayırlı amel) o nimete karşılık tutulmuş olsun.
Başkasına ödenmesi gereken hiçbir minnet borcu olmadığı halde (verir.)
19,20,21. Verdiği bir nimete, hiç kimseden karşılık da beklemez, ancak, yüce Tanrının, hoşnutluğunu ister, hoşnut da olacaktır
O, yaptığını kendisine yapılan bir iyiliğin karşılığı olarak yapmaz.
19,20. O yaptığı iyiliği birinden karşılık görmek için değil, ancak yüce Rabbinin hoşnudluğunu (rızasını) gözeterek yapmıştır.
19, 20, 21. Yüce Rabbinin rızasını istemekten başka onun nezdinde hiçbir kimseye ait şükranla karşılanacak bir nimet yoktur. Ve o (buna kavuşarak) hoşnut olacaktır.
Hiç kimseden de buna karşılık bir iyilik beklemez.
Onun yanında, başka bir kimse için karşılığı verilecek hiçbir nimet yoktur.
Ve onda hiç kimsenin mükâfat edilecek bir ni'meti yoktur
Onun nezdinde bir kimsenin (Allah tarafından) mükâfat edilecek — hiçbir ni'met (ve minnet) i yokdur,
Onun yanında (o malını Allah yolunda sarf edenin üzerinde), hiçkimsenin karşılığı verilecek bir ni'meti (bir alacağı) yoktur.(3)
(3)Burada zikredilen kişinin İslâm’a maddî ma‘nevî hizmet eden Hz. Ebû Bekir (ra) olduğunda ehl-i sünnet âlimleri müttefiktir. (Râzî, c.
16:31, 205)
Yüce Rabbinin yanında, nimetinin karşılığını verecek hiç kimse yoktur.
O, nimetine mukabil hiçbir kimseden mükâfat beklemez.
O, verdiğini kendisine yapılan bir iyiliğin karşılığı olarak vermez.
Çünkü o, hiç kimseye ödenmesi gereken bir minnet borcu olmadığı hâlde,
Birisi için O’nun katında karşılığı verilecek hiçbir nimet yoktur;
Çünkü o, yaptığı iyiliği, birisinden bir karşılık bekleyerek yapmaz. 1
1 Ebu Kuhafe, oğlu Hz. Ebubekir'e: “Görüyorum ki, birtakım zayıf köleleri azat edip duruyorsun. Mademki bunu yaptın, bari kuvvet olacak ve önünde duracak birtakım yiğit adamlar azat etseydin” demişti. O da: “Babacığım, ben ancak murat ettiğimi istiyorum.” dedi. Bunun üzerine Leyl Suresi: 5-19. âyetler nazil oldu.
gördüğü bir iyiliğin karşılığı olarak değil, 8
Bunu hiç kimseden bir karşılık, beklemeden. 30/38, 76/6...24
Onun (bu yaptığı) herhangi birinden gördüğü bir hayra karşılık değildir;
Halbuki, onun yanında hiç bir kimsenin bir nîmeti yoktur ki, o mükâfaatlansın.
O, verdiğini kendisine yapılan bir iyiliğin karşılığı olarak vermez. Verdiğinden ötürü hiç kimseden mükâfat da beklemez.
Ve onun yanında, hiç kimsenin karşılık verilecek bir ni'meti yoktur (o, verdiğini kendisine yapılan bir iyiliğin karşılığı olarak değil),
Onun kimseye minnet borcu da yoktur.
Hiç kimseden bir karşılık, nimet beklemez.
Onun kimseye bir borcu yoktur ki, verirken ona karşılık olarak versin.
O'nun katında hiç kimsenin, karşılığı verilecek bir nimeti yoktur/hiç kimsenin ona, karşılık olarak verilecek bir nimeti yoktur.
19-21. daħı yoķdur kimsenüñ anuñ ķatında hįç ni'met kim yanud virinilür illā istemek içün [316b] çalabı’sı rıżāsını yüce. daħı bayıķ tįz ħoşnūd ola.
Kimsenüñ ni‘meti yoḳdur anuñ ḳatında ki cezāsın virmeg‐içün,
O şəxsin boynunda heç kəsin bir minnəti (ne’məti) yoxdur ki, onun əvəzi verilsin (etdiyi yaxşılıq ona əvəz olsun; və ya: o, etdiyi yaxşılıq müqabilində heç kəsdən bir mükafat gözləməz).
And none hath with him any favour for reward,
And have in their minds no favour from anyone for which a reward is expected in return,(6173)*
6173 The good man does not give in charity or do his good deeds with the motive that he is returning someone else's favour and compensating and rewarding someone for some service done to him or expecting some reward in return for his own good deed: the sole motive in his mind is that he desires the Countenance or Good Pleasure of Allah Most High. This "Countenance" or "Face" (Arabic, Wajh) implies good pleasure or approval; but it implies something more. It also means the Cause-either the "final cause" or the "efficient cause" of Aristotelian philosophy. For the Atqa would refer everything, backwards in origin and forwards in destiny, to Allah. Allah is the source of their goodness, as well as its goal or purpose.