(Habîbim, yâ Muhammed!) Sana ganîmetlerden soruyorlar. De ki: “Enfâl(ganîmetler hakkında hüküm) Allah'a ve peygambere âiddir.” Artık Allah'dan korkun ve aranızdaki hâli (ihtilâfı) düzeltin! Eğer (gerçek) mü'minler iseniz, Allah'a ve Resûlüne itâat edin!(1)
(1)“Evet Cenâb-ı Hakk’a îmân eden, elbette O’na itâat edecek. Ve itâat yolları içinde en makbûlü ve en müstakīmi (istikāmetlisi) ve en kısası, bilâ-şübhe (şübhesiz) Habîbullâh’ın (Allah’ın sevgilisi olan Hz. Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın) gösterdiği ve ta‘kīb ettiği yoldur.” (Lem‘alar, 11. Lem‘a, 54)Ayrıca Resûlullah (asm)’ın sünnet-i seniyesine tâbi‘ olmanın ehemmiyeti için, bakınız; (Lem‘alar, 11. Lem‘a, 51-62)
Mü'minler ancak o kimselerdir ki, Allah anıldığı zaman kalbleri ürperir; kendilerine O'nun âyetleri okunduğunda (bu, onların) îmanlarını artırır ve (onlar yalnız) Rablerine tevekkül ederler.
Onlar ki, namazı hakkıyla edâ ederler(2) ve kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden(Allah yolunda) sarf ederler.(3)
(2)Bakınız; (Bakara Sûresi, sahîfe 1, hâşiye 3)(3)Bakınız; (Bakara Sûresi, sahîfe 1, hâşiye 4)
İşte gerçek mü'minler onlardır. Onlar için Rableri katında dereceler, bir mağfiret ve dâimî bir rızık vardır.
(Onların ganîmetler hakkındaki ihtilâfı) şu hâle benzer ki, Rabbin seni evinden hak uğruna (da'vân adına) çıkarmıştı da, (sâdece kervan için çıkıp, bir cihad emriyle karşılaşınca) doğrusu mü'minlerden bir kısmı (buna) gerçekten isteksizlerdi.
(Hak) ortaya çıktıktan (ve artık cihâd gerekli olduktan) sonra, sanki onlar (göz)göre göre ölüme sürükleniyorlarmış gibi (netîcesindeki güzellikleri düşünmeden) o hak husûsunda seninle mücâdele ediyorlardı.
O vakit Allah size, iki tâifeden(4) (silâhsız kervan veya silâhlı düşmandan) birinin şübhesiz sizin olacağını va'd ediyordu; fakat (siz,) gerçekten zayıf (ve silahsız) olanın sizin olmasını istiyordunuz; hâlbuki Allah, sözleriyle o hakkı gerçekleştirmek (İslâm'ı üstün kılmak) ve kâfirlerin kökünü kesmek istiyordu.
(4)Burada geçen “iki tâifeden” biri, Mekke müşriklerinin hayli mal ve servetle Sûriye’den dönmekte olan Ebû Süfyan idâresindeki kervanıydı. Bu haber yol güzergâhında bulunan Medîne civârına ulaşınca, Müslümanlar kervanın yolunu kesip, esâsen kendilerinin Mekke’de el konulan mallarına karşılık olmak üzere, bu malları kâfirlerden almayı düşünmüşlerdi. Ebû Süfyân ise Müslümanların hazırlığını yolda haber aldı ve bu haberi Mekke’ye ulaştırıp yardım talebinde bulundu. Ebû Cehil bunun üzerine Mekkelilerin neredeyse tamâmıyla yola çıktı. Cebrâîl (as) bu haberi Resûl-i Ekrem (asm)’a ulaştırdı. Ashâbdan bazıları bu gelişme karşısında: “Biz kervan için yola çıktık, böyle bir harb için hazırlığımız yoktur!” diyerek ma‘zeret beyân ettilerse de, Peygamber Efendimiz (asm) cihâda hazırlık emri verdi. Ve nihâyet ihtilâf, ittifâka döndü. Ve bilindiği gibi Bedir Harbi denilen bu şânlı muhârebede müşrikler perişân edildi, gālibiyet ve zafer ehl-i îmânın oldu. (Nesefî, c. 2, 136)
Ki günahkârlar hoş görmese de, o hakkı gerçekleştirsin ve o bâtılı ortadan kaldırsın!
Hani Rabbinizden yardım istiyordunuz da: “Şübhesiz ben size ardı ardına (gelen)bin melekle yardım ediciyim!” diye duânızı kabûl etmişti.(1)
(1)Resûl-i Ekrem (asm), Bedir Harbi başlamadan evvel ashâbının azlığı, müşrik kuvvetlerin çokluğu sebebiyle kıbleye dönüp, mübârek ellerini açarak: “Yâ Rab! Bana va‘d ettiğin zaferi ihsân eyle! Eğer şu cemâati helâk edecek olursan, artık yeryüzünde sana ibâdet edecek kimse kalmaz!” diye devamlı olarak niyâz ediyordu. Cenâb-ı Hakk, Habîbinin bu duâsını kabûl etti ve yardım için bin melek gönderdi. Bu melekler atlar üzerinde, beyaz elbiseli ve beyaz sarıklı insanlar şeklinde görülmüştü. Rivâyetlerde sarıklarının, omuzlarından aşağı sarkan taylasanları da olduğu bildirilmektedir. Sarığın, Allah’ın hoşnûd olduğu İslâmî bir giyecek olduğu bu rivâyetten de anlaşılmaktadır. (Kurtubî, c.
2:4, 193-196)
Allah bunu ancak bir müjde olsun ve kalbleriniz bununla mutmain olsun diye yapmıştı. Yardım, ancak Allah tarafındandır. Şübhesiz ki Allah, Azîz (kudreti her zaman üstün gelen)dir, Hakîm (her işi hikmetli olan)dır.
O zaman sizi, tarafından bir emniyet olmak üzere hafif bir uykuya bürüyordu ve üzerinize gökten bir su indiriyordu ki, bununla sizi temizlesin, sizden şeytanın pisliğini(vesvesesini) gidersin, kalblerinizi pekiştirsin (kendine bağlasın) ve bununla ayakları(nızı)sâbit kılsın!(2)
(2)Burada zikredilen vesveseden murad, îmanları henüz olgunluğa ermemiş bazılarının, şeytanın verdiği vesvese ile: “Eğer siz hak ve istikāmet üzere bir cemâat olsaydınız, burada susuz kalmazdınız!” diye tereddüde düşmeleridir. Zîrâ Kureyş müşrikleri, su kuyularını daha önce tutmuşlardı. Cenâb-ı Hakk’ın bu yağmuru o ihtiyaç ânında ihsân etmesi, zaferin Müslümanlardan yana olacağına dâir kalblere kuvvet veren bir delîl olmuştu. (Beyzâvî, c. 1, 377)“Hazret-i Ömer, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’dan yağmur duâsını niyâz etti. Çünki ordu suya muhtaç idi. Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm elini kaldırdı, birden bulut toplandı, yağmur geldi. Ordunun ihtiyâcı kadar su verdi, gitti. Âdetâ yalnız orduya su vermek için me’mûr (emir almış) idi. Geldi, ihtiyâca göre verdi gitti. (...) Şu hâdise Gazve-i Meşhûre-i Bedir’de vukû‘ bulmuş. وَيُنَزِّلُ عَلَيْكُمْ مِنَ السَّمَٓاءِ مآَءً لِيُطَهِّرَكُمْ بِه۪ [Ve üzerinize gökten bir su indiriyordu ki, bununla sizi temizlesin] âyet-i kerîmesi, o hâdiseyi beyân edip, ifâde eder.” (Zülfikār, 19. Mektûb, 33)
Yine o vakit Rabbin meleklere şöyle vahyediyordu: “Şübhesiz ben sizinle berâberim; haydi îmân edenlere sebât verin! İnkâr edenlerin kalblerine korku salacağım; haydi vurun (onların) boyunları üstüne! Ve vurun onların bütün parmaklarına!”
Bu (azab), gerçekten onların Allah'a ve Resûlüne karşı gelmeleri yüzündendir. Kim Allah'a ve Resûlüne karşı gelirse, artık şübhesiz (bilsin) ki Allah, azâbı pek şiddetli olandır.
İşte bu size (Allah'ın azâbı)dır. Haydi bunu tadın! Muhakkak kâfirler için bir de Cehennem azâbı vardır.
Ey îmân edenler! Ordu hâlinde inkâr edenlerle karşılaştığınız zaman, (çokluklarına bakarak) hemen onlara arkalarınızı dönmeyin (kaçmayın)!
(Tekrar) savaşmak için bir tarafa çekilen veya başka bir birliğe katılan müstesnâ, kim öyle bir günde onlara arkasını dönerse (kaçarsa), artık hiç şübhesiz Allah'dan bir gazaba uğramış olur ve onun varacağı yer Cehennemdir! O ise ne kötü varılacak yerdir!
İşte onları (Bedir'de aslında, siz) öldürmediniz, velâkin onları Allah öldürdü! Attığın zaman da (sen) atmadın, fakat Allah attı!(1) Hem mü'minleri güzel bir imtihanla(ni'metle, zafer ve ganîmetle) imtihân etmek için (böyle yaptı). Şübhesiz ki Allah, Semî'(herşeyi işiten)dir, Alîm (herşeyi bilen)dir.
(1)“Gazve-i Bedir’de, şu âyet haber veriyor ki; Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm bir avuç toprak ile küçük taşları aldı, küffar (kâfirler) ordusunun yüzüne attı; شاَهَتِ الْوُجُهُ [Yüzler(i) kara olsun!] dedi. شاَهَتِ الْوُجُهُ kelimesi bir kelâm iken, onların her birinin kulağına gitmesi gibi, o bir avuç toprak dahi, her bir kâfirin gözüne gitti. Her biri kendi gözü ile meşgûl olup, hücumda iken, birden kaçtılar. (...) Hârika olan şu hâdise, esbâb-ı âdî (basit sebebler) ve kudret-i beşer (insanın gücü) dâhilinde olmadığından, Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân: *وَماَ رَمَيْتَ اِذْ رَمَيْتَ وَلَكِنَّ اللّٰهَ رَمٰي [Attığın zaman da (sen)atmadın, fakat Allah attı!] fermân eder. Yani o hâdise, kudret-i beşer hâricindedir. Kuvve-i beşeriye(insan kuvveti) ile değil, belki fevkalâde bir sûrette, kudret-i İlâhiye (Allah’ın kudreti) ile olmuştur.” (Zülfikār, 19. Mektûb, 42-43)
İşte bu (imtihanlar) böyledir; muhakkak ki Allah, kâfirlerin tuzağını zayıf düşürendir.
(Ey kâfirler!) Eğer fetih istiyorsanız, işte gerçekten size (istediğinizin aksine, sizin mağlûb olduğunuz) fetih geldi! Eğer (peygambere düşmanlıktan) vazgeçerseniz, artık bu sizin için hayırlıdır. Fakat (savaşa) dönerseniz, (biz de ona yardıma) döneriz. Çok da olsa topluluğunuz, size aslâ bir fayda veremez; çünki Allah, mü'minlerle berâberdir.
Ey îmân edenler! Allah'a ve Resûlüne itâat edin;(2) ve siz (Kur'ân'ı) işitip durduğunuz hâlde ondan yüz çevirmeyin!
(2)Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın, sünnet-i seniyesine tâbi‘ olmanın ehemmiyeti için bakınız; (Lem‘alar, 11. Lem‘a, 51-62)
Kendileri işitmedikleri hâlde “İşittik” diyenler gibi de olmayın!
Şübhe yok ki, (yeryüzünde) debelenen hayvanların Allah katında en kötüsü, o(hakkı) anlamayan sağırlar ve (o'nu i'tirâf etmeyen) dilsizlerdir!
Hâlbuki Allah onlarda bir hayır bilseydi, elbette onlara işittirirdi. (Bu hâlleriyle)onlara işittirse bile, onlar (haktan) yüz çeviren kimseler olarak doğrusu yine geri dönerlerdi.
Ey îmân edenler! (Peygamber) size hayat verecek şeylere sizi da'vet ettiği zaman, Allah'a ve Resûl(ün)e icâbet edin! Ve bilin ki şübhesiz Allah, kişi ile kalbi arasına girer ve(siz) muhakkak O'nun huzûruna toplanacaksınız!
Hem öyle bir fitneden sakının ki, (geldiği zaman) içinizden sâdece zulmedenlere dokunmaz (umûmî olur)!(3) Ve bilin ki şübhesiz Allah, azâbı pek şiddetli olandır.
(3)“Şu âyetin sırrı şudur ki: Bu dünya bir meydân-ı tecrübe ve imtihandır ve dâr-ı teklif ve mücâhededir (imtihan ve cihâd yeridir). İmtihan ve teklif, iktizâ ederler (gerektirirler) ki, hakīkatler perdeli kalıp, tâ müsâbaka (yarışma) ve mücâhede ile Ebû Bekir’ler (ra) a‘lâ-yı illiyyîne (en yüce makamlarına)çıksınlar ve Ebû Cehil’ler esfel-i sâfilîne (en aşağılara) girsinler. Eğer ma‘sumlar (günahsızlar) böyle musîbetlerde sağlam kalsa idiler, Ebû Cehil’ler aynen Ebû Bekir’ler (ra) gibi teslîm olup, mücâhede ile ma‘nevî terakkī (yükselme) kapısı kapanacaktı ve sırr-ı teklif (imtihan sırrı) bozulacaktı.” (Sözler, 14. Söz, 40)
Hatırlayın ki, (bir zamanlar) siz az idiniz, yeryüzünde (Mekke'de) güçsüz bırakılmış (horlanmış) kimselerdiniz, insanların (her an) sizi yakalayıvermesinden korkuyordunuz; fakat (Allah) sizi (Medîne'de) barındırdı, sizi yardımıyla kuvvetlendirdi ve size temiz şeylerden rızık verdi ki şükredesiniz.
Ey îmân edenler! Allah'a ve Resûl(ün)e ihânet etmeyin! Hem siz bile bile emânetlerinize de hâinlik etmeyin!
Ve bilin ki, mallarınız ve çocuklarınız (sizin için) ancak birer imtihandır, büyük mükâfât ise ancak Allah katındadır.
Ey îmân edenler! Eğer Allah'dan sakınırsanız, size furkan (hak ile bâtılı ayıracak bir anlayış) verir, kötülüklerinizi örter ve size mağfiret eder. Çünki Allah, (pek) büyük ihsan sâhibidir.
(Ey Habîbim!) Bir zaman inkâr edenler seni tutup bağlamak veya seni öldürmek veya seni (yurdundan) çıkarmak için sana tuzak kuruyorlardı. Onlar tuzak kuruyorlardı(1)(ama) Allah da (onlara) tuzak kuruyordu. Allah, tuzak kuranların en hayırlısıdır.
(1)“Kureyş kabîlesi, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ı öldürtmek için, kat‘î ittifâk ettiler. Hattâ insan sûretine girmiş bir şeytanın tedbîriyle, Kureyş içine fitne düşmemek için, her kabîleden lâekal (en az) bir adam içinde bulunup, iki yüze yakın, Ebû Cehil ve Ebû Leheb’in taht-ı hükmünde olarak, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın hâne-i saâdetini bastılar. Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın yanında Hazret-i Ali vardı. Ona dedi: ‘Sen bu gece benim yatağımda yat!’ Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm beklemiş, tâ Kureyş gelmiş, bütün hânenin etrâfını tutmuşlar. O vakit çıktı, bir parça toprak başlarına attı. Hiçbirisi O’nu görmedi, içlerinden çıktı gitti.” (Zülfikār, 19. Mektûb, 63)
Onlara âyetlerimiz okunduğu zaman da: “Doğrusu işittik; eğer istesek elbette (biz de) bunun benzerini söyleriz.(2) Bu, evvelkilerin masallarından başka bir şey değildir!” dediler.
(2)“Arab ediblerinin ve beliğlerinin (edebiyatçılarının ve güzel söz söyleme ustalarının) Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın da‘vâsını kalem ile ibtâl etmeye, ta‘rîf edilmeyecek derecede ihtiyaçları vardı. Ve o Hazret’e (asm) karşı olan kin ve adâvetleri (düşmanlıkları) ve inadlarıyla berâber, en kolay, en yakın ve en selîm (selâmetli) olan kalemle ve yazı ile muârazayı (karşılık vermeyi) terk ettiler en uzun ve en müşkil ve en tehlikeli ve en şübheli olan seyf (kılıç) ve harb ile mukābeleye mecbûren ilticâ ettiler. İşte sûret-i kat‘iyede (kat‘î şekilde) bundan anlaşılıyor ki, Kur’ân’ın benzerini yapmaktan âciz kalmışlardır. Zîrâ onlar her iki yolun arasındaki farkı bilmeyenlerden değildiler. Binâenaleyh birinci yol ibtâl-i da‘vâ için daha müsâid iken onu terk edip, hem mallarını, hem canlarını tehlikeye atan ve başka bir yola sülûk eden ya sefihtir (akılsızdır); hâlbuki Müslüman olduktan sonra siyâset âlemini (dünyanın idâresini) ellerine alanlara sefih denilemez veya birinci yola sülûktan kendilerini âciz görmüşlerdir. Onun için, kalem yerine seyfe mürâcaat etmişlerdir.” (İşârâtü’l-İ‘câz, 176)
Bir vakit de: “Ey Allah! Eğer bu (Kur'ân), senin katından hak (bir Kitab) ise, haydi üzerimize gökten taş yağdır veya bize elemli bir azab getir!” demişlerdi.
Hâlbuki sen onların içinde iken Allah onlara azâb edecek değildi. Onlar istiğfâr ederken de Allah onlara azâb edici değildi.
Hem onlar, (mü'minleri) Mescid-i Harâm'dan men' ettikleri ve onun (hizmetinin)ehli olmadıkları hâlde, neden Allah onlara azâb etmesin? Onun (hizmetinin) ehli olanlar, ancak takvâ sâhibleridir; fakat onların çoğu bilmezler.
Onların Kâ'be yanındaki duâları ise, ıslık çalmaktan ve el çırpmaktan başka bir şey değildir. Öyleyse inkâr etmekte olduğunuzdan dolayı tadın azâbı!
Şübhesiz ki inkâr edenler, mallarını (insanları) Allah yolundan men' etmek için harcarlar. Onları daha da harcayacaklar; sonra (bu) kendilerine bir pişmanlık (vesîlesi)olacak, sonra da mağlûb olacaklardır. Nihâyet, inkâr edenler Cehenneme (sevk edilerek, orada) toplanacaklardır.
Ki Allah, pis olanı temizden (kâfiri mü'minden) ayırsın ve kötüleri birbiri üstüne koyup hepsini yığsın da onu Cehenneme atsın!(1) İşte onlar gerçekten hüsrâna uğrayanlardır.
(1)“Evet mâdem ki bu âlem, nev‘-i beşerin (insanlığın) imtihan meydanıdır ve müsâbaka (yarışma)yeridir; iyilikle fenâlığın birbirinden tefrîk edilemeyecek (ayrılamayacak) derecede muhtelit ve karışık olmaları lâzımdır ki, insanların dereceleri tezâhür etsin (ortaya çıksın). İmtihan ve tecrübe zamanları bittikten sonra, fenâ insanlar: وَمْتاَزُوا الْيَوْمَ اَيُّهاَ الْمُجْرِمُونَ hitâbıyla, yani: ‘Ey mücrimler! Bir tarafa çekiliniz!’ diye olan tüyler ürpertici, sâikavâri (yıldırım gibi), şiddetli emr-i İlâhîye ma‘ruz kalacakları gibi; iyi insanlar da فاَدْخُلُوهاَ خاَلِد۪ينَ hitâbıyla: ‘Dâimî kalmak üzere Cennete giriniz!’ diye olan Cenâb-ı Hakk’ın mün‘imâne, şefîkāne, lütufkârâne (ni‘met veren Allah’a yakışır, lütuf ve şefâat eder bir tarzdaki)emirlerine mazhar olacaklardır. İnsanlar böyle iki kısma ayrıldıktan sonra, kâinât tasfiye ameliyâtına uğrayacak (temizlenecek). Kötülüğü, şerri, zarârı tevlîd eden (doğuran) maddelerin bir tarafa çekilmesiyle Cehennemin techîzâtı(cihazları) ikmâl edilecek (tamamlanacak); iyiliği, hayrı, nef‘i (menfaati) doğuran maddelerin de bir tarafa çekilmesiyle Cennetin techîzâtı ikmâl edilecektir (tamamlanacaktır).” (İşârât’ül-İ‘câz, 193)
(Ey Resûlüm!) İnkâr edenlere de ki: “Eğer (şirk ve düşmanlıktan) vazgeçerlerse, geçmiş günahları bağışlanır. Eğer (savaşa) dönerlerse, o takdirde öncekilere tatbîk edilen(İlâhî) kanun geçmiştir! (Onlar gibi helâk olmalarını beklesinler!)”
Artık fitne kalmayıncaya ve din tamâmen Allah'ın oluncaya kadar onlarla savaşın! O hâlde (küfürden) vazgeçerlerse, artık şübhesiz ki Allah, onların yapmakta olduklarını hakkıyla görücüdür.
Fakat (îmandan) yüz çevirirlerse o hâlde bilin ki, şübhesiz Allah, sizin Mevlânızdır. (O) ne güzel Mevlâ ve ne güzel yardımcıdır!
Eğer Allah'a ve hak ile bâtılın ayrıldığı o gün, o iki ordunun (Bedir'de) karşılaştığı gün kulumuza indirdiklerimize îmân etmişseniz, bilin ki ganîmet olarak aldığınız herhangi bir şeyin beşte biri, artık şübhesiz Allah'a, peygambere, akrabâlar(ın)a, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara âiddir. Allah, herşeye hakkıyla gücü yetendir.
Hani siz, vâdinin (Medîne'ye) daha yakın (olan, savaşa elverişsiz kumluk ve susuz) kenarında idiniz; onlar ise daha uzak kenarında (daha müsâid bir mevki'de) idiler; kervan da (aleyhinize olarak) sizden daha aşağıda idi. Eğer (savaşmak üzere belli bir yer için) sözleşmiş olsaydınız, elbette o anlaştığınız yer husûsunda ihtilâfa düşerdiniz; fakat Allah, (ezelî ilminde) yapılmış (hükmedilmiş) bir işi yerine getirmek için (sizi onlarla karşı karşıya getirdi) ki, helâk olan apaçık bir delîl ile(daha muvâfık mevzi'de hem kalabalık olmasına rağmen, mağlûb olarak) helâk olsun; yaşayan da apaçık bir delille (Allah'ın yardımı ile galib geldiklerini görerek) yaşasın!(1)Şübhesiz ki Allah ise, elbette Semî' (duâlarınızı işiten)dir, Alîm (ihtiyâcınızı bilen)dir.
(1)Buhârî’de geçen bir rivâyete göre: “Cebrâîl (as) Resûl-i Ekrem (asm)’a gelerek: ‘İçinizdeki Bedir ehlini nasıl biliyorsunuz?’ diye suâl etti. Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm: ‘Müslümanların en fazîletlisi!’ buyurdu. Cebrâîl (as): ‘Biz de Bedir’e katılan melekleri öyle (en fazîletlimiz) biliyoruz’ dedi.” (İbn-i Kesîr, c. 2, 89)
O zaman, Allah sana uykunda (gözüne) onları az gösteriyordu. Eğer onları sana çok gösterseydi, elbette korkardınız ve bu iş (savaş) husûsunda gerçekten ihtilâfa düşerdiniz; fakat Allah (sizi bundan) kurtardı. Muhakkak ki O, sînelerin içinde olanı hakkıyla bilendir.
O vakit karşılaştığınız zaman onları sizin gözlerinizde az gösteriyor, sizi de onların gözlerinde azaltıyordu ki, Allah (ezelî ilminde) yapılmış (hükmedilmiş) bir işi yerine getirsin! Nihâyet (bütün) işler ancak Allah'a döndürülecektir.
Ey îmân edenler! Bir (düşman) ordu(su) ile karşılaştığınız zaman, artık sebât edin(2) ve Allah'ı çok zikredin ki kurtuluşa eresiniz.
(2)“Evâmir-i şer‘iyeye (şeriatin emirlerine) karşı itâat ve isyân olduğu gibi, evâmir-i tekvîniyeye(yaratılış kānunlarına dâir emirlere) karşı da itâat ve isyan vardır. Birincisinde mükâfât ve mücâzâtın ekseri (çoğu) âhirette; ikincisinde, ağlebi (daha çok) dünyada olur. Meselâ, sabrın mükâfâtı zaferdir; atâletin (tenbelliğin) mücâzâtı (cezâsı) sefâlettir (fakirliktir); sa‘yin sevâbı (çalışmanın karşılığı) servettir; sebâtın (yılmamanın) mükâfâtı galebedir (gālib gelmektir).” (Mektûbât, Hutbe-i Şâmiye, 466)
Allah'a ve Resûlüne itâat edin; birbirinizle çekişmeyin; sonra içinize korku düşer de (size heybet veren) rüzgârınız (kuvvetiniz) gider;(1) o hâlde sabredin! Şübhesiz ki Allah, sabredenlerle berâberdir.(2)
(1)“Ehl-i hak, ittifaktaki hak kuvvetini düşünmediklerinden ve aramadıklarından, haksız ve muzır(zararlı) bir netîce olan ihtilâfa düşerler. Haksız ehl-i dalâlet ise, ittifaktaki kuvveti, aczleri vâsıtasıyla hissettiklerinden, gāyet mühim bir vesîle-i makāsıd (maksadların vesîlesi) olan ittifâkı elde etmişler. İşte ehl-i hakkın bu haksız ihtilâf marazının (hastalığının) merhemi ve ilâcı: وَلَاتَناَزَعُوا فَتَفْشَلُوا وَتَذْهَبَ ر۪يحُكُمْ [Birbirinizle çekişmeyin; sonra içinize korku düşer de (size heybet veren) rüzgârınız (kuvvetiniz)gider] âyetindeki şiddetli nehy-i İlâhîyi (ilâhî yasağı), وَتَعاَوَنُوا عَلَي الْبِرِّ وَالتَّقْوٰي [İyilik ve takvâ üzerine yardımlaşın] âyetindeki hayât-ı ictimâiyece gāyet hikmetli emr-i İlâhîyi düstûr-ı hareket etmek ve ihtilâfın İslâmiyet’e ne derece zararlı olduğunu ve ehl-i dalâletin ehl-i hakka galebesini ne derece teshîl ettiğini (kolaylaştırdığını) düşünüp, kemâl-i za‘f ve acz ile, o ehl-i hak kāfilesine fedâkârâne ve samîmâne iltihâk etmektir; şahsiyetini unutmakla riyâ ve tasannu‘dan (sun‘îlikten) kurtulup, ihlâsı elde etmektir.” (Lem‘alar, 20. Lem‘a, 162)Ayrıca Müslümanların ihtilâfının sebebleri ve nasıl ittifâk edecekleri hakkında bakınız; (Lem‘alar, 20. Lem‘a, 155-166)(2)“Allah, sabredenlerle berâberdir” meâlindeki âyetin îzâhı için bakınız; (sahîfe 40, hâşiye 2)
Çalım satarak, insanlara gösteriş yaparak yurtlarından çıkanlar ve Allah yolundan men' edenler gibi olmayın! Allah, (onların) yapmakta olduklarını (ilim ve kudretiyle)hakkıyla kuşatıcıdır.
O zaman (Bedir günü) şeytan onlara amellerini süslü göstermiş ve: “Bugün insanlardan size galib gelecek kimse yoktur ve şübhesiz ben de size yardımcıyım!” demişti. Fakat iki ordu birbirini görünce arkasını döndü ve: “Şübhesiz ben sizden uzağım; doğrusu ben sizin görmediğiniz şeyleri (mü'minlere yardıma gelen melekleri) görüyorum; ben elbette Allah'dan (O'nun beni helâk etmesinden) korkarım. Çünki Allah, azâbı şiddetli olandır!” demişti.
O zaman münâfıklar ve kalblerinde hastalık bulunanlar (sizin için): “Bunları, dinleri aldattı!” diyorlardı. Hâlbuki kim Allah'a tevekkül ederse, artık mukakkak ki Allah, Azîz (kudreti dâimâ üstün olan)dır, Hakîm (her işi hikmetli olan)dır.
(Habîbim, yâ Muhammed!) Melekler o inkâr edenlerin canlarını alırken bir görseydin, onların yüzlerine ve arkalarına vuruyorlar ve: “Tadın Cehennemin (yakıcı)azâbını!” (diyorlardı).
İşte bu (azab), ellerinizin takdîm ettiği şeyler (daha önce işlediği günahlar)yüzündendir;(3) yoksa, şübhesiz ki Allah kullar(ın)a zulümkâr değildir.
(3)“Seyyiât (kötülükler) tahrîbât nev‘inden olduğu için, insan bir seyyie ile çok tahrîbât yapabilir. Müdhiş bir cezâya kesb-i istihkāk eder (hak kazanır). Bir kibrit ile bir evi yakmak gibi. (...) Fakat o seyyiâtı, çok mesâlihi tazammun eden (faydaları taşıyan) bir kānûn-ı İlâhî ile îcâd eden yine Hakk’tır. Demek sebebiyet ve suâl (talep) nefistendir ki, mes’ûliyeti o çeker. Hakk’a âid olan halk ve îcâd ise, daha başka güzel netîceleri ve meyveleri olduğu için güzeldir, hayırdır. İşte şu sırdandır ki, kesb-i şer(insanın şerri kazanması) şerdir, halk-ı şer (şerrin yaratılması) şer değildir.” (Tılsımlar, 26. Söz, 79-80)Ayrıca bakınız; (Lem‘alar, 13. Lem‘a, 86; Mektûbât, 12. Mektûb, 31-32)
(Bu müşriklerin âdeti) Fir'avun ehlinin ve onlardan öncekilerin âdeti gibidir.(Onlar da) Allah'ın âyetlerini inkâr etmişlerdi; Allah da onları günahları sebebiyle yakalamıştı. Şübhesiz ki Allah, Kavî (pek kuvvetli olan)dır, azâbı pek şiddetli olandır.
Bu (azâb) şundandır: Kendilerinde bulunanı (iyi hâllerini) değiştirmedikçe, muhakkak ki Allah, bir kavme ni'met olarak ihsân buyurduğunu değiştirici olmaz ve şübhesiz Allah, Semî' (herşeyi işiten)dir, Alîm (hâllerini hakkıyla bilen)dir.
(Bunların âdeti) Fir'avun ehlinin ve onlardan öncekilerin âdeti gibidir. (Onlar da)Rablerinin âyetlerini yalanlamışlardı. Bunun üzerine (biz de) onları günahları sebebiyle helâk etmiş ve Fir'avun ehlini (denizde) boğmuştuk. Çünki (onların) hepsi zâlim kimseler idiler.
Şübhesiz ki (yeryüzünde) debelenen hayvanların Allah katında en kötüsü, o kimselerdir ki, inkâr ettiler.(1) Artık onlar îmân etmezler!
(1)“Muzır (zararlı) kâfirler ve kâfirlerin yolunda giden sefihler (beyinsizler), Cenâb-ı Hakk’ın hayvanâtından bir nev‘-i habîsdirler (pis bir tâifedirler) ki, Fâtır-ı Hakîm (herşeyi hikmetle yaratan Allah)onları dünyanın i‘mârı için halk etmiştir (yaratmıştır) ve mü’min ibâdına (kullarına) ettiği ni‘metlerin derecelerini bildirmek için, onları bir vâhid-i kıyâsî (ölçü birimi) yapmıştır. Âkıbette (işin sonunda)müstehak oldukları (hak ettikleri) Cehenneme teslîm edecektir.” (Lem‘alar, 17. Lem‘a, 125)
Onlar, kendileriyle andlaşma yaptığın, sonra da her def'asında andlaşmalarını bozan ve (Allahdan) sakınmayan kimselerdir.(2)
(2)Bu âyetin, Benî Kureyzâ yahudileri hakkında nâzil olduğu rivâyet edilmiştir. Şöyle ki: Peygamber Efendimiz (asm) bu kavmin Müslümanlar aleyhinde herhangi bir kavme yardım etmeyeceğine dâir kendileriyle andlaşma yaptığı hâlde, bunlar Bedir vak‘asında müşriklere silâh yardımında bulunup, andlaşmalarını bozdular. Sonra Müslümanlarla karşılaşınca da “Unuttuk!” dediler. Hendek Muhârebesinde ise tekrar müşriklere yardım ettiler. (Celâleyn Şerhi, c. 3, 206)Hendek Harbi dönüşünde, Resûl-i Ekrem (asm) evlerine gelir gelmez, Cebrâîl (as)’ın îkāzı üzerine Benî Kurayzâ yahudilerinin üzerine gidildi ve o hâinler perişân edildiler. Sağ kalanları ve geriye bıraktıkları mallar, Müslümanlar arasında taksîm edildi. (Bilmen, c. 6, 2800)
O hâlde onları savaşta yakalarsan, artık onlar(a vereceğin cezâ) ile arkalarında bulunanları (öyle) ürküt ki ibret alsınlar!
Eğer (seninle andlaşma yapan) bir kavmin hâinlik etmesinden gerçekten korkarsan, artık eşit olarak (onlarla yaptığın andlaşmayı bozduğunu) kendilerine (açıkça bildirerek andlaşmalarını kaldır) at! Muhakkak ki Allah, hâinleri sevmez.
İnkâr edenler sakın öne geçtiklerini (kaçıp kurtulduklarını) sanmasınlar! Şübhe yok ki onlar (Allah'ı) âciz bırakamazlar.
Onlara karşı gücünüzün yettiği her kuvvetten ve (cihâd için) bağlanıp beslenen atlardan (sürekli bakımı yapılan savaş vâsıtalarından) hazırlayın; bununla Allah'ın düşmanını, sizin düşmanınızı ve onlardan başka sizin kendilerini bilmediğiniz, Allah'ın onları bildiği diğer (düşman) kimseleri korkutursunuz. Hem Allah yolunda her ne şey sarf ederseniz, karşılığı size tam olarak verilir ve siz (aslâ) haksızlığa uğratılmazsınız.(3)
(3)“Sizin herşeyiniz muhâfaza ediliyor. Her ameliniz yazılmıştır. Her hizmetiniz kaydedilmiştir. Hizmetinizin mükâfâtını verecek ve her hayır elinde ve her hayrı yapabilecek bir Zât-ı zü’l-Celâl, sizi celb edip, yer altında muvakkaten (geçici olarak) durdurur. Sonra huzûruna aldırır.” (Asâ-yı Mûsâ, 10. Hüccet-i Îmâniye, 188-189)
Eğer (onlar) barışa yanaşırlarsa, o hâlde (sen de) ona (o barışa) yanaş ve Allah'a tevekkül et! Şübhesiz ki Semî' (hakkıyla işiten), Alîm (herşeyi bilen) ancak O'dur.
Eğer sana hîle yapmak isterlerse, artık şübhesiz ki Allah sana yeter! O (Allah) ki, sana yardımıyla ve mü'minlerle kuvvet verendir.
Ve (birbirlerine düşman olanların) kalblerinin arasını (îman ve ihlâsla) birleştirdi. Eğer yeryüzünde bulunanların hepsini sarf etseydin, yine onların kalblerinin arasını birleştiremezdin; fakat Allah, (onları birbirlerine kardeş yaparak) aralarını (muhabbetle)kaynaştırdı. Çünki O, Azîz (kudreti dâimâ galib gelen)dir, Hakîm (her işi hikmetli olan)dır.
Ey peygamber! Sana ve mü'minlerden sana tâbi' olanlara, Allah yeter!(1)
(1)“İntisâb-ı îmânî (îmanla bağlanma) vesîkasıyla Kadîr-i Mutlak (sonsuz kudret sâhibi olan) öyle bir Sultân’a intisâb edersin ki; zemin (yer) yüzünde her baharda dört yüz bin milletten mürekkeb (meydana gelen) nebâtât ve hayvanât ordularının bütün cihâzâtlarını kemâl-i intizâm (mükemmel bir intizam) ile vermekle berâber, başta insan olan, hayvanâtın muazzam ordusunun bütün erzaklarını, değil medenî insanların son zamanlarda keşfettikleri et ve şeker ve sâir taamların hulâsaları (konserveler) gibi, belki o medenî hulâsalardan yüz derece daha mükemmel ve bütün taâmların (yiyeceklerin) her nev‘inden tohum ve çekirdek denilen Rahmânî hulâsalara koyup ve o hulâsaları dahi, onların pişirmelerine ve inbisatlarına mahsus (açılmaları için) kaderî ta‘rifeler içinde sarıp, muhâfaza için küçük küçük sandukçalara koyup, tevdî‘ (emânet) eder. O sandukçaların îcâdı, كُنْ [Ol!] emrinde bulunan كاَفْ نُونْ fabrikasından o kadar çabuk ve kolay ve çoklukla olur ki, Kur’ân der: ‘Hâlık (yaratıcı) emreder, meydana gelir.’ Mâdem öyledir; sen, intisâb-ı îmânî tezkeresiyle (senediyle) böyle bir nokta-i istinad (dayanma noktası) bulabildiğinden, hadsiz bir kuvvete ve kudrete dayanabilirsin.” (Lem‘alar, 26. Lem‘a, 267)
Ey peygamber! Mü'minleri savaşa (cihâda) teşvîk et! Eğer sizden sabreden yirmi kişi olursa, (müşriklerden) iki yüz kişiye galib gelirler. Eğer sizden yüz kişi olursa, inkâr edenlerden bin kişiye galib gelirler; çünki gerçekten onlar (hakikati) anlamayan bir kavimdir.
Şimdi Allah, muhakkak sizde bir zayıflık bulunduğunu bildiğinden sizden(yükünüzü) hafifletti.(2) Artık eğer sizden sabreden yüz kişi olursa, (onlardan) iki yüz kişiye galib gelirler. Eğer sizden bin kişi olursa, Allah'ın izniyle iki bin kişiye galib gelirler.(3) Allah ise, sabredenlerle berâberdir.
(2)Allah, bir kişinin mukābele etmekle sorumlu olduğu düşman sayısını on adedden, ikiye indirdi. Yani artık bire karşı ikiden fazla olan düşmanla karşılaşmaya sabretmezseniz mes’ûl olmazsınız. Bunun içindir ki İbn-i Abbâs (ra): “Üç kişiden kaçan mü’min firâr etmiş olmaz. Ama iki kâfirden kaçan, firâr etmiş sayılır!” der. (Kurtubî, c.
4:8, 45)(3)İttifâkın ehemmiyeti hakkında bakınız; (sahîfe 40, hâşiye 1)
Yeryüzünde (küfrün belini kırıp) ağır basmadıkça, bir peygamberin esirlerinin olması (fidye alması) muvâfık değildir! (Siz) şu dünyanın geçici menfaatini istiyorsunuz; Allah ise âhireti (arzulamanızı) istiyor. Çünki Allah, Azîz (kudreti dâimâ üstün gelen)dir, Hakîm (her işi hikmetli olan)dır.
Eğer Allah tarafından (Ashâb-ı Bedr'in bağışlandığına dâir) önceden verilmiş bir yazı (hüküm) olmasaydı, (esirlere bedel olarak) aldığınız (fidye)den dolayı elbette size(pek) büyük bir azab dokunurdu.
Artık elde ettiğiniz ganîmetten helâl ve temiz olarak yiyin ve Allah'dan korkun! Şübhesiz ki Allah, Gafûr (çok bağışlayan)dır, Rahîm (çok merhamet eden)dir.
Ey peygamber! Elinizde bulunan esirlere de ki: “Eğer Allah kalblerinizde bir hayır olduğunu bilirse (kalblerinizde bir hayır ve îmân varsa), size sizden alınan (fidye)den daha hayırlısını verir ve size mağfiret eder.” Çünki Allah, Gafûr (çok bağışlayan)dır, Rahîm (çok merhamet eden)dir.(1)
(1)Bu âyet Hz. Abbâs (ra) hakkında nâzil olmuştur. (Râzî, c.
8:15, 211)“Gazve-i Bedir’de, Hazret-i Abbâs (ra) sahâbelerin eline esir düştüğü vakitte fidye-i necât (kurtuluş fidyesi) istenilmiş. O da demiş: ‘Param yok!’ Hazret-i Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm fermân etmiş ki: ‘Zevcen Ümm-i Fadl yanında, bu kadar parayı, filan yere bırakmışsın!’ demiş. Hazret-i Abbâs tasdîk edip: ‘İkimizden başka kimse bilmediği bir sır idi!’ O vakit kemâl-i îmânı (tam bir îmânı) kazanıp İslâm olmuş.” (Zülfikār, 19. Mektûb, 19)
Eğer (o esirler) sana ihânet etmek isterlerse ki, daha önce de şübhesiz Allah'a hâinlik etmişlerdi de, (Allah) onlara karşı (sana) imkân vermişti. Allah ise, Alîm (herşeyi hakkıyla bilen)dir, Hakîm (her işi hikmetli olan)dır.
Doğrusu îmân edip hicret edenler ve Allah yolunda mallarıyla canlarıyla cihâd eden (Muhâcir)ler ve (onları) barındırıp yardım edenler (Ensâr) var ya, işte onlar birbirlerinin velîleri (vârisleri)dirler.(2) Îmân edip de (henüz) hicret etmeyenler ise, hicret edinceye kadar onların velâyetinden(mîrasçılığından) size hiçbir şey yoktur. Fakat din husûsunda sizden yardım isterlerse, artık üzerinize (onlara) yardım etmek düşer; ancak aranızda kendileriyle andlaşma bulunan bir kavme karşı (yardım istemeleri) müstesnâ. Allah ise, yapmakta olduklarınızı hakkıyla görücüdür.
(2)Bu âyetin hükmü yine bu sûrenin 75. âyetiyle neshedildi, hükmü kaldırıldı. Ve artık, neseben akrabâ olmayanlar birbirlerinin vârisi olamadılar. (Celâleyn Şerhi, c. 3, 218)
İnkâr edenler de birbirlerinin dostlarıdırlar. Eğer siz bunu (birbirinizle yardımlaşmayı) yapmazsanız, yeryüzünde bir fitne ve büyük bir fesâd olur. (3)
(3)“Ehl-i hakla (hak tarafdarları olan ehl-i îmanla) ittifâk etmek (birleşmek), tevfîk-ı İlâhînin (Allah’ın muvaffak kılmasının) bir sebebi ve diyânetteki (dindarlıktaki) izzetin bir medârı (sebebi) olduğunu düşünmek, hem ehl-i dalâlet ve haksızlık (haktan sapanlar), tesânüd (dayanışma) sebebiyle, cemâat sûretindeki kuvvetli bir şahs-ı ma‘nevînin (o cemâatin ma‘nevî şahsiyetinin) dehâsıyla hücûmu zamânında; o şahs-ı ma‘nevîye karşı, en kuvvetli ferdî olan mukāvemetin (şahsî dayanma gücünün)mağlûb düştüğünü anlayıp, ehl-i hak tarafındaki ittifakla bir şahs-ı ma‘nevî çıkarıp, o müdhiş şahs-ı ma‘nevî-i dalâlete karşı hakkāniyeti (hakkı) muhâfaza ettirmek, hakkı bâtılın savletinden (hücûmundan)kurtarmak için nefsini ve enâniyetini (benliğini) ve yanlış düşündüğü izzetini, ehemmiyetsiz rekābetkârâne hissiyâtını (kıskançlık hislerini) terk etmekle ihlâsı kazanır, vazîfesini hakkıyla îfâ eder.” (Lem‘alar, 20. Lem‘a, 158)
Îmân edip hicret edenler ve Allah yolunda cihâd eden (Muhâcir)ler ve (onları)barındırıp yardım edenler (Ensâr) var ya, işte gerçek mü'minler, ancak onlardır! Kendileri için (Rablerinden) bir mağfiret ve dâimî bir rızık vardır.
Sonradan îmân edip hicret edenler ve sizinle berâber cihâd edenlere gelince, işte onlar da sizdendir. Akrabâlar ise, Allah'ın kitâbında (O'nun hükmüne göre) birbirlerine(mîras husûsunda) daha lâyıktırlar. Şübhesiz ki Allah, herşeyi hakkıyla bilendir.