Bu ayet Hafs Mushafı sırasına göre baştan
414, sondan
5823. ayet;
3. sure ve
Âl-i İmran Suresinin
121. ayetidir.
Âl-i İmran Suresi 121. ayetinin kelime sayisi
11, harf sayısı
49 ve toplam ebced değeri ise
4116 olarak hesaplanmıştır.
Âl-i İmran Suresinin toplam ebced değeri
1056696 olarak hesaplanmıştır. Ebced sayımlarında varsa ء Hemze harfi dahil olarak sayılmıştır. Bu sure
الم hurufu mukatta harfleriyle başlamaktadır. Bu ayette
ا (6)
ل (8)
م (6) bulunuyor.
واذ غدوت من اهلك تبوئ المؤمنين مقاعد للقتال والله سميع عليم
واذغدوتمناهلكتبوئالمؤمنينمقاعدللقتالواللهسميععليم
Ve-iż ġadevte min ehlike tubevvi-u-lmu/minîne mekâ’ide lilkitâl(i)(k) va(A)llâhu semî’un ‘alîm(un)
Hani sen mü’minleri (Uhud’da) savaş mevzilerine yerleştirmek için, sabah erken ailenden (evinden) ayrılmıştın. Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.
Bu âyetler, Uhud Savaşı’yla ilgili olup 120. âyette yer alan sabretme ve disiplinli davranma tavsiyelerine uyulmadığı takdirde neler olabileceğini müslümanlara göstermek ve bundan ders almalarını sağlamak için savaş günlerinde cereyan eden bazı önemli olayları hatırlatmaktadır.
Uhud, Medine’nin yaklaşık 7,5 km. kuzeyindeki meşhur dağın ismi olup savaş bu dağın eteklerinde meydana geldiği için bu adı almıştır. Uhud Savaşı, hicretin 3. yılında (625) ve Bedir Savaşı’ndan yaklaşık on beş ay sonra şevval ayının ortalarında cumartesi günü meydana gelmiştir. Kureyşliler Bedir Savaşı’ndaki (624) yenilginin ve kaybettikleri yakınlarının intikamını almak maksadıyla Ebû Süfyân’ın kumandasında, çeşitli Arap kabilelerinden oluşan 3000 kişilik bir orduyla Medine üzerine yürüyerek şehrin kuzeyindeki Uhud dağı yakınlarında bir yerde mevzilendiler. Durumu haber alan Hz. Peygamber arkadaşlarını toplayıp şehrin içinde kalarak savunma savaşı veya dışarı çıkarak meydan muharebesi yapma konusunda onlarla istişare etti. Hz. Peygamber ve tecrübeli sahâbîler Medine içinde kalıp savunma savaşı yapma taraftarıydılar. Münafıkların reisi Abdullah b. Übey b. Selûl de aynı kanaatte idi. Bu görüşü benimseyenler, Medine’nin tabii durumunun savunmaya elverişli olduğunu, şehir içerisinde düşmanı kuşatmanın daha kolay olacağını ve böyle bir savaşta kadın ve çocukların da yardım edebileceklerini söyleyerek tezlerini savundular. Fakat özellikle Bedir Savaşı’na katılmamış olan genç sahâbîler düşmanı Medine dışında karşılamak ve meydan savaşı yapmak istediler. Bunların ısrarlı istekleri üzerine Hz. Peygamber şehrin dışına çıkmaya karar verdi, 1000 kişilik bir ordu hazırladı, zırhını giyerek ordusunun başına geçti. Durumun ciddiyetini sonradan kavramış olan gençler Hz. Peygamber’in ictihadına aykırı bir görüşte ısrar edip onu istemediği bir işe razı ettikleri için pişman oldular, bu durumu Hz. Peygamber’e arzettilerse de Resûlullah, “Bir peygamber zırhını giydikten sonra, Allah (onunla düşmanı arasında) hükmünü verinceye kadar savaşmadan onu çıkarması doğru değildir” buyurdu (Buhârî, “İ‘tisâm”, 28; Müsned, III, 351).
Hz. Peygamber ordusuyla düşmanı karşılamak üzere Medine dışına çıktı, Şavt denilen yere geldiklerinde münafıkların reisi Abdullah b. Übey “Muhammed bizi dinlemedi, çoluk çocuğu dinledi, bizim görüşümüz bu değildi” diyerek 300 kişilik taraftarıyla birlikte ordu saflarından çekildi. Bu durum müslümanlar üzerinde olumsuz etkisini gösterdi, karışıklıklara sebep oldu. Nerede ise Harîseoğulları ile Selemeoğulları da bunların etkisinde kalıp ordu saflarını terkedeceklerdi. Ancak Allah’ın yardımı ve sahâbenin kararlılığı sayesinde bu düşünceden vazgeçtiler (122. âyette bozulup çekilmeye yüz tuttuğu bildirilen iki bölük bunlardır). Hz. Peygamber kalan 700 kişi ile yoluna devam etti. Uhud’a vardığında dağı arkalarına, düşmanı karşılarına alacak şekilde ordusunu düzenledi. Ancak burada düşmanın sızabileceği bir geçit daha vardı, oraya da Abdullah b. Cübeyr komutasında elli kişilik bir okçu birliğini yerleştirdi ve onlara şu tâlimatı verdi: “Oklarınızla bizi savunun, sakın arkamızdan gelmelerine izin vermeyiniz, yensek de yenilsek de hiçbir şekilde yerinizden ayrılmayınız, kuşların etlerimizi gagaladığını görseniz bile sakın yerinizi terketmeyiniz!” (Buhârî, “Cihâd”, 164; İbn Kesîr, II, 91).
Müslümanlar, gerek savaşçı sayısı gerekse silâh gücü bakımından kendilerinden kat kat üstün olan düşman ordusuyla savaşa tutuştular. Başlangıçta İslâm ordusu üstün duruma geçti ve düşmanı bozguna uğrattı. Ancak bu başarıyı kesin zafere ulaşıncaya kadar devam ettirmeleri gerekirken askerler savaş sonuçlanmadan ganimet toplamaya başladılar. Hz. Peygamber’in geçidi korumakla görevlendirdiği okçular da arkadaşlarının kaçan düşmanın bıraktığı ganimeti topladıklarını görünce, kumandanları Abdullah b. Cübeyr’in ısrarlı uyarılarına ve Hz. Peygamber’in kesin emrini hatırlatmasına rağmen, ganimet toplayanlara katılmak üzere yerlerini terkettiler. Kumandanın yanında sadece birkaç kişi kalmıştı.
Böyle bir fırsatı yakalamak için pusuda bekleyen düşman süvarilerinin kumandanı Hâlid b. Velîd, derhal harekete geçip dağın çevresini dolaşarak bu geçitten saldırıya başladı, kendisine karşı geçidi savunmakta olan Abdullah b. Cübeyr’i yanındaki birkaç okçu ile birlikte kılıçtan geçirerek İslâm ordusuna arkadan saldırdı. İki kuvvet arasında kalan İslâm ordusu şaşırıp neye uğradığını bilemedi, müminler Hz. Peygamber’in çevresinden dağılıp kaçmaya başladılar. Bu arada dağılmış olan Mekke ordusu toparlandı ve geri dönerek saldırıya geçti. Hz. Peygamber’in yanında düşmana karşı cesaretle savaşan çok az müslüman kalmıştı. Bu durum savaşın müslümanların aleyhine dönmesine sebep oldu. Hz. Peygamber’in yanındaki müslümanlar, onun hayatını korumak için her şeyi göze alıp ölüm kalım savaşı vermelerine rağmen Hz. Peygamber alnından ve yanağından yaralanmış, daha önce düşman tarafından kazılmış olan bir çukura düşmüş, bu arada dişi de kırılmıştı. Resûlullah yüzünden akan kanları silmeye çalışırken şöyle diyordu: “Peygamberlerini yaralayan bir kavim nasıl iflâh olur?” (Buhârî, “Megāzî”, 21; Müslim, “Cihâd”, 104). Bununla beraber o, düşmanlarını lânetlemiyor, aksine onların hidayete ermeleri için dua ediyordu. Tam bu esnada Resûlullah’ın şehit olduğu söylentisi yayılmaya başladı. Sahâbe bu söylentiden o derece etkilendi ki Hz. Peygamber’i kahramanca savunanlar bile cesaretlerini yitirdiler ve onun yanında sadece birkaç fedakâr müslüman kaldı. Sahâbeden biri Hz. Peygamber’in sağ olduğunu görünce “İşte Allah’ın resulü burada!” diye bağırmaya başladı. Hz. Peygamber’in yaşamakta olduğunu haber alan müslümanlar tekrar onun etrafında toplandılar ve dağın emin bir yerine çekildiler.
Ebû Süfyân kumandasındaki Kureyş ordusu Hz. Peygamber’in öldürüldüğü haberine aldanıp işin bittiğini zannettiği için bu fırsatı değerlendirerek müslümanları takip etmeyi düşünememişti. Düşmanın bu durumunu farketmiş olan Hz. Peygamber bunu, düşmanın kendisinden uzaklaştırılması için Allah Teâlâ tarafından verilmiş bir fırsat olarak değerlendirmiş ve kendisinin sağ olduğunu müslümanlara duyurmak isteyen Kâ‘b b. Mâlik’i susturmuş, böylece düşmanın yeni bir saldırıya geçmesini önlemişti. Gerçekten müslümanlar perişan bir şekilde dağılmışlar, Kureyşliler’in önlerine çıkacak hiçbir engel kalmamıştı; kazandıkları zaferi sonuna kadar götürebilirlerdi. Fakat Allah peygamberini ve müslümanları korumuştu (Uhud Savaşı hakkında bilgi için bk. İbn Hişâm, es-Sîretü’n-nebeviyye, III, 64 vd.; İbn Kesîr, II, 90-91).
Hani sen sabah erkenden müminleri savaş mevzilerine yerleştirmek için ailenden ayrılmıştın. Allah duyandır, bilendir.
Bu ayette Uhud savaşı öncesinde bir savaş stratejisi olarak Hz. Muhammed’in 50 okçuyu, Okçular Tepesi denen ve stratejik önemi olan bir tepeye yerleştirmek için evinden erken çıkışı hatırlatılmaktadır.
Hatırla o günü, ey Peygamber, inananları savaş düzenine sokmak için sabah erkenden evinden çıkmıştın. Allah her şeyi işitendir; her şeyi bilendir.
Hani! Sen, mü'minleri savaş düzenine sokmak için, sabah erkenden ailenden ayrılmıştın. Allah, Her Şeyi Duyan'dır, Her Şeyi Bilen'dir.
1. Mü'minler yalnız Allah'a tevekkül2 etsinler.
(Ey Resulüm!) Hani Sen, (Uhud Muharebesi’nde) mü’minleri savaş için duracakları yerlere yerleştirmek üzere, erkenden evinden ve ailenden ayrılmıştın. Allah hakkıyla İşiten, her şeyi Bilendir.
An o zamanı, hani insanları savaş yerlerine yerleştirmek için sabahleyin erkenden ailenden ayrılmıştın ve Allah duyuyordu, biliyordu bunu.
Ey peygamber! Hatırla o günü ki; mü'minleri Uhud savaşı düzenine sokmak için, sabah erkenden evinden çıkmıştın. Allah konuştuklarınızı işitiyor ve her iki tarafın da durumlarını çok iyi biliyordu.
Hani sen, sabah erkenden mü'minleri savaş mevzilerine yerleştirip savaş düzenine koymak için ailenden ayrılmıştın. Allah konuştuklarınızı işitiyor, yaptıklarınızı biliyordu.
Hani sen, mü'minleri çarpışma yerlerine yerleştirmek üzere erkenden ailenin yanından ayrılmıştın. Allah işiten ve bilendir.
121.İbnu Ebi Hatim ve Ebu Ya`la`nın Misver bin Mahrame`den onun da Abdurrahman bin Avf (r.a.)`tan rivayetlerine göre bu ve devamında gelen bazı ayeti kerimeler Uhud savaşı hakkında indirilmiştir.
Hani sen, mü'minleri savaşmak için elverişli yerlere yerleştirmek için evinden erkenden ayrılmıştın. Allah işitendir, bilendir.
(Ey Rasûlüm), bir vakit erkenden Medîne'deki ailenden çıkmış, savaş için müminleri elverişli yerlere yerleştiriyordun. Allah, sözlerinizi işitir ve niyyetlerinizi bilir.
Hatırla o anı ki; sabahleyin evinden çıkıp müminleri savaş için uygun yerlere yerleştiriyordun. Ve Allah (konuştuklarınızı) işitiyor (ve iki grubun fikir ayrılığını) biliyordu.
Hani, sen çarpışmak için, inanlılara bir yer ayırmak üzere sabahleyin evinden dışarı çıkmıştın ya, Allah işitici, Allah bilici
(Ey Muhammed!) Hani bir vakit, (Uhud muharebesinde) inananları savaş düzenine sokmak (ve savaşta duracakları yere yerleştirmek) için sabah erkenden ailenden/evinden ayrıldığında Allah (olup bitenleri) hakkıyla duyuyor ve biliyordu.
Ayette Uhud savaşı için Allah Resul’ünün okçu birliğini Uhud tepesine konuşlandırdığı gün anlatılıyor.
Sen inananları savaş için duracakları yerlere yerleştirmek üzere, erkenden evinden ayrılmıştın. Allah işitir ve bilir.
Hani sen, sabah erkenden müminleri savaş mevzilerine yerleştirmek için ailenden ayrılmıştın...-Allah, hakkıyle işiten ve bilendir.-
Hani sen, sabah erkenden ailenden ayrılarak inananları savaşta tutacakları noktalara yerleştiriyordun. Elbette ALLAH İşitir, Bilir.
Hani sen sabah erkenden müminleri savaş mevzilerine yerleştirmek için ailenden ayrılmıştın. Allah, hakkıyla işiten ve bilendir.
Hani bir vakit erkenden ehlinden çıkmıştın mü'minleri muharebe için elverişli mevki'lere yerleştiriyordun ve Allah idi bir işiden, bilen
Hani sen, mü'minleri muhaarebeye elverişli yerlerde ta'biye etmek üzere erkenden ailenden (Medîneden) ayrılmışdın, Allah hakkıyle işidendi, (her şey'i) kemâliyle bilendi.
(Habîbim, yâ Muhammed!) Hani, mü'minleri (Uhud'da) savaş için mevzi'lere yerleştirmek üzere âilenden erkenden ayrılmıştın. Allah ise, Semî' (neler söylediğinizi işiten)dir, Alîm (ne düşündüğünüzü bilen)dir.
İnananları savaş düzeninde, yerlerine yerleştirmek için sabah erkence evinden ayrılmıştın. Allah en iyi işiten ve her şeyi bilendir.
Hani sen kıtal için [⁵] mü/minlere bir mahal [⁶] tertip etmek üzere bir sabah ailenin arasından ayrılmış idin. Allah sözlerinizi işitir, niyetlerinizi hakkiyle bilir.
[5] Uhut Gazvesinde, yahut Bedir ve Ahzap Gazvelerinde.[6] Tâbiye mahalli olacaktır.
Hani sen iman edenleri savaş için duracakları yerlere yerleştirmek üzere sabah erkenden ailenden ayrılmıştın. Allah da işitendi, bilendi.
Ey Muhammed, hatırla: Hani sen Müslümanları Uhud dağının eteklerindesavaşa elverişli mevzilere yerleştirmek üzere, sabah erkenden hanımlarınla vedalaşarak ailenden ayrılıp yola çıkmıştın. Allah, bütün olup bitenleri işitmekte ve bilmekteydi.
Hani, Savaş için uygun yerlere Müminler’i yerleştirmek üzere ailenden erkence ayrıldın.
Allah bilen işitendir.
(Ey Muhammed!) Sen, mü’minleri savaş mevzilerine yerleştirmek için sabah erkenden evinden (Uhud’a) doğru yola çıktığında, Allah her şeyi hakkıyla işitiyor ve biliyordu.1
1 Bu iki ayette Uhud Savaşı hatırlatılmıştır. Bir Çarşamba günü müşrikler Ebu Süfyan kumandasında Medine civarında Uhud Dağına inmişlerdi. Rasulullah (s.a.v) Ashabı ile istişare etti. Abdullah b. Übeyy b. Selûlü de çağırmıştı. Abdullah ve Ensar’ın birçoğu; “Ey Allah’ın Rasulü Medine’de dur, çıkma, biz şimdiye kadar her hangi bir düşmana çıktıksa musibete uğradık ve fakat her hangi bir düşman da üzerimize geldiyse biz de onları musibete düşürdük, sen içimizde iken daha neler olur? Binaenaleyh bırak onları, şayet kalırlarsa fena bir mevkide kalmış olurlar ve eğer üzerimize gelirlerse erkekler yüz yüze harp eder, kadınlar, çocuklar da taşa tutarlar, kaçarlarsa fena halde perişan olur giderler” demişlerdi. Diğer bazıları da; “Şu köpeklere karşı çıkalım, kendilerinden korktuk zannetmesinler” dediler. Bunun üzerine Rasulullah (s.a.v): “Ben rüyamda gördüm etrafımda bir sığır boğazlanıyordu, bunu hayra yordum, kılıcımın ucunda bir gedik gördüm, bunu da bir hezimete yordum ve gördüm ki sanki ben muhkem bir zırhlı gömleğe gönderildim, bunu da Medine diye yorumladım. Re’yiniz olursa Medine’de kalır ve onları bırakırsınız.” buyurdu. Buna karşı Müslümanlardan “Bedir” savaşına yetişememiş olan ve Uhud günü şehadetleri mukadder bulunan bir takım sahabe; “Ey Allah’ın Rasulü! Bizi kesinlikle düşmanlarımızın karşısına çıkar” dediler ve bunda ısrar ettiler. Bunun üzerine Rasulullah (s.a.v) de zırhını giydi. Giyinince ısrar edenler; “Biz ne kötü bir iş yaptık, Rasulullah (s.a.v)’e vahiy gelirken ona karşı rey’imizde ısrara kalkıştık” diye pişman oldular. Bunun üzerine: “Ey Allah’ın Rasulü! Ne düşünüyorsan öyle yap” dediler, Rasulullah (a.s.) da: “Bir Peygambere zırhını giyince harp etmeden onu çıkarması yaraşmaz” buyurdu ve Cuma günü Cuma namazından sonra bin kişi ile çıkıp Uhud’a doğru hareket etti. (Elmalılı)
VE [hatırla o günü ey Peygamber], inananları savaş düzenine sokmak için sabah erkenden evinden çıkmıştın. 90 Allah her şeyi işitiyor, her şeyi biliyordu,
Hani sen, müminleri savaş mevzilerine yerleştirmek üzere sabah evinden ayrılmıştın. Olup biten her şeyi Allah işitiyor ve biliyordu. 2/190, 8/4
Hani, sabahleyin mü’minleri savaş düzenine sokmak için evinden çıkmıştın.[652] Allah da tarifsiz bir biçimde her şeyi duyuyordu, her şeyi biliyordu;
[652] Allah Rasûlü’nün okçu birliğini Uhud tepeciğine konuşlandırdığı gün kastediliyor.
Hani bir vakit erkenden ehlinden ayrılmıştın. Mü'minler için savaşa elverişli mevziler hazırlıyordun. Ve Allah Teâlâ ise hakkıyla işiticidir, hakkıyla bilicidir.
Hani bir vakit, ey Resulüm, sen ailenden sabah erken ayrılmış, müminlere savaş mevzileri hazırlamak için yola çıkmıştın. Allah, semî ve alîmdir (hakkıyla işitir ve bilir).
Buradan itibaren Uhud savaşı vesilesi ile birtakım ilâhî buyruklar, müminlere ebediyyen ders vermek üzere tescil ediliyor. Hicretin 3. yılında Kureyş, Müslümanlara göre çok daha üstün bir kuvvetle Medine’ye saldırdı. Savaş pek zorlu geçti. Müslümanlar galip gelmişlerdi ki Hz. Peygamber (a.s.)’ın talimatını unutma ve ganimet peşine düşme sonucu, durum değişti. Müslümanlar yetmiş kadar şehit verdiler. Gâlibiyet ortada kaldı. Allah’ın hikmeti, müminlere çeşitli dersler vermek istedi.
Hani sen, erkenden ailenden ayrılmıştın, (Uhud'da) mü'minleri savaş üslerine yerleştiriyordun. Allah da işitendi, bilendi.
Bir sabah evinden çıkmış, müminleri savaşacakları yerlere yerleştiriyordun. Her şeyi dinleyen ve bilen Allah’tır.
Hani sen, savaş için müminleri elverişli yerlere yerleştirmek üzere evinden ayrılmıştın. Allah işiten ve bilendir.
Hani bir sabah erkenden ailenden ayrılmış, mü'minleri savaş mevzilerine yerleştirmek için yola çıkmıştın.(22) Allah ise herşeyi işitiyor, herşeyi biliyordu.
(22) Bu âyetten itibaren Uhud Savaşı ele alınmakta ve bu vesileyle bazı önemli dersler mü’minlerin dikkatine sunulmaktadır. Bedir’de uğradıkları yenilginin intikamını almak üzere büyük bir kuvvet toplayan müşrikler, Hicretin üçüncü yılında Medine’ye saldırmışlardı. Müslümanlar, sayıca az olmalarına rağmen, kısa sürede üstünlüğü ele geçirmişler; ancak, savaşın sona erdiğini zanneden okçular, Hz. Peygamberin emrine rağmen yerlerini terk edince durum tersine dönmüştü. Münafıkların hal ve hareketleri de savaşın seyri içinde önem taşıyan hususlar arasındaydı; aslında, bu savaş, münafıkların o güne kadar bir ölçüde sakladıkları tereddüt ve düşmanlıkları da açığa vurması bakımından önem taşımaktaydı.
Hani, sen ailenden erkenden ayrılmıştın da müminleri savaş için tutulması gereken noktalara yerleştiriyordun. Allah her şeyi çok iyi duyar, çok iyi bilir.
daħı ol vaķt kim irte gittüñ ķavmuñdan; indüreseñ mü’minleri duraķ yirlere, çalış içün ya'nį uḥud śavaşı vaķtında. daħı Tañrı işidicidür bilicidür.
Ẕikr eyle ol vaḳtı ki göçdüñ ehlüñden, yaraḳlarduñ mü’minleri oturacaḳyirlere ṣavaş içün. Tañrı Ta‘ālā işidicidür, bilicidür.
(Ya Rəsulum!) Sən müharibədən ötrü mö’minlərə (əlverişli) mövqelər hazırlamaq üçün sübh vaxtı öz ailəndən ayrılıb (Mədinədən Ühüdə) getdiyin vaxtı (yadına sal)! Şübhəsiz ki, Allah (hər şeyi) eşidəndir, biləndir!
And remember when thou settest forth at daybreak from thy housefolk to assign to the believers their positions for the battle, Allah was Hearer, Knower.
Remember that morning Thou didst leave Thy household (early) to post the faithful at their stations for battle:(442) And Allah heareth and knoweth all things:*
442 The Battle of Uhud was a great testing time for the young Muslim community. Their mettle and the wisdom and strength of their Leader were shown in the battle of Badr (
3:13 and note), in which the Makkan Pagans suffered a crushing defeat. The Makkans were determined to wipe off their disgrace and to annihilate the Muslims in Madinah. To this end they collected a large force and marched to Madinah. They numbered some 3,000 fighting men under Abu Sufyan , and they were so confident of victory that their women-folk came with them, and showed the most shameful savagery after the batde. To meet the threatened danger the Muslim Leader, Muhammad Mustafa , with his usual foresight, courage, and initiative, resolved to take his station at the foot of Mount Uhud , which dominates the city of Madinah some three miles to the north. Early in the morning, on the 7th of Shawwal, A.H. 3 (January, 625), he made his dispositions for battle. Madinah winters are notoriously rigorous, but the warriors of Islam (700 to 1000 in number) were up early. A torrent bed was to their south, and the passes in the hills at their back were filled with 50 archers to prevent the enemy attack from the rear. The enemy were set the task of attacking the walls of Madinah, with the Muslims at their rear. In the beginning the battle went well for the Muslims. The enemy wavered, but the Muslim archers, in disobedience of their orders, left their posts to join in the pursuit and share in the booty. There was also treachery on the part of the 300 "Hypocrites" led by Abdullah ibn Ubai, who deserted. The enemy took advantage of the opening left by the archers, and there was severe hand-to-hand fighting, in which numbers told in favour of the enemy. Many of the Companions and Helpers were killed. But there was no rout. Among the Muslim martyrs was the gallant Hamza, a brother of the Prophet's father. The graves of the martyrs are still shown at Uhud. The Messenger himself was wounded in his head and face, and one of his front teeth was broken. Had it not been for his firmness, courage, and coolness, all would have been lost. As it was, the Prophet, in spite of his wound, and many of the wounded Muslims, inspired by his example, returned to the field next day, and Abu Sufyan and his Makkah army thought it most prudent to withdraw, Madinah was saved, but a lesson in faith, constancy, firmness, and steadfastness was learnt by the Muslims. (R).