Elif, Lâm, Ra. İşte bu (âyetler) tartışmasız tek doğru (hikmetli) olan kitabın, âyetleridir.
Bizim insanlara, insanları uyarması ve îman edenlere de Rab’leri katında özel itibarları1 olduğunu müjdelemesi için kendilerinden bir erkeğe2 vahyetmemiz, şaşılacak bir şey mi de kâfirler “şüphesiz (bu adam) apaçık bir büyücüdür”, dediler.3
1 Kadem-i Sıdk: Kadem kelimesi “kıdem”’ ile eş anlamlıdır ve bir işte öne geçmek, başkalarının önüne geçmek, iyilik yönüyle derece ve rütbe sahibi olmak anlamlarına gelir. “Falanın hayırda bir kademi vardır” demek “bir mertebesi vardır” demektir. Kadem-i Sıdk’ı müfessirlerin çoğunluğu; amel-i salih, yüksek makam şeklinde anlamışlardır. Fakat âyetin devamından ve Kat’ade’den gelen rivayete göre Kadem-i Sıdk’tan kastedilen, Hz. Muhammed (a.s)’ın şefaati olduğu açıktır. Yani Kadem-i Sıdk; Efendimizin Allah katındaki yakınlığı, şefaat makamı ve muttakilerin cennetlerde Allah katında bulunan “mak’adı sıdk”a (Kamer: 55) girmeleri için önlerine düşen delil olmasını ifâde eden bir özel isimdir. Yani Allah’ın bu Kitabı vahyettiği Muhammed’in (a.s) Allah katında öyle yüksek bir makamı vardır ki huzur-ı ilâhîde Müslümanlar için şefaat edecek ve önlerine düşüp cennetlere ulaşmalarına rehberlik edecektir. (Elmalılı)2 Buradan; kadınlardan Peygamber gönderilmeyeceği anlaşılmaktadır. Bu sebeple de bu ifâdeyi hümanist kaygılarla “adam, kişi ve insan” şeklinde tercüme etmek doğru değildir. Zira Arapçada bu üç kelimeyi de ifade eden kelimeler mevcuttur. Kâfirler Melekleri de hep kadın olarak hayal ediyorlardı. Melekleri ve Peygamberleri gönderen, Allah olduğuna göre, onları nasıl isterse, öyle gönderir. Zâten Allah, Cebrâil’i, Efendimize ve Hz. Meryem’e, bazı melekleri de Hz. İbrahim ve Hz. Lût’a erkek şeklinde gönderdiği gibi Peygamberleri de hep erkek olarak göndermiştir. Peygamberimize kadar gelen peygamberlerin tamamının erkek olması ve kadın peygamber gönderilmediğine göre bu konunun tartışılması anlamsızdır. Kadından peygamber olabileceğini söyleyen Eş’arilerin de kadın peygamber gönderilmediğini ifade etmeleri bunun teorik bir tartışma olduğunu göstermektedir. Allah’ın gönderdiği tüm Peygamberlerin erkek oldukları ile ilgili olarak Bk. (Nahl: 43, Yûsuf: 109, Enbiyâ: 7)3 Tarih boyunca kâfirler vahye, büyü; vahyi duyuranlara ise, büyücü veya meczup demişlerdir. Zîrâ onlar her olağanüstü şeyi büyü zannederler veya büyü yaftası yakıştırarak hakkı örtmeye çalışırlar.
Muhakkak ki; sizin Rabbiniz, gökleri ve yeri altı zaman diliminde1 yaratan, sonra kâinatın (arşın) yönetimini2 hâkimiyeti altına alarak, her işi idare edip duran, izni olmaksızın (kendisinden başka) hiçbir şefâatçi olmayan,3 Allah’tır. İşte sizin Rabbiniz bu Allah’tır. O halde Ona hemen kulluk edin. Siz hâlâ bunu idrak etmeyecek misiniz?
1 Yevm: Kelime olarak “belirli bir süre” anlamına gelir. Henüz yeryüzü ve güneşin bulunmadığı bir dönemde bugünki anlamda bir gün düşünülemeyeceğinden, burada vakit anlamına kullanıldığı açıktır. (Bk. A’raf: 54) Bunun miktarı ise bilinen günden daha kısa veya uzun olabilir. Allah’ın evreni altı zaman diliminde yaratması, bir hamlede yaratmaya gücünün yetmediğinden değil, böyle yapmayı kendi iradesine daha uygun gördüğünden dolayıdır. 2 İstiva etmek: Bir düze olmak, yüksek olmak, üstün olmak, hükmü altına almak anlamlarına gelir. Arş: Bir binanın veya yerin tavanı demektir. Arş, aynı zamanda meliklerin üzerinde oturdukları “taht” anlamında da kullanılır. Bundan kinâye olarak da “mülk ve saltanat” anlamlarına gelir. Arşı istivâ etmek ise: Yarattığı kâinatın her türlü idaresini hükmü altına alarak hükmünü ve saltanatını icraya başlamak demektir. (Elmalılı) 3 Tedbir: Bir işin iyi bir surette meydana gelmesi için önünü, sonunu gözeterek takdir ve idaresi demektir. (يُدَبِّرُ الْاَمْرَ) “emri tedbir ediyor” demek; arşından, arzına varıncaya kadar kâinatın cüz'î-küllî bütün işlerini tedbir ve idare etmek demektir. Ayrıca fiilin şimdiki zaman kipiyle olması, bu idarenin bitmediğini, halen devam ettiğini ve edeceğini ifade etmektedir. Yani Allah Yahudilerin uydurdukları gibi evreni altı günde yaratıp sonra istirahate çekilmemiştir. O öyle bir Allah’tır ki; Onun işine karışacak, tedbirine müdahale edebilecek bir ortak şöyle dursun onun huzurunda bir kimse için kendiliğinden şefaat edebilecek hiç bir şefaatçi bile yoktur.
Allah’ın kesin bir vaadi olarak hepinizin dönüşü Onadır. Şüphesiz, O mahlûkatı önce yaratır, sonra (Allah’ın istediği gibi) îman edip, (inandığı) iyi işleri yaşayanları adaletle ödüllendirmek ve kâfirleri de inkârları sebebiyle kaynar sudan bir içecek ve pek acıklı bir azapla cezâlandırmak1 için (âhirette) tekrar yaratır.
1 Allah zulüm etmez. Kâfirlere verilen azap onların Allah’ı inkâr etmeleri sebebiyle verilen bir karşılıktır.
Güneşi bir ışık kaynağı, ayı da bir nur1 kılan ve (aya) senelerin sayısını ve hesabı bilmeniz için safhalar veren, O (Allah)’tır. Allah bunları ancak hak (değişmeyen ölçü)2 ile yarattı. (İşte Allah) bilip anlamak isteyen bir topluluk için âyetlerini böyle ayrıntılı olarak açıklar.
1 ضِيَاءٌ)) Hararetli ışık, (نُورٌ) ise başkasının ışığından alınan ışık demektir. Güneşin ışık kaynağı, ayın ise yansıtıcılığına işaret olabilir. İsra 12. ayette; “Biz gece (ayı) ve gündüz (güneşi) iki mûcize kıldık. Ardından gecenin mûcizesi (ayı) söndürdük ve Rabbinizin nîmetlerini araştırmanız, yılların sayısını ve (vakitlerin) hesabını öğrenmeniz için gündüzün mûcizesi (olan güneşi) aydınlatıcı kıldık. Biz her şeyi (işte böyle) mükemmel bir şekilde açıkladık.” buyurulmaktadır. Buna göre, güneşe tapanlara karşı; güneş ve ayın Allah tarafından yaratıldıkları ve bunlar üzerindeki Allah’ın hâkimiyetinin belirtilmesiyle bir uyarı vardır.2 Bunlar tesadüfen, hikmetsiz ve faydasız bir şekilde yaratılmış değildir.
Şüphesiz gece ile gündüzün birbirini takip etmesinde ve Allah’ın göklerde ve yerde yaratmış olduğu şeylerde, (günâha girmekten) sakınan bir toplum için elbette alınacak ibretler vardır.
Bize kavuşacaklarını ummayan, dünya hayatından memnun olan ve onunla yetinenler1 var ya; işte onlar kesinlikle Bizim âyetlerimizden gafildirler.
1 Ona kanıp da ilerisini düşünmeyenler…
İşte onların varacakları yer, kendi (elleriyle) kazandıkları (günâhlar) sebebiyle cehennemdir.
(Allah’ın istediği gibi) îman edip, (inandığı) iyi işleri yaşayanlara gelince; Rab’leri onlara, îmanları sebebiyle nîmetlerle dolu cennetlerde altlarından (zemininden) ırmaklar akan (yerlere ulaşmanın) yollarını gösterir.1
1 Mü’minler, yattıkları yerde değil, ancak îman ve yaşayışlarıyla hidâyete ulaşırlar…
Onların da oradaki bütün duâları: “Ey Allah’ım! Seni bütün eksikliklerden uzak tutarız”, birbirlerine iltifatları: “selâm”,1 duâ-larının sonu da: “hamd2 âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur” demeleridir.
1 Selam: bütün kötülüklerden uzak bir güven duygusu, teslimiyet demektir.2 Hamd: Bir ihsan veya bir iyiliğin sahibine karşı yapılan ve can ü gönülden hürmet ifade eden en güzel bir şekilde anmadır. Bu anmanın içerisinde kısmen övgü, kısmen de şükür vardır. Yani hamd; Korkudan değil, kulluktan dolayı yapılan şükür ve ibâdet demektir. Bk. (Fatiha: 2)
Eğer, insanların hayra1 ulaşmakta acele ettikleri gibi, Allah da onlara şerri2 vermekte acele etseydi elbette onların ecelleri bitirilmiş olurdu. Bu yüzden Bize kavuşacaklarını ummayanları, kendi azgınlıkları içerisinde şaşkın bir halde bırakırız.3
1 Hayır: Aslı “hayr” olup; herkesin beğendiği, rağbet ettiği şeyler, şeref, faydalı ve sevabı gerektiren amel, iyilik, ibâdet ve mal gibi anlamlara gelir. Zıddı ise şer’dir. Hayır, iki türlüdür. Birincisi “mutlak hayır” olup, herkes tarafından beğenilen ve herkese göre iyi olandır. Adâlet, cömertlik ve doğruluk gibi. İkinci tür hayır ise, “Mukayyed hayır”dır. Yani kişiden kişiye değişen birine göre hayır, bir başkasına göre şer ve kötülük sayılabilen şeylerdir. Kötü yolda harcanan çok mal gibi… Arapça’da “hayr” kelimesi, sadece iyiliği ifade etmez, mal ve servet için de kullanılır. Âyetlerde kullanılan “hayr”, her zaman hayır değildir. Ancak Allah rızası gözetilerek yapılırsa hayır sayılır. Mal ve servet ne kadar çok olursa olsun, Allah’ın rızası olmayan yerlere harcanırsa hayır yerine şer olur. İslâm ıstılahında “Maruf”; her tür hayrı, “Münker” de kötülüğü ifade eder. 2 Şer: Kötülük, fesat, bozukluk, zulüm, günah ve ceza gerektiren uygunsuz iş demektir. Kötülükleri arzu etmek, musibet, belâ ve sıkıntı anlamlarına da gelir, hayrın ve iyiliğin zıddıdır. Hayrı da şerri de yaratan Allah’tır. Çünkü her şeyi yaratan Allah’tır. O’ndan başka yaratıcı yoktur. Allah’ın zat, sıfat ve fiillerinde şer yoktur. Şer insanlarda, insanların işlerindedir. Allah şerri de hikmet ve ilahî adaletin bir gereği olarak yaratmıştır. Allah, insanı bu dünyaya akıl ve irade vererek imtihan etmek için göndermiştir. Bu imtihan âleminde şerrin bulunmaması, dünyanın ve içindeki insanın yaratılış hikmetine aykırı düşer. Allah, böyle yapsaydı, insanın herhangi bir hayvandan farkı kalmazdı. İyilik ve hayrın kıymeti zorlayarak değil, şuur ve serbest bir irade ile yapılmasındadır. Şuursuz ve serbest bir ihtiyar ile yapılmayan iyiliğin kıymeti yoktur. Şerri yaratmak şer değildir. Fakat şerri kazanıp şer ile vasıflanmak şerdir. İnsan aklını kullanarak iradesini şerre yöneltip kudretini buna sarf ederse, Allah da bunu yaratır. Ancak Allah’ın şerre yardımı ve rızası yoktur. 3 Azgınlara azgınlıkları içerisinde bocalamak bir azaptır.
İnsana bir sıkıntı dokununca yatarken veya otururken yahut da ayakta iken1 Bize yalvarır durur. Fakat Biz ondan o sıkıntıyı kaldırınca, sanki başına gelen bir sıkıntıdan dolayı Bize hiç yalvarmamış gibi geçer gider. İşte haddi aşanlara yaptıkları şeyler (kendi nefisleri tarafından) böyle süslü gösterilir.
1 Yani her halinde, her zaman veya işi gücü duâ etmek olur.
Biz, Peygamberleri açık delillerle geldiği halde îman etmeyip zulümlerine devam eden, sizden önceki nice nesilleri, helâk ettik. İşte Biz, günâhkâr toplumları böyle cezâlandırırız.
Sonra da nasıl kullukta bulunacağınızı görmek için sizi yeryüzünde onların yerine getirdik.1
1 Eğer siz de onlar gibi olursanız, aynı şekilde siz de helâk edilirsiniz. Bk. (Mâide: 54)
Bizim açık âyetlerimiz, Bize kavuşacaklarını ummayanlara okunduğu zaman, (sana):1 “Ya bundan başka bir Kur’an getir ya da bu (Kur’an’ı) değiştir.”2 dediler. Sen de onlara: “Onu kendi keyfime göre değiştirmem mümkün değil. Ben ancak bana vahyolunana tâbi olurum ve ben Rabbime isyan edersem büyük günün (âhiretin) azabından korkarım.” de.3
1 Veya “Bizim huzurumuza çıkmaya yüzü olmayanlar”2 Ya bize uymayan bu Kur’an’ı yok et ya da Kur’an’ı bize uydur. Yani bize, bizim canımızın istediği gibi bir din getir…3 Ben bana ne vahyolunursa ancak ona uyarım. Yani ben herhâlde hiçbir şeyi değiştirmeyerek sadece vahye uyarım. Şayet bazı âyetlerde bir nesih ve değiştirme meydana gelirse o da ancak vahiy ile olabilir, ben ona da olduğu gibi uyarım. Başka bir ihtimal söz konusu değildir.
(Ey Muhammed bir de onlara:) “Eğer Allah dileseydi ben onu size okuyamazdım1 ve (Allah da) onu size bildirmezdi. Sonra ben, O (Kur’an) gelmeden önce yıllardır sizin aranızda yaşadım.2 Siz hiç (gerçekleri) idrak etmeye çalışmaz mısınız?” de.
1 Allah dilemedikçe benim böyle bir Kur’an getirmem mümkün değil.2 Daha önce aranızda kırk yıl yaşadım. O zaman ben böyle bir Kur’an’ı niçin okumuyordum?
Yalanlarını Allah’a yakıştırandan1 veya Onun âyetlerini yalanlayandan2 daha zâlim kim olabilir? İşte böyle günâhkârlar asla kurtuluşa eremezler.
1 Allah’ın âyetlerini bozan, keyfine göre anlayan, Allah demediği halde, dedi diyen beyinsizlerden…2 Allah’ın âyetlerini saklayan, beğenmeyen, inkâr eden, alternatif âyetler ve tanrılar arayandan…
Ve o (zâlimler,) Allah’ı bırakıp da kendilerine zarar da, fayda da veremeyecek olan (şey)lere kulluk eder ve: “bunlar Allah’ın katında bizim şefâatçilerimizdir”1 derler. (Sen de onlara:) “göklerde ve yerde olup da Allah’ın bilmediği bir şeyi mi Ona haber veriyorsunuz?” de. Hâlbuki Allah onların (Kendisine) ortak koştuklarından uzaktır ve yücedir.
1 O zâlimler; a- Allah’a putlarla beraber inanırlar, b- Putların veya putlaştırılan varlıkların Allah’ın katında imtiyazları var zannederler, c- Putlardan veya putlaştırılanlardan boşu boşuna şefâat umarlar. Bk. (Yûnus: 3)
(Vaktiyle) insanlar sadece tek bir ümmetti, fakat (sonraları) anlaşmazlığa düştüler. Eğer Rabbinden önceden verilen bir söz bulunmasaydı1 aralarında anlaşmazlığa düştükleri şey konusunda onların işleri derhal bitirilirdi.2
1 Allah her ümmete bir süre takdir etmiştir ve bu süre kesinlikle değişmez. Bk. (Yûnus: 49)2 Yani, onlara azap iner ve derhal helâk edilirlerdi.
Ve o (zâlimler): “O (Muhammed)’e Rabbinden açık bir mûcize indirilse olmaz mı?”1 diyorlar. Sen de (onlara): “ğaybı bilmek ancak Allah’a aittir.2 Artık siz(e Allah ne yapacak) bekleyin bakalım, ben de sizinle beraber (başınıza gelecekleri) bekleyenlerdenim.” de.
1 Sanki mûcize gelse inanacaklarmış gibi bahane uyduruyorlar.2 Peygamberler kendiliklerinden mûcize getiremezler ve ğaybı bilemezler. Bk. (Hûd: 31)
İnsanlara dokunan bir sıkıntıdan sonra, bir rahmet (bolluk ve bereket) tattırdığımız zaman, bir de bakarsın ki hemen Bizim âyetlerimiz hakkında (mazeret ve yorumlar icat ederek) hile yapmaya kalkarlar. (Sen onlara): “Allah (sizin gibilere karşı, sizden) daha çabuk tuzak kurar”1 de. Şüphesiz Bizim elçilerimiz (olan melekler) sizin yaptığınız hilelerin hepsini tek tek yazarlar.2
1 Allah’ın tuzağı, insanlarınki gibi olmayıp onların hile ve tuzaklarını bozma şeklinde olur. 2 Ebû Süfyân Mekke’de yedi yıl süren kuraklıktan kurtulmak için Peygamberimize: “Ey Muhammed! Bize duâ et, eğer yağmurlar yağar ve bolluk olursa seni tasdik ederiz.” demişti. Peygamberimiz de duâ etmiş ve kuraklık geçmişti. Ama onlar yine îman etmemişlerdi.
Sizi karada da denizde de yürüten O (Allah)’tır. Yolcularıyla beraber tatlı bir rüzgâr ile akıp gitmekte olan bir gemide bulunduğunuzu düşünün. Onlar tam bununla ferahlanırlarken, şiddetli bir kasırga çıksa, her taraftan dalgalar hücuma başlasa ve kendilerinin bununla tamamen kuşatılmış olduklarını anlasalar; (işte o zaman) dini sadece Allah’a has kılarak duâ etmeye başlarlar. Ve (Allah’a): “Eğer Sen bizi bundan kurtarırsan biz kesinlikle Sana şükredenlerden olacağız.” derler.
1 Allah’tan başka tüm ilâhlarını bırakırlar ve yaratılışlarındaki tek Allah inancını dilleriyle söylemeye başlarlar.
Fakat Allah onları kurtarınca bir de bakarsınız ki; onlar hemen yeryüzünde hiç hakları olmadığı halde azgınlıkta bulunmaya başlarlar.1 Ey insanlar! Şüphesiz; sizin (yaptığınız) taşkınlıklar, sizin aleyhinizedir -ve o taşkınlıklar dünya hayatının ge-lip geçici bir kazancıdır.- Sonra dönüşünüz Bize olacaktır. Biz de yaptıklarınızı size (âhirette) elbette tek tek haber vereceğiz.
1 Allah’a karşı nankörlük ederler, sanki gemide duâ eden onlar değilmiş gibi davranırlar.
Şüphesiz dünya hayatının durumu; Bizim gökten indirdiğimiz ve kendisiyle; insanların ve hayvanların yiyeceği olan yeryüzünün bitkilerinin (serpilerek) birbirine karıştığı bir su, gibidir. Yeryüzü, bu su ile ziynetini takınıp süslendiği ve bahçe sahiplerinin onları tam devşireceklerini zannettikleri sırada (Bizim helâk) emrimiz ona geceleyin veya güpegündüz geliverir de onu sanki bir gün evvel hiç yokmuş gibi kökünden biçilmiş bir hale çeviriveririz. İşte Biz, âyetleri düşünen bir topluma böyle açık açık anlatırız.
Allah selâmet yurduna1 davet eder2 ve dilediğini3 hak yola ulaştırır.4
1 Dâr’ül-İslâm: İslâmî hükümlerin tam olarak uygulandığı ve başında Müslümanların seçtiği ve kendilerinden olan halifenin bulunduğu devlet; “İslâm Yurdu” demektir. “Dâr”, lügatte ev, belde ve ülke anlamında kullanılır. Dini terim olarak ise; bir idarecinin hâkimiyeti altında bulunan ülke anlamındadır. “Dâr’ul-İslâm” tabiri daha sonraları İslâm hukukçuları tarafından, “Dar’ül-Harb”in karşıtı olarak kullanılmıştır. İslâm ümmetinin vatanı, Allah’ın mülkü olan yeryüzünün tamamıdır. (Nur: 55 ve Enbiyâ: 105.) âyetlere göre Cenâb-ı Hak, yeryüzünün tamamına sahip olma hakkını Müslümanlara tanımıştır ve bu hakkı elde etmeyi de, Müslümanlara bir görev olarak vermiştir. (Tevbe: 123, Bakara: 191) Bu ayetlere göre; yeryüzünün hâkimiyeti sadece Allah’a mahsustur. Hiçbir fert, hiçbir hânedan ve hiçbir meclis veya parti bu hâkimiyeti ele geçiremez. Yeryüzünde bu hâkimiyet Allah’ın dışında bir otoriteye verildiği takdirde mutlaka fitne başlar. Bu duruma göre dünya, “Dâru’l-İslâm ve Dâru’l-harp” diye ikiye ayrılmaktadır. Dâru’l-İslâm adını alan yerlerin gerçekten Dâru’l-İslam olabilmesi için orada İslâm hukukunun eksiksiz olarak uygulanması gerekmektedir. Dâru’l-İslâm’da “yasama yetkisi”, yalnız Allah ve Rasulü’nün elindedir. “(yürütme ve yargı” Allah ve Rasûlü’nün koyduğu kurallara göre yapılır. İslam devletinin siyasî iktidarının sona erip yerine Allah’ın otoritesini tanımayan kimselerin hâkimiyeti ellerine geçirmesiyle o ülke, dâru’l-harb’e dönüşür. Hanefilere göre, bir ülkede Müslümanlar güven, kâfirler de korku içinde iseler orası Dâru’l-İslâm’dır. Düşman istilasına uğramış bir bölgeyi kurtarmak için yapılacak bir savaşta, İslâm hukuku uygulanır. Savaşılıp orası tekrar ele geçirildiğinde İslâm’a dönenler özgürdürler. Dönmeyenler ise cizye ödemek şartıyla o beldede yaşamaya devam eder.2 Güvenlik yurduna, Cennete, İslâm hükümlerinin uygulandığı yere (Dar’ül İslâm’a)…3 Âyetin bu bölümü “...ve dileyeni doğru yola ulaştırır” şeklinde de tercüme edilebilir.4 Doğru yol olan İslâm’ı bulmadan Allah kimseye bu yolda ilerlemeyi nasip etmez…
Allah’ı görüyormuş gibi ibâdet edenler1 için daha güzeli ve bir de fazlası vardır ve onların yüzleri kararmadığı2 gibi onlar zelil de olmazlar. İşte cennetlikler bunlardır ve onlar, orada sonsuz kalacaklardır.
1 İhsan: Kelime olarak; yardım cömertlik, iyilik, lütuf, bağışlamak, güzel yapmak gibi anlamlara gelir. Terim olarak ise; Allah’ı görür gibi kulluk etmektir. “Her ne kadar biz Onu göremiyorsak da O bizi görmektedir.” 2 “Yüzü kararmak”, mecâzen mahcup ve rezil olmak” demektir. Yani onlar, orada asla mahcup olmazlar.
Kötülükleri yüklenenlere ise kötülükleri kadar cezâ verilir1 ve onları bir de zillet kaplar. Onları Allah’ın azabından kurtaracak bir şey de yoktur. Onların yüzlerini sanki karanlık geceden bir parça bürümüştür. İşte cehennemlikler (de) bunlardır ve onlar orada sonsuz kalacaklardır.
Ve o gün (cehennemliklerin) hepsini mahşerde toplar sonra Allah’a şirk koşanlara; “siz de Bana koştuğunuz ortaklar da yerlerinizde durun (bakalım)” deriz ve böylece aralarını ayırırız.1 Ve onların Allah’a ortak koştukları (putları onlara): “Siz sadece bizlere tapmıyordunuz…
1 Aralarındaki kul-ilâh ilişkisi biter, birbirlerine düşman olur veya her iki taraf da birbirlerinin sahtekârlıklarını anlarlar…
…şimdi Allah bizimle sizin aranızda şâhit olsun ki, kesinlikle biz sizin bize tapınmanızdan habersizdik” derler.
İşte (âhirette) herkes, dünyada yapmış olduğuyla hesaba çekilir ve gerçek sahipleri olan Allah’a döndürülür. (Dünyada) uydurdukları şeyler1 de kendilerini terk eder.
1 Şefâatçilerimiz diye uydurdukları ilâhlar, uyduruk fikirler, sistem ve kurumlar…
Onlara: “size gökten ve yerden kim rızık1 veriyor, gerçek işitme ve görme gücüne sahip olan kimdir, ölüden diriyi diriden de ölüyü2 kim çıkarıyor ve kâinatın bütün işlerini kim düzenleyip duruyor?” diye sorsan, derhâl: “Allah” diyeceklerdir. Sen de (onlara): “O halde siz, (Allah’tan hâlâ) korkmayacak mısınız?” de.
1 Yağmurla rızık verildiği gibi vahiyle gelen din de bir rızıktır…2 Ölülerden canlılar, canlılardan ölüler çıkartacağı gibi, dinsiz toplumlardan dindar, dindar toplumlardan da dinsiz toplumlar çıkarır.
İşte sizin hak olan Rabbiniz, O Allah’tır. Artık hak’tan sonrası sapıklık değil de nedir? Bak nasıl da (hak’tan) çevriliyorsunuz?1
1 Kendi iradenizle bile dönemiyorsunuz da başkalarının tavsiyeleriyle döndürülüyorsunuz…
Böylece Rabbinin (ezeli ve ebedî ilmiyle bildiği) fasıklar hakkındaki: “Onlar, asla inanmayacaklar.” sözü gerçekleşmiş oldu.1
1 Çünkü onlar, Allah’ın bu sözünden dolayı değil kendi cüz’i iradeleriyle inanmamışlardır. Allah burada bize; sadece kendi ezelî ve ebedî ilmiyle onların îman etmeyeceklerini bildiğini, haber vermektedir.
(Ey Muhammed müşriklere): “Sizin Allah’a ortak koştuklarınızın içinde yoktan yaratan, sonra onu (dirilterek) tekrar yaratan birisi var mıdır?” de. (Ve onlara: “her şeyi) yoktan yaratan, sonra onu (dirilterek âhirette) tekrar yaratan sadece Allah’tır. Siz nasıl da saptırılıyorsunuz.” de.1
1 Tenasüh (Reenkarnasyon): Bir şeyin dolaşarak diğerinin yerini alması demektir. Dinî terim olarak: ölen insanların ruhlarının bir hayvan ya da bir insan bedenine girmesi inancı demektir. Tenasüh, Hinduizm’den doğmuş ve eski Yunan’a kadar yayılmıştır. Tenasüh inancına göre bir ruh, kalıptan kalıba dolaşarak temizlenir ve bu dünyadan giderek, kurtuluşa (Nirvana’ya) ulaşabilir. Müslümanlar arasından da İslâm dini ile alakası kesilmiş Müfrit Şiîler ve Mutezile gibi bazı mezhepler de tenasüh inancını almışlardır. Tasavvuf ekollerindeki “fenâ felsefesi” başlangıç ve seyir itibarıyla tenasühe benzemese de sonuç itibariyle “fena fillah’a ulaşma,” Nirvana’ya ulaşmaya benzemektedir. Bütün semavî dinlerde tenasüh inancı batıldır. Tenasühe inanmak imanla ve özellikle ahiret inancı ile bağdaşmaz. Bir insan bu dünyada yaptıklarından sorumludur. Sorumlulukta ruhun bedeninin de payı vardır. Her bir insan bedeninin bir ruhu ve bir ruhun da tek bir bedeni vardır. Yani Süleyman’dan içeri bir Süleyman, benden içeri bir ben yoktur. Bir insanın ruhu sadece kendisine mahsus bedenini ve nefsini idare eder. Âhirette de her bir insanın bedeni diriltilecek ve ruhu da ona iade edilecektir. Bu ve benzeri âyetlerden tenasüh inancı yani (ruh göçü) anlaşılamaz. Çünkü tekrar dirilme, ancak âhirettedir. Konuyla ilgili olarak Bk. (Bakara: 28, Hacc: 66)
(Yine onlara): “Sizin Allah’a ortak koştuklarınızdan Hakka (giden) yolu gösterebilecek birisi var mıdır?” de. (Ve onlara): “Hakka ulaştırmak için en doğru yolu, ancak Allah gösterir.1 Hakka (giden) doğru yolu gösteren (Peygamber) mi uyulmaya daha lâyıktır yoksa kendilerine doğru yol gösterilmedikçe asla doğruyu bulamayacak kadar âciz olanlar mı?2 Şimdi size ne oluyor da nasıl böyle (yanlış) hükümler veriyorsunuz?” de.
1 Allah’tan başka kimse, kimseyi Hakka (mutlak doğruya) iletemez. Peygamberler de ancak Allah’ın hakkı bulmak için gösterdiği doğru yola davet eder. Bilginin ana kaynağı Allah’tır ve Allah’ın bilgisi dışındakiler bilgi değildir. 2 Kaynağını vahiyden almadıkça hiç kimse doğruyu bulamaz ve bulduramaz. Akıl ise vahiy bilgisi olmadıkça doğruyu keşfedemez.
Onların birçoğu zandan başka bir şeye uymaz.1 Hâlbuki zan, Hak’tan hiçbir şeyin yerini tutmaz. Muhakkak ki, onların ne yaptıklarını Allah çok iyi bilir.
1 İslâm dışındaki düşünce sistemleri ve bunların İslâm hakkındaki kanaatleri sadece zandan ibarettir. Bk. (Âlu İmran: 188)
Ve bu Kur’an, Allah’tan başka birisi tarafından uydurulan (bir kitap) değildir.1 O kendisinden önceki kitapların doğrusunu söyleyici2 ve (diğer) kitapların3 geniş bir açıklamasıdır. Onun, âlemlerin Rabbi olan Allah tarafından indirildiğinde hiçbir şüphe yoktur.
1 Bu Kur’an insan aklının eseri olamaz ve insan aklı da böyle bir Kur’an uydurmaya kâfi gelemez. Kur’an kesinlikle Allah tarafından gönderilen bir kitaptır.2 Kur’an, Hz. Dâvut, Mûsa ve Îsâ’ya isnat edilen ve uydurma olan Zebûr, Tevrât ve İncil denilen kitapları asla onaylamaz; onlarda olması gereken doğru âyetleri açıklar ve ancak onların aslını onaylar. Bk. (Mâide: 43, 48, En’am: 91, Fâtır: 31, Hâkka: 43)3 Kitap kelimesi, cins isim olduğu için çoğul olarak tercüme edilmiştir.
Yoksa Onu (Muhammed) uydurdu mu diyorlar? (Sen onlara): “Eğer siz, doğru söylüyorsanız Allah’tan başka çağırabileceğiniz kim varsa hepsini toplayın ve Kur’an sûrelerinin benzeri bir sûre getirin bakalım.” de.1
1 Bk. (Bakara: 23, Hûd: 13, İsrâ: 88, Tûr: 34)
Bilakis onlar, kendilerinden öncekilerin yalanladıkları gibi bilgisini kavrayamadıkları ve daha açıklaması bile kendilerine ulaşmamış olan bir şeyi (Kur’an’ı) yalanladılar. O (kitapları yalanlayan) zâlimlerin sonunun nasıl olduğuna bir bak...1
1 Zâten bunlar, akıllarının ermediği her şeyi tıpkı önceki kâfirler gibi yalanlarlar.
Ve onların içinden ona îman edecekler de îman etmeyecekler de vardır.1 Ve bozguncuları en iyi Rabbin bilir.
1 Yani onların hepsini potansiyel suçlu görme, inanacakların da olduğunu düşünerek ipleri koparma…
Ve eğer seni yalanlarlarsa (onlara): ”Benim (Allah için) yaptıklarım bana, sizin (küfür için) yaptıklarınız da sizedir. Siz benim yaptıklarımdan, ben de sizin yaptıklarınızdan uzağım.” de.
Ve onların içinde senin sözlerine kulak vermek isteyenler de vardır.1 Akıllarını dahi kullanamayan sağırlara, sen mi işittireceksin?
1 Sana kulak verenlerle öncelikle ilgilen, o sağırlarla uğraşmayı bırak…
Ve onların içinde sana bakanlar da vardır. Basireti kapalı körlere doğru yolu sen mi göstereceksin?
Allah insanlara asla hiç bir şekilde zulmetmez.1 Fakat insanlar (yaptıklarıyla) kendi kendilerine zulmederler.
1 Allah’ın azabı zulüm değil, kendi kazançlarıyla azabı hak edenlere verdiği bir cezadır.
Allah, onları mahşerde toplayınca onlara (dünya hayatı); sanki birbirleriyle görüşüp tanıştıkları bir günün, bir anı kadar gelecek. Allah’a kavuşacaklarını yalanlayarak doğru yolu bulamayanlar, işte o gün perişan olacaklardır.
(Ey Muhammed!) Onlara vâdettiğimiz azabın bir kısmını sana göstersek veya göstermeden senin rûhunu alsak ne fark eder. Zâten onların dönüşü Bizedir. Sonra Allah, onların yaptıklarını görüp durmaktadır.
Her ümmet için bir Peygamber gönderilmiştir ve Peygamberleri geldikten sonra, onlara asla zulmedilmeksizin aralarında adaletle hükmedilir.1
(Kâfirler bir de): “Eğer doğru söylüyorsanız (şu tehdit edip durduğunuz) azap ne zaman gerçekleşecek.”1 diyorlar.
1 Kâfirlerin bu sözleri azaba gerçekten inandıklarından değil, bilakis azabı inkârlarından dolayıdır. Aynı âyet için Bk. (Enbiyâ: 38, Neml:71, Sebe’: 29, Yasin: 48, Mülk: 25)
(Ey Muhammed!) Sen onlara: “-Allah dilemedikçe- ben kendime zarar da fayda da verme gücüne sahip değilim. Her ümmet için verilen bir süre vardır. Süreleri dolunca onlar, (o süreyi) bir an bile kısaltamadıkları gibi, uzatamazlar da.” de.
(Onlara bir de): “Allah’ın azabı size geceleyin veya güpegündüz geliverse (ne yapacağınızı) hiç düşündünüz mü? Bu günâhkârlar, kendilerine azabın bir an önce gelmesini niçin isterler ki?” de.
“Siz o gelmesini dört gözle beklediğiniz azap başınıza geldikten sonra mı îman edeceksiniz1 (yoksa) şimdi mi?” (de.)
1 Bu îman, bir işe yaramaz ve sizi asla kurtarmaz. Gelin zamanında inanın.
Sonra o zâlimlere (âhirette): “Şimdi sonsuz azabı tadın bakalım. (Nasıl?) yaptıklarınızın karşılığını tam görüyorsunuz değil mi?” denilecek.
Ve senden bu azabın gerçekten olup-olmayacağı hakkında haber almak istiyorlar. Sen onlara: “Evet, Rabbime yemin ederim ki o azap, sizin önlemeye gücünüzün yetmeyeceği bir gerçektir.” de.
Şâyet yeryüzünde bulunan her şey, zulmeden her bir kişinin olsaydı, onlar azabı gördüklerinde pişmanlıklarını ortaya koyar, (kendilerini kurtarmak için) onu fidye olarak verirlerdi. Ama onlara, aralarında asla zulmedilmeksizin adaletle hüküm verilecektir.
(Ey zâlimler!) Şunu iyi bilin ki; göklerde ve yerde her ne varsa şüphesiz hepsi Allah’ındır. Ve yine iyi bilin ki; şüphesiz Allah’ın verdiği söz gerçektir, fakat onların pek çoğu bunu, bilmeyecekler.
Dirilten de Odur, öldüren de Odur ve sonunda hepiniz, Ona döndürüleceksiniz.
Ey insanlar! (Bu Kur’an’da) kesinlikle size Rabbinizden bir öğüt, gönüllerdeki (dert ve sıkıntılara) bir şifa1 ve Müslümanlar için bir hidâyet ve bir rahmet2 gelmiştir.
1 Burada ve (İsra: 82.) ayette Dünya her türlü hastalık ve sıkıntılarla dolu bir hastahaneye, Peygamber bir doktora, Kur'an ise Allah’ın kendisiyle şifa verdiği bir ilaca benzetilmiştir. Ayetin zahirinden, (الصُّدُورُ) “gönül” ifadesinden ve devamındaki hidayet ve rahmetten; Kur’an’ın, şirk, küfür, nifak, cehalet, kötü niyet ve ahlaksızlık gibi gönüllerde bulunan hastalıklara tam bir şifa ve rahmet olduğu kesin olarak anlaşılmaktadır. Ayrıca tıbbî pek çok hastalığa karşı da Kur’an’ın ihlâs ve samimiyetle okunması suretiyle şifâ olageldiği ve sünnette uygulamasının olduğu (rukye) bilinmektedir. Ancak Müslümanların, bu ayetin esasen gönüllerdeki hastalıklara şifa olduğunu âdeta unutup, onu tamamen bir büyü ve üfürük kitabı durumuna getirmelerinin izahı mümkün değildir. Bu; ilk dönem sûfî toplum mühendislerinin kasdî uydurması, sonrakilerin de körü körüne onların yolundan gitmesidir. Unutulmamalıdır ki; Kur’an’ın içerisindeki hükümler, emir ve yasaklar gibi ilaçları içmeden, onu sadece bir reçete gibi muska veya levha yaparak boyuna takıp gezdirmenin İslamî mantığını anlamak mümkün değildir. Gerçek öğüt ve gönül dertlerinin şifası Kur’an’dadır. 2 Kur’an doğru yolu göstermenin (hidâyetin) tek kaynağıdır. Gelişiyle, hükümleriyle ve sonunda cennet vâdetmesiyle bir rahmettir.
(Ey Muhammed!): “(İnsanlar) sadece Allah’ın lütfu ve rahmeti ile (yani) yalnız onunla ferahlansınlar, zîrâ o (Kur’an) onların topladıkları (dünyalıklardan) daha hayırlıdır.” de.
(Ve onlara): “Allah’ın size indirdiği rızıklardan bir kısmını haram, bir kısmını da helâl1 kıldığınızın farkında mısınız, yoksa bu hususta size Allah mı izin verdi veya siz, Allah’a iftira mı ediyorsunuz?” de.2
1 Allah adına -Peygamberler hariç- hiç kimse helal ve haram koyma hakkına sahip değildir. Bk. (Haşr: 7) “(Ey îman edenler!) Peygamber size ne getirdiyse onu alın ve size neyi yasakladıysa ondan sakının.” 2 Türkçede cümlenin akışına pek uygun düşmediği için ikinci (قُلْ) ifâdesi tercümeye dâhil edilmemiştir.
Yalan(lar)ını Allah’a yakıştıranlar kıyamet gününü ne zannediyorlar ki!1 Şüphesiz Allah insanlara karşı elbette lütuf sahibidir, fakat onların çoğu Ona, şükretmeyecekler.
1 Yoksa kıyameti oyuncak mı, gelmeyecek mi veya ona da bir çare bulacaklarını mı zannediyorlar…
Ve (Ey Muhammed!) Sen ne iş yaparsan yap, Kur’ân’dan ne okursan oku ve (ey insanlar!) siz de ne yaparsanız yapın, o işe başlar başlamaz Biz, sizi görürüz. Ve Rabbinden yerde de gökte de zerre ağırlığınca hiç bir şey gizli kalmaz, hatta ondan daha küçük ve daha büyük ne var ne yok hepsi, apaçık kitapta (Levh-i Mahfuz’da) yazılıdır.1
1 (كِتَابٌ مُبِينٌ) levh-i mahfuz yani “Allah’ın bilgisindeki her şeyin yazılı olduğu kitap” demektir. Kur’an da oradan indirilmiştir. Bk. (En’am: 59, Hûd: 6, Neml: 75, Sebe’: 3)
Şunu iyi bilin ki, Allah’ın dostları1 için bir korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklardır.
1 Velî: sözlükte dost, arkadaş, yardımcı, birinin işini üstlenen, yönetici, anlamlarına gelir ve çoğulu evliya’dır. Velî kelimesi, Kur’ân’da hem Allah hem de diğer varlıklar için genelde, “dost” anlamında kullanılmıştır. Allah’ın dostlarını yani velîlerini, yalnız Allah bilir. Onlar, Allah’ın dışında hiçbir şeyden korkmazlar ve dünya sıkıntılarına aldırmazlar. Mutasavvıf toplum mühendislerinin yaptığı velî tanımının, Kur’ân’daki tanımlamalarla bir alakası olmayıp tamamen keyfi ve dayanaksızdır. Onlara göre velîler kısaca; “Allah’ı dost edinen ve Onun tarafından dost edinilerek korunan ve neredeyse masumiyetine inanılan kişi” olarak tanımlanır. Onlara göre Allah, velîleri bütün kötülüklerden korur, bütün duâlarını kabul eder, onlara “kerâmet” gibi olağanüstü güçler verir. Velîler, Allah adına evrenin düzenini sağlar ve yönetir, yağmurun yağması bile onlar sebebiyle olur. Âhirette müritlerini sırattan geçirirler, isterlerse cehenneme girmelerine engel bile olurlar. Eğer gerek görürlerse, dünya işlerine de karışarak, Amerika’dan, Avustralya’ya kadar her tarafta düzenlemeler yaparlar. Fakat İslâm âlemine yapılan saldırılara, Müslümanlara yapılan zulümlere bir türlü el atmazlar. İbnu Arabî’ye göre velîler; Ricâl’ullah, Ebrar, Evtad, Kutub ve Gavs diye de adlandırılırlar. Ayrıca mutasavvıfların büyük bir bölümü ve halk arasında, velîlerin öldükten sonra “yatır” makamına ulaşıp, kerametlerini devam ettirdiklerine de inanılmaktadır. Bu söylenen sözlerin tamamı, İslâm’ın temel iki kaynağı olan Kitap ve Sünnetle bir ilgisi olmayan asılsız keyfi yorumlardır. Unutulmamalıdır ki Müslümanların velîleri, Allah ve Onun Elçisi Hz. Muhammed (s.a.v) ve Müslümanlardır. Allah’ın velî kulları ise baştan sona Kur’an’da tanımlamaları yapılan gerçek takva sahibi Müslümanlardır. En doğrusunu Allah bilir.
Onlar, (Allah’a gerçekten) inanan ve Ondan (hakkıyla) sakınan kimselerdir.
Onlara dünya ve âhiret hayatında tam bir (kurtuluş) müjdesi vardır. Allah’ın kelimelerinde asla değişme olmaz.1 İşte en büyük kurtuluş budur.
1 Allah’ın âyetleri asla değişmez, zâten değişen şeyler de âyet olamaz.
O (kâfirlerin) sözleri, seni sakın üzmesin. Şüphesiz (şan ve) şeref, tamamen hakkıyla işiten ve bilen Allah’a, aittir.
Şunu iyi bilin ki, göklerde ve yerde kim varsa tamamı Allah’a aittir. Allah’tan başkasına tapanlar, aslında Allah’a ortak koştukları ortaklarının ardına değil (ancak) zanlarının ardına düşüyorlar1 ve böylece de yalan söylemekten başka bir şey yapmıyorlar.
1 (وَمَا يَتَّبِعُ)’ya “neyin peşine düşüyorlar?” anlamı da verilebilir.
Geceyi dinlenmeniz, gündüzü de (görmeniz için) aydınlık olarak yaratan sadece O (Allah)’tır. Şüphesiz bunda (Hakk’a) kulak veren bir topluluk için, mûcizeler vardır.
(Bir de o kâfirler): “hâşâ Allah (kendisine) çocuk edindi.”1 dediler. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Onun olduğu için; Allah’ın hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. (Sonra) bu iddiânız hususunda sizin hiçbir deliliniz de yok ki! Allah’a karşı bilemeyeceğiniz bir şeyi mi söylüyorsunuz?
1 Yaratma ile doğurmayı, bile bile birbirine karıştırarak Allah’tan doğduğunu iddiâ ettikleri ilâhlar uydurup onlara taptılar, melekleri, Mesih’i ve Üzeyr’i Allah’ın oğlu ilan ettiler veya oğul şerefi vererek Allah’lık makamına ortak ettiler. Bk. (Bakara: 116, Enbiyâ: 26)
(Ey Muhammed onlara): “Allah’a karşı yalan söyleyerek iftirada bulunanlar asla kurtuluşa eremezler.” de.
Onlar, dünyada dünyalıklardan bir süre faydalansınlar bakalım, sonunda onların dönüşleri, nasıl olsa Bizedir. Sonra Biz de onlara, inkâr etmekte oldukları şeylerden dolayı şiddetli azabı tattırırız.
Ve onlara Nûh’un şu olayını da anlat; hani Nûh kavmine: “Ey kavmim! Eğer benim (aranızda) duruşum ve Allah’ın âyetleriyle size öğüt verişim zorunuza gidiyorsa (şunu iyi bilin ki); ben (üzerime düşeni yaptıktan sonra) işimi Allah’a havâle ettim. Artık siz de Allah’a ortak koştuklarınızla beraber toplanıp (bana) yapacağınız şeyleri kararlaştırın da (sonra) işiniz başınıza dert açmasın. Daha sonra da elinizden geleni ardınıza koymayın, hatta gücünüz yeterse bana göz bile açtırmayın.” demişti…
(Ve Nûh kavmine ilaveten): “Benim davetimden yüz çevirirseniz çevirin, zâten ben sizden bir ücret de istemedim. Benim mükâfatım ancak Allah’a aittir. Ve ben Müslümanlardan olmakla emrolundum.” demişti.
Kavmi yine Onu yalanladı. Biz de Onu ve onunla beraber gemide bulunanları, kurtardık ve onları (yeryüzüne sahip çıkacak) halîfeler1 kıldık. Âyetlerimizi yalanlayanları da suda boğduk.2 Uyarıldıkları (halde îman etmeyenlerin) sonunun ne olduğuna bir bak!
1 Buradaki “halife”, sadece devlet başkanı anlamında değil, yeryüzünde “Allah’ın emir ve yasaklarına muhâtap olacak olan insan veya yeryüzüne sahip çıkacak kişi” demektir. Tıpkı Hz. Âdem (a.s) gibi. Bk. (Bakara: 30)2 O gün suda boğulan kâfirlerin yolunda gidenler bugün de küfür bataklığında boğulmaya devam etmektedirler.
(Nûh’tan) sonra (onların soylarından) gelen toplumlarına da Peygamberler gönderdik.1 O Peygamberler de onlara mûcizeler getirdiler. Ama öncekilerin yalanladıkları şeylere, bunlar da îman etmediler. İşte bu yüzden Biz böyle haddi aşanların kalplerini, mühürleriz.
1 Nûh’dan sonra da pek çok Peygamber geldi ve Peygamber gelmeyen kavim kalmadı.
Sonra O (Peygamberlerin) ardından Mûsa ve Hârûn’u, Firavun ve onun toplumunun ileri gelenlerine mûcizelerimizle gönderdik. Fakat onlar böbürlendiler ve (Hakk’a inanmayarak) günâhkâr bir toplum oldular.
Onlara bizim katımızdan değişmez gerçekler gelince “kesinlikle bu apaçık bir büyüdür” deyip çıktılar.
Mûsa da onlara: “size hakk geldiği zaman siz hep böyle mi dersiniz? Bunun hiç büyüye (benzer bir yanı) var mı? Hem büyücüler asla kurtuluşa eremezler.” dedi.
Onlar (Mûsa’ya): “Sen babalarımızı üzerinde bulduğumuz şeyden, (atalarımızın inanç ve geleneklerinden) bizi uzaklaştırmak ve ikiniz birden (Mûsa ve Hârûn olarak) yeryüzünün uluları olmak için mi bize geldin?1 Biz, sizin ikinize de kesinlikle inanmayacağız.” dediler.
1 Ellerindeki saltanatı kaçırmamak ve müstekbirliklerini sürdürmek için böyle derler.
Ve Firavun: “Bana bütün usta büyücüleri toplayın getirin” dedi.1
1 Bütün Firavunlar, Peygamberlere verilen mûcizelerin etkisini kırmak, ona büyü diyerek inandırıcılığını ve ağırlığını büyü dercesine düşürmek ve mûcizeyi bu şekilde gizlemek isterler. Ve ona büyü ile karşı koyacaklarını zannederler. Bugünkü kâfirler ise yarışmaya bile cesaret edecek kadar fikirlerine güvenmeyip, zorbalık yaparlar veya dinin kavramlarını kendi düşünceleri doğrultusunda tanımlayarak yeni bir batıl din icat ederler. Bazı ahmak Müslümanlar da mucizeleri normal olaylarmış gibi göstermeye veya akıllarıyla izah etmeye çalışarak onların ekmeklerine yağ sürerler.
Büyücüler gelince Mûsa onlara: “Hay-di hünerlerinizi gösterin bakalım.” dedi.
Onlar hünerlerini ortaya koyunca Mûsa onlara: “sizin yaptığınız kesinlikle büyüden başka bir şey değildir. Allah onu mutlaka boşa çıkaracaktır. Çünkü Allah bozguncuların işini asla başarıya ulaştırmaz …”
“...ve Allah günâhkârlar hoşlanmasalar da mutlak doğruyu, sözleriyle ortaya çıkarır.” dedi.1
1 Bu ifâdelerden; bâtılın ancak Allah’ın Kelamı olan Kur’an ile boşa çıkarılacağı ve bâtıl düşüncelerin bir başka bâtıl düşünceyle yok edilemeyeceği açıkça anlaşılmaktadır. Zîrâ bâtıl, zâten yok olmaya mahkûmdur. Bk. (İsra: 81)
Firavun ve onun ileri gelenlerinin; kendilerine belâ olacakları korkusuyla Mûsa’ya (Firavun’un kavminden)1 küçük bir gurup dışında kimse îman etmedi. Çünkü Firavun kesinlikle yeryüzünde diktatörlük taslayan ve haddi aşanlardan (birisi) idi.
1 Hz. Mûsa’ya inananların, sadece kendi kavminden olduğu kanaatinde olanlar da vardır. (Kurtubî, İbnu Kesir) Cümlenin gelişine göre bu daha doğrudur. Ancak, Hz. Mûsa’ya bu esnada, kavminin pek çoğunun îman ettiği, âyetin devamından anlaşıldığı için, yukarıdaki meâl tercih edilmiştir.
Mûsa da (kavmine): “Ey kavmim! Eğer gerçekten Allah’a îman etmişseniz (ve) Müslüman olmuşsanız, yalnız O'na güvenin.” dedi.
Onlar da: “Biz Allah’a güvendik. Ey Rabbimiz! Bizi zâlimler topluluğu için (onları bize musallat ederek) imtihan konusu kılma…”
“…ve rahmetinle bizi, o kâfir toplumun şerrinden kurtar.” diye söz verdiler.
Ve Biz Mûsa ile kardeşine: “Mısır’da kavminiz için evler hazırlayın,1 evlerinizi namaz kılınacak yerler yapın,2 namazı dosdoğru ve devamlı kılın3 ve îman edenlere müjdeleyin.”4 diye vahyettik.
1 Evlerinizi karargâh edinip teşkilâtlandırarak ev çalışması yapın veya teşkilatlanmaya evlerinizden başlayarak öncelikle çocuklarınızı ve yakınlarınızı eğitin. (Dar’ül-Erkam gibi.)2 Eğitime evinizden başlayarak evlerinizi mescid yapın veya evlerinize kapanarak Firavun’a köleliği boykot edin.3 Namazı hayatınıza hâkim kılarak, namazla Firavun’a karşı boykot edin.4 Mü’minlere Allah’tan bir rahmetin geleceği müjdesini verin.
Mûsa da: “Ey Rabbimiz! Şüphesiz Sen, Firavun’a ve onun çevresindekilere dünya hayatında ziynet ve mallar verdin. Ama Ey Rabbimiz! Sonuçta onlar, (bunlarla insanları) Senin yolundan saptırıyorlar. Ey Rabbimiz! Onların mallarını mahvet ve kalplerini şiddetle mühürle ki; onlar acıklı azabı görünceye kadar îman etmesinler.” diye duâ etti.1
1 Allah Hz. Mûsa’nın bu duâsını kabul buyurdu da Firavun, ancak boğulurken îman etmeyi akıl edebildi. Ama o da bir işe yaramadı.
(Allah); “ikinizin de duâsı kabul olunmuştur. Artık hak yoldan şaşmayın ve (eğriyi doğruyu) bilmeyenlerin yoluna sakın gitmeyin.” buyurdu.
Ve İsrâil oğullarını denizden geçirince Firavun ve askerleri, azgınlık yapmak ve saldırmak üzere onların arkalarına düşmüşlerdi. Nihâyet (Firavun) boğulmakla yüz yüze kalınca: “Ben İsrâil oğullarının îman ettiğinden başka ilâh olmadığına kesinlikle îman ettim ve artık ben de Müslümanlardanım.” dedi.
Daha önce (Allah’a) isyan ederken ve bozgunculuk yaparken değil de şimdi mi (aklın başına geldi?)
Artık bugün sadece senin cesedini, senin arkandakilere bir ibret olması için kurtaracağız.1 Ama şüphesiz insanlardan birçoğu Bizim âyetlerimizden (ibret alamayacak kadar) gafildir.
1 Bu cesedin bulunduğu ve Londra'daki British Museum'da sergilendiği yalanı 1980’li yıllarda nur cemaatlerinden birisine ait bir derginin yalanından başka bir şey değildir. Bazılarının da dediği gibi Mısırda sergilenen firavun cesedinin de gerçek olma ihtimali yoktur. Ayetteki (لِمَنْ خَلْفَكَ) ifadesine “arkandakilere” anlamı verilirse -ki doğrusu budur-, ayetin anlamı yukarıdaki gibi olur. Böylece de hayali Firavun cesedi aramaktan ve hikmetçilik hastalığına tutulanların yalanlarından kurtulmuş oluruz. Yani Firavunun cesedi o gün peşinden gelenlere bir mucize olarak Allah tarafından kurtarılmış ve olay o zaman olmuş bitmiştir.
Ve (arkasından) İsrâil oğullarını son derece güzel bir yere yerleştirdik ve onlara tertemiz şeylerden rızklar verdik de onlar kendilerine (vahiy yoluyla) ilim gelince hemen aralarında ayrılığa düştüler. 1Şüphesiz Rabbin onların aralarında anlaşmazlığa düştükleri şeyler hakkında ki hükmünü, kıyamet günü verecektir.
1 Çünkü onlar daha önce cahillikte ve küfürde ittifak halinde idiler. Zîrâ bu ittifak dünyalık menfaatleri için gerekliydi. Ayrıca âyetin bu bölümü “Ve (arkasından) İsrâil oğullarını son derece güzel bir yere yerleştirdik ve onlara tertemiz şeylerden rızklar verdik de onlar (vahiy) ilminin gerisinde kalınca hemen aralarında ayrılığa düştüler.” şeklinde anlaşılabilir.
(Ey Muhammed!)1 Eğer sana indirdiğimiz şeylerden bir şüphen varsa senden önce kitap okumakta olanlara da sor. 2Yemin olsun ki, sana Rabbinden hak gelmiştir. Artık sakın şüphe edenlerden olma.
1 Bu iki âyetteki hitâp, Peygamber (a.s)’ın şahsında tüm insanlaradır.2 Konuyla ilgili olarak Bk. (Nahl: 43, Enbiyâ: 7)
Ve sakın Allah’ın âyetlerini yalanlayanlardan da olma. Sonra ziyana uğrayanlardan olursun.
Haklarında Rabbinin (ezeli ve ebedî ilmiyle bilerek söylediği;) “artık onlar îman etmeyecekler” sözü kesinleşenler var ya!
İşte onlara; acıklı azapla karşılaşacakları zamana kadar, ne tür mûcize getirirsen getir, (onlar asla îman etmezler.)
Keşke Bize îman edince Bizim, onlardan dünya hayatında rezillik azabını kaldırdığımız ve kendilerini belirli bir süreye kadar (dünyadan) faydalandırdığımız Yûnus kavmi1 dışında, îman edip de îmanlarının kendilerine fayda verdiği başka şehirler de olsaydı.2
1 Yûnus Kavmi hakkında bilgi için Bk. (Enbiyâ: 87-88, Saffat: 139-148, Kalem: 48-50). Hz. Yûnus’un tebliğdeki hatası kavmi için mazeret olmuştur ve Hz. Yûnus (a.s) da bu hatasından dolayı tevbe etmiştir.2 Yunus (a.s): Yunus; İbrânîce “Yonah” (güvercin) kelimesinden, Arapça’ya Yûnus şeklinde geçen bir kelimedir. Yûnus (a.s) hakkında Kur’an-ı Kerim’de “Zünnûn” (Enbiyâ: 87) ve “Sâhib’ül-Hût” (Kalem: 48-50) diye bahsedilir ve kendisine vahiy indiği (Nisâ: 163), doğru yola sevk edilenlerden, âlemlere üstün kılınanlardan (En‘âm: 86), sâlihlerden ve peygamberlerden olduğu bildirilir. Yûnus sûresinde, kendilerine azap geleceği bildirilince iman etmeleri sayesinde azaptan kurtulan yegâne kavmin Yûnus kavmi olduğu beyan edilir. Kur’ân-ı Kerîm’e göre Allah’ın elçilerinden biri olan Hz. Yûnus (a.s) (Sâffât: 139-148) kavmi kendisine inanmayınca öfkeyle onlardan uzaklaşmış (Enbiyâ: 87-88), yüklü bir gemiye binmiş, çekilen kura neticesinde kaybedenlerden olmuş ve kendisini bir balık yutmuştur. Eğer Yûnus, Allah’ı tesbih edenlerden olmasaydı insanların tekrar dirileceği güne kadar o balığın karnında kalabilirdi. Fakat o, tevbe etmiş, ardından duası kabul edilerek, Allah’ın rahmetiyle balığın karnından çıkarılmış, kendisine gölge yapması için kabak cinsinden geniş yapraklı “yaktîn” bitkisi yaratılmış, daha sonra kavmine peygamber olarak gönderilmiştir. Peygamber (a.s) da Hz. Yunus hakkında: “Yûnus b. Mettâ’dan daha hayırlı olduğunu iddia eden kimse yalan söylemiştir” (Buhârî, İbnu Mâce). Yine Rasûlullah, Mekke ile Medine arasındaki Herşâ” tepesine geldiğinde: “Yuları hurma lifinden olan kızıl bir devenin üzerinde sırtında yünden bir abâ ile Yûnus’un buradan telbiye ederek geçtiğini görür gibiyim” buyurmuştur. (Müslim, İbnu Mâce). Yûnus (a.s)’ın peygamber olarak bulunduğu yer Ninova’dır.
Ve eğer Rabbin dileseydi elbette yeryüzündekilerin hepsi (Allah’a) toptan îman ederlerdi.1 O halde sen, inanmaları için insanları zorlayacak mısın?2
1 Böyle olsaydı insanlardan irade ve akıl kalkar, imtihanın özelliği biter belki de insanoğlu yaratılmazdı.2 İnsanların inanıp inanmaması davetçinin işi değildir ve herkesin Müslüman veya kâfir olma hakkı vardır.
Hiçbir kimsenin Allah’ın izni olmaksızın îman etmesi mümkün değildir1. Ve (Allah dilerse akıllarını kullanarak) îman etmeyen kimseleri pislik (şirk/küfür/azap) içerisinde bırakıverir.
1 Akıllarını/iradelerini kullanarak Allah’a îmanı tercih etmek insanlara, îmanı gönüllere tam olarak yerleştirmek ise Allah’a aittir
(Ey Muhammed insanlara) “Bakınız! Göklerde ve yerde olanlara... (onlar size bir şeyler söylemiyor mu?)” de. Fakat inanmayan bir topluma, mûcizeler ve uyarıcılar (asla) fayda vermez.
Galiba onlar, kendilerinden öncekilerin (başlarına belâlar getiren) günlerinin benzeri dışında, başka bir şey bekliyorlar. Sen de (onlara); “bekleyin bakalım, ben de sizinle beraber (başınıza gelecekleri) bekleyenlerdenim.” de.
Sonunda (nasıl olsa) Biz Peygamberlerimizi ve îman edenleri kurtarırız. Zâten inananları böylece kurtarmamız bizim üzerimize bir borçtur.
(Ey Muhammed! ) “Ey insanlar! Eğer siz benim dinimden şüphe ediyorsanız, (haberiniz olsun ki) ben Allah’ı bırakıp da (Onun yerine) taptığınız şeylere asla tapmayacağım. Ben sadece sizin canlarınızı alma gücüne sahip olan Allah’a ibâdet ediyorum ve zâten ben de Ona îman etmekle emrolundum1.” de.
1 Allah’a kul olmak Peygamberlerin ilk görevidir ve o konuda onlar ayrıcalıklı değillerdir
Ve şunu iyi bil ki sen, (diğer bütün dinleri inkâr ederek) yüzünü sadece İslâmiyet’e dönmekle ve asla Allah’a ortak koşmamakla emrolundun.
Ve sakın Allah’ı bırakıp da sana fayda da zarar da veremeyecek olanlara, ibâdet etme. Şâyet onlara ibâdet edecek olursan işte o zaman zâlimlerden olursun.
Ve eğer Allah sana bir zarar dokundurursa artık Ondan başka onu bir giderecek ve eğer sana bir hayır dilerse de Onun lütfuna engel olabilecek hiçbir şey yoktur. (Allah) kullarından dilediğini (lütfuna) eriştirir, bağışlayan ve esirgeyen sadece Odur.
(Ey Muhammed!) “Ey insanlar! Muhakkak ki, Rabbiniz tarafından size (değişmeyen gerçek doğrular olan) hak gelmiştir. Artık bundan sonra her kim bu doğru yolu kabul ederse kendisini doğrultmuş, her kim de sapkınlığa düşerse kendi kendine sapkınlığa düşmüş olur. Ve ben de artık sizin üzerinize bir vekil değilim.”de.
Sen sadece sana vahyolunana uy ve Allah hükmünü verinceye kadar sabret. Zîrâ O, hükmedenlerin en hayırlısıdır.