Bu ayet Hafs Mushafı sırasına göre baştan
4491, sondan
1746. ayet;
45. sure ve
Câsiye Suresinin
18. ayetidir.
Câsiye Suresi 18. ayetinin kelime sayisi
13, harf sayısı
56 ve toplam ebced değeri ise
4281 olarak hesaplanmıştır.
Câsiye Suresinin toplam ebced değeri
153393 olarak hesaplanmıştır. Ebced sayımlarında varsa ء Hemze harfi dahil olarak sayılmıştır. Bu sure
حم hurufu mukatta harfleriyle başlamaktadır. Bu ayette
ح (0)
م (4) bulunuyor.
ثم جعلناك على شريعة من الامر فاتبعها ولا تتبـع اهواء الذين لا يعلمون
ثمجعلناكعلىشريعةمنالامرفاتبعهاولاتتبـعاهواءالذينلايعلمون
Śumme ce’alnâke ‘alâ şerî’atin mine-l-emri fettebi’hâ velâ tettebi’ ehvâe-lleżîne lâ ya’lemûn(e)
Sonra da seni din işi konusunda açık bir yola koyduk. Sen ona uy, bilmeyenlerin heva ve heveslerine uyma.
Din ve şeriat ilk defa Hz. Muhammed’e gelmiş değildir, daha önce gelip geçmiş binlerce peygamber vasıtasıyla Allah özü aynı, detayları farklı dinler göndermiş, bir yoruma göre aynı olan öze din (hatta İslâm), farklı olan detaylara, amelî hükümlere, kulluk şekillerine sosyal ve hukukî düzenlemelere de şeriat denilmiştir. Son peygambere ve ondan sonra gelecek olan bütün insanlara gönderilen İslâm dini ve şeriatı, bütün diğer dinleri vahyeden Allah’tan gelmiştir. Ona yalnızca diğer insanlar değil peygamber de uymak zorundadır. Günlük dilde şeriat kelimesi, yalnızca vahyedilen dini değil, bundan ictihad yoluyla çıkarılmış hükümleri ve âlimler tarafından yapılan yorumları da ifade etmektedir. Peygamber gibi mâsum olmayan, ictihad ve yorumlarının isabetsiz olma ihtimali de bulunan âlimlerin ictihadları, hükmü kesin olan vahiy gibi bağlayıcı değildir; bunlar başka âlimler tarafından reddedilebilir, yerlerine yenileri konabilir.
Dinine uygun yaşayanların dostu ve koruyucusu Allah’tır. Hak dinden sapanlar da aralarında dostluk ve dayanışma birlikleri kurarlar; ancak hak dine uyulmaması halinde elde edilecek hiçbir menfaat, kazanç veya edinilecek dostlar kişiyi, Allah’ın cezasından kurtarmaya yetmez.
Sonra da seni iş (din) konusunda bir [şeriat] (kanun) sahibi kıldık. Sen ona uy; bilmeyenlerin isteklerine uyma!
[Şeriat] kelimesi Arap dilinde sözlük olarak “su kaynağına giden yol”, “insanların ırmaklardan ve benzeri şeylerden su almaya vardıkları yer” anlamına gelmektedir. Bu anlamıyla “şeriat”, suyun canlı hayat için vazgeçilmezliği noktasında insan hayatı için huzur ve sosyal refah yolunu gösteren ahlaki ve pratik hayata dair kurallar sistemini ifade eden “kanun”, “hukuk”, “dini ve dünyevî bir nizam”, “hayata dair emirler”, “ilkeler”, “esaslar”, “prensipler” gibi anlamlar içermektedir.,Vahye uymayla ilgili ayetler için bkz. Âl-i İmrân
3:103, dipnot 1.
Sonra sana da emrimizden bir yasa belirledik; artık ona uy, bilmeyenlerin arzularına uyma!
Sonra da seni buyruklardan apaçık bir şeriat¹ sahibi yaptık. Öyleyse ona uy! Bilmeyenlerin² hevalarına³ uyma.
1- Yol, yöntem, yasa. 2- Gerçeği kavramamış olanların. 3- Tutku, istek ve kuruntularına.
(Ey Resulüm!) Sonra Seni de (Hakk Dini ve huzur prensipleri) işinden bir şeriat üzere (memur) kıldık (görevlendirdik). Sen (her hususta) ona (İslam Şeriatına) tâbi ol ve asla bilmeyenlerin (cahillerin) nefsü hevâsına tâbi olma! (Ki İslam Dini Allah’ın adalet ve saadet hükümleridir.)
Sonra seni, dine ait bir şeriata sahip ettik, artık uy ona ve bilmeyenlerin dileklerine uyma.
Sonra da ey Muhammed! Seni her türlü iş ve yönetimde bir yol ve hakhukuk düzeni üzere görevlendirdik. Artık sen de o düzene uy, gerçekleri bilmeyenlerin boş arzu ve heveslerine uyma.
Bir de, seni, din, devlet, ekonomi, sosyal ve ferdî hayat ile ilgili bir şeriatı öğretmeye, yaşamaya, uygulamaya, benimsetmeye memur olarak hazırlayıp görevlendirdik. Bilmeyenlerin, bilgi toplumu olmayanların şahsî arzu ve ihtiraslarına, bâtıla uyma.
bk. Kur’ân-ı Kerim,
42:13-15.
Sonra seni de bu işte bir şeriat üzere kıldık. Ona uy ve bilmeyenlerin arzularına uyma.
Sonra seni bu emirden bir şeriat üzerine kıldık; öyleyse sen ona uy ve bilmeyenlerin heva (istek ve tutku)larına uyma.
Sonra (Ey Rasûlüm), seni dinden bir yol (şeriat) üzere görevli kıldık. Onun için sen o şeriata uy da, ilmi olmıyanların arzu ve isteklerine tabi olma.
Sonra seni vahiyden gelen bir şeriat (yasa) üzere koyduk. Sen artık o şeriata uy ve bilmeyen o cahillerin heva ve heveslerine uyma!
Sonra seni, din işinde bir yol üzere kıldık, sen o yolda gidesin, bilgisiz olanların uyma havalarına
Sonra (Ey Muhammed!) Sana da insanların uyacakları bir hayat sistemi (şeriat) verdik. O halde bu (yolu) izle ve (hakikati) bilmeyenlerin boş arzu ve heveslerine uyma!
Sonra seni de din konusunda bir şeriat sahibi kıldık, ona uy; bilmeyenlerin heveslerine uyma.
Sonra da seni din konusunda bir şeriat sahibi kıldık. Sen ona uy; bilmeyenlerin isteklerine uyma.
Kureyş ileri gelenleri Hz. Peygamber’i devamlı olarak atalarının dinine dönmeye çağırıyor ve bunda ısrar ediyorlardı. Âyet-i kerime uyulacak dinin İslâm olduğunu ve başka isteklere kapılmamak gerektiğini hatırlatmaktadır.
Sonra sana da din konusunda bir yasa verdik; sen ona uymalısın, bilmeyenlerin keyfine uyma.
Sonra (Ey Muhammed) seni din hususunda apaçık bir şeriat sahibi kıldık. Sen ona uy, bilmeyenlerin hevâ ve heveslerine uyma.
Sonra emirden bir şerîat üzere seni me'mur kıldık, onun için sen o şerîate ittiba' eyle de ılmi olmıyanların hevalarına uyma
Sonra (Habîbim) seni de (dîn) emr (in) den bir şeriatın üstüne me'mur kıldık. O halde sen ona tâbi' ol. Bilmezlerin hevâ (ve heves) lerine uyma.
Sonra da seni o emir hakkında (din husûsunda) bir şeriat (bir yol ve usûl) üzerinde kıldık.(1) Artık (sen) ona tâbi' ol; ve bilmeyenlerin (nefsânî) arzularına uyma!
(1)“O bürhân-ı Hakk (Hakk’ın delîli) ve sirâc-ı hakīkat (hakīkat güneşi olan Hz. Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm), öyle bir din ve şeriat göstermiştir ki; iki cihânın saâdetini te’mîn edecek desâtîri câmi‘dir (düsturları içinde toplamıştır). Ve câmi‘ olmakla berâber, kâinâtın hakāikını (hakīkatlerini) ve vezâifini(vazîfelerini) ve Hâlık-ı Kâinât’ın esmâsını ve sıfâtını (kâinâtın yaratıcısının isimlerini ve sıfatlarını), kemâl-i hakkāniyetle (dosdoğru) beyân etmiştir. İşte o İslâmiyet ve şeriat, öyle bir tarzda muhît (kuşatıcı) ve mükemmeldir ve öyle bir sûrette kâinâtı kendiyle berâber ta‘rîf eder ki, onun mâhiyetine dikkat eden elbette anlar ki; o din, bu güzel kâinâtı yapan zâtın, o kâinâtı kendiyle berâber ta‘rîf edecek bir beyannâmesidir ve bir ta‘rifesidir. Nasıl ki bir sarayın ustası, o saraya münâsib bir ta‘rife yapar. Kendini vasıflarıyla göstermek için, bir ta‘rife kaleme alır. Öyle de, din ve Şeriat-ı Muhammediye’de (asm) öyle bir ihâta (kuşatıcılık), bir ulviyet (yücelik), bir hakkāniyet görünüyor ki, kâinâtı halk ve tedbîr (yaratan ve idâre) edenin kaleminden çıktığını gösterir. O kâinâtı güzelce tanzîm eden kim ise, şu dîni güzelce tanzîm eden yine O’dur. Evet o nizâm-ı ekmel (kâinâttaki en mükemmel düzen), elbette bu nazm-ı ecmeli (en güzel bir tertîb olan İslâmiyet’i) ister.” (Zülfikār, 19. Mektûb, 91-92)
Sonra sana da (yeryüzünde) yapacağın işlerde takip edeceğin bir yol (şeriat) belirledik, o yola uy. Bilmeyenlerin arzularına uyma.
Sonra seni din işinde şeriat sahibi [⁵] kıldık. Artık sen buna tâbi ol [⁶], tevhidi bilmeyenlerin arzularına uyma.
[5] Veya seni dinin doğru ve açık bir yolunda tuttuk.[6] Bir şey bozmaksızın hem hakkında, hem başkalarında ahkâmını icra et.
Sonra seni de bu emirden (dinden) bir şeriat üzerinde kıldık; öyleyse sen ona uy ve bilmeyenlerin hevalarına uyma.
Sonra ey Muhammed, seni de bütün Peygamberlerin insanlığa getirdikleri bu dinde yeni bir hukuk düzeni, bir şeriat ile görevlendirdik ve hepinizi, kıyâmete kadar insanlığı aydınlatacak bu yasalara itaat etmekle yükümlü kıldık; o hâlde, ona uy, ilâhî hükümleri reddeden câhillerin arzu ve heveslerine uyma!
Sonra yine seni Emr’den bir yol / şeriat üzere kıldık.
Bundan böyle ona uy!
Bilmeyenlerin hevâlarına uyma!
Sonunda seni de buyruğumuzdan bir şeriat1 sahibi kıldık. Sen sadece ona uy ve sakın (hakkı) bilmeyenlerin arzularına uyma.2
1 Şerîat: İnsanların ırmaklardan su almaya vardıkları yer, açık ve geniş yol demektir. Din şeriatı da istiâre olarak Allah’ın bir toplum için gerekli olan “hukuk sistemini” göstermek için kullarına peygamberleri aracılığıyla gönderdiği ve onları hakka götüren yol yani “din”, anlamında kullanılır. Çünkü insanlar Allah’ın emirlerine ve rahmetine ancak onunla ulaşırlar. Şerîat’ın çoğulu “şerâyi” dir. Şerîat’ın eş anlamlısı olan “Şir’a” da sözlükte; yol, mezheb, metot, âdet, benzer, suya giden yol, anlamlarına gelir. Şir’a, şeriat şeklinde de kullanılmış olup aynı kökten geldikleri için ikisi de aynı anlama gelir. Mutasavvıflar; şir’anın dinin genel hükümleri yani şeriat, “minhac”ın ise; bir delil getirmeyip şeriatın da üzerinde olan, dinin en mükemmel yaşayış biçimi (!) olan “tarikatlar” olduğunu söylemişlerdir. Bu; tamamen mesnetsiz ve keyfi bir yorumdan ve yeni bir din icat etmekten başka bir şey değildir. Ancak şerîat kelimesi diğerlerine göre daha çok şöhret kazanmış, bütün emir ve yasakları ve diğer hükümleriyle “İslâm dini” karşılığında kullanılmıştır. Buna göre, “İslâm şeriatı” denildiği zaman daima; Allah’ın Muhammed (s.a.v) aracılığı ile insanlara gönderdiği “İslâm dini ve onun özellikle amele ilişkin hükümleri” anlaşılır. Şâri’; Şeriât koyan, teşrî’ ise; Şerîat koymak, kanun çıkarmak demektir. Âyetlerden anlaşıldığı üzere şerîat ve eş anlamlısı olan kelimeler, Allah’ın insanlar için koyduğu bütün hükümleri kapsamaktadır. Bu hükümleri koyanın bizzat Allah olması itibarıyla O’na “Şâri-i Hâkim” veya “Şâri-i Evvel” denildiği gibi, aynı isimler Hz. Peygamber için de kullanılır. Çünkü o da bir peygamber olarak, hükümler koymuş veya Kur’an’ın hükümlerini tamamlayıcı esaslar getiren “Şâri-i Sâni”dir. Ancak O’nun koyduğu hükümler vahyin kontrolü altındadır. O’ndan vahye aykırı bir söz, fiil veya takrir zuhur ederse, Allah bunu düzeltir. Yanlış olan veya değişmesi gereken hükmün yerini vahiy alır. Kur’an’da: “O, istek ve arzusuna göre konuşmaz. Onun (söyledikleri) vahiyden başka bir şey değildir.” (Necm: 3-4) buyurulur. İslâm Şerîatı temelde Kitap, Sünnet, İcmâ ve Kıyas delillerine dayanır ve müctehid imamlarca bir sistem halinde açıklanmıştır. Ebû Hanîfe, Şâfiî, Mâlik b. Enes ve Ahmed b. Hanbel’in temsil ettiği fıkıh ekolleri şer’î hükümleri bir bütünlük içinde sistemleştirdiler. Ana prensipler ortak olmakla birlikte ayrıntılarda farklı tefsir ve teviller İslâm hukukuna esneklik kazandırdı. Böylece çeşitli ülke ve kültür yapısı içinde yaşayan Müslümanlar bu esnekliklerden yararlanarak tercih ettikleri yönde İslâm’ı yaşama ve uygulama imkânı buldular. Bir hükmün İslâmî nitelik taşıması bu kaynaklardan birisine dayanmasına bağlıdır. İslâm’ın amele yönelik esaslarını kapsayan şerîat hükümlerini klâsik fıkıh kaynakları; “ibadetler, muâmeleler ve ceza hukuku” adı altında üç ana bölümde incelemiştir. “Bir imama inanıp bağlanmayı” inanç esası haline getiren “şîa”, kendine özgü, kapalı devre ve tek yanlı kaynaklara dayalı bir İslâm toplumu oluşturmuştur. Bazı Müslüman görünmek zorunda olanların da; Allah’ın indirdikleriyle hükmetmemek için İslâm’la şeriat’ın ayrı ayrı şeyler olduğunu söylemeleri ve bazılarının da fıkhı kabul etmeyerek kendilerince yeni bir mezheb, hatta din uydurmaları tenkite bile değmeyecek basitliktir. 2 Şeriat aslında mastardır. Sonra açık ve geniş yola isim yapılmış ve bu yola; “şer', şir'a ve şeriat” denilmiştir. Bu da dinde Allah’ın yolu için istiare edilmiştir. Burada (شَر۪يعَةٍ)de tenvin tazim içindir. Emir, din işi yahut Allah’ın emri demektir. Yani bu Kur’an’da beyan olunduğu üzere Allah’ın sana vahiy ettiği emir ve nehyinden bir büyük ve geniş yol, muazzam bir şeriat üzere seni memur ettik. Onun için o şeriate uy, kendini ona uydur da bilmeyenlerin hevalarına uyma. Zira Allah’ın ahkâmına ilmi bulunmayan veya ilmin gereklerine tâbi olmayan kimseler sırf kendi keyif ve heveslerinin arkasından koşarlar. Hevalar ise ferde göre değişir, İsraîl Oğulları gibi ihtilafa düşürür, Allah’ın gazabına götürür. Şerîat ise toplar, tevhit ile rızasına götürür. Şerîatı takip et de cahillerin hevalarına uyma. (Elmalılı)
Ve son olarak 17 [ey Muhammed,] seni [imanın] hedefini gerçekleştireceğin bir yola 18 koyduk: O halde bu [yolu] izle ve [hakikati] bilmeyenlerin 19 boş arzu ve heveslerine uyma.
Sonra sana emrimizden din ve dünya işleriyle ilgili konularda bir yol/şeriat gösterdik. Artık sen bu yolu izle sakın hak ve hukuk bilmeyenlerin yoluna uyma! 2/120, 5/48, 42/13
Son olarak seni de, (değişmeyen) evrensel buyruğun parçası olan (değişken) bir şeriat üzere kıldık:[4483] o yolu izle, sakın ha (kendini) bilmezlerin keyfî yargılarına uyma!
[4483] el-Emr, değişmez ilâhî yasaları temsil eden “evrensel buyruk”tur. Her yerde, her zaman ve mekânda aynıdır. Fakat o evrensel buyruktan bir parça olan şerîat, değişken ve tarihseldir. Mesela Musa ümmetine veya Muhammed ümmetine göre değişmiştir. (Benzer bir ibare ve tahlili için bkz:
42:52, not 67.)
Şeri‘at teriminin türetildiği şir‘a, kişiyi suyun kaynağına ya da kaynağa giden ana yola götüren tâli yol demektir. Yani insanı hayata (suya) bağlayan yola çıkaran tali yol. Kelime burada tüm peygamberlerin ortak kaynağına kendi zaman ve zeminlerinden açılan özgün yol ve yöntemleri ifade eder. “Şeriat” terimi sonradan, dinin kaynağı olan vahiylerden elde edilen pratik kurallar bütününe isim olmuştur.
Sonra seni (din) emrinden bir şeriat üzerine (memur) kıldık. Artık sen ona tâbi ol, bilmezler olanların hevâlarına tâbi olma.
Sonra din işinde, seni ayrı bir şeriat yoluna koyduk. Sen ona tâbi ol, gerçeği bilmeyenlerin keyiflerine uyma. [42, 13-15]
İsrailoğulları bütün insanlara yönelik din hizmetini yürütemeyince Allah bu hizmeti Hz. Muhammed (a.s.)’ın ümmetine verdiğini bildirmektedir.
Sonra seni de buyruk(umuz)dan bir şeriate (bir hukuk düzenine) koyduk. Sen ona uy, bilmeyenlerin keyiflerine uyma.
Sonra seni bir kurala (şeriata) göre görevlendirdik; sen ona uy; kendini bilmezlerin arzularına uyma.
Sonra sana da, emrimiz ile bir yol gösterdik. Ona uy. Bilmeyenlerin heveslerine uyma.
Biz seni dinde geniş bir yol üzere kıldık. Artık ona tâbi ol; bilmeyenlerin heveslerine uyma.
Daha sonra seni, iş ve yönetimde bir şerîat/bir yol-yöntem üzerine koyduk. Artık ona uy! Bilmeyenlerin keyifleri ardınca gitme!
andan eyledük seni bir yol üzere işden işinden pes uy aña daħı uyma nefsi dileklerine anlaruñ kim bilmezler.
Andan ṣoñra ḳılduḳ seni bir şerī‘at üzere dīn emrinde. Pes uy aña. Daḫıhevāsına uyma bilmeyen kişilerüñ.
Sonra (ya Rəsulum!) səni də dində şəriət sahibi (bir şəriət üzrə qaim) etdik. Sən ona (o şəriətə) tabe ol və (haqqı) bilməyənlərin nəfslərindən gələn istəklərə uyma! (Yoxsa özünü məhvə düçar edərsən! Peyğəmbər mə’sum olduğu üçün Muhəmməd əleyhissəlama göndərilən bu əmrlər əslində onun ümmətinə aiddir).
And now have We set thee (O Muhammad) on a clear road of (Our) commandment; so follow it, and follow not the whims of those who know not.
Then We put thee on the (right) Way(4756) of Religion: so follow thou that (Way), and follow not the desires of those who know not.*
4756 Shari'ah is best translated the "right Way of Religion", which is wider than the mere formal rites and legal provisions, which mostly came in the Madinah period, long after this Makkan verse had been revealed.