Sâd [²]. Şanlı, şerefli Kur/an hakkı için [³],
[1] Mekke'de nâzil olmuş (88) âyettir.[2] Veya «amelini kur'an'a arzet, evamirini işle, nevahisinden kaçın».[3] Veya şöhretli, nasihati havi. Yemin edilen şey mahzuftur «Muhammed gerçek peygamberdir veya Kur'an-ı Kerîm mûcizedir veya bu sûreye asla nazire getiremezler» demektir.
Kâfirlerin inanmayışı şüpheden dolayı değildir. Belki onlar hakkı kabule karşı gurur göstermekte, peygambere karşı gayret-i cahiliyeden dolayı ayrılıktadırlar [⁴].
[4] Yahut kâfirlerin küfürü Kur'an'da bir halel buldukların, dan dolayı değildir. Belki onlar ikrara karşı baş çekmekte, peygambere karşı ayrılık göstermektedirler.
Onlardan evvel nice tabakaları helâk etmiştik de onlar azaptan kurtulmak için feryada başlamışlardı. Halbuki bu zaman kaçıp kurtulacak zaman değildi.
Kâfirler içlerinden kendilerine Allah azabıyle korkutur bir adam geldiğine taaccüp ederek dediler ki «—Bu, büyücü, çok yalancıdır,
Acaba mâbutları bir tek mâbut mu yapıyor? Bu, hakikaten çok garip bir şeydir».
İçlerinden ileri gelenleri birbirlerine «— Haydi yürüyün, mâbutlarmızın ibadetine göğüs gerin, çünkü bu, istenilen bir şeydir» [⁵] diyerek dağıldılar.
[5] «Bu, herkesin istediği bir haldir -zamanın istediği bir felâkettir, ondan kurtuluş yoktur - onu dâvasından döndürmek mümkün değildir, maksadı bizi bu dine sokarak bize hükmetmektir. Yoksa dini takrir etmek değildir. Allah'ın irade ettiği bir tavsiyedir, onu redde mecal yoktur, sabırdan başka çare yoktur... İlâ ahir» gibi sözlerle Ebu Talib'in meclisinden kalkıp gittiler.
«— Biz bunu son millette [⁶] işitmedik, bu uydurmadan başka bir şey değildir.
[6] Hıristiyan dininde veya bizim yetiştiğimiz dinlerde babalarımızın dinlerinde.
Aramızdan yalnız ona mı Kur/an inzâl olundu [⁷]» dediler. Hayır, onlar Kur/an hakkında şek içindedir. Belki hâlâ azabımı tatmamışlardır.
[7] Niye eşraf ve büyüklerimizden Velit bin Muğîr'e veya Urvetü bin Mes'uda nâzil olmuyor
Onlarda yegâne galip olan, dilediğine bahşeden [⁸] Rabbinin rahmet hâzineleri var mıdır ki dilediklerine veriyorlar?
[8] Rabbin için asla bir mani yoktur. Dilediğine peygamberliği bahşeder.
Yoksa gökler yer ve aralarındaki şeyler onların mülkü müdür? Öyle ise iplere yapışıp göklere çıksınlar [⁹].
[9] Haydi orada tedbir-i umur etsinler, istediklerine peygamberlik versinler !
Onlar orada [¹⁰] bozgunluğa uğrayacak, peygamberlerine karşı bölük bölük toplanacak âdi askerlerdir.
[10] Bedir veya Hendek bozgunluğuna veya Mekke fethine işaret olunmuştur.
Onlardan evvel, Nuh ve Âd kavimleri, kazıklı Firavun [¹¹],
[11] Fir'avun, adamları dört kazığa, çarmıha çektiğinden, -kazıklarla müstahkem çadıra mâlik olduğundan- hadem ve haşem sahibi, muhkem saltanat sahibi olduğundan dolayı bu vasıf ile tavsif olunmuştur.
Semut, Lût kavimleri ve Eykeliler de peygamberleri yalancı saymışlardı. İşte bunlar peygamberlere hücum eden güruhlardır.
Bunlar hep peygamberleri yalancı saymadan başka bir şey yapmadılar da ukubetime müstahak oldular.
Onlar ancak asla geri kalmayacak bir tek korkunç sesi [¹²] bekliyorlar.
Onlar istihza ile «— Ey Rabbimiz! Hesap günü gelmeden evvel payımızı [¹³] çabuk ver» dediler.
[13] Defter-i amalimizi, azap payımızı.
Onların dediklerine katlan, kuvvetli kulumuz Davud/u hatırla. Çünkü o, daim Allah/a sığınırdı [¹].
[1] Veya Tanrının hoşnut olmasını arar dururdu.
Biz dağları ona müsahhar kıldık, dağlar onunla beraber güneşin battığı ve doğduğu zamanlarda [²] tespih ederlerdi.
[2] Akşam veya yatsı vakti ile sabah veya kuşluk zamanında.
Kuşları da müsahhar kıldık. Onlar da yanında toplanırlardı, hepsi ona tâbi olurdu [³].
[3] Dağlar, kuşlar onunla beraber tespih ederdi veya tespihte ona tâbi olurdu veya Davut Aleyhisselâm, dağlar, kuşlar hep Allah a muti idiler.
Onun padişahlığını muhkem kıldık, ona hikmet [⁴], dâvaları ayırdetmeye ait [⁵] ilim verdik.
[4] Peygamberlik, tam ilim ve tam amel.[5] Veya beyyine ve yemin ile hüküm demek olan hitabı fasılı.
Sen dâvacıların haberini aldın mı? Hani onlar çardağa [⁶] tırmanıp çıkmışlardı [⁷].
[6] Veya ibadet ve ta'at ile meşgul olduğu ikametgâha.[7] Bekçi davacıları içeriye koymadığından onlar da duvardan aşıp yanma girmişlerdi.
Onlar Davud/un huzuruna girince Davud onlardan ürktü. Onlar «— Korkma, biz iki dâvacıyız. Birimiz diğerimize haksızlık yapmıştır. Aramızda doğrulukla hükmet. Doğruyu ayak altına alma, bize doğru yolu göster» dediler.
Biri [⁸] «— Bu, benim din kardeşimdir, onun doksan dokuz koyunu, benim de bir tek koyunum vardır. O, bu koyunu bana ver ki ben ona bakayım» dedi, dedikodu da bana galebe etti [⁹].
[8] Hazret-i Davud'un «dâvanız nedir» demesine karşı böyle söylemişlerdi.[9] Yani vermeğe mecbur oldum.
Davut «— O, koyununu kendi koyunlarına katmayı istemekle sana zulüm ve gadir etmiştir. Mallarını birbirine karıştıran ortakların çoğu birbirlerine haksızlık yapar. Şu kadar ki iman edip iyi amel işlemiş olsunlar. Böyle olanlar da azdır» dedi. Davut kendisini intibaha düşürdüğümüzü anladı [¹⁰]. Rabbinden yarlıganmak diledi, secdeye kapandı, O/na sığındı.
[10] Dâvacıların aralarında hâkim olmak suretiyle denediğimizi anladı. O iki davacı zaten suikast için gelmişlerdi. Davut Aleyhisselâm bunu anladı da ürktü. Fakat bunlar suikastte muvaffak olamayacaklarını anlayınca öyle bir dâva tertip ettiler. Davut Aleyhisselâm diğer davacının da sözünü dinleyecekken dinlemeden, şu kadar ki ikinci davacıya bakarak itirafını anlayarak hükmetti. Davut Aleyhisselâm rıza-ı bari için onları affetti, intikam almak elinde iken vazgeçti. İşte denemek buydu. İntikam niyetinden dolayı istiğfar etti veya suikast zannettiğine pişman oldu. Davacıları melekler addederek bu hâli «Urya» kıssasına hamletmek asla doğru değildir. Bu kıssa âyat-ı celilenin siyak ve sibakına, şan-ı nübüvvete münafidir. Maamafih ancak «Urya» nın bidayeten tâlip olduğu bir kadına Hazret-i Davud'un talip olması caiz olabilir, bu bapta efdal ve ûlâ olanı terketmiş olabilir. Çünkü o zamanda bu haller olağan şeylerdi.
Biz de onun bu hâlini [¹¹] yarlıgadık, çünkü o, nezdimizde bize yakın bulunacak, dönüp geleceği yeri de güzel olacaktır.
[11] Mücerret dâva ile zulüm ettiğine hükmetmesini. Yahut, başkasının, Urya'nın talip olduğu bir kadını, ehli ona nikâhtan vazgeçtikten sonra alması hususunu.
Davud! Biz seni yeryüzünde halife yaptık. Artık nâs arasında doğrulukla hükmet. Hevesine tâbi olma, yoksa o, seni Allah yolundan şaşırtır. Allah yolundan şaşıranlar yok mu, onlar hesap görülecek günü unuttuklarından dolayı şiddetli azaba uğrayacaklardır.
Biz göğü, yeri ve aralarındakini boşuna yaratmadık, boşuna yaratmak keyfiyeti kâfirlerin zan ve tahminidir. Uğrayacakları ateşten vay kâfirlerin haline!
İman edip iyi iş işleyenleri yeryüzünde fesat çıkaranlar gibi mi sayacağız? Yoksa günahtan sakınanları günahkârlar gibi mi tutacağız.
Sana mübarek ve hayır ve bereketi çok bir Kitap indirdik ki âyetlerini inceden inceye düşünsünler, tam akıllılar da ibret alsınlar.
Biz, Davut/a Süleyman/ı bahşettik. Süleyman ne güzel kuldur! O, daim Allah/a sığınırdı.
Hani öğleden sona ona soy, yörük, atlar gösterilmiş,
O da «— Ben bu atları Rabbimi anmadan dolayı severim [¹]» demişti. Ta ki atlar Süleyman/ın gözünden nihan oldu [²].
[1] Veya Rabbinin Kitabı olan Tevrat'tan dolayı. Yani atlara olan muhabbetim heva ve hevesimden dolayı değil, belki Allah'ın dinine kuvvet vermeden, cihattan dolayıdır.[2] Yahut bu atların muhabbeti beni Rabbimi anmadan alıkoydu, güneş battı, ikindi namazını kılamadım.
«— Atları bana geri getirin» dedi. Artık onların bacaklarına, boyunlarına el sürmeye başladı [³].
[3] Atların boyunlarından, bacaklarından, muhabbetinden dolayı tozunu silkti. İkinci mânâya göre kılıç sürdü, ayağını kesti. Bu hal Süleyman için mubah idi. Fakat bizim şeriatımızda böyle değildir.
Biz Süleyman/ı da, intibaha düşürmüştük. Tahtı üstüne bir parça et gibi bir ceset atmıştık [⁴]. Sonra o, pişman olup Allah/a sığınmıştı.
[4] Hazret-i Süleyman bir gece Allah yolunda duruşacak bir oğul olmak üzere bütün kadınlarına yaklaşmıştı. Fakat «înşaallah» dememiş, bu hâli meşiyet-i bari'ye isnat etmemişti. Artık hiçbirinden oğul olmadı, yalnız birinden bir parça et gibi bir şey doğdu. İşte bunu kürsüsüne getirdi. Süleyman Aleyhisselâm bundan mütenebbih olarak tövbe etti. Yahut şiddetli bir hastalığa tutuldu, o kadar eridi ki, bir ceset, ruhsuz bir cisim kaldı. Sonra hâli sıhhate rücu etti, başka türlü tevcihler bâtıldır, şan-ı nübüvvete münafidir.
Süleyman «— Yâ Rab! Beni yarlığa, bana öyle bir mülk ve saltanat bahşet ki benden sonra hiçbir kimse ona nâil olamasın [⁵] çünkü çok bahşeden sensin [⁶]» dedi.
[5] Nübüvvet ile saltanat.[6] Bu padişahlığı ele getirecek kadar hiçbir kimseye kuvvet vermeyecek ancak sensin.
Biz de ona rüzgârı müsahhar kıldık, onun emriyle lâtif bir hava ile istediği yere giderdi.
37, 38. Dülger, dalgıç şeytanlarını da [⁷], bukağılara bağlı olarak başkalarını da [⁸] ona müsahhar kıldık.
[7] Dülgerlikte, dalgıçlıkta gayet mahir ustaları.[8] Âsi ve serkeş olanlarını.
37, 38. Dülger, dalgıç şeytanlarını da [⁷], bukağılara bağlı olarak başkalarını da [⁸] ona müsahhar kıldık.
[7] Dülgerlikte, dalgıçlıkta gayet mahir ustaları.[8] Âsi ve serkeş olanlarını.
Süleyman! «— Bu devlet, bizim vergimizdir, artık istediğine bol nimet ver, istediğine verme, tut. Ondan hesap olunacak değilsin [⁹]».
[9] Yahut sana hesapsız verdik.
O, nezdimizde bize yakın bulunacak, onun dönüp geleceği yeri de güzel olacak.
Eyyup kulumuzu da hatırla. Hani o, Rabbine şöyle nida etmişti: Yâ Rab! Bana şeytanın derdi, elemi dokundu [¹⁰].
[10] Her kötü iş şeytana isnat olunmakla Eyyup Aleyhisselâm da öyle söylemişti. Yoksa Hazreti Eyyub'a şeytan musallat olarak üfürmekle müşarünileyh cüzzam - miskinlik - hastalığına tutulmuş, bedeni yara içinde kalmış, bedeninden kurtlar dökülmüş gibi tab'an muteneffir olan haller yalandır, uydurmadır, birtakım müfessirler senetsiz yazıyorlar, Hazret-i Eyyub'un hastalığı çiçek hastalığı idi.
Ona şöyle cevap verildi: Ayağını yere vur [¹¹], çıkacak serin su ile hem yıkanırsın, hem o suyu içersin.
[11] Veya ayaklarını kımıldat, şurada bir su vardır oraya git.
Tarafımızdan bir rahmet, tam akıllılara da bir ibret olmak üzere ona ailesi halkını, onlarla beraber bir mislini bahşettik.
Eyyup! Yaşı, kurusu karışık bir demet ot al, onunla zevcene vur da yemininde durmamazlık etme [¹]. Biz Eyyub/u sabırlı bulduk. O ne güzel kuldur! Çünkü daim Allah/a sığınır.
[1] Zevcesi bir iş için gitmiş, biraz gecikmişdi. Eyyup Aleyhisselâm da yüz değnek vurmağa yemin etmişti.
Elleri, gözleri bulunan [²] kullarımız İbrahim, İshak ve Yakub/u da hatırla.
[2] Elleriyle ita'at, gözleriyle kudreti süphaniyeye nazar eden, ta'at ve ibadette kudret sahibi, ulûm ve maarif te, şeriat ve dinde basiret sahibi olan.
Biz onları halis bir hasletlerinden dolayı halis kul yaptık, bu da dâr-ı âhireti anıp ölümden gafil bulunmamalarından dolayı idi.
Onlar nezdimizde insanlardan seçilen, hayırlı kimselerdir.
İsmail/i, Elyesa/ı, Zülkifl/i de hatırla. Bütün bunlar güzide adamlardandır.
Bu Kur/an bir muhtıradır, sakınanlar için dönüp gidilecek güzel bir yer vardır.
O da Aden Cennetleridir [³] ki kapıları onlara açıktır.
[3] Daima ikametgâh olacak Cennetler.
Onlar orada tahtlara yan gelerek birçok meyveler, türlü türlü içecekler isteyecekler.
Yanlarında gözlerini zevçlerine dikmiş yaşıt [⁴] kızlar vardır.
[4] Yaşları bir, güzellikleri bir.
Onlara «— Hesap görülecek gün size vaat olunan mükâfat budur» denecek.
İşte bu, öyle bir rızkımızdır ki onda dövünmek ihtimali yoktur.
Bu böyledir, taşkınların da dönüp gidecekleri yer, kötü bir yerdir.
O da Cehennemdir ki onlar buraya girecekler, burası ne kötü döşemedir!
Bu azap kaynar su, sarı sudur.
Onlar için bu şekilde çeşit çeşit başka azap da vardır. Artık onu tatsınlar.
Cehennem bekçileri metbu/lara «— Bunlar sizinle atılan güruhtur» diyecekler. Metbu/lar da onlara merhaba olmasın [⁵], onlar istihkaklarıyle ateşe girmişlerdir» diyecekler.
[5] Rahat yüzü görmesinler.
Tâbi/ler diyecekler ki asıl size merhaba olmasın, buna bizi siz uğrattınız, burası ne kötü karargâhtır.
Yine diyecekler ki: «— Ey Rabbimiz! Bizi bu azaba uğratanların ateşte azaplarını kat kat yap.»
Hepsi şöyle diyecekler: Biz kötü adamlardan saydığımız Müslümanları niye burada görmüyoruz?
Biz onları dünyada maskaraya alırdık, yoksa gözlerimiz onlardan kaydı da onları görmüyor muyuz?
Ateşliklerin birbiri ile gürültü etmeleri hakkında bu beyanat doğrudur. Her halde vâki olacak.
De ki «— Ben ancak Allah azabıyle korkuturum, yegâne ve kahhar olan Tanrı/dan başka hiçbir tapacak yoktur,
O göklerin, yerin ve aralarında olanların Rabbidir. Yegâne galiptir. Çok yarlıgayandır.»
De ki «— Bu dediklerim çok mühim bir haberdir.
Siz ise ondan yüz çeviriyorsunuz.
Ben Meclis-i Âli/de [¹] olup biteni bilmezdim.
[1] Sûre-i Bakara'da beyan buyurulduğu üzere Hazret-i Adem hakkında Cenabıhak ile melekler arasında geçen sözleri bilmezdim. Yalnız bana vahiy ile bildirildi, işte o vakit öğrendim.
Bana yalnız Allah azabıyle aşikâr surette korkutmaklığım vahyolunmuştur».
Hani Rabbin meleklere «— Ben balçıktan bir insan yaratacağım,
Onu yapıp ona ruhumdan üfürdüğüm gibi yere kapanıp secde edin» demişti.
Bunun üzerine bütün melekler hep birden secde ettiler.
Ancak İblis bunu kibrine yediremedi, o, zaten kâfirlerdendi.
Allah «— İblis! İki elimle yarattığım mahlûka secde etmeden seni alıkoyan şey nedir? Nefsin mi kabardı? Yoksa kendini daha mı yüksek gördün?» buyurdu.
İblis «— Ben ondan daha şerefliyim, beni ateşten, onu balçıktan yarattın» dedi.
Allah «— Oradan dışarı çık! Sen, benim rahmetimden kovulmuşsun.
Ceza gününe kadar lânetim de üzerine olsun» buyurdu.
İblis «— Yâ Rab! Tekrar dirilecek güne kadar bana mühlet ver, beni yaşat» dedi.
80, 81. Allah «— Vakti malûm güne kadar sana mühlet verilmiştir» buyurdu.
80, 81. Allah «— Vakti malûm güne kadar sana mühlet verilmiştir» buyurdu.
İblis, «— Şan ve şerefin hakkı için ben onların hepsini azdıracağım,
İçlerinden halis muhlis kulların başka.
Allah «— Doğruluk bendendir, doğruyu da ben söylerim: [¹]
[1] Yemin yerindedir. Yahut ben hakkım, söylediğim de haktır.
Cehennemi herhalde seninle ve sana tâbi olanlarla tamamen dolduracağım.
De ki bunları işittiniz, işte ben tebligatıma karşı sizden ücret ve mükâfat istemiyorum. Ben kendi başıma teklif edenlerden de değilim [²].
[2] Yahut ben tekellüflü dini tebliğ etmiyorum, belki akl-ı selimin, tab'ı müstekîmin kabul ettiği dini tebliğ ediyorum.
Bu Kur/an cihana bir öğüttür.
Bir zaman sonra haberinin doğru çıktığını herhalde bilmiş olacaksınız.