Kendisine kudretimize ait bazı âyetlerimizi göstermek için kulunu bir gece vakti Mesçid-i Haram/dan etrafına bereket verdiğimiz Mesçid-i Aksa/ya [²] götüren Zat her ayıptan tamamıyle münezzehtir. Semi/ O/dur, basir O/dur.
[1] Mekke'de nazil olmuş, 111 âyettir.[2] Yani Mekke'den Kudüs'e.
Biz, Musa/ya Kitap verdik. Onu İsrail oğullarına, benden başkasını vekil [³] kılmamaları için rehber kıldık [⁴].
[3] İşlerini görecek zat.[4] Kitap Tur'da verilmiş, Tur'da miraç makamında olmakla miraç âyetini müteakip vârit olmuştur.
Ey Nuh ile gemiye yüklettiğimiz kimsenin zürriyeti [⁵] ! Nuh gibi olun. Çünkü Nuh ziyade şükreden bir kuldu.
[5] Yani İsrail oğulları.
Biz, İsrail oğullarına Tevrat/ta bildirdik: Yeryüzünde iki defa fesat çıkaracaksınız [⁶]. Bana karşı da pek büyük serkeşlik göstereceksiniz.
[6] 1 — Tevrat'ın ahkâmına muhalefet etmek. 2 — Hazret-i Zekeriyya ve Yahya'nın katliyle Hazret-i İsa'nın katline kalkışmak.
Onlardan birinci fesatlarının mücazat vâdesi gelince biz satvet ve şiddet sahibi birtakım kullarımızı üzerinize göndermiştik. Onlar da diyarınızın arasında sizi tâkip etmişlerdi [⁷]. Bu ise herhalde yerine gelecek bir vâde idi.
[7] Katletmek, esir etmek, yağma etmek için.
Sonra [⁸] size şevketi iade ettik, arkası sıra mallar, oğullar verdik. Sizi evvelkinden ziyade çoğalttık.
[8] Hazret-i Davut ve Süleyman zamanlarında ve Babil esaretinden sonra.
Eğer iyilik yaparsanız, kendinize iyilik yaparsınız, kötülük ederseniz yine kendinize edersiniz. İkinci fesadın ukubet vâdesi gelince yüzünüzü karaltmak [⁹], mesçidinize ilk defa girdikleri gibi girmek [¹⁰], mağlûp ettiklerini bütün bütün berbat etmek için düşmanları gönderdik.
[9] Öldürmek, esir etmek, yağma etmek ile sizi dilhûn etmek.[10] Evvelki tahrip gibi tahrip etmek.
Olabilir ki Rabbiniz size merhamet eder, şayet siz, fesada dönerseniz biz de mücazata döneriz. Cehennemi kâfirlere zindan kıldık [¹].
[1] Veya onlara münhasır kıldık.
Bu Kur/an yok mu? İşte o, pek doğru ve sağlam bir yola götürür. İyi amel işleyen mü/minlere, büyük mükâfata nail olacaklarım müjdeler.
Âhirete inanmayanlar için de acıklı bir azap hazırladığımızı bildirir.
İnsan [²] kendine iyilik ile dua eder gibi fenalık ile dua eder. İnsan çok acelecidir.
[2] Pek sıkılınca veya öfkelenince.
Biz gece ve gündüzü iki alâmet kıldık, gece alâmetini sükûnet için ışıksız, gündüz alâmetini ise eşyayı görmek için ışıklı yaptık. Ta ki Rabbinizin inayetinden esbab-ı mâişet isteyesiniz, senelerin sayısını, vakitlerin hesabım bilesiniz. Biz muhtaç olduğunuz her şeyi gereği gibi tafsil ettik.
Herkesin boynuna amelini doladık [³]. Kıyamet günü ona amellerinin yazıldığı sayfaları çıkaracağız ki onu açılmış bulacaktır.
[3] Veya amelinin uğursuzluğunu geçirdik. Yani kötü amel, kötü kişinin yoldaşıdır.
Ona bu sahifeleri oku, bugün hesap görmeye kendin kâfi geleceksin [⁴] denecek.
[4] Kendin, kendine bak da hesabını gör, ameline nasıl ceza verileceğini takdir et.
Her kim yol bulursa ancak kendisi için yol bulur, saparsa yine ancak kendisinin helâki için sapar, hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez, biz peygamber göndermedikçe azap edecek değiliz.
Bir kasabayı helâk etmek istediğimiz zaman peygamber lisanıyle onların refah ve nimet sahiplerine [⁵] emrederiz. Onlar ise fasık kesilirler. Artık onlar azabı hak ederler, biz de o kasabayı hâk ile yeksan ederiz.
Nuh/tan sonra nice insan tabakalarını helâk ettik, Rabbinin kullarının günahlarına agâh olması, onları görmesi ceza için elverir.
Her kim bu çabuk geçen dünyayı isterse dilediğimiz kimseye az çok istediğimiz miktarı burada çabucak veririz. Sonra ona Cehennemi tahsis ederiz. Oraya yerinmiş, halkın rahmetinden kovulmuş olarak atılır.
Her kim mü/min olduğu halde âhireti ister, ona da gereği gibi çalışırsa işte onların çalışmaları meşkûr ve makbul olur.
Her birine onlara da, bunlara da dünyada Rabbinin vergisinden birbiri ardınca veririz. Rabbinin vergisi hiçbir fertten geri tutulmaz.
Baksana, onları nasıl birbirinden üstün tuttuk, âhirette daha büyük dereceler, daha büyük üstün tutmalar vardır.
Tanrı ile beraber başka bir tapacak edinme, yoksa yerinir, yalnız bırakılırsın.
23, 24. Rabbin kat/î olarak hükmetti: Ancak, O/na tapın, analarınıza, babalarınıza iyilik edin, şayet gerek yalnız biri, gerek ikisi birden yanında [¹] kocarsa sakın onlara «— Of, aman» deme [²] yüzlerine bağırma [³], onlara tatlı söz söyle, onlara karşı acıyarak [⁴], tezellül ve tevazu kanadını aç da de ki «— Yâ Rab! Onlar beni küçük yaşımda iken merhametle besledikleri gibi [⁵] sen de şimdi onlara öyle merhamet et.
[1] Eline baktıkları sırada.[2] Bıkıp usandığını gösterme.[3] Veya katı sözler ile onları menetme.[4] Âr'dan korkarak değil.[5] Veya büyüttüklerinden dolayı.
23, 24. Rabbin kat/î olarak hükmetti: Ancak, O/na tapın, analarınıza, babalarınıza iyilik edin, şayet gerek yalnız biri, gerek ikisi birden yanında [¹] kocarsa sakın onlara «— Of, aman» deme [²] yüzlerine bağırma [³], onlara tatlı söz söyle, onlara karşı acıyarak [⁴], tezellül ve tevazu kanadını aç da de ki «— Yâ Rab! Onlar beni küçük yaşımda iken merhametle besledikleri gibi [⁵] sen de şimdi onlara öyle merhamet et.
[1] Eline baktıkları sırada.[2] Bıkıp usandığını gösterme.[3] Veya katı sözler ile onları menetme.[4] Âr'dan korkarak değil.[5] Veya büyüttüklerinden dolayı.
Rabbiniz kalbinizde olanları [⁶] daha iyi bilir, ebeveyn haklarında iyilik ederseniz [⁷] Allah sizi yarlıgar, çünkü O günah ettikçe tövbe edenler hakkında yarlıgayıcıdır.
[6] Ebeveyninize karşı gelmek veya iyilikte bulunmak hususlarını.[7] Veya ebeveyn hakkında Allah'a muti' olursanız veya iyiliğe niyette sadıksanız.
Hısımlara, yoksullara, yolda kalmışlara haklarını ver [⁸], malını ulu orta saçıp dağıtma.
[8] Hallerine göre haklarını ver, zekât ver, yedir, içir.
Çünkü saçıp dağıtanlar şeytanın kardeşleridir. Şeytan ise Rabbinin nimetine karşı nankör olmuştur.
Şâyet Rabbinden umduğun rahmete bakarak [¹] onlardan [²] yüz çevireceksen onlara tatlı dil ile cevap ver.
[1] Verecek bir şey olmadığı halde geleceğe rızka bakarak.[2] Hısımlar, yoksullar, yolda kalmışlardan.
Cimrilikle elini boynuna bağlama, israf ile büsbütün de açma, yoksa melâmet ve hasret içinde kalırsın [³].
[3] Evvelkisinde seni kınarlar, İkincisinde de sen hasret çekersin.
Rabbin dilediği kimsenin rızkını genişletir, dilediğinin rızkını da iktizasına göre darlaştırır. Allah kullarının işinden haberdardır, onları görür.
Evlâdınızı fakirlik fukaralık korkusuyle öldürmeyin, biz onlara da, size de rızklarınızı veririz. Çünkü onları öldürmek büyük bir kabahattir.
Zinaya yaklaşmayın. Çünkü o, hayasızlıktır, ne kötü bir yoldur.
Allah/ın öldürmesini haram kıldığı kimseyi öldürmeyin, meğer ki bihakkın olsun [⁴]. Her kim mazlûmen öldürülürse onun velisine tasallût hakkı veririz [⁵]. Artık o da katilde ileri gitmesin [⁶] çünkü o, yardım görmüştür.
[4] Kısas ile, had ile olsun.[5] Katili kısasen öldürmek veya diyetini almak veya af etmek haklarını vârisi olan velisine veririz.[6] Katilden başkasına geçmesin, katile işkence yapmasın.
Yetim sinn-i rüşte bâliğ oluncaya kadar onun malına yaklaşmayın. Meğer ki güzel bir veçhile olsun [⁷]. Ahti yerine getirin. Çünkü ahit her halde sorulacaktır.
Ölçtüğünüz zaman ölçeği yerine getirin, doğru terazi ile tartın. Bu hal daha iyidir, akıbeti daha güzeldir.
Bilmediğin bir şeyin arkasına düşme. Çünkü kulak, göz, gönül hepsinden sahibi sorulacaktır.
Yeryüzünde sallana sallana yürüme, çünkü yeri delip nihayetine varamazsın, uzunlukta dağa da erişemezsin [⁸].
Bütün bunların fenası [⁹] Rabbinin yanında nahoş bir şeydir.
[9] 22'nci âyetten biri olan, memnu olanlar.
İşte bunlar Rabbinin sana vahyettiği hikmettir. Tanrı ile beraber başka bir tapacak edinme, yoksa yerinerek, kovularak Cehennem/e atılırsın.
Rabbiniz size erkek çocukları ayırdı da kendisi meleklerden kız çocukları mı edindi? Hakikaten siz pek büyük bir söz söylüyorsunuz.
Biz, bu Kur/an/da o mânayı [¹] öğüt kabul etsinler diye tekrar ettik. Halbuki bu, onların nefretlerinden [²] başka bir şeyi artırmıyor.
[1] Oğuldan, kızdan vareste olmak mânasını.[2] Veya haktan dür olmalarından.
Onlara de ki eğer dedikleri gibi Tanrı ile beraber başka tapacaklar bulunsaydı bu halde Arş sahibi olan zatı def/ için bir yol araştırırlardı.
Allah onların dediklerinden tamamıyle münezzehtir, pek yücedir.
O/na yedi gök, yer, orada bulunanlar tespih ederler. Hiçbir şey yoktur ki O/na hamd ile tespih etmesin. Fakat siz onların tespihlerini anlamazsınız [³]. Allah yavaştır, yarlıgayandır.
[3] Çünkü anladığınız dil ile değildir.
Kur/an/ı okurken seninle, âhirete inanmayanlar arasına örtecek bir perde çekeriz [⁴].
[4] Seni göremezler, sana suikast edemezler.
Onu anlamamaları için kalpleri üzerine perdeler, kulaklarına işitmemek için ağırlık koyduk. Kur/an/da Rabbini bir tek olarak zikrettiğin zaman onlar nefret ederek dönüp giderler.
Biz, sana Kur/an okurken kulak verdikleri, zalimler, «— Siz ancak büyülü [⁵] bir adama tâbi olursunuz». Diye aralarında gizli gizli söyleştikleri vakit neye kulak verdiklerini [⁶] daha iyi biliriz.
[5] Veya cinirli, yani melek değil insan.[6] İstihza ettiklerini, aralarında konuştuklarını.
Baksana: Seni kimlere benzettiler [⁷] de sapıttılar, onların doğru yol bulmaya güçleri de yoktur.
[7] Şair dediler, kâhin dediler, sâhir dediler, mecnûn dediler.
Biz, kemik, döküntü ve kırıntı olunca yeniden yaratılıp dirilecek miyiz? dediler.
50, 51. Onlara de ki siz faraza taş veya demir olunuz, yahut sizce büyük görünen mahlûk [¹] olunuz [²], akabinde onlar «— Bizi kim diriltecektir» diyeceklerdir. De ki ilk defa sizi yaratan Tanrı diriltecek. Onlar sana başlarını sallayarak istihza ile bu, ne zaman olacak derler. De ki bu, yakında olabilecek.
[1] Hayat kabulü hususunda indinizde daha müsteb'it bir şey veya dağ, gök, yer olunuz.[2] Ölün bakalım, ölebilir misiniz Ölseniz de Allah yine sizi diriltir.
50, 51. Onlara de ki siz faraza taş veya demir olunuz, yahut sizce büyük görünen mahlûk [¹] olunuz [²], akabinde onlar «— Bizi kim diriltecektir» diyeceklerdir. De ki ilk defa sizi yaratan Tanrı diriltecek. Onlar sana başlarını sallayarak istihza ile bu, ne zaman olacak derler. De ki bu, yakında olabilecek.
[1] Hayat kabulü hususunda indinizde daha müsteb'it bir şey veya dağ, gök, yer olunuz.[2] Ölün bakalım, ölebilir misiniz Ölseniz de Allah yine sizi diriltir.
O gün, Allah sizi çağıracak. Siz O/na hamd ederek icabet edeceksiniz. Ancak az bir vakit [³] kaldınız zannedeceksiniz.
[3] Dünyada veya kabirde az bir vakit kaldınız.
Mü/min kullarıma de ki, müşriklere yumuşak söz söylesinler. Çünkü şeytan aralarına fesat sokar, şeytan insana apaşikâr bir düşmandır.
Rabbiniz, sizi daha iyi bilir, dilerse sizi esirger, dilerse sizi azaba duçar eder. Biz seni onlara vekil göndermedik [⁴].
[4] Onları imana icbar edecek değilsin.
Rabbin, göklerde ve yerde olanı daha iyi bilir [⁵]. Peygamberlerin bazısını bazısından üstün kıldık, Davud/a da Zebur verdik [⁶].
[5] Bunun için dilediğine nübüvvet verir.[6] Davud'a Zebur vermekle üstün tuttuk, yoksa saltanat vermekle üstün tutmadık.
Onlara de ki Tanrı/dan başka mâbut zaım ettiklerinizi çağırın [⁷], onlar sizden ne bir sıkıntıyı kaldırmaya, ne onu başka bir yere döndürmeye kaadir değillerdir.
[7] Melekler ile cinni, İsa ve Üzeyir Aleyhisselâmı.
O mâbutlar, içlerinden Allah/a en yakın olanı kendileri için Rablerine ta/at ile yakın olmayı araştırırlar, rahmetini umarlar, azabından korkarlar [⁸]. Çünkü Rabbinin azabı sakınılmaya değer.
[8] Nasıl olur da onlar mâbut olurlar.
Hiçbir kasaba yoktur ki kıyamet gününden evvel onu helâk etmiş olmayalım veya şiddetli bir azap ile [⁹] azap etmeyelim. Bu cihet kitapta [¹⁰] yazılıdır.
[9] Katil, kıtlık ve saire gibi.[10] Levh-i Mahfuz'da.
Evvelkiler mûcizeleri yalan saymasalardı o istedikleri mûcizeleri şimdi göndermeye bizim için hiçbir mâni yoktu. Semud kavmine dişi deveyi görünür bir mûcize vermiştik. Onlar deveyi itlâf etmekle kendilerine zulüm ettiler. Biz mûcizeleri ancak korkutup inanmaları için göndeririz.
Hani «— Sana Rabbin nâs/ı ilim ve kudretiyle kuşatmıştır» [¹] demiştik. Sana gösterdiğimiz rüyayı [²], Kur/an/da mezkûr olan mel/un ağacı [³] nâs arasında fitneye ve ihtilâfa düşürmekten başka bir şey yapmadık [⁴], Biz onları korkuturuz, bu ise aşırı olan taşkınlıklarını artırmadan başka bir şey yapmıyor.
[1] Veya Rabbin Kureyş'i azap ile kuşatacaktır. Artık hiçbir kimseden korkma.[2] Miraç gecesini veya Hüdeybiye senesinde veya Bedir senesinde gördüğü rüyayı.[3] Yiyen kimse açlığından dolayı lânete başlayan ağaç veya Cehennemde biten (o ağaçtan yiyenlere Kur'an lânet eder) yani zekkum ağacını.[4] Gerek rüya ile veya Miraç ile, gerek Cehennemde biten zakkum ağacı ile birtakım halk fitneye ve ihtilâfa düşmüşler, hatta bazıları mürted bile olmuşlardı.
Hani biz meleklere Âdem/e secde edin demiştik [⁵]. İblis/ten maadası secde etmişlerdi. İblis «— Senin çamurdan yarattığına ben secde mi ederim?» demişti.
[5] Âdem ve İblis kıssası saadet ve şekavetin mebnası olmakla Kur'an-ı Mübin'de çok tekerrür etmiştir. Sait Âdem'e şaki İblis'e uyan oluyor.
İblis «— Benden üstün tuttuğun bu adamı bana bildir [⁶] Beni kıyamet gününe kadar tehir edersen az bir miktarı hariç olmak üzere onun zürriyetini kendime bent edeceğim [⁷]» dedi.
[6] Ne dersin. Niye bunu benden üstün kıldın[7] Azdırıp helâk edeceğim.
Allah buyurdu: «— Buradan çekil. Onlardan her kim sana tâbi olursa sizin cezanız Cehennem olur. Bu, şümullü bir cezadır»;
«— Onlardan gücün yettiklerini sesinle yerinden oynat. Üzerlerine süvarinle, piyadenle yürü, onlar ile emvâlde, evlâtta ortak ol [⁸], onlara vaatlarda bulun [⁹]. Şeytan aldatmadan başka bir şey vaadetmez»;
[8] Çünkü Kureyş mallarını putlara adarlar, «— Bu oğlumu bana filân bağışladı» derlerdi. İşte bunlarda şeytan ortak olur demektir. Yahut veled-i zinada çalman mallarda ortak olur.[9] «Kıyamet yok» de.
«— Benim halis kullarıma senin hiçbir tasallûtun olamaz. Rabbinin vekil ve gözetici olması elverir [¹⁰]».
[10] Onları senden korur.
Rabbiniz, sizin için denizde gemileri yürütür ki O/nun inayetinden mâişetinizi araştırasınız. Çünkü O, hakkınızda merhametlidir.
Size, denizde bir sıkıntı [¹] dokunsa Tanrı/dan başka taptıklarınız kaybolur, gider [²]. Fakat O, sizi korkudan kurtarıp karaya çıkarınca yine döneklik edersiniz. İnsan nankördür.
[1] Boğulmak korkusu.[2] Yani siz yalnız Tanrı'dan medet umarsınız.
O/nun, karanın bir tarafını sizinle beraber yere geçirmeyeceğinden, yahut üzerinize taşlı bir kasırga göndermeyeceğinden emin mi oldunuz? Sonra siz hiçbir vekil ve hâmi bulamazsınız.
Yoksa Allah/ın sizi, tekrar denize iade ettirerek şiddetli bir fırtına gönderip nankörlüğünüze karşı boğmayacağından emin mi oldunuz? Sonra bize karşı kurtaracak yardımcı, arayacak bir hâmi bulamazsınız.
Biz Âdem oğullarını şerefli kıldık. Onları denizde, karada taşıttık. Kendilerine pâk şeylerden rızk verdik [³]. Onları yarattığımız mahlukatın çoğundan bütün bütün üstün tuttuk.
[3] Yani hepsini Âdem oğulları için yarattık.
O gün herkesi pişüvalarıyle beraber çağıracağız. Onlardan her kimin Kitabı sağ eline verilirse onlar Kitaplarını sevine sevine okurlar. Kıl kadar haksızlığa uğramazlar.
Her kim bu dünyada kör davranır ise öbür dünyada da kör kalacak, belki daha ziyade yoldan sapacaktır.
Onlar vahyettiğimiz şeyden başkasını bize iftira edesin diye seni az kalsın o vahiyden döndüreceklerdi, o zaman seni candan bir dost edineceklerdi.
Eğer hakta seni sabit kılmasaydık az kalsın onlara biraz meyil edecektin [⁴].
[4] Sekif cemaatinden bir kısmı zekâttan, namazdan af olunmak gibi birtakım şartlar ile imana gelmek istemişler, bu hususta da ısrar etmişlerdi. Peygamberimiz bunların imana gelmelerini arzu ediyordu, bir müddet sükute vardı. Sükûtünden onlar ümide düştüler. Bunun üzerine âyet-i kerîme nâzil oldu. Veya müşrikler Peygamberimizi dinden döndürmek kastında bulundulardı. Allah Peygamberimizi din-i kavimde tesbit etti. Yani ismet Allah'ın tevfikiyledir.
O halde sana diriliğin, ölümün iki katını [⁵] tattıracaktık. Sonra bize karşı hakkıyle hiçbir yardımcı bulamayacaktın.
[5] Dünya ve âhiret azabını.
Onlar, seni iz/aç ile az kalsın Mekke toprağından [¹] çıkaracaklardı. Bu halde onlar da senden sonra pek az yerlerinde kalabilirlerdi.
[1] Veya Medine toprağından.
Senden evvel gönderdiğimiz peygamberlerimiz arasında yolumuz [²] buydu. Yolumuzda asla bir tahvil göremezsin.
[2] Onları yerlerinden çıkarmak hususundaki âdetimiz,
Güneşin zevalinden [³] gece karanlık basıncaya kadar namazı dosdoğru kıl, sabah namazını da kıl, çünkü sabah namazı görülür [⁴]:
[3] Veya grubundan.[4] Birçok cemaat tarafından görülür veya melekler o zaman hazır olurlar.
Gecenin bir kısmında da uyanıp gece namazı kıl, bu senin için artık bir ibadettir [⁵]. Ümitvar ol ki Rabbin seni makam-ı Mahmud/a [⁶] getirecektir.
[5] Sana mahsus bir fazilettir. Vücubu sana mahsustur. Farz üzerine zait bir fazilettir.[6] Kıyamette şefaat-i kübra makamına.
De ki «— Yâ Rab! Beni hoşlukla ithal, hoşlukla ihraç et [⁷]. Bana tarafından hakkıyle yardımcı bir kuvvet [⁸] ver».
[7] Beni Medine'ye veya kabre herhangi bir yere ithal et ki orada nahoş bir şey görmeyeyim. Mekke'den veya kabirden veya herhangi bir yerden beni öyle bir ihraç et ki gözüm arkada kalmasın, itibarım ile çıkayım.[8] Veya kavi bir mülk, bir hüccet.
De ki hak geldi, bâtıl [⁹] yok oldu. Çünkü bâtıl daima yok olur.
[9] İslâm geldi, küfür yok oldu.
Kur/an/dan indirdiğimiz şey mü/minlere şifa ve rahmettir, Kur/an ancak zalimlerin inkârlarından dolayı ziyankârlıklarını artırır.
Her ne zaman biz insana sıhhat ve nimet gibi nimet verecek olsak o, şükürden yüz çevirerek yan çizer, ona hastalık, fakirlik gibi bir fenalık dokunursa hemen pek ümitsiz olur.
De ki herkes kendi seciyesine göre işler, Rabbinizin en doğru yol bulanı daha iyi bilir. [¹⁰]
Sana ruhu soruyorlar, onlara de ki ruh Rabbimin fermanındandır [¹¹], size az bir ilim verilmiştir.
[11] Yahut «Rabbimin bildiği ilimdendir. Veyahut Kur'an Rabbimin vahyidir», veyahut Cebrail Rabbimin emriyle iner».
Dileseydik sana vahiy ettiğimiz Kur/an/ı ortadan kaldırırdık, sonra sen bize karşı hiçbir vekil bulamazdın.
Şu kadar ki Rabbinin merhametidir ki Kur/an/ı ipka etmiştir. O/nun sana karşı inayeti büyüktür.
De ki bu Kur/an gibi bir Kur/an daha getirmek için insan ile cin bir araya toplanıp yekdiğerlerine arka verseler bile yine onun gibi getiremezler.
Biz, bu Kur/an/da nâs/a her bir misali dolandırdık [¹]. Nâs/ın pek çoğu ancak nankörlükte [²] bulundular.
[1] Her nevi teşvik ve tahvifi ihbar ve hikem, vaat ve vaadi tekrar tekrar beyan ettik.[2] Veya hakkı inkârda bulundular, nâs'tan maksat ehl-i Mekke'dir.
Dediler ki «— Biz sana hiçbir zaman inanamayız; meğer ki bize yerden bir pınar çıkarasın».
«— Yahut senin hurma ağaçlarından, asmalardan bir bahçen olsun da ortasından güzel güzel ırmaklar akıtasın».
«— Yahut za/mın veçhile [³] göğü üzerimize parça parça düşüresin. Yahut Allah ile melekleri karşımıza getiresin [⁴]».
[3] Dilesek onları yere geçirirdik veya üzerlerine göğü parça parça düşürürdük mealindeki âyet-i kerime.[4] Veya sırasıyle önümüzden geçirsin veya şahit olarak getirsin.
«— Yahut senin altından bir evin olsun, yahut göğe çıkasın. Bununla beraber bize okuyacağımız bir kitap indirmedikçe göğe çıktığına da kaabil değil inanamayız». Onlara de ki aman Yâ Rabbi! Ben peygamberliğe nâil olmuş beşerden başka bir şey miyim?
Kendilerine ayn-i hidayet olan Kur/an geldikten sonra halkı imandan men/eden sebep «— Allah insanı mı peygamber gönderir?» Demelerinden başka bir şey değildi.
Kendilerine de ki yeryüzünde gezer, sakin olur melekler olsaydı biz de onlara gökten melek bir peygamber gönderirdik [⁵].
[5] Siz melek değilsiniz ki size melekten peygamber gönderelim. Beşere beşerden peygamber göndeririz.
De ki benimle sizin aramızda Tanrı/nın hakkıyle şahit olması elverir. Çünkü O, kullarının ahvalinden haberdardır, onları görür.
Allah her kimi hidayete erdirmişse o hidayeti bulmuştur. Her kimi de dalâlete düşürürse onlar için Allah/tan başka yâr bulamazsın. Biz, onları kıyamet günü kör, dilsiz, sağır olarak yüzü koyun, sürüne sürüne hasredeceğiz. Onların yurtları Cehennemdir. Yakacak kalmayıp alevi sönmeye yüz tuttukça alevli ateşi artıracağız.
İşte bu, onların âyetlerimizi tanımamaları, «— Biz kemik, döküntü ve kırıntı olduktan sonra yeniden yaratılarak mı dirileceğiz?» demeleri cezasıdır.
Onlar gökleri ve yeri yaratan Tanrı/nın kendileri gibilerini yaratmaya gücü yettiğini görmüyorlar mı? Allah onlar için muayyen bir zaman tâyin etmiştir ki onda şüphe götürecek bir şey yoktur. Böyle iken yine zalimler küfür ve inkârdan başka bir şeyde bulunmadılar.
Onlara de ki siz Rabbimin rahmeti [¹] hâzinelerine mâlik olsaydınız harç ile tükenir korkusuyle imsakte bulunurdunuz. İnsan tab/an cimridir.
[1] Nimet, rızk ve yağmuru.
Biz Musa/ya İsrail oğullarına geldiği zaman dokuz açık mûcize [²] verdik. Ya Muhammed sen onu İsrail oğullarından sor [³]. Fir/avun ona «— Musa! Seni her halde büyülü sanıyorum» demişti.
[2] Yahut Musa'ya «İsrail oğullarını Firavun'dan iste» dedik.[3] Yed-i beyza, asa.. İlâahır gibi veya Allah'a şerik koşmamak, zina etmemek... gibi vesaya.
Musa «— Bunları, ancak göklerin, yerin Rabbi olan Allah/ın birtakım görülecek ibret olmak üzere indirdiğini bilirsin, Fir/avun! Ben de biliyorum ki sen her halde helâke ve lânete uğrayacaksın» demişti.
Fir/avun onları Mısır toprağından oynatmak istedi. Biz de onu onunla beraber olanları hep suda boğduk.
Bundan sonra İsrail oğullarına dedik ki siz mev/ut olan arzda sakin olun. Âhiret vâdesi gelince sizi onlarla beraber birbirine karışık olarak getiririz.
Biz, Kur/an/ı ancak hak ile inzâl ettik, o da ancak hak ile indi [¹]. Seni de ancak müjdeci, Allah azabıyle korkutucu gönderdik.
[1] Hikmete uygun indirdik, indirdiğimiz gibi kaldı. Hiç değişmedi.
Nâs/a, aheste aheste okuman için Kur/an/ı âyet âyet, dağınık gönderdik. Onu uygun bir surette indirdik [²].
[2] Hikmete, maslahata uygun olarak peyderpey indirdik.
Onlara de ki ona ister inanın, ister inanmayın. Evvelce kendilerine ilim verilen ehl-i Kitabın mü/minleri yok mu? Onlara Kur/an okunduğu zaman secde ederek yüz üstü kapanırlar.
«— Rabbimiz tamamıyle münezzehtir [³], Rabbimizin vaadi her halde yerine gelir» derler,
[3] Caymaktan, kâfirlerin dediklerinden.
ağlaya ağlaya yüz üstü kapanırlar. Kur/an onların huşuunu artırır.
De ki Tanrıya dua edin veya esirgeyen Zat/a dua edin [⁴], hangisiyle dua ederseniz edin, onun (Er- Rahman, Er - Rahim, Es - Selâm) gibi güzel adları vardır. Namazında sesini çıkarma, kısma, ikisinin arasında bir yol bul.
[4] Esirgeyen deyin, Rahman diye dua edin. Allah deyin, Allah diye dua edin.
De ki oğul edinmeyen, mülkte bir ortağı bulunmayan, zül ve acizden dolayı iş göreni bulunmayan Tanrı/ya hamdolsun. O/nu büyük bilerek büyüklüğün ile yâdet.