Sâd. Zikir¹ sahibi Kur'an'a ant olsun.
Doğrusu gerçeği yalanlayan nankörler, büyüklenmelerine yediremediklerinden muhalefet ediyorlar.
Onlardan önce nice kuşakları yok ettik. O zaman feryat ettiler, ama artık kurtuluş vakti geçmişti.
İçlerinden, kendilerine bir uyarıcı gelmesine şaşırdılar. Gerçeği yalanlayan nankörler: “Bu, yalancı bir büyücüdür.” dediler.
O, bunca ilahı, bir tek ilah mı kılıyor? Kuşkusuz bu şaşılacak bir şeydir.
Onlardan, meleler¹ harekete geçerek: “Bildiğiniz yoldan gitmeye devam edin, ilahlarınızı bırakmayın. Kesinlikle sizden beklenen budur.” dediler.
1- Halkın ileri gelenleri, imtiyaz sahibi seçkinleri. Din adamları/ruhban sınıfı.
Biz, bunu¹ son inanç sistemlerinde de duymadık. Bu yalnızca bir uydurmadır.
1- İlah'ın tek bir ilah olduğunu.
Zikir¹, aramızda ona mı indirildi? Oysaki onlar Benim zikrimden kuşku içindedirler. Hayır, onlar azabımı henüz tatmadılar.
Yoksa Çok Yüce ve Çok Bağışta Bulunan Rabb'inin rahmet hazineleri onların yanında mı?
Ya da göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin mülkü onlara mı ait? O halde sebepler bulsunlar da yükselsinler!
Onlar, burada bozguna uğramış gruplardan meydana gelmiş bir ordudur.
Onlardan önce Nûh toplumu, Âd, kazıklar sahibi Firavun da yalanlamıştı.
Ve Semûd, Lût'un halkı ve Eyke halkı; işte onlar da işbirlikçi gruplardır.
Onların hepsi de resûlleri yalanladı. Bu nedenle azabımı hak ettiler.
Bunlar geri dönüşü olmayan bir çığlıktan başkasını beklemiyorlar.
Ve: “Rabb'imiz, Hesap Günü'nden önce¹ azaptan payımıza düşeni hemen ver.” dediler.
1- Hesap Günü'ne inanmadıklarını ifade edercesine, alayımsı bir tutumla; beklemeye gerek yok, eğer doğruysa azabımızı hemen ver.
Onların dediklerine sabret, güçlerin sahibi kulumuz Dâvud'u düşün. O, her durumda Allah'a yönelirdi.
Dağları boyun eğdirdik. Akşamdan gündoğumuna¹ onunla birlikte tesbih² ederlerdi.
1- Her zaman, sürekli, bütün bir gün boyu. 2- Tesbih, tevhid inancının ve anlayışının kavranması ve Yaratıcının tüm nitelikleriyle tanınması ve dillendirilmesi, tanıtılması demektir. Dağların, Allah'ı tesbih etmeleri demek; Allah'ın yaradılışlarına koyduğu yasalara bağlılık içinde, varlık amaçlarına uygun bir hal içinde bulunmaları demektir. Bu bağlamda, evrende olan tüm canlı ve cansız varlıklar Allah'ı tesbih etmektedirler. Hal diliyle ortaya konan bu gerçeklik, aslında Allah'ın tüm nitelikleri ile tanınması, tanıtılmasını ifade etmektedir.
Kuşların tamamı toplu halde ona yönelmişlerdi.
Onun gücünü pekiştirdik. Ona hikmeti¹ ve fesle-l hitâbı² verdik.
1- Baskı, zulüm, fitne ve fesadı engellemek için konulan yasa, kural ve ilkeler. Sağlıklı düşünme, gerçeği kavrama, doğru hüküm verme yetisi. Yargı, yargılama, karar, güçlendirme, sağlamlaştırma. 2- Hakk'ı Batıl'dan ayıran sözü söyleme yeteneği. Etkili hitap etme.
Birbirleriyle davalıların haberi sana geldi mi? Duvarı aşarak mihraba gelmişlerdi!
Dâvud'un yanına girdiklerinde o, onlardan korktu. “Korkma! İki davacıyız. Birimiz ötekine haksızlık etti. Şimdi sen, hakkımızda hakk ile hüküm ver. Haksızlık etme. Bize makul olan yolu göster.” dediler.
Bu benim kardeşim¹ Onun doksan dokuz koyunu var ve benim bir tek koyunum var. Buna rağmen onu da kendisine vermemi istedi ve tartışmamızda bana üstünlük sağladı.²
1- Ortağım. Bir sonraki ayette de kardeşten kastın ortak olduğu anlaşılmaktadır. 2- Verilen örnekle ifade edilmek istenen konu şudur: Kardeşim (arkadaşım, ortağım, tanıdığım) çok varlıklı, zengin ve güçlü bir kimse, ben ise güçsüz ve yoksul bir kimseyim. Bundan dolayı da ona karşı çıkma gücü ve cesaretini kendimde bulamıyorum. Vereceğin kararla beni ve benim gibi güçsüz olanları koru, bize haksızlık yapılmasını engelle.
“Gerçekten, senin koyununu kendi koyunlarına katmayı istemekle doğrusu sana haksızlık etmiştir. Ortakların çoğu, birbirlerine haksızlık ediyorlar. Ancak iman edenler ve salihatı¹ yapanlar haksızlık etmezler. Ancak onlar da ne kadar azdır!” dedi. Dâvud, kendisini fitnelendirdiğimizi² iyice anladı. Hemen Rabbinden bağışlanma³ diledi, ruku⁴ ederek, tam bir teslimiyetle Rabb'ine yöneldi.5
1- Bozuk olan şeyi düzeltmek, düzelticilik yapmak, yapıcı olmak, düzeltmeye yönlendirmek, teşvik etmek. 2- Fitne; samimiyet sınavı, aldatma, aldatılma, baskı ve zulüm gibi anlamları bulunmaktadır. Ateşte yakmak anlamındaki fetn kökünden türemiştir. “Altın, gümüş gibi değerli maddelerin kendileriyle kaynaşmış olan değersiz maddelerinden ayrıştırılması, yani saflaştırılması amacı ile yüksek ateşte eritilmesi” işlemidir. Fitne sözcüğü, kişinin samimiyetinin ortaya çıkması için; savaş, baskı, zulüm, zenginlik, yoksulluk, hastalık, ölüm, ün, mevki, mal, mülk gibi konularda tabi tutulduğu samimiyet sınavıdır. Kişinin durumunun arı duru şekilde ortaya çıkmasıdır. 3- Haksızlık yapan kişi için. 4- Boyun eğip, itaat etmek. Tam teslim olmak. 5- Nebi Dâvud ile ilgili tefsir kitaplarında yer alan hikâyelerin tamamı yalan ve iftiradır. Tamamı İsrâîliyyât kaynaklıdır. Bu kaynaklarda, zani (zina eden erkek) olarak gösterilen Nebi Dâvud'u, Kur'an şu şekilde tanımlamaktadır: “Çok sabırlı kulumuz,” “Evvab (sürekli Allah'a yönelen),” “Salihatı yapan, kendisine hikmet verilen, Allah'ın koruması altında bulunan, Allah katında güzel bir yere sahip olan.” Nebi Dâvud, bu özellikleri ile Nebi Muhammed'e örnek gösterilen bir şahsiyettir. “Söz konusu 23. ve 24. ayetlerde Dâvud Nebi'nin iki tarafı dinlemeden karar vermesi eleştirilmektedir.”
Böylece onu bundan dolayı bağışladık. Onun yanımızda yüksek konumu ve iyi bir sığınağı vardır.
Ey Dâvud! Biz seni yeryüzünde bir halife yaptık. İnsanlar arasında Hakk ile hükmet. Hevaya¹ uyma. Aksi halde heva seni Allah'ın yolundan saptırır. Allah'ın yolundan sapanlar, hesap gününü göz ardı etmiş olduklarından, kendileri için çok şiddetli bir azap vardır.
1- Tutku, kuruntu, bencil ve çıkarcı istekler, geçici tatminler.
Biz, göğü, yeri ve ikisi arasında olanları boşuna yaratmadık. Bu, gerçeği yalanlayan nankörlerin görüşüdür. Kendilerini ateşe atan, gerçeği yalanlayan nankörlerin vay haline.
İman eden ve sâlihâtı yapanları, yeryüzünde bozgunculuk yapanlarla bir tutar mıyız? Ya da takva sahiplerini facirlerle¹ bir tutar mıyız?
1. Kötü, bozguncu, samimiyetsiz, yalancı, hak-hukuk tanımaz, düzenbaz, zalim; kısacası din diyanet tanımamak, dinin sınırlarını çiğneyerek onun dışına çıkmak demektir. İmanın dışa yansıması nasıl ki birr, takva, sâlihâtı yapmak ise, küfrün dışa yansıması da “fucur”dur.
Bu; akıl sahiplerinin, ayetlerini düşünüp öğüt almaları için, sana indirdiğimiz kutlu bir Kitap'tır.
Dâvud'a Süleymân'ı armağan ettik. Ne güzel bir kuldu. O, her zaman Allah'a yönelendi.
Bir zaman kendisine, akşamüstü iyi cins safkan atlar sunulmuştu.
“Doğrusu ben Rabb'imin öğüdünden dolayı hayra muhabbeti sevdim.”¹ dedi. Derken gözden kayboldular.²
1- Hayırlı olan şeyler, bana Rabb'imi hatırlattığı için sevdim. 2- Atlar.
“Onları bana geri getirin.” Ardından bacaklarını ve boyunlarını mesh¹ etmeye başladı.²
1- Sevgiyle okşamaya. 2- Bu ayete, kimi çevirilerde: “Bacaklarını ve boyunlarını kesti” şeklinde anlam verilerek önemli bir hataya düşülmektedir. Böylesi kötü bir davranışı, bir nebiye yakıştırmak, “kör” bir anlayıştan ve İsrâîlliyât'tan başka bir şey değildir.
Ant olsun ki Süleyman'ı fitnelendirdik.¹ Kürsüsünün² üzerine bir ceset bıraktık.³ Sonra o Bize yöneldi.⁴
1- Çeşitli olaylarla arı duru hale getirdik, olgunlaştırdık, saflaştırdık. 2- İktidarının, yönetiminin. 3- İktidarını çökerttik. Gücünü yok edip, iktidarını yaşayan bir ölüye çevirdik. 4- Bize sığındı, Bizden bağışlanma diledi. (Bkz. Bir sonraki ayet)
“Ey Rabb'im! Beni bağışla. Bana, benden sonra hiç kimsenin sahip olamayacağı bir mülk¹ bağışla. Kuşkusuz ki Sen, Bol Bol Bağışlayıcı'sın.” dedi.
Bunun üzerine rüzgârı onun emrine verdik. Onun emri ile dilediği yere yumuşak bir esinti ile akıp gidiyordu.
Ve şeytanları.¹ Her türlü yapı ustasını ve dalgıçları²
1- Haktan uzak olan kimseleri, halkı saptıran, bozgunculuk yapanları. İsyankâr tutsakları. Şeytan: Hakk'a aykırı hareket eden, her türlü güç, kurum ve kişinin ortak karakteristik adıdır. 2- Onun emrine verdik.
Ve zincirlerle bağlanmış olan¹ diğerlerini de.
1- Kontrol altına alınmış olan. İsyancı kabileleri.
Bu Bizim verdiklerimizdir. Artık hesabı sana kalmış, dilediğine ver veya verme.
Onun yanımızda iyi bir makamı ve iyi bir geleceği vardır.
Kulumuz Eyyûb'u da hatırla. Bir zamanlar Rabb'ine seslenmişti: “Şeytan bana dert ve azap dokundurdu.”¹
1- Şeytan, çektiğim sıkıntıya gösterdiğim tahammülde, beni kuşkuya düşürmeye çalışıyor; bana vesvese veriyor.
Ey Eyyûb! “Ayağın ile topukla!¹ İşte bu hem yıkanılacak hem de içilecek soğuk su”
1- Hemen yola koyul. Durma yürü.
Katımızdan bir rahmet ve akıl sahipleri için bir ibret olarak, ona yanında yer alanları ve onlarla birlikte bir o kadarını daha bahşettik.
Ve eline bir deste al, onunla yola çık¹ ve hanis² olma. Biz, onu sabredici bulduk. O ne iyi kuldu! O, her zaman Allah'a yöneldi.³
1- Ayette yer alan “darabe” sözcüğüne, çevirilerde “vur, döv” anlamının verilmesi, bu sözcüğün onlarca anlamının bulunduğunun dikkate alınmamasından kaynaklanmaktadır. Ayette; Eyyûb Nebi'ye, “Elinde avucunda ne kaldıysa onları da alarak rızkını aramak için daha verimli; imkânı daha iyi olan yerleri bulmak için yola koyul, bulunduğun yerden ayrıl, sefere çık.” denmektedir. 2- Kararsız olma, haktan ayrılma. 3- Bu ayetin tefsirinde yer alan bilgiler, İsrâîliyyât kaynaklı olup, tamamıyla uydurmadır. Kur'an'î bir dayanağı yoktur. Bu yalanlara göre, Eyyûb Nebi'nin, hanımına yüz sopa vuracağına dair yemin ettiğini, daha sonra pişman olduğunu; Allah'ın da yeminini yerine getirmek için ona yüz adet saptan bir demet yaparak, o demetle hanımına bir kez vurmasını ve böylece sözünü yerine getirmiş olacağına dair bir yol göstermektedir. Bunun, Allah'a hile yapmayı yakıştırmak olduğunu akletmeyen sapkın anlayış, İsrâîliyyât'ta yer alan bilgileri doğrulamak adına, yalan uydurma yarışına girmiştir. Eyyûb Nebi'nin hastalığına dair çeviri ve tefsirlerde yer alan bilgilerin tamamı Kur'an dışı kaynaklardan alınmıştır.
Güç ve basiret sahibi olan kullarımız İbrâhîm'i, İshâk'ı ve Yakûb'u da an.
Biz, onları sürekli ahiret yurdu düşüncesiyle arınmış, samimiyet sahibi kimseler yaptık.
Onlar, yanımızda seçkin ve hayırlı kimselerdendir.
İsmâîl'i, Elyesa'yı ve Zulkifl'i de an. Hepsi de hayırlı kimselerdendir.
Bu bir öğüttür. Kuşkusuz takva sahipleri için iyi bir gelecek vardır.
Adn Cennetlerinin kapıları onlara açıktır.
Orada keyiflerince oturmuş olarak onlara pek çok meyve ve içecek sunulur.
Ve yanlarında, bakışlarını koruyan yaşıtlar vardır.¹
1- Başkaları ile ilgilenmeyen, bakmayan.
İşte bu, hesap günü için size söz verilenlerdir.
Bu, bitmez tükenmez rızkımızdır.
İyilerin durumu budur. Azgınlar için ise kötü bir gelecek vardır.
Varacakları yer Cehennem'dir. Orası ne kötü bir yataktır.
İşte kaynar ve kokuşmuş su; tatsınlar bakalım!
Ve aynı türden çeşit çeşit azaplar.
İşte bunlar da sizinle birlikte azaba katlanacak olan bir gruptur. Onlara rahatlık yoktur. Onlar, ateşe girecek olanlardır.
Diğerleri ise: “Hayır! Asıl size rahatlık yok. Ona uğramamızın sebebi sizsiniz. O ne kötü bir konaklama yeridir!” dediler.
“Rabb'imiz! Buna kim sebep olduysa onun ateşteki azabını kat kat arttır!” dediler.
“Biz, neden kötülerden olarak gördüğümüz adamları¹ görmüyoruz?” derler.
1- Dünyada iken kendilerini kötü olarak gördüğümüz insanları. İman edenleri.
Hani kendilerini alaya almıştık! Yoksa buradalar da biz mi görmüyoruz?
Ateş halkının birbirleriyle bu çekişmeleri kesinlikle gerçektir.
De ki: “Ben yalnızca bir uyarıcıyım. Tek ve kahredici olan Allah'tan başka ilah yoktur.”
Göklerin, yerin ve ikisinin arasında olan şeylerin Rabbi Mutlak Üstün Olan'dır, Çok Bağışlayıcı'dır.
De ki: “O, çok büyük bir haberdir.”
Siz, ondan yüz çeviriyorsunuz.
Onlar tartışırlarken, benim Mele-i A'la'ya¹ dair bir bilgim yoktu.
1- Her şeyi açıklayan, bilgi ile dopdolu olan yüce vahiy hakkında.
Bana, yalnızca apaçık bir uyarıcı olduğum için vahyediliyor.
Hani Rabb'in meleklere: “Ben çamurdan bir beşer yaratacağım.” demişti.
Onu biçimlendirip, ruhumdan üflediğim¹ zaman derhal ona secdeye kapanın!²
1- Ruh sözcüğü; “can”, vücuda hayat veren cevher” demektir. 2- Onun saygınlığını kabullenin. Ona saygınızı sunun.
Bunun üzerine meleklerin tamamı, hep birlikte secde ettiler.¹
1- Saygılarını, kabullerini sundular.
Ancak iblis etmedi. O kibirlendi ve zaten o kafirlerdendi.¹
“Ey iblis! İki elimle¹ yarattığım şeye secde etmekten seni alıkoyan nedir? Büyüklük mü taslıyorsun, yoksa kendini çok mu üstün görüyorsun?” dedi.
“Ben ondan hayırlıyım.¹ Beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın.” dedi.
“Oradan çık! Sen kesinlikle racimsin.¹” dedi.
Lanetim, Din Günü'ne¹ kadar senin üzerindedir.
1- Karşılık gününe, hesap görme gününe.
İblis: “Rabb'im! O halde yeniden dirilme gününe kadar bana süre ver.” dedi.
Allah, “Peki süre verilenlerdensin.” dedi.
Zamanı bilinen güne¹ kadar.
İblis: “Öyleyse, izzetine¹ ant olsun ki onların hepsini azdıracağım.” dedi.
1- Yüksek onur, şeref, büyük itibar, yücelik, saygınlık, üstünlük, güç.
“Ancak içlerinden muhles¹ kulların hariç.”
1- Arıtılmış kullar. Saf, berrak, arı-duru, samimi, erdemli hale getirilmiş olan kullar.
“Gerçek budur. Ben, gerçeği söylerim.” dedi.
Allah: “Ant olsun ki Cehennem'i senden¹ ve sana uyanlardan dolduracağım.” dedi.
De ki: “Sizden yaptığım bu işe karşı bir ücret istemiyorum. Ve ben kendiliğimden bir sorumluluk getirenlerden değilim.”
O, ancak bütün insanlık için bir zikirdir.¹
Onun haberini bir zaman sonra kesinlikle bileceksiniz.¹
1- Onun verdiği haberin, mutlaka doğru olduğunu, zamanı gelince görüp anlayacaksınız.