| Sırası | Geçtiği Yer | Arapça | Harekesiz | Okunuşu | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|---|---|---|
| 1300 | İsrâ 53. Ayet (17:53:11) | اِنَّ | ان | inne | doğrusu | إِنَّ |
| Diyanet İşleri (Yeni) | Kullarıma söyle: (İnsanlara karşı) en güzel sözü söylesinler. Çünkü şeytan aralarını bozar. Çünkü şeytan insanın apaçık bir düşmanıdır. | |||||
| 1301 | İsrâ 55. Ayet (17:55:7) | وَلَقَدْ | ولقد | ve lekad | ve andolsun ki | قَدْ |
| Diyanet İşleri (Yeni) | Hem Rabbin göklerde ve yerde kim varsa daha iyi bilir. Andolsun, peygamberlerin bir kısmını bir kısmına üstün kıldık. Dâvûd’a da Zebûr’u verdik.[318] | |||||
| 1302 | İsrâ 60. Ayet (17:60:4) | اِنَّ | ان | inne | şüphesiz | إِنَّ |
| Diyanet İşleri (Yeni) | Hani sana, “Muhakkak Rabbin, insanları çepeçevre kuşatmıştır” demiştik. Sana gösterdiğimiz o rüyayı da, Kur’an’da lânetlenmiş bulunan o ağacı da sırf insanları sınamak için vesile yaptık. Biz onları korkutuyoruz. Fakat bu, sadece onların büyük azgınlıklarını (daha da) artırdı.[320] | |||||
| 1303 | İsrâ 62. Ayet (17:62:3) | هٰذَا | هذا | hâżâ | şu | هَٰذَا |
| Diyanet İşleri (Yeni) | Yine demişti ki: “Benden üstün tuttuğun kişi bu mu, söyler misin? Andolsun eğer beni kıyamete kadar ertelersen, onun soyunu, pek azı hariç, (azdırarak) kontrolüm altına alacağım.” | |||||
| 1304 | İsrâ 62. Ayet (17:62:7) | لَئِنْ | لئن | le-in | andolsun eğer | إِنْ |
| Diyanet İşleri (Yeni) | Yine demişti ki: “Benden üstün tuttuğun kişi bu mu, söyler misin? Andolsun eğer beni kıyamete kadar ertelersen, onun soyunu, pek azı hariç, (azdırarak) kontrolüm altına alacağım.” | |||||
| 1305 | İsrâ 63. Ayet (17:63:6) | فَاِنَّ | فان | fe-inne | şüphesiz | إِنَّ |
| Diyanet İşleri (Yeni) | Allah, şöyle dedi: “Çekil, git.” Onlardan kim sana uyarsa, kuşkusuz cehennem tam bir karşılık olarak hepinizin cezası olacaktır.” | |||||
| 1306 | İsrâ 65. Ayet (17:65:1) | اِنَّ | ان | inne | şüphesiz | إِنَّ |
| Diyanet İşleri (Yeni) | “Şüphesiz, (gerçek) kullarım üzerinde senin hiçbir hâkimiyetin olmayacaktır. Vekil olarak Rabbin yeter!” | |||||
| 1307 | İsrâ 66. Ayet (17:66:11) | اِنَّهُ | انه | innehu | doğrsu O | إِنَّ |
| Diyanet İşleri (Yeni) | Rabbiniz, lütfundan nasip arayasınız diye sizin için denizde gemiler yürütendir. Şüphesiz O, size karşı çok merhametlidir. | |||||
| 1308 | İsrâ 70. Ayet (17:70:1) | وَلَقَدْ | ولقد | ve lekad | ve andolsun | قَدْ |
| Diyanet İşleri (Yeni) | Andolsun, biz insanoğlunu şerefli kıldık. Onları karada ve denizde taşıdık. Kendilerini en güzel ve temiz şeylerden rızıklandırdık ve onları yarattıklarımızın birçoğundan üstün kıldık. | |||||
| 1309 | İsrâ 72. Ayet (17:72:4) | هٰذِه۪ٓ | هذه | hâżihi | şu (dünyada) | هَٰذَا |
| Diyanet İşleri (Yeni) | Kim bu dünyada körlük ettiyse ahirette de kördür, yolunu daha da şaşırmıştır. | |||||
| 1310 | İsrâ 83. Ayet (17:83:12) | يَؤُ۫سًا | يؤسا | yeûsâ(n) | umutsuzluğa düşer | ي أ س |
| Diyanet İşleri (Yeni) | İnsana nimet verdiğimizde yüz çevirip yan çizer. Kendisine şer dokununca da umutsuzluğa düşer. | |||||
| 1311 | İsrâ 86. Ayet (17:86:1) | وَلَئِنْ | ولئن | ve le-in | andolsun eğer | إِنْ |
| Diyanet İşleri (Yeni) | Andolsun, dileseydik biz sana vahyettiğimizi tamamen ortadan kaldırırdık; sonra bu konuda bize karşı kendine hiçbir yardımcı da bulamazdın. | |||||
| 1312 | İsrâ 88. Ayet (17:88:2) | لَئِنِ | لئن | le-ini | andolsun eğer | إِنْ |
| Diyanet İşleri (Yeni) | De ki: “Andolsun, insanlar ve cinler bu Kur’an’ın bir benzerini getirmek üzere toplansalar ve birbirlerine de destek olsalar, yine onun benzerini getiremezler.” | |||||
| 1313 | İsrâ 89. Ayet (17:89:1) | وَلَقَدْ | ولقد | ve lekad | ve andolsun | قَدْ |
| Diyanet İşleri (Yeni) | Andolsun, biz bu Kur’an’da insanlara her türlü misali değişik şekillerde açıkladık. Yine de insanların çoğu ancak inkârda direttiler. | |||||
| 1314 | İsrâ 92. Ayet (17:92:2) | تُسْقِطَ | تسقط | tuskita | düşürmelisin | س ق ط |
| Diyanet İşleri (Yeni) | 90,91,92,93. Dediler ki: “Yerden bize bir pınar fışkırtmadıkça; yahut senin hurmalardan, üzümlerden oluşan bir bahçen olup, aralarından şarıl şarıl ırmaklar akıtmadıkça; yahut iddia ettiğin gibi, gökyüzünü üzerimize parça parça düşürmedikçe; yahut Allah’ı ve melekleri karşımıza getirmedikçe; yahut altından bir evin olmadıkça; ya da göğe çıkmadıkça sana asla inanmayacağız. Bize gökten okuyacağımız bir kitap indirmedikçe göğe çıktığına da inanacak değiliz.” De ki: “Rabbimi tenzih ederim. Ben ancak resûl olarak gönderilen bir beşerim.” | |||||
| 1315 | İsrâ 96. Ayet (17:96:7) | اِنَّهُ | انه | innehu | şüphesiz O | إِنَّ |
| Diyanet İşleri (Yeni) | De ki: “Sizinle benim aramda şahit olarak Allah yeter. Çünkü O, kullarından hakkıyla haberdardır, onları hakkıyla görendir.” | |||||
| 1316 | İsrâ 97. Ayet (17:97:14) | وَنَحْشُرُهُمْ | ونحشرهم | ve nahşuruhum | ve onları süreriz | ح ش ر |
| Diyanet İşleri (Yeni) | Allah, kimi doğru yola iletirse işte o, doğru yolu bulmuştur. Kimi de saptırırsa, böyleleri için O’nun dışında dostlar bulamazsın. Onları kıyamet günü körler, dilsizler ve sağırlar olarak yüzüstü haşredeceğiz. Varacakları yer cehennemdir. Cehennemin ateşi dindikçe, onlara çılgın ateşi artırırız. | |||||
| 1317 | İsrâ 99. Ayet (17:99:3) | اَنَّ | ان | enne | şüphesiz | أَنَّ |
| Diyanet İşleri (Yeni) | Onlar, gökleri ve yeri yaratan Allah’ın kendileri gibilerini yaratmaya kadir olduğunu görmediler mi? Allah onlar için, hakkında hiçbir şüphe bulunmayan bir ecel belirlemiştir. Fakat zalimler ancak inkârda direttiler. | |||||
| 1318 | İsrâ 99. Ayet (17:99:16) | اَجَلًا | اجلا | ecelen | bir süre | أ ج ل |
| Diyanet İşleri (Yeni) | Onlar, gökleri ve yeri yaratan Allah’ın kendileri gibilerini yaratmaya kadir olduğunu görmediler mi? Allah onlar için, hakkında hiçbir şüphe bulunmayan bir ecel belirlemiştir. Fakat zalimler ancak inkârda direttiler. | |||||
| 1319 | İsrâ 99. Ayet (17:99:18) | رَيْبَ | ريب | raybe | şüphe | ر ي ب |
| Diyanet İşleri (Yeni) | Onlar, gökleri ve yeri yaratan Allah’ın kendileri gibilerini yaratmaya kadir olduğunu görmediler mi? Allah onlar için, hakkında hiçbir şüphe bulunmayan bir ecel belirlemiştir. Fakat zalimler ancak inkârda direttiler. | |||||
| 1320 | İsrâ 101. Ayet (17:101:1) | وَلَقَدْ | ولقد | ve lekad | andolsun | قَدْ |
| Diyanet İşleri (Yeni) | Andolsun, biz Mûsâ’ya apaçık dokuz mucize verdik. İsrailoğullarına sor (sana anlatsınlar): Hani Mûsâ onlara gelmiş ve Firavun da ona, “Ben senin kesinlikle büyülendiğini zannediyorum ey Mûsâ!” demişti.[323] | |||||
| 1321 | İsrâ 101. Ayet (17:101:15) | اِنّ۪ي | اني | innî | şüphesiz ben | إِنَّ |
| Diyanet İşleri (Yeni) | Andolsun, biz Mûsâ’ya apaçık dokuz mucize verdik. İsrailoğullarına sor (sana anlatsınlar): Hani Mûsâ onlara gelmiş ve Firavun da ona, “Ben senin kesinlikle büyülendiğini zannediyorum ey Mûsâ!” demişti.[323] | |||||
| 1322 | İsrâ 102. Ayet (17:102:2) | لَقَدْ | لقد | lekad | andolsun | قَدْ |
| Diyanet İşleri (Yeni) | Mûsâ ise, “İyi biliyorsun ki, bunları ancak, göklerin ve yerin Rabbi apaçık deliller olarak indirmiştir. Ey Firavun, ben de seni kesinlikle helâk olmuş bir kişi olarak görüyorum” demişti. | |||||
| 1323 | İsrâ 102. Ayet (17:102:3) | عَلِمْتَ | علمت | ‘alimte | sen biliyorsun ki | ع ل م |
| Diyanet İşleri (Yeni) | Mûsâ ise, “İyi biliyorsun ki, bunları ancak, göklerin ve yerin Rabbi apaçık deliller olarak indirmiştir. Ey Firavun, ben de seni kesinlikle helâk olmuş bir kişi olarak görüyorum” demişti. | |||||
| 1324 | İsrâ 102. Ayet (17:102:12) | وَاِنّ۪ي | واني | ve innî | şüphesiz ben de | إِنَّ |
| Diyanet İşleri (Yeni) | Mûsâ ise, “İyi biliyorsun ki, bunları ancak, göklerin ve yerin Rabbi apaçık deliller olarak indirmiştir. Ey Firavun, ben de seni kesinlikle helâk olmuş bir kişi olarak görüyorum” demişti. | |||||
| 1325 | İsrâ 103. Ayet (17:103:3) | يَسْتَفِزَّهُمْ | يستفزهم | yestefizzehum | onları sürüp çıkarmak | ف ز ز |
| Diyanet İşleri (Yeni) | Bunun üzerine Firavun (işkence etmek ve öldürmek suretiyle) o yerden onların kökünü kazımak istedi. Biz de onu ve beraberindekileri hep birden suda boğduk. | |||||
| 1326 | İsrâ 107. Ayet (17:107:7) | اِنَّ | ان | inne | şüphesiz | إِنَّ |
| Diyanet İşleri (Yeni) | De ki: “Ona ister inanın, ister inanmayın. Şüphesiz, daha önce kendilerine ilim verilenler, Kur’an kendilerine okunduğunda derhal yüzüstü secdeye kapanırlar.” | |||||
| 1327 | İsrâ 111. Ayet (17:111:2) | الْحَمْدُ | الحمد | l-hamdu | hamdolsun | ح م د |
| Diyanet İşleri (Yeni) | “Hamd, çocuk edinmeyen, mülkte ortağı olmayan, zillet ve âcizliğin gerektirdiği bir yardımcıya ihtiyacı bulunmayan Allah’a mahsustur” de ve O’nu tekbir ile yücelt. | |||||
| 1328 | İsrâ 111. Ayet (17:111:19) | الذُّلِّ | الذل | żżull(i) | acze düşüp de | ذ ل ل |
| Diyanet İşleri (Yeni) | “Hamd, çocuk edinmeyen, mülkte ortağı olmayan, zillet ve âcizliğin gerektirdiği bir yardımcıya ihtiyacı bulunmayan Allah’a mahsustur” de ve O’nu tekbir ile yücelt. | |||||
| 1329 | Kehf 1. Ayet (18:1:1) | اَلْحَمْدُ | الحمد | el-hamdu | hamdolsun | ح م د |
| Diyanet İşleri (Yeni) | Hamd, kuluna Kitab’ı (Kur’an’ı) indiren ve onda hiçbir eğrilik yapmayan Allah’a mahsustur. | |||||
| 1330 | Kehf 3. Ayet (18:3:3) | اَبَدًاۙ | ابدا | ebedâ(n) | sürekli olarak | أ ب د |
| Diyanet İşleri (Yeni) | 2,3,4. (Allah onu), katından gelecek şiddetli bir azap ile (inanmayanları) uyarmak, salih ameller işleyen mü’minleri, içlerinde ebedî olarak kalacakları güzel bir mükâfat (cennet) ile müjdelemek ve “Allah, bir çocuk edindi” diyenleri de uyarmak için dosdoğru bir kitap kıldı. | |||||
| 1331 | Kehf 5. Ayet (18:5:3) | بِه۪ | به | bihi | bu hususta | بِه۪ |
| Diyanet İşleri (Yeni) | Bu konuda ne kendilerinin, ne de atalarının hiçbir bilgisi yoktur. Ne büyük bir söz (bu) ağızlarından çıkan! Onlar ancak yalan söylüyorlar. | |||||
| 1332 | Kehf 7. Ayet (18:7:1) | اِنَّا | انا | innâ | şüphesiz biz | إِنَّ |
| Diyanet İşleri (Yeni) | İnsanların hangisinin daha güzel amel yaptığını deneyelim diye şüphesiz biz yeryüzündeki şeyleri ona bir zinet yaptık. | |||||
| 1333 | Kehf 7. Ayet (18:7:6) | ز۪ينَةً | زينة | zîneten | süs olsun diye | ز ي ن |
| Diyanet İşleri (Yeni) | İnsanların hangisinin daha güzel amel yaptığını deneyelim diye şüphesiz biz yeryüzündeki şeyleri ona bir zinet yaptık. | |||||
| 1334 | Kehf 10. Ayet (18:10:15) | اَمْرِنَا | امرنا | emrinâ | şu işimizden | أ م ر |
| Diyanet İşleri (Yeni) | Hani o gençler mağaraya sığınmışlardı da, “Ey Rabbimiz! Bize katından bir rahmet ver ve içinde bulunduğumuz şu durumda bize kurtuluş ve doğruluğa ulaşmayı kolaylaştır” demişlerdi. | |||||
| 1335 | Kehf 12. Ayet (18:12:9) | اَمَدًا۟ | امدا | emedâ(n) | süreyi | أ م د |
| Diyanet İşleri (Yeni) | Sonra onları uyandırdık ki, iki zümreden hangisinin bekledikleri süreyi daha iyi hesap ettiğini bilelim. | |||||
| 1336 | Kehf 15. Ayet (18:15:1) | هٰٓؤُ۬لَٓاءِ | هؤلاء | hâulâ-i | şunlar | هَٰذَا |
| Diyanet İşleri (Yeni) | 14,15. Kalkıp da, “Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbidir. O’ndan başkasına asla ilâh demeyiz. Yoksa andolsun ki saçma bir söz söylemiş oluruz. Şunlar, şu kavmimiz, O’ndan başka tanrılar edindiler. Onlar hakkında açık bir delil getirselerdi ya! Artık kim Allah’a karşı yalan uydurandan daha zalimdir?” dediklerinde onların kalplerine kuvvet vermiştik. | |||||
| 1337 | Kehf 15. Ayet (18:15:2) | قَوْمُنَا | قومنا | kavmunâ | şu kavmimiz | ق و م |
| Diyanet İşleri (Yeni) | 14,15. Kalkıp da, “Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbidir. O’ndan başkasına asla ilâh demeyiz. Yoksa andolsun ki saçma bir söz söylemiş oluruz. Şunlar, şu kavmimiz, O’ndan başka tanrılar edindiler. Onlar hakkında açık bir delil getirselerdi ya! Artık kim Allah’a karşı yalan uydurandan daha zalimdir?” dediklerinde onların kalplerine kuvvet vermiştik. | |||||
| 1338 | Kehf 16. Ayet (18:16:18) | اَمْرِكُمْ | امركم | emrikum | (şu) işinizden | أ م ر |
| Diyanet İşleri (Yeni) | (İçlerinden biri şöyle dedi:) “Mademki onlardan ve Allah’tan başkasına tapmakta olduklarından yüz çevirip ayrıldınız, o hâlde mağaraya çekilin ki, Rabbiniz size rahmetini yaysın ve içinde bulunduğunuz durumda yararlanacağınız şeyler hazırlasın.”[327] | |||||
| 1339 | Kehf 17. Ayet (18:17:1) | وَتَرَى | وترى | ve terâ | ve görürsün | ر أ ي |
| Diyanet İşleri (Yeni) | (Orada olsaydın) güneş doğduğunda onun; mağaralarının sağ tarafına kaydığını, batarken de onlara dokunmadan sol tarafa gittiğini görürdün. Kendileri ise mağaranın geniş bir yerinde idiler. Bu, Allah’ın mucizelerindendir. Allah, kime hidayet ederse işte o, doğru yolu bulandır. Kimi de şaşırtırsa, artık ona doğru yolu gösterecek bir dost bulamazsın. | |||||
| 1340 | Kehf 19. Ayet (18:19:24) | هٰذِه۪ٓ | هذه | hâżihi | şu | هَٰذَا |
| Diyanet İşleri (Yeni) | Böylece biz, birbirlerine sorsunlar diye onları uyandırdık. İçlerinden biri: “Ne kadar kaldınız”? dedi. (Bir kısmı) “Bir gün, ya da bir günden az”, dediler. (Diğerleri de) şöyle dediler: “Ne kadar kaldığınızı Rabbiniz daha iyi bilir. Şimdi siz birinizi şu gümüş para ile kente gönderin de baksın; (şehir halkından) hangisinin yiyeceği daha temiz ve lezzetli ise ondan size bir rızık getirsin. Ayrıca, çok nazik davransın (da dikkat çekmesin) ve sizi hiçbir kimseye sakın sezdirmesin.” | |||||
| 1341 | Kehf 21. Ayet (18:21:5) | اَنَّ | ان | enne | şüphesiz | أَنَّ |
| Diyanet İşleri (Yeni) | Böylece biz, (insanları) onların hâlinden haberdar ettik ki, Allah’ın va’dinin hak olduğunu ve kıyametin gerçekleşmesinde de hiçbir şüphe olmadığını bilsinler. Hani onlar (olayın mucizevî tarafını ve asıl hikmetini bırakmışlar da) aralarında onların durumunu tartışıyorlardı. (Bazıları), “Onların üstüne bir bina yapın, Rableri onların hâlini daha iyi bilir” dediler. Duruma hâkim olanlar ise, “Üzerlerine mutlaka bir mescit yapacağız” dediler. | |||||
| 1342 | Kehf 21. Ayet (18:21:9) | وَاَنَّ | وان | ve enne | ve şüphesiz | أَنَّ |
| Diyanet İşleri (Yeni) | Böylece biz, (insanları) onların hâlinden haberdar ettik ki, Allah’ın va’dinin hak olduğunu ve kıyametin gerçekleşmesinde de hiçbir şüphe olmadığını bilsinler. Hani onlar (olayın mucizevî tarafını ve asıl hikmetini bırakmışlar da) aralarında onların durumunu tartışıyorlardı. (Bazıları), “Onların üstüne bir bina yapın, Rableri onların hâlini daha iyi bilir” dediler. Duruma hâkim olanlar ise, “Üzerlerine mutlaka bir mescit yapacağız” dediler. | |||||
| 1343 | Kehf 21. Ayet (18:21:12) | رَيْبَ | ريب | raybe | şüphe | ر ي ب |
| Diyanet İşleri (Yeni) | Böylece biz, (insanları) onların hâlinden haberdar ettik ki, Allah’ın va’dinin hak olduğunu ve kıyametin gerçekleşmesinde de hiçbir şüphe olmadığını bilsinler. Hani onlar (olayın mucizevî tarafını ve asıl hikmetini bırakmışlar da) aralarında onların durumunu tartışıyorlardı. (Bazıları), “Onların üstüne bir bina yapın, Rableri onların hâlini daha iyi bilir” dediler. Duruma hâkim olanlar ise, “Üzerlerine mutlaka bir mescit yapacağız” dediler. | |||||
| 1344 | Kehf 28. Ayet (18:28:16) | ز۪ينَةَ | زينة | zînete | süsünü | ز ي ن |
| Diyanet İşleri (Yeni) | Sabah akşam Rablerine, O’nun rızasını dileyerek dua edenlerle birlikte ol. Dünya hayatının zînetini arzu edip de gözlerini onlardan ayırma. Kalbini bizi anmaktan gafil kıldığımız, boş arzularına uymuş ve işi hep aşırılık olmuş kimselere boyun eğme. | |||||
| 1345 | Kehf 29. Ayet (18:29:21) | بِمَٓاءٍ | بماء | bimâin | bir su ile | م و ه |
| Diyanet İşleri (Yeni) | De ki: “Hak, Rabbinizdendir. Artık dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin.” Biz zalimlere öyle bir ateş hazırladık ki, onun alevden duvarları kendilerini çepeçevre kuşatmıştır. (Susuzluktan) feryat edip yardım dilediklerinde, maden eriyiği gibi, yüzleri yakıp kavuran bir su ile kendilerine yardım edilir. O ne kötü bir içecektir! Cehennem ne korkunç bir yaslanacak yerdir.[328] | |||||
| 1346 | Kehf 30. Ayet (18:30:1) | اِنَّ | ان | inne | şüphesiz | إِنَّ |
| Diyanet İşleri (Yeni) | Gerçek şu ki, iman edip iyi işler yapanlara gelince, elbette biz iyi iş yapanların ecrini zayi etmeyiz. | |||||
| 1347 | Kehf 32. Ayet (18:32:4) | رَجُلَيْنِ | رجلين | raculeyni | şu iki adamı (ki) | ر ج ل |
| Diyanet İşleri (Yeni) | Onlara şu iki adamı örnek ver: Onlardan birine iki üzüm bağı vermiş, bağların çevresini hurmalarla donatmış, ikisinin arasına da bir ekinlik koymuştuk. | |||||
| 1348 | Kehf 34. Ayet (18:34:7) | يُحَاوِرُهُٓ | يحاوره | yuhâviruhu | konuşurken | ح و ر |
| Diyanet İşleri (Yeni) | Derken onun büyük bir serveti oldu. Arkadaşıyla konuşurken ona dedi ki: “Benim malım seninkinden daha çok. Adamlardan yana da senden daha üstünüm.” | |||||
| 1349 | Kehf 37. Ayet (18:37:6) | اَكَفَرْتَ | اكفرت | ekeferte | inkar mı ediyorsun? | ك ف ر |
| Diyanet İşleri (Yeni) | Arkadaşı, ona cevap vererek dedi ki: “Seni topraktan, sonra bir damla döl suyundan yaratan, sonra da seni (eksiksiz) bir insan şeklinde düzenleyen Allah’ı inkâr mı ediyorsun?” | |||||