Hamd¹, kendisinde hiçbir çelişki olmayan Kitap'ı indiren Allah'a aittir.
Dosdoğru bir gözetici olarak; şiddetli azaba karşı uyarmak, erdemli ve doğru davranışlarda bulunan müminlere, en iyi karşılığın¹ onların olduğunu müjdelemek için katından indirdi.
Onlar, orada ebediyen kalıcıdırlar.
Ve “Allah, çocuk edindi.” diyenleri uyarmak için.
Buna dair kendilerinin de atalarının da hiçbir bilgileri yoktur. Çok büyük söz ediyorlar. Yalandan başka bir şey söylemiyorlar.
Onlar, bu söze inanmıyorlar diye, onların durumlarına üzüntünden neredeyse kendini harap edeceksin!
Biz, hangisinin daha iyi şeyler yapacağına sınav olsun diye, yeryüzünde olan şeyleri ilgi çekici yaptık.
Yeryüzünde olan güzellikleri kupkuru toprak haline getireceğiz.
Yoksa sen, Kehf ve Rakim¹ Ashabı'nın Bizim en şaşılacak ayetlerimizden² olduklarını mı sandın?
1- Mağara ve Yazıt/kitabe/yazılı levha arkadaşlarının. 2- Mucize, ibret, kanıt.
Gençler, mağaraya sığındıkları zaman şöyle demişlerdi: “Rabb'imiz, bize kendi katından bir rahmet ver. İşimizde doğru olanı yapma bilinci lütfet.
Böylece onları yıllar yılı mağarada dış dünyadan habersiz yaptık.
Sonra iki gruptan hangisinin kaldıkları süreyi daha iyi hesapladığını ortaya çıkarmak için, onları tekrar uyandırdık.
Biz, sana onların hikâyesini bütün gerçekliği ile anlatıyoruz. Onlar Rabb'lerine iman eden gençlerdi. Biz de onlara hidayeti¹ arttırdık.
1- Doğru yola yönelme bilinçlerini arttırdık.
Onların kalplerini pekiştirdik. Kıyam ederek¹: “Bizim Rabb'imiz, göklerin ve yeryüzünün Rabb'idir” dediler. Ondan başkasını asla ilah diye çağırmayız. Yoksa kesinlikle saçmalamış oluruz.
1- Müşrik yönetime başkaldırarak.
İşte bunlar, O'nun yanı sıra ilahlar edinenler bizim halkımızdır. Onların ilahlığını gösteren açık bir yetki belgesi getirselerdi ya! Allah'a karşı yalan uydurandan daha zalim kim olabilir?
Mademki onlardan ve Allah'tan başka kulluk ettikleri şeylerden ayrılmayı tercih ettiniz, o halde mağaraya sığının ki, Rabb'iniz size rahmetini açsın ve size destek olarak işlerinizi kolaylaştırsın.
Onlar, mağaranın geniş bir dehlizinde bulunurlarken, Güneş'in doğduğu zaman, mağaralarından sağa tarafa yöneldiğini, battığı zaman da sol tarafa doğru onları makaslayıp geçtiğini görürsün.¹ Bu Allah'ın âyetlerindendir.² Allah, kimi doğru yola iletirse³, işte o doğru yolu bulmuştur. Kimi de sapkınlıkta bırakırsa, artık onun için yol gösteren bir veli⁴ bulamazsın.
1- Güneş hiçbir durumda onların üzerlerine vurup onları rahatsız etmiyor. 2-Mucizelerindendir. 3- Kim hidayete iletilme koşullarına uygunsa. Hak edeni, dileyeni; doğru yolu bulma çabasında olanı. Allah, insanın yaptığı seçime göre uygun olan karşılığı vererek, sapkınlığı gerektiren şeyleri yapanı saptırır; doğru yola iletilmeyi gerektiren şeyleri yapanı da doğru yola iletir. Hidayet ve dalalet konusu insanın dilemesiyle ilişkilidir. Sorumluluk bütünüyle insana aittir. Ayetteki “Şâe” sözcüğü, “dilediğini” anlamının yanı sıra, “şey edeni”, “gayret göstereni”, “bir şey yapmak isteyeni” anlamlarına da gelmektedir. 4- Koruyucu, yardımcı, gözeten, destekleyici, yandaş.
Uykuda oldukları halde sen onları uyanık sanırsın. Ve biz onları sağ yanlarına ve sol yanlarına çeviririz. Köpekleri de avluda ön ayaklarını öne doğru uzatmıştı. Eğer sen onlarla karşılaşsaydın, gerisin geri kaçardın. Ve korkudan ürperirdin.
Ve böylece birbirlerine sorsunlar diye onları canlandırdık. Onlardan biri şu soruyu sordu: “Ne kadar kaldınız?” “Bir gün veya günün bir bölümü kadar.” dediler. Kimisi de: “Ne kadar kaldığınızı Rabb'iniz daha iyi bilir.” dedi. Sizden birisini, gümüş paranızla şehre gönderin. Hangi yiyeceği seviyorsanız ondan yiyecek getirsin. Ve sizi kimseye sezdirmemeye dikkat etsin.
Onlar sizi fark ederlerse, sizi taşa tutarlar veya kendi milletlerine¹ döndürürler. O zaman, kesinlikle ebediyen kurtuluşa eremezsiniz.
1- Yol, sünnet, inanç sistemi, uygarlık, yaşam biçimi.
Böylece, Allah'ın verdiği sözün gerçek olduğunu, o saat¹ hakkında hiç kuşku olmadığını bilmeleri için onları haberdar ettik. O zaman, onların durumu hakkında aralarında tartışıyorlardı.” Onların üzerlerine bir bina yapın; onların Rabb'leri, onları daha iyi bilir.” dediler. Düşünceleri kabul edilenler: “Onların üzerlerine bir mescid yapalım.” dediler.
“Onlar üç kişidir, dördüncüsü köpekleridir.” Diyecekler. Ğayba taş atar gibi¹ “Beş kişidir, altıncısı köpekleridir.” diyecekler, “Yedi kişidir, sekizincisi köpekleridir.” diyecekler. De ki: “Onların sayılarını Rabb'im daha iyi bilir. Onları pek az kimseden başkası bilmez.” Onlar hakkında, Kur'an'ın verdiği bilgi dışında onlarla tartışma. Onlar hakkında tartışan hiç kimseden de bir açıklama isteme.
1- Gerçek bilgiye sahip olmadan, zanda bulunarak.
Hiçbir şey için, “Ben, yarın bunu kesinlikle yapacağım.” deme.
Ancak, Allah'ın dilemesiyle yapacağım de. Ve unuttuğun zaman Rabb'ini an. Ve “Umulur ki Rabb'im beni en doğru olanı yapmaya yöneltir.” de.
Onlar, mağaralarında, üç yüz yıl kaldılar ve dokuz yıl ilave ettiler.¹
1- Bu sayı, tahmin yürütenlere aittir. Zira bir sonraki ayette böyle olduğu anlaşılmaktadır. Böyle tahmin edenlere bir sonraki ayette cevap verilmektedir.
De ki: “Onların ne kadar kaldıklarını en iyi Allah bilir.” Göklerin ve yerin bilinmezi yalnızca O'na aittir. En iyi gören ve en iyi işiten O'dur! Onlar için O'ndan başka veli¹ yoktur. O, hükümranlığına² kimseyi ortak etmez.
1- Sahip çıkacak, yardım edip koruyacak. 2- Egemenliğine, gaybı bilme gücüne.
Ve sen, Rabb'inin Kitap'ından sana vahyedileni oku! O'nun kelimelerini¹ değiştirecek yoktur. O'ndan başka sığınılacak da bulamazsın.
1- Takdir edilmiş hükmünü. “Allah'ın kelimeleri” deyimi “Allah'ın sözleri” anlamını değil, yarattığı şeyleri ve yaratma gücünü ifade etmektedir. Allah'ın sonsuz ilimi ve gücünü vurgulamaktadır.
Sabah akşam¹ O'nun yoluna yönelerek, Rabb'ine çağrıda bulunanlarla beraber olmada sabırlı ol. Dünya hayatının çekiciliğine kanarak gözlerini onlardan ayırma. Kalbini² zikrimizden gafil kıldığımız³, tutkularına uymuş, işi aşırılık olan kimseye boyun eğme. ⁴
1- Her zaman, sürekli, gün boyu. 2- Kavrama ve düşünme yetisini. 3- Öğütlerimizi umursamayanları. 4- Toplumun ileri gelenlerinin beğenisi için, yoksul, yoksun ve güçsüz olanları ikinci planda bırakacak bir davranış içine girme. 6:52.
De ki: “Hakk¹ Rabb'inizdendir. O halde dileyen iman etsin, dileyen küfretsin.” Kuşkusuz Biz, zalimler için bir ateş hazırladık. Çadır gibi onları kuşatan. Eğer yardım isterlerse, erimiş maden gibi yüzleri haşlayan bir su yağdırılır. O ne kötü bir içecektir! Ve ne kötü bir barınma yeridir.
1- Gerçeği kesin olarak bildiren mesaj.
Gerçek şu ki; iman edip sâlihâtı¹ yapanlara gelince, Biz, iyi bir iş yapan hiç kimsenin yaptığını karşılıksız bırakmayız.
1- Bozuk olan şeyi düzeltmeye çalışmak, düzeltici olmak, yapıcı olmak, düzeltmeye teşvik etmek, iyiye yönlendirmek.
İşte onlara Adn Cennetleri vardır. Onların içinden nehirler akar. Orada, altından bileziklerle süslenirler. İnce ve kalın ipekten yeşil elbiseler giyerler. Orada tahtlar üzerine yaslanırlar. Ne güzel bir karşılık ve ne iyi bir ağırlanma yeri!
Onlara iki adamın durumunu örnek ver. Bunlardan birine her türlü üzümden iki bahçe yaptık. Ve bu iki bahçenin çevresini hurmalıklarla donattık. Aralarında da ekinlikler bitirdik.
İki bahçenin ikisi de hiçbir şey eksik bırakmadan meyvelerini verdi. Ve aralarında bir nehir akıttık.
Ve onun serveti oldu. Arkadaşı ile konuşurken: “Ben malca senden daha zenginim, insan sayısınca da senden daha güçlüyüm.” dedi.
Ve o kendisine yazık ederek bahçesine girdi: “Ben, bunun hiçbir zaman yok olacağını sanmıyorum.” dedi.
Kıyametin kopacağını sanmıyorum. Eğer böyle bir şey olur da Rabb'ime döndürülürsem, mutlaka orada bundan daha hayırlısını bulurum.
Tartışmaya girdiği arkadaşı ona: “Seni topraktan, sonra bir nutfeden yaratan, sonra da seni insan şekline sokana nankörlük mü ediyorsun?”
Oysa benim Rabb'im Allah'tır. Ve ben Rabb'ime kimseyi ortak koşmam.
Her ne kadar beni mal-mülk ve evlat bakımından eksik görüyorsan da bahçene girdiğin zaman: “Allah ne dilerse o olur, Allah'tan başka hiçbir güç yoktur.” deseydin ya!
Belki Rabb'im, bana senin bahçenden daha hayırlısını verir. Ve seninkinin üzerine de gökten felaketler gönderir de verimsiz, kupkuru bir toprak olur.
Veya onun suyu yerin dibine çekilir de artık onu çıkarmaya asla gücün yetmez.
Onun ürünleri kuşatılıp bitirildi. Ve çardakları üzerine yıkılmıştı. Yaptığı harcamalara üzülerek ellerini ovuştururken, “Keşke ben Rabb'ime hiçbir şeyi ortak koşmasaydım.” diyordu.
Allah'tan başka kendisine yardım edecek kimseler olmadı. Ve kendi kendisini de koruyamadı.
İşte bu durumda velilik¹, gerçek olarak yalnızca Allah'a aittir. O, ödüllendirme bakımından da en hayırlı olandır. Sonuç bakımından da en hayırlı olandır.
1- Koruyucu, yardımcı, gözeten, destekleyici, yandaş. Çevirilerde “Veli” ve velinin çoğulu olan “evliya” sözcüğüne “dost” olarak anlam verilmektedir. Oysaki bu sözcük, etik anlamıyla dostluğu değil; siyasi bağlamda yönetme, koruma, gözetilme anlamına gelmektedir.
Dünya hayatının neye benzediğine dair şu örneği ver: o, gökten indirdiğimiz su ile yeryüzünde yeşeren ve daha sonra çer çöp olup rüzgârla sağa sola savrulan bitki gibidir. Allah'ın Her Şeye Gücü Yeter.
Mal ve çocuklar, dünya hayatının süsüdür. Kalıcı olan iyi işler ise Rabb'inin yanında daha değerlidir. Ümit bağlama yönünden de daha değerlidir.
O gün dağları yürüteceğiz. Ve yeryüzünü dümdüz görürsün. Hiç kimseyi bırakmaksızın onların tamamını¹ mahşerde toplarız.
Saf saf Rabb'ine arz olunacaklar. Ant olsun ki siz, ilk yarattığımız gibi Bize geldiniz. Hayır, size yaptığımız uyarıları, gerçekleştirmeyeceğimizi sanıyordunuz.
Ve kitap ortaya kondu. O zaman suçluların onda olanlardan ürperdiklerini görürsün. “Eyvah bize! Bu nasıl bir kitap ki, büyük-küçük saymadık hiçbir şey bırakmamış.” derler. Yaptıkları her şeyi hazır buldular. Senin Rabb'in, hiç kimseye haksızlık yapmaz.
Hani! Biz, meleklere, “Âdem'e secde edin.¹” demiştik. İblis hariç hepsi secde etmişti. O cinlerdendi. Böylece Rabb'inin sözünden dışarı çıktı. Benim yanım sıra, onu ve soyunu evliya mı ediniyorsunuz? Oysa onlar sizin düşmanınızdır. Zalimler için ne kötü bir tercihtir bu!
1- Saygı gösterip, değerini takdir edin.
Ben onları¹ göklerin ve yeryüzünün yaradılışına ve kendilerinin yaradılışına tanık tutmadım². Ve Ben saptıranları yardımcı edinmedim.
1- İblis ve soyu. 2- İblis ve soyu kendi yaradılışlarına tanık tutulmazlarken; insan ve soyu kendi yaradılışına tanık tutulmuştur. (7:172) Yani Allah, insanı yaratırken onun benliğine, yaratıcıyı idrak etme güdüsünün yerleştirildiğini; insanın yaradılış özünde Allah'ı tanıma ve idrak etme yeteneğinin kodlanmış olduğunu ifade etmektedir.
O gün Allah, “Benim ortaklarım olarak sandıklarınızı haydi çağırın.” der. Sonra onları çağırdılar fakat onlar, kendilerine cevap vermedi. Ve Biz onların aralarına aşılmaz bir engel koyduk.
Mücrimler¹ ateşi görünce, ona düşeceklerini anlarlar. Ancak ondan bir kaçış yolu bulamazlar.
“Suçlu/Hakikat ile bağını koparmış” demek olan bu sözcük, “basit suçlu” anlamında değil; “gerçeği yalanlayan nankör, müşrik, sapkın” anlamına gelmektedir.
Ant olsun ki Biz, bu Kur'an'da her türlü örneği farklı farklı açıklamalarla verdik. Ne var ki insan bilir bilmez her şeye karşı çıkmayı çok sevmektedir.
Kendilerine hidayet¹ geldiği zaman; insanları, Rabb'lerinin bağışlamasını dilemekten ve inanmaktan alıkoyan şey, kendilerinden öncekilerinin başına gelenlerin, kendi başlarına da gelmesini ya da azapla karşı karşıya gelmeyi beklemeleridir.
1- Doğru yola iletme kılavuzu.
Biz, resulleri ancak haberdar ediciler ve uyarıcılar olarak göndeririz¹. Gerçeği yalanlayan nankörler ise Hakk'ı Batıl ile ortadan kaldırmak için mücadele ediyorlar. Ve onlar, ayetlerimizi ve uyarıldıkları şeyleri alaya alıyorlar.
1- Tercihleri nedeniyle nasıl bir sonuçla karşılaşacaklarını bildirmek için.
Rabb'inin âyetleriyle öğüt verildiği zaman onu dikkate almayan ve yapıp ettiklerini önemsemeyen kimseden daha haksız kim vardır? Biz, böylelerinin kalplerinin üzerine, gerçeği düşünüp kavramayı engelleyen bir örtü, kulaklarına da ağırlık koyduk. Sen onları doğruya yöneltmeye çalışsan da artık asla doğru yola dönmezler.
Bununla beraber, rahmet sahibi Rabb'in çok bağışlayıcıdır. Eğer O, yaptıkları yüzünden onları hemen hesaba çekseydi, kesinlikle onlara azabı hemen verirdi. Aksine onlar için belirlenmiş bir zaman vardır. Onlar, O'ndan başka sığınılacak bir yer asla bulamazlar.
İşte zulmettikleri zaman yok ettiğimiz beldeler. Biz onların yok edilmeleri için de bir zaman belirlemiştik.
Bir zamanlar Musa, genç arkadaşına: “İki denizin birleştiği yere ulaşıncaya kadar yoluma devam edeceğim veya uzun zaman gitmeye devam edeceğim.” demişti.
İkisinin arasının¹ birleştiği yere ulaştıklarında hûtlarını² unuttular. O da denizin derinliklerine doğru kendi yolunu tuttu.
1- İki denizin. 2- Balıklarını.
Epey bir mesafe aldıktan sonra, genç arkadaşına, “Yolculuğumuz nedeniyle iyice yorulduk, haydi sabah yemeğimizi getir.” dedi.
“Tüh! Şu işe bak! O kayanın yanında durduğumuzda ben balığı unuttum; şeytan hatırlamama engel oldu. O da şaşılacak bir şekilde denizde kendisine yol tuttu.”
“Hemen oraya dönmeliyiz” dedi. Ve izlerini takip ederek geri döndüler.
Derken katımızdan, kendisine bir rahmet verdiğimiz ve tarafımızdan¹ bir ilim öğrettiğimiz¹ Bizim kullarımızdan bir kul² buldular.
1- “Ledun” sözcüğü, kimi dünya dinlerinde gnosis (gizli, özel bilgi, sır) olarak tanımlanan biçimiyle “tasavvuf dininde” de bilgi türü olarak, “ilm-i ledun” olarak yer almaktadır. İlm-i ledun; “hiçbir çaba olmaksızın, Allah'ın, kimilerinin kalbine doğrudan bilgi yüklemesi” olarak tanımlanmaktadır. Oysaki “ledun” sözcüğü Kur'an'ın onlarca ayetinde (Bu surenin 76. ayetinde de var.) olduğu gibi, bu ayette de “mekân zarfı” olarak; tarafında, yanında, katında anlamlarına gelmektedir. 2- Çeşitli kaynaklara dayanılarak “Hızır” olarak adlandırılan “bir kul”un kim olduğu bilgisi Kur'an'da yer almamaktadır. Hızır sözcüğü Kur'an'da yer almadığı halde, “kullarımızdan bir kul”u, Kur'an dışı geleneksel anlayış, Kur'an dışı inançların etkisinde kalarak “Hızır” olarak anmaktadır.
Musa ona: “Sana öğretilen doğru yoldan gitme bilgisini bana da öğretmen için, sana tâbi olabilir miyim?” dedi.
Sen, benimle beraber olmada sabretmeye asla güç yetiremezsin.
Haberdar edilerek iç yüzünü kavrayamadığın şeye nasıl sabredebilirsin?
“İnşâallah beni sabırlı bulacaksın ve senin hiçbir işine karşı çıkmayacağım.” dedi.
“O halde, eğer bana uyacaksan, hakkında bir hadis¹ yapıncaya kadar bana hiçbir şey hakkında soru sorma.” dedi.
Bunun üzerine yürüdüler. Nihayet bir gemiye bindiklerinde onu deldi. Musa: “İçindekilerini boğmak için mi onu deldin? Gerçekten sen şaşılacak bir iş yaptın.” dedi.
“Gerçek şu ki sen benimle birlikte olmada sabretmeye asla güç yetiremezsin.” dememiş miydim?
“Unutmuş olmamdan dolayı beni kınama ve bu işimden dolayı güçlük çıkarma.” dedi.
Tekrar yola koyuldular. Nihayet bir oğlana¹ rastladılar. Onu öldürdü. “Bir cana karşılık olmaksızın zekiyye² bir canı öldürdün mü? Gerçekten dehşet verici bir şey yaptın!”
1- Gence. Ğulâm sözcüğü; oğlan, köle, uşak, çocuk, oğul, genç, hizmetli, delikanlı, ergenlik çağı anlamlarına gelen bir sözcüktür. Kimi çevirilerde çocuk diye çevrilen “ğulâm” sözcüğü, bu ayette genç anlamında olup, yaşlı anlamındaki “şeyh” sözcüğünün zıddıdır. Dolayısı ile öldürülen kimse çocuk değil genç yaşta birisidir. Ğulâm sözcüğünün delikanlı, genç anlamına geldiği bu surenin 82. Ayetinde açıkça ifade edilmektedir. 2- Masum. Bu ve onlarca ayette geçtiği gibi “zekât” arınmak, daha temiz olmak, yücelmek demektir.
Sana, “Sen, kesinlikle benimle birlikte olmaya sabretmeye asla güç yetiremezsin, demedim mi?” dedi.
“Eğer bir daha sana bir şey sorarsam, artık benimle arkadaşlık etmezsin! “Tarafımdan¹ yeterince özür dilemede bulundum.”
1- Ledun (tarafımdan) sözcüğü ile ilgili not: 18:65
Yeniden yola koyuldular. Bir kasabaya varınca, karşılaştıkları halktan yiyecek istediler. Ne var ki onlar, kendilerini misafir etmekten kaçındılar. Derken orada yıkılmak üzere olan bir duvar buldular. Hemen onu düzeltti. Musa: “Eğer isteseydin elbette bunun için bir ücret alırdın.” dedi.
“İşte bu yollarımızın ayrılma vaktidir. Sabırlı olmaya güç yetiremediğin şeylerin içyüzünü sana açıklayacağım.” dedi.
“O gemi, geçimini denizden sağlayan yoksul kimselere aitti. Gemiyi hasarlı göstermek istedim, zira onların ilerisinde bütün gemileri gasp eden bir hükümdar vardı.”
“Gence gelince, anne ve babası inanan kimselerdi. Onları azgınlığa ve küfre sürüklemesinden huşu ettik.”¹
1- Zor kullanarak, baskı yaparak onları azgınlığa ve küfre sürüklediğini içtenlikle, yakından biliyoruz. Haşiye sözcüğüne “korktuk” şeklinde anlam verilmesi doğru değildir. Zira Haşiye, yani huşu; içtenlik, samimiyet demektir. Anlaşılan odur ki; söz konusu alim kul o yörede yaşayan ve yaşadığı toplumda olup bitenlere yakından tanık olan birisidir. Çocuğu ve çocuğun ailesini de çok iyi tanımakta, çocuğun anne ve babasına nasıl baskı yaptığını, nasıl zulmettiğini içtenlikle/yakından bilmektedir. Çocuğun onları azgınlığa ve küfre sürüklediğinden emin birisidir. Ayetteki huşu sözcüğü, alim kulun olup bitenleri çok iyi bildiğinden ve bilgisinden emin olduğu anlamındadır. Gelecekte olacak olan bir şeyden değil olmuş olan; olmakta olan bir durumdan söz edilmektedir. Ayete gelecekte olacak bir şeymiş gibi anlam verilmesi yanlıştır. Yanlışlığın temel nedeni haşiye sözcüğüne korkma anlamının verilmesidir.
“Böylece onların Rabb'lerinin, onu, ondan daha hayırlı, daha zekât¹ ve merhamete daha yakın olanla değiştirmesini istedik.”
1- Daha temiz. 18:65 ayetin dipnotuna bak.
“Duvar ise o şehirde iki yetim gence aitti. Ve onun altında, onlara ait bir servet vardı. Babaları iyi bir kimseydi. İşte onun için Rabb'in, onların erginlik dönemine erişmesini ve –Rabb'lerinden bir rahmet olarak- serveti çıkarmalarını istedi. Ve ben onu kendiliğimden bir iş olarak yapmadım. İşte senin sabretmeye güç yetiremediğin şeylerin açıklaması budur.”¹
1- Bu kıssanın önemli mesajlarından birisi de şudur: Bir konuda kesin olarak doğru bilgi sahibi olunmadan, bir şeyin nedeni kesin olarak bilinmeden yargıda bulunulmamalıdır. Musa Nebi, nedenini bilmediği her üç konuda da gördükleri ile yargıda bulunmuş ve yanılmıştır. Örneğin birisini bıçaklayarak öldüren bir kimseyi gördüğümüzde ona hemen katil deriz. Neden böyle deriz? Çünkü öldürürken gözlerimizle gördük. Oysaki neden öldürdüğünü öğrendiğimizde belki de katil dediğimiz kimseye bu kez kahraman diyeceğiz. Hatta ona yardım bile etmek isteyebiliriz. Onun için bir şeyin nedenini bilmeden sonuç üzerinden yargıya varmak -isabet edilse bile- doğru değildir.
Sana, Zu'l-Karneyn'den¹ soruyorlar. De ki: “Size ondan bir konu anlatacağım.”
1- Zu'l-Karneyn sözcüğü iki boynuzlu demektir. Zu'l-Karneyn'in kim olduğu konusunda Kur'an bir bilgi vermemektedir.
Doğrusu Biz, onu yeryüzünde güçlendirdik ve ona her şeyden bir sebep¹ verdik.
1- Sonuca ulaşmayı sağlayacak şey.
Böylece bir sebebe tabi oldu.
Nihayet o, Güneş'in battığı yere vardığı zaman, onu koyu bir suda batıyor buldu. Bir de bunun yanında bir halkla karşılaştı. “Ey Zu'l-Karneyn! “Dilersen onları cezalandırırsın, dilersen onlara iyilik edersin.¹” dedik.
1- Ya zulmederek zalim olursun ya da adil davranarak, iyi bir kimse olursun.
Zu'l-Karneyn: “Kim zulmederse ona azap edeceğiz. Sonra Rabb'ine döndürülür. Böylece ona daha şiddetli bir azapla azap edilir.” dedi.
Kim iman eder ve salihâtı yaparsa, en iyi karşılık onundur. Biz, ona her türlü kolaylığı göstereceğiz.
Sonra bir sebebe¹ tabi oldu.
1- Amacına ulaştıracak bir yola koyuldu.
Nihayet Güneş'in doğduğu yere vardığı zaman, onu, kendilerini Güneş'e karşı koruyacak bir örtü yapmadığımız bir halkın üzerine doğarken buldu.
İşte böyle! Biz, onun yanında olan şeyleri bilgimizle kuşatmıştık.
Sonra bir sebebe tabi oldu.
Nihayet iki set arasına ulaştığı zaman, onların yanı başında neredeyse hiç söz anlamayan bir halkla karşılaştı.
“Ey Zu'l-Karneyn! Şüphesiz Ye'cûc ve Me'cûc¹ yeryüzünde fesat çıkaranlardır. Onun için, onlarla bizim aramıza ücreti mukabilinde bir set yap, olmaz mı?” dediler.
1- “Ye'cûc ve Me'cûc, bir nitelemedir. Toplumsal kokuşmanın, topyekûn bir insanlığın tam bir “hercümerç” olması, ahlaki bozulmanın, sefaletin ve çöküntünün bütün bir toplumu kuşatmasının, bütün bir toplumun iş birliği halinde fesat çıkarmasının, kötülüğün her şeye nüfuz etmesinin genel adıdır. Bunu belli bir zamanla, mekânla, toplum veya güçle sınırlamak veya bu konuda gaybi bir beklentiye girmek anlamsızdır. Bu hayal görmekten başka bir şey değildir. Ye'cûc ve Me'cûc, her çağda ve her toplumda ortaya çıkabilecek bir durumdur.”
“Rabb'imin, beni içinde bulundurduğu imkânlar daha hayırlıdır.” dedi. Şimdi bana güç verin de sizinle onların arasına çok sağlam bir engel yapayım.” dedi.
“Bana demir parçaları getirin. İki dağın arası eşit seviyeye gelinceye kadar körükleyin.” dedi. Onu bir ateş haline getirince, “Bana erimiş bakır getirin, onun üzerine dökeceğim.” dedi.
Artık onu aşmaya ve yarıp geçmeye güç yetiremediler.
“Bu Rabb'imden bir rahmettir. Ama Rabb'imin uyarısı¹ gerçekleştiği zaman, onu yerle bir eder. Ve Rabb'imin uyarısı gerçektir.” dedi.
1- Sözü edilen/karar verilen an.
İzin günü onları terk ederiz. Dalga dalga birbirlerine karışırlar. Ve Sûr'a üfürülür. Hepsini bir araya toplarız.
İzin günü Cehennem'i gerçeği yalanlayan nankörlere sunarız, tam bir sunuşla.
Ki onlar, bizim zikrimize¹ karşı gözleri kapalı ve işitmeye tahammülü olmayanlardır.
Yoksa gerçeği yalanlayan nankörler, Benim yanım sıra evliya¹ edinebileceklerini mi sandılar? Biz, Cehennem'i gerçeği yalanlayan nankörlere bir ikram olarak hazırladık.
1- Koruyucular, yardımcılar, gözeticiler, destekleyiciler, yandaşlar. Sahip çıkacak, koruyacak.
De ki: “Size, yaptıklarından dolayı en çok kayba uğrayanları haber verelim mi?”
“Onlar, dünya hayatında iyi işler yaptıklarını sanırlarken, yaptıkları boşa gitmiş olan kimselerdir.”
İşte onlar, Rabblerinin âyetlerini ve O'na kavuşmayı inkâr edenlerdir. Bu nedenle onların bütün yaptıkları boşa gitmiştir. Artık Kıyamet Günü onlara hiçbir değer vermeyiz.
Gerçeği yalanlayarak nankörlük etmeleri, âyetlerimi ve resullerimi alaya almaları nedeniyle onların cezaları Cehennem'dir.
İman edip, sâlihâtı yapanların ikramı Firdevs Cennetleridir.
Orada devamlı kalırlar. Asla ayrılmak istemezler.
De ki: “Rabb'imin kelimeleri¹ için denizler ve bir o kadar daha deniz mürekkep olsa; Rabb'imin kelimeleri bitmeden denizler biterdi.
1- “Allah'ın kelimeleri”ne “Allah'ın sözleri” anlamını vermek doğru değildir. Bu deyim, “takdir edilmiş hüküm” demektir. Bu ayette, Allah'ın “ol emri” ile yarattığı şeyleri ve yaratma gücünü ifade etmektedir. Allah'ın sonsuz ilmini ve gücünü anlatmaktadır.
De ki: “Ben de ancak sizin gibi bir beşerim. Sizden farkım; bana, ilâhınızın ancak tek ilâh olduğu vahyedilmiş olmasıdır. Onun için her kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa, sâlihâtı¹ yapsın ve Rabb'ine kullukta hiç kimseyi ortak koşmasın.
1- Bozuk olan şeyi düzeltmeye çalışmak, düzeltici olmak, yapıcı olmak, düzeltmeye teşvik etmek, iyiye yönlendirmek.