Kaf.(1) Şerefli Kur'ân'a yemîn olsun ki (Mekke kâfirleri Muhammed'e îmân etmediler)!
(1)Bakınız; (Bakara Sûresi, sahîfe 1, hâşiye 1)
Bil'akis kendilerine içlerinden bir korkutucu gelmesine hayret ettiler de, o kâfirler dedi ki: “Bu, şaşılacak bir şeydir!”
“(Biz) öldüğümüz ve bir toprak hâline geldiğimiz zaman mı (diriltileceğiz)? Bu,(akıldan) uzak bir dönüştür!”
Gerçekten (biz, onlar öldükten sonra) yerin kendi (cesed)lerinden neleri eksilttiğini bilmişizdir. Ve katımızda (herşeyi) kaydeden bir kitab (Levh-i Mahfûz) vardır.
Hayır! Kendilerine geldiğinde o hakkı yalanladılar; şimdi onlar, karmakarışık bir iş içindedirler.
Üstlerindeki göğe hiç bakmadılar mı ki, onu nasıl binâ etmişiz ve onu süslemişiz? Hem onun hiçbir çatlağı yoktur!(2)
(2)“Âyet-i kerîme, nazar-ı dikkati semânın ziynetli (süslü) ve güzel yüzüne çeviriyor. Tâ dikkat-i nazar ile (dikkatle bakarak), semânın yüzünde fevkalâde sükûnet içinde bir sükûtu (sessizliği) görüp, bir Kadîr-i Mutlak’ın (sonsuz kudret sâhibi olan Allah’ın) emir ve teshîriyle (itâat ettirmesiyle) o vaziyeti aldığını anlasın! Yoksa eğer başıboş olsa idiler, birbiri içinde o dehşetli hadsiz ecrâm (gök cisimleri), o gāyet büyük küreler ve gāyet sür‘atli hareketleriyle öyle bir velveleyi çıkarmak lâzım idi ki, kâinâtın kulağını sağır edecekti. (...) İşte sükûnet içindeki sukût-ı ecrâmdan Sâni‘-i zü’l-Celâl’in ve Kadîr-i zü’l-Kemâl’in derece-i kudret ve teshîrini ve nücûmun (yıldızların) O’na derece-i inkıyâd ve itâatini anla!” (Sözler, 32. Söz, 270)
Ve yere (de bakmadılar mı ki), onu (nasıl) yaydık; oraya sâbit dağlar yerleştirdik ve orada her cins (her çift) güzel (bitki)den bitirdik.
(Bütün bunlar, Rabbine) yönelen her kula basîreti(ni) açmak ve (ona) ibret vermek içindir.
9,10,11. Hem gökten bereketli bir su indirdik de, kullara rızk olmak üzere, onunla bahçeler, biçilecek ekinler ve tomurcukları (salkımları) üst üste dizilmiş yüksek hurma ağaçları yetiştirdik. Hem onunla ölü bir yeri dirilttik. İşte (kabirlerden) çıkış böyledir!
9,10,11. Hem gökten bereketli bir su indirdik de, kullara rızk olmak üzere, onunla bahçeler, biçilecek ekinler ve tomurcukları (salkımları) üst üste dizilmiş yüksek hurma ağaçları yetiştirdik. Hem onunla ölü bir yeri dirilttik. İşte (kabirlerden) çıkış böyledir!
9,10,11. Hem gökten bereketli bir su indirdik de, kullara rızk olmak üzere, onunla bahçeler, biçilecek ekinler ve tomurcukları (salkımları) üst üste dizilmiş yüksek hurma ağaçları yetiştirdik. Hem onunla ölü bir yeri dirilttik. İşte (kabirlerden) çıkış böyledir!
Onlardan önce Nûh kavmi, Ress halkı ve Semûd (kavmi) de yalanlamıştı.
Âd (kavmi), Fir'avun ve Lût'un kardeşleri (olan kavimler) de (yalanladılar).
Eyke halkı ve Tübba' kavmi de! Bütün bunlar peygamberleri(ni) yalanladı da, tehdîdim (azâbımın üzerlerine inmesi) hak oldu!
Peki (biz) ilk yaratma ile âciz mi kaldık (ki sizi tekrar yaratamayalım)? Hayır! Onlar yeni bir yaratmadan şübhe içindedirler.(3)
(3)“Ey haşir ve neşri (öldükten sonra dirilmeyi) inkâr eden insan! Ömründe kaç def‘a cismini tebdîl ediyorsun (değiştiriyorsun), biliyor musun? Sabah ve akşam elbiseni değiştirdiğin gibi her yedi senede bir def‘a tamâmıyla cismini tebdîl ve tecdîd ediyorsun (yeniliyorsun), haberin var mı? (...) Bunu hiç düşünemiyorsun. Eğer düşünebilsen, her vakit âlemde binlerle nümûneleri vukūa gelen haşir ve neşirleri inkâr edemezsin!” (Mesnevî-i Nûriye, Habbe, 106)
Celâlim hakkı için, insanı (biz) yarattık ve nefsinin ona ne vesvese verdiğini biliriz! Çünki biz, ona şah damarından daha yakınız!(1)
(1)“Cenâb-ı Hakk, herşeye herşeyden daha yakındır. Fakat herşey, O’ndan nihâyetsiz uzaktır. Nasıl ki güneşin şuûru ve konuşması olsa, senin elindeki âyine vâsıtası ile seninle konuşabilir. İstediği gibi sende tasarruf eder. Belki âyine-misâl (ayna gibi) senin gözbebeğinden sana daha yakın olduğu hâlde, sen dört bin sene kadar ondan uzaksın, hiçbir cihette ona yanaşamazsın. Eğer terakkī etsen (yükselsen), kamer (ay)makāmına gelip, doğrudan doğruya bir mukābele (karşısında durma) noktasına çıksan, ona yalnız bir nevi‘ âyinedarlık edebilirsin. Öyle de, Şems-i Ezel ve Ebed (ezel ve ebed güneşi) olan Zât-ı zü’l-Celâl (celâl sâhibi Zât) herşeye herşeyden daha yakın olduğu hâlde; herşey O’ndan nihâyetsiz uzaktır.” (Sözler, 31. Söz, 245-246)
O iki kaydedici (melek her yaptığınızı) kaydederken, (onlar) sağdan ve soldan (her iki tarafınızda) oturmakta olan (melek)lerdir.
(İnsan) hiçbir söz söylemez ki, mutlaka yanında hazır bir gözetleyici (melek)bulunmasın!
Ve ölüm sarhoşluğu hak olarak gelmiştir. (O vakit ona:) “(Ey insan!) İşte bu, kendisinden kaçıp durduğun şeydir!” (denilir.)
Sûra da üfürülmüştür. İşte bu, tehdid günüdür!
Ve herkes, berâberinde bir sevk edici, bir de şâhidlik edici (iki melek) olduğu hâlde gelmiştir.
(Ona şöyle denilir:) “And olsun ki, (sen) bundan gaflette idin; şimdi senden perdeni(kaldırıp) açtık; bu gün artık gözün keskindir!”
(Berâberinde) ona arkadaş olan (melek) de: “İşte yanımda bulunan (amel defteri)hazırdır!” der.
(Allah, o iki meleğe şöyle emreder:) “Atın Cehenneme! Her bir kâfiri, inadcıyı!”
“Hayra mâni' olanı, zâlimi, şübheciyi!”
“O ki, Allah ile berâber başka bir ilâh edinmiştir; bu yüzden onu şiddetli azâbın içine atın!”
Onun arkadaşı (olan şeytan): “Rabbimiz! Onu (ben) azdırmadım; fakat (o, haktan)uzak bir dalâlet içinde idi!” der.
(Allah) buyurur ki: “Huzûrumda çekişmeyin! Çünki size muhakkak (azâb edeceğime dâir) önceden tehdidde bulunmuştum!”
“Benim katımda söz değiştirilmez. Ve ben kullar(ım)a aslâ zulmedici değilim!”
O gün Cehenneme: “Doldun mu?” deriz; (o da:) “Daha var mı?” der!
Cennet ise takvâ sâhiblerine yaklaştırılmıştır, uzak değildir!
32,33. (Onlara şöyle denir:) “(İşte,) va'd edilmekte olduğunuz (Cennet) budur!(Allah'a) çokça yönelen (tevbe eden), (O'nun emir ve yasaklarını) gözeten, görmediği hâlde Rahmân'dan korkan ve (Allah'a) yönelmiş bir kalb ile gelen herkes içindir!”
32,33. (Onlara şöyle denir:) “(İşte,) va'd edilmekte olduğunuz (Cennet) budur!(Allah'a) çokça yönelen (tevbe eden), (O'nun emir ve yasaklarını) gözeten, görmediği hâlde Rahmân'dan korkan ve (Allah'a) yönelmiş bir kalb ile gelen herkes içindir!”
“Oraya selâmetle girin! Bu, ebedîlik günüdür!”
Orada kendileri için ne isterlerse vardır; katımızda daha fazlası da vardır!
(Biz) onlardan (Mekke'lilerden) önce, nice nesilleri helâk ettik ki, onlar kendilerinden kuvvetçe daha şiddetli idiler; bu yüzden diyar diyar dolaştılar. (Hiç ölümden)kurtuluş var mı?
Şübhesiz ki bunda, kalbi olan veya (fikren) hazır bulunup kulak veren kimseler için gerçekten bir ibret vardır.
And olsun ki, gökleri ve yeri ve ikisi arasında bulunanları altı günde yarattık. Bize hiçbir yorgunluk da dokunmadı.(1)
(1)“Kudret-i İlâhiyeye nisbeten en büyük şey, en küçük şey kadar kolaydır. (...) Cenneti halk etmek(yaratmak), bir bahar kadar kolaydır. Bir baharı îcâd etmek, bir çiçek kadar rahattır. (...) Kudret-i İlâhiyeye nisbeten herşey müsâvî (eşit) olduğuna delîl-i kātı‘ ve bürhân-ı sâtı‘ (kesin ve parlak delil) şudur ki, hayvanât ve nebâtâtın îcâdında, gözümüzle görüyoruz: Hadsiz bir sehâvet (cömertlik) ve kesret (çokluk) içinde, nihâyet derecede bir itkan (sağlamlaştırmak), bir hüsn-i san‘at (güzel san‘at) bulunuyor. Hem nihâyet derecede karışıklık ve ihtilât içinde, nihâyet derecede bir imtiyâz ve tefrik (ayırd etme) görünüyor. Hem nihâyet derecede mebzûliyet (bolluk) ve vüs‘at (genişlik) içinde, nihâyet derecede san‘atça kıymetdarlık ve hılkatçe(yaratılış cihetiyle) güzellik bulunuyor. Hem nihâyet derecede san‘atkârâne bir sûrette, çok cihâzâta ve çok zamâna muhtaç olmakla berâber, gāyet derecede sühûletle (kolayca) ve sür‘atle îcâd ediliyor. Âdetâ birden ve hiçten o mu‘cizât-ı san‘at (san‘at mu‘cizeleri) vücûda geliyor. İşte bilmüşâhede her mevsimin rûy-i zeminde(yeryüzünde) gördüğümüz bu fa‘âliyet-i kudret, kat‘iyen delâlet eder ki: Şu ef‘âlin menba‘ı (fiillerin kaynağı)olan kudrete nisbeten; en büyük şey, en küçük şey kadar kolaydır ve hadsiz efrâdın îcâdı ve idâreleri, bir ferd kadar rahatça îcâd ve idâre edilir.” (Mektûbât, 20. Mektûb, 77)
(Habîbim, yâ Muhammed!) O hâlde (onların) söylediklerine sabret! Hem güneşin doğmasından önce ve batmasından önce Rabbine hamd ile (O'nu) tesbîh et (sabah, öğle ve ikindi namazlarını kıl)!
Gecenin bir kısmında ve secdelerin arkalarında da O'nu tesbîh et (akşam ve yatsı namazlarını ve sabah namazının sünnetini kıl ve ardındaki tesbîhâtı yap)!
Ve nidâ eden (İsrâfîl)'in, yakın bir yerden sesleneceği güne kulak ver!
O gün (bütün halk) o (korkunç) sesi (İsrâfîl'in sûra ikinci üfleyişini) gerçek olarak işiteceklerdir! İşte bu, (kabirlerden) çıkış günüdür!
Şübhesiz ki ancak biz hayat veririz ve öldürürüz; dönüş de ancak bizedir.
O gün yer, onlardan yarılır; sür'atli kimseler olarak (kabirlerinden çıkarlar)! İşte bu haşirdir; bize göre pek kolaydır!
Biz onların söylemekte olduklarını en iyi bileniz; sen ise onların üzerinde bir zorlayıcı değilsin; o hâlde, tehdîdimden korkanlara Kur'ân ile nasîhat et!