10. Yunus Suresi Meali

Elif, Lâm, Ra. İşte bu (âyetler) tartışmasız tek doğru (hikmetli) olan kitabın, âyetleridir.
Bizim insanlara, insanları uyarması ve îman edenlere de Rab’leri katında özel itibarları1 olduğunu müjdelemesi için kendilerinden bir erkeğe2 vahyetmemiz, şaşılacak bir şey mi de kâfirler “şüphesiz (bu adam) apaçık bir büyücüdür”, dediler.3
Muhakkak ki; sizin Rabbiniz, gökleri ve yeri altı zaman diliminde1 yaratan, sonra kâinatın (arşın) yönetimini2 hâkimiyeti altına alarak, her işi idare edip duran, izni olmaksızın (kendisinden başka) hiçbir şefâatçi olmayan,3 Allah’tır. İşte sizin Rabbiniz bu Allah’tır. O halde Ona hemen kulluk edin. Siz hâlâ bunu idrak etmeyecek misiniz?
Allah’ın kesin bir vaadi olarak hepinizin dönüşü Onadır. Şüphesiz, O mahlûkatı önce yaratır, sonra (Allah’ın istediği gibi) îman edip, (inandığı) iyi işleri yaşayanları adaletle ödüllendirmek ve kâfirleri de inkârları sebebiyle kaynar sudan bir içecek ve pek acıklı bir azapla cezâlandırmak1 için (âhirette) tekrar yaratır.
Güneşi bir ışık kaynağı, ayı da bir nur1 kılan ve (aya) senelerin sayısını ve hesabı bilmeniz için safhalar veren, O (Allah)’tır. Allah bunları ancak hak (değişmeyen ölçü)2 ile yarattı. (İşte Allah) bilip anlamak isteyen bir topluluk için âyetlerini böyle ayrıntılı olarak açıklar.
Şüphesiz gece ile gündüzün birbirini takip etmesinde ve Allah’ın göklerde ve yerde yaratmış olduğu şeylerde, (günâha girmekten) sakınan bir toplum için elbette alınacak ibretler vardır.
Bize kavuşacaklarını ummayan, dünya hayatından memnun olan ve onunla yetinenler1 var ya; işte onlar kesinlikle Bizim âyetlerimizden gafildirler.
İşte onların varacakları yer, kendi (elleriyle) kazandıkları (günâhlar) sebebiyle cehennemdir.
(Allah’ın istediği gibi) îman edip, (inandığı) iyi işleri yaşayanlara gelince; Rab’leri onlara, îmanları sebebiyle nîmetlerle dolu cennetlerde altlarından (zemininden) ırmaklar akan (yerlere ulaşmanın) yollarını gösterir.1
Onların da oradaki bütün duâları: “Ey Allah’ım! Seni bütün eksikliklerden uzak tutarız”, birbirlerine iltifatları: “selâm”,1 duâ-larının sonu da: “hamd2 âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur” demeleridir.
Eğer, insanların hayra1 ulaşmakta acele ettikleri gibi, Allah da onlara şerri2 vermekte acele etseydi elbette onların ecelleri bitirilmiş olurdu. Bu yüzden Bize kavuşacaklarını ummayanları, kendi azgınlıkları içerisinde şaşkın bir halde bırakırız.3
İnsana bir sıkıntı dokununca yatarken veya otururken yahut da ayakta iken1 Bize yalvarır durur. Fakat Biz ondan o sıkıntıyı kaldırınca, sanki başına gelen bir sıkıntıdan dolayı Bize hiç yalvarmamış gibi geçer gider. İşte haddi aşanlara yaptıkları şeyler (kendi nefisleri tarafından) böyle süslü gösterilir.
Biz, Peygamberleri açık delillerle geldiği halde îman etmeyip zulümlerine devam eden, sizden önceki nice nesilleri, helâk ettik. İşte Biz, günâhkâr toplumları böyle cezâlandırırız.
Sonra da nasıl kullukta bulunacağınızı görmek için sizi yeryüzünde onların yerine getirdik.1
Bizim açık âyetlerimiz, Bize kavuşacaklarını ummayanlara okunduğu zaman, (sana):1 “Ya bundan başka bir Kur’an getir ya da bu (Kur’an’ı) değiştir.”2 dediler. Sen de onlara: “Onu kendi keyfime göre değiştirmem mümkün değil. Ben ancak bana vahyolunana tâbi olurum ve ben Rabbime isyan edersem büyük günün (âhiretin) azabından korkarım.” de.3
(Ey Muhammed bir de onlara:) “Eğer Allah dileseydi ben onu size okuyamazdım1 ve (Allah da) onu size bildirmezdi. Sonra ben, O (Kur’an) gelmeden önce yıllardır sizin aranızda yaşadım.2 Siz hiç (gerçekleri) idrak etmeye çalışmaz mısınız?” de.
Yalanlarını Allah’a yakıştırandan1 veya Onun âyetlerini yalanlayandan2 daha zâlim kim olabilir? İşte böyle günâhkârlar asla kurtuluşa eremezler.
Ve o (zâlimler,) Allah’ı bırakıp da kendilerine zarar da, fayda da veremeyecek olan (şey)lere kulluk eder ve: “bunlar Allah’ın katında bizim şefâatçilerimizdir”1 derler. (Sen de onlara:) “göklerde ve yerde olup da Allah’ın bilmediği bir şeyi mi Ona haber veriyorsunuz?” de. Hâlbuki Allah onların (Kendisine) ortak koştuklarından uzaktır ve yücedir.
(Vaktiyle) insanlar sadece tek bir ümmetti, fakat (sonraları) anlaşmazlığa düştüler. Eğer Rabbinden önceden verilen bir söz bulunmasaydı1 aralarında anlaşmazlığa düştükleri şey konusunda onların işleri derhal bitirilirdi.2
Ve o (zâlimler): “O (Muhammed)’e Rabbinden açık bir mûcize indirilse olmaz mı?”1 diyorlar. Sen de (onlara): “ğaybı bilmek ancak Allah’a aittir.2 Artık siz(e Allah ne yapacak) bekleyin bakalım, ben de sizinle beraber (başınıza gelecekleri) bekleyenlerdenim.” de.
İnsanlara dokunan bir sıkıntıdan sonra, bir rahmet (bolluk ve bereket) tattırdığımız zaman, bir de bakarsın ki hemen Bizim âyetlerimiz hakkında (mazeret ve yorumlar icat ederek) hile yapmaya kalkarlar. (Sen onlara): “Allah (sizin gibilere karşı, sizden) daha çabuk tuzak kurar”1 de. Şüphesiz Bizim elçilerimiz (olan melekler) sizin yaptığınız hilelerin hepsini tek tek yazarlar.2
Sizi karada da denizde de yürüten O (Allah)’tır. Yolcularıyla beraber tatlı bir rüzgâr ile akıp gitmekte olan bir gemide bulunduğunuzu düşünün. Onlar tam bununla ferahlanırlarken, şiddetli bir kasırga çıksa, her taraftan dalgalar hücuma başlasa ve kendilerinin bununla tamamen kuşatılmış olduklarını anlasalar; (işte o zaman) dini sadece Allah’a has kılarak duâ etmeye başlarlar. Ve (Allah’a): “Eğer Sen bizi bundan kurtarırsan biz kesinlikle Sana şükredenlerden olacağız.” derler.
Fakat Allah onları kurtarınca bir de bakarsınız ki; onlar hemen yeryüzünde hiç hakları olmadığı halde azgınlıkta bulunmaya başlarlar.1 Ey insanlar! Şüphesiz; sizin (yaptığınız) taşkınlıklar, sizin aleyhinizedir -ve o taşkınlıklar dünya hayatının ge-lip geçici bir kazancıdır.- Sonra dönüşünüz Bize olacaktır. Biz de yaptıklarınızı size (âhirette) elbette tek tek haber vereceğiz.
Şüphesiz dünya hayatının durumu; Bizim gökten indirdiğimiz ve kendisiyle; insanların ve hayvanların yiyeceği olan yeryüzünün bitkilerinin (serpilerek) birbirine karıştığı bir su, gibidir. Yeryüzü, bu su ile ziynetini takınıp süslendiği ve bahçe sahiplerinin onları tam devşireceklerini zannettikleri sırada (Bizim helâk) emrimiz ona geceleyin veya güpegündüz geliverir de onu sanki bir gün evvel hiç yokmuş gibi kökünden biçilmiş bir hale çeviriveririz. İşte Biz, âyetleri düşünen bir topluma böyle açık açık anlatırız.
Allah selâmet yurduna1 davet eder2 ve dilediğini3 hak yola ulaştırır.4
Allah’ı görüyormuş gibi ibâdet edenler1 için daha güzeli ve bir de fazlası vardır ve onların yüzleri kararmadığı2 gibi onlar zelil de olmazlar. İşte cennetlikler bunlardır ve onlar, orada sonsuz kalacaklardır.
Kötülükleri yüklenenlere ise kötülükleri kadar cezâ verilir1 ve onları bir de zillet kaplar. Onları Allah’ın azabından kurtaracak bir şey de yoktur. Onların yüzlerini sanki karanlık geceden bir parça bürümüştür. İşte cehennemlikler (de) bunlardır ve onlar orada sonsuz kalacaklardır.
Ve o gün (cehennemliklerin) hepsini mahşerde toplar sonra Allah’a şirk koşanlara; “siz de Bana koştuğunuz ortaklar da yerlerinizde durun (bakalım)” deriz ve böylece aralarını ayırırız.1 Ve onların Allah’a ortak koştukları (putları onlara): “Siz sadece bizlere tapmıyordunuz…
…şimdi Allah bizimle sizin aranızda şâhit olsun ki, kesinlikle biz sizin bize tapınmanızdan habersizdik” derler.
İşte (âhirette) herkes, dünyada yapmış olduğuyla hesaba çekilir ve gerçek sahipleri olan Allah’a döndürülür. (Dünyada) uydurdukları şeyler1 de kendilerini terk eder.
Onlara: “size gökten ve yerden kim rızık1 veriyor, gerçek işitme ve görme gücüne sahip olan kimdir, ölüden diriyi diriden de ölüyü2 kim çıkarıyor ve kâinatın bütün işlerini kim düzenleyip duruyor?” diye sorsan, derhâl: “Allah” diyeceklerdir. Sen de (onlara): “O halde siz, (Allah’tan hâlâ) korkmayacak mısınız?” de.
İşte sizin hak olan Rabbiniz, O Allah’tır. Artık hak’tan sonrası sapıklık değil de nedir? Bak nasıl da (hak’tan) çevriliyorsunuz?1
Böylece Rabbinin (ezeli ve ebedî ilmiyle bildiği) fasıklar hakkındaki: “Onlar, asla inanmayacaklar.” sözü gerçekleşmiş oldu.1
(Ey Muhammed müşriklere): “Sizin Allah’a ortak koştuklarınızın içinde yoktan yaratan, sonra onu (dirilterek) tekrar yaratan birisi var mıdır?” de. (Ve onlara: “her şeyi) yoktan yaratan, sonra onu (dirilterek âhirette) tekrar yaratan sadece Allah’tır. Siz nasıl da saptırılıyorsunuz.” de.1
(Yine onlara): “Sizin Allah’a ortak koştuklarınızdan Hakka (giden) yolu gösterebilecek birisi var mıdır?” de. (Ve onlara): “Hakka ulaştırmak için en doğru yolu, ancak Allah gösterir.1 Hakka (giden) doğru yolu gösteren (Peygamber) mi uyulmaya daha lâyıktır yoksa kendilerine doğru yol gösterilmedikçe asla doğruyu bulamayacak kadar âciz olanlar mı?2 Şimdi size ne oluyor da nasıl böyle (yanlış) hükümler veriyorsunuz?” de.
Onların birçoğu zandan başka bir şeye uymaz.1 Hâlbuki zan, Hak’tan hiçbir şeyin yerini tutmaz. Muhakkak ki, onların ne yaptıklarını Allah çok iyi bilir.
Ve bu Kur’an, Allah’tan başka birisi tarafından uydurulan (bir kitap) değildir.1 O kendisinden önceki kitapların doğrusunu söyleyici2 ve (diğer) kitapların3 geniş bir açıklamasıdır. Onun, âlemlerin Rabbi olan Allah tarafından indirildiğinde hiçbir şüphe yoktur.
Yoksa Onu (Muhammed) uydurdu mu diyorlar? (Sen onlara): “Eğer siz, doğru söylüyorsanız Allah’tan başka çağırabileceğiniz kim varsa hepsini toplayın ve Kur’an sûrelerinin benzeri bir sûre getirin bakalım.” de.1
Bilakis onlar, kendilerinden öncekilerin yalanladıkları gibi bilgisini kavrayamadıkları ve daha açıklaması bile kendilerine ulaşmamış olan bir şeyi (Kur’an’ı) yalanladılar. O (kitapları yalanlayan) zâlimlerin sonunun nasıl olduğuna bir bak...1
Ve onların içinden ona îman edecekler de îman etmeyecekler de vardır.1 Ve bozguncuları en iyi Rabbin bilir.
Ve eğer seni yalanlarlarsa (onlara): ”Benim (Allah için) yaptıklarım bana, sizin (küfür için) yaptıklarınız da sizedir. Siz benim yaptıklarımdan, ben de sizin yaptıklarınızdan uzağım.” de.
Ve onların içinde senin sözlerine kulak vermek isteyenler de vardır.1 Akıllarını dahi kullanamayan sağırlara, sen mi işittireceksin?
Ve onların içinde sana bakanlar da vardır. Basireti kapalı körlere doğru yolu sen mi göstereceksin?
Allah insanlara asla hiç bir şekilde zulmetmez.1 Fakat insanlar (yaptıklarıyla) kendi kendilerine zulmederler.
Allah, onları mahşerde toplayınca onlara (dünya hayatı); sanki birbirleriyle görüşüp tanıştıkları bir günün, bir anı kadar gelecek. Allah’a kavuşacaklarını yalanlayarak doğru yolu bulamayanlar, işte o gün perişan olacaklardır.
(Ey Muhammed!) Onlara vâdettiğimiz azabın bir kısmını sana göstersek veya göstermeden senin rûhunu alsak ne fark eder. Zâten onların dönüşü Bizedir. Sonra Allah, onların yaptıklarını görüp durmaktadır.
Her ümmet için bir Peygamber gönderilmiştir ve Peygamberleri geldikten sonra, onlara asla zulmedilmeksizin aralarında adaletle hükmedilir.1
(Kâfirler bir de): “Eğer doğru söylüyorsanız (şu tehdit edip durduğunuz) azap ne zaman gerçekleşecek.”1 diyorlar.
(Ey Muhammed!) Sen onlara: “-Allah dilemedikçe- ben kendime zarar da fayda da verme gücüne sahip değilim. Her ümmet için verilen bir süre vardır. Süreleri dolunca onlar, (o süreyi) bir an bile kısaltamadıkları gibi, uzatamazlar da.” de.
(Onlara bir de): “Allah’ın azabı size geceleyin veya güpegündüz geliverse (ne yapacağınızı) hiç düşündünüz mü? Bu günâhkârlar, kendilerine azabın bir an önce gelmesini niçin isterler ki?” de.
“Siz o gelmesini dört gözle beklediğiniz azap başınıza geldikten sonra mı îman edeceksiniz1 (yoksa) şimdi mi?” (de.)
Sonra o zâlimlere (âhirette): “Şimdi sonsuz azabı tadın bakalım. (Nasıl?) yaptıklarınızın karşılığını tam görüyorsunuz değil mi?” denilecek.
Ve senden bu azabın gerçekten olup-olmayacağı hakkında haber almak istiyorlar. Sen onlara: “Evet, Rabbime yemin ederim ki o azap, sizin önlemeye gücünüzün yetmeyeceği bir gerçektir.” de.
Şâyet yeryüzünde bulunan her şey, zulmeden her bir kişinin olsaydı, onlar azabı gördüklerinde pişmanlıklarını ortaya koyar, (kendilerini kurtarmak için) onu fidye olarak verirlerdi. Ama onlara, aralarında asla zulmedilmeksizin adaletle hüküm verilecektir.
(Ey zâlimler!) Şunu iyi bilin ki; göklerde ve yerde her ne varsa şüphesiz hepsi Allah’ındır. Ve yine iyi bilin ki; şüphesiz Allah’ın verdiği söz gerçektir, fakat onların pek çoğu bunu, bilmeyecekler.
Dirilten de Odur, öldüren de Odur ve sonunda hepiniz, Ona döndürüleceksiniz.
Ey insanlar! (Bu Kur’an’da) kesinlikle size Rabbinizden bir öğüt, gönüllerdeki (dert ve sıkıntılara) bir şifa1 ve Müslümanlar için bir hidâyet ve bir rahmet2 gelmiştir.
(Ey Muhammed!): “(İnsanlar) sadece Allah’ın lütfu ve rahmeti ile (yani) yalnız onunla ferahlansınlar, zîrâ o (Kur’an) onların topladıkları (dünyalıklardan) daha hayırlıdır.” de.
(Ve onlara): “Allah’ın size indirdiği rızıklardan bir kısmını haram, bir kısmını da helâl1 kıldığınızın farkında mısınız, yoksa bu hususta size Allah mı izin verdi veya siz, Allah’a iftira mı ediyorsunuz?” de.2
Yalan(lar)ını Allah’a yakıştıranlar kıyamet gününü ne zannediyorlar ki!1 Şüphesiz Allah insanlara karşı elbette lütuf sahibidir, fakat onların çoğu Ona, şükretmeyecekler.
Ve (Ey Muhammed!) Sen ne iş yaparsan yap, Kur’ân’dan ne okursan oku ve (ey insanlar!) siz de ne yaparsanız yapın, o işe başlar başlamaz Biz, sizi görürüz. Ve Rabbinden yerde de gökte de zerre ağırlığınca hiç bir şey gizli kalmaz, hatta ondan daha küçük ve daha büyük ne var ne yok hepsi, apaçık kitapta (Levh-i Mahfuz’da) yazılıdır.1
Şunu iyi bilin ki, Allah’ın dostları1 için bir korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklardır.
Onlar, (Allah’a gerçekten) inanan ve Ondan (hakkıyla) sakınan kimselerdir.
Onlara dünya ve âhiret hayatında tam bir (kurtuluş) müjdesi vardır. Allah’ın kelimelerinde asla değişme olmaz.1 İşte en büyük kurtuluş budur.
O (kâfirlerin) sözleri, seni sakın üzmesin. Şüphesiz (şan ve) şeref, tamamen hakkıyla işiten ve bilen Allah’a, aittir.
Şunu iyi bilin ki, göklerde ve yerde kim varsa tamamı Allah’a aittir. Allah’tan başkasına tapanlar, aslında Allah’a ortak koştukları ortaklarının ardına değil (ancak) zanlarının ardına düşüyorlar1 ve böylece de yalan söylemekten başka bir şey yapmıyorlar.
Geceyi dinlenmeniz, gündüzü de (görmeniz için) aydınlık olarak yaratan sadece O (Allah)’tır. Şüphesiz bunda (Hakk’a) kulak veren bir topluluk için, mûcizeler vardır.
(Bir de o kâfirler): “hâşâ Allah (kendisine) çocuk edindi.”1 dediler. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Onun olduğu için; Allah’ın hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. (Sonra) bu iddiânız hususunda sizin hiçbir deliliniz de yok ki! Allah’a karşı bilemeyeceğiniz bir şeyi mi söylüyorsunuz?
(Ey Muhammed onlara): “Allah’a karşı yalan söyleyerek iftirada bulunanlar asla kurtuluşa eremezler.” de.
Onlar, dünyada dünyalıklardan bir süre faydalansınlar bakalım, sonunda onların dönüşleri, nasıl olsa Bizedir. Sonra Biz de onlara, inkâr etmekte oldukları şeylerden dolayı şiddetli azabı tattırırız.
Ve onlara Nûh’un şu olayını da anlat; hani Nûh kavmine: “Ey kavmim! Eğer benim (aranızda) duruşum ve Allah’ın âyetleriyle size öğüt verişim zorunuza gidiyorsa (şunu iyi bilin ki); ben (üzerime düşeni yaptıktan sonra) işimi Allah’a havâle ettim. Artık siz de Allah’a ortak koştuklarınızla beraber toplanıp (bana) yapacağınız şeyleri kararlaştırın da (sonra) işiniz başınıza dert açmasın. Daha sonra da elinizden geleni ardınıza koymayın, hatta gücünüz yeterse bana göz bile açtırmayın.” demişti…
(Ve Nûh kavmine ilaveten): “Benim davetimden yüz çevirirseniz çevirin, zâten ben sizden bir ücret de istemedim. Benim mükâfatım ancak Allah’a aittir. Ve ben Müslümanlardan olmakla emrolundum.” demişti.
Kavmi yine Onu yalanladı. Biz de Onu ve onunla beraber gemide bulunanları, kurtardık ve onları (yeryüzüne sahip çıkacak) halîfeler1 kıldık. Âyetlerimizi yalanlayanları da suda boğduk.2 Uyarıldıkları (halde îman etmeyenlerin) sonunun ne olduğuna bir bak!
(Nûh’tan) sonra (onların soylarından) gelen toplumlarına da Peygamberler gönderdik.1 O Peygamberler de onlara mûcizeler getirdiler. Ama öncekilerin yalanladıkları şeylere, bunlar da îman etmediler. İşte bu yüzden Biz böyle haddi aşanların kalplerini, mühürleriz.
Sonra O (Peygamberlerin) ardından Mûsa ve Hârûn’u, Firavun ve onun toplumunun ileri gelenlerine mûcizelerimizle gönderdik. Fakat onlar böbürlendiler ve (Hakk’a inanmayarak) günâhkâr bir toplum oldular.
Onlara bizim katımızdan değişmez gerçekler gelince “kesinlikle bu apaçık bir büyüdür” deyip çıktılar.
Mûsa da onlara: “size hakk geldiği zaman siz hep böyle mi dersiniz? Bunun hiç büyüye (benzer bir yanı) var mı? Hem büyücüler asla kurtuluşa eremezler.” dedi.
Onlar (Mûsa’ya): “Sen babalarımızı üzerinde bulduğumuz şeyden, (atalarımızın inanç ve geleneklerinden) bizi uzaklaştırmak ve ikiniz birden (Mûsa ve Hârûn olarak) yeryüzünün uluları olmak için mi bize geldin?1 Biz, sizin ikinize de kesinlikle inanmayacağız.” dediler.
Ve Firavun: “Bana bütün usta büyücüleri toplayın getirin” dedi.1
Büyücüler gelince Mûsa onlara: “Hay-di hünerlerinizi gösterin bakalım.” dedi.
Onlar hünerlerini ortaya koyunca Mûsa onlara: “sizin yaptığınız kesinlikle büyüden başka bir şey değildir. Allah onu mutlaka boşa çıkaracaktır. Çünkü Allah bozguncuların işini asla başarıya ulaştırmaz …”
“...ve Allah günâhkârlar hoşlanmasalar da mutlak doğruyu, sözleriyle ortaya çıkarır.” dedi.1
Firavun ve onun ileri gelenlerinin; kendilerine belâ olacakları korkusuyla Mûsa’ya (Firavun’un kavminden)1 küçük bir gurup dışında kimse îman etmedi. Çünkü Firavun kesinlikle yeryüzünde diktatörlük taslayan ve haddi aşanlardan (birisi) idi.
Mûsa da (kavmine): “Ey kavmim! Eğer gerçekten Allah’a îman etmişseniz (ve) Müslüman olmuşsanız, yalnız O'na güvenin.” dedi.
Onlar da: “Biz Allah’a güvendik. Ey Rabbimiz! Bizi zâlimler topluluğu için (onları bize musallat ederek) imtihan konusu kılma…”
“…ve rahmetinle bizi, o kâfir toplumun şerrinden kurtar.” diye söz verdiler.
Ve Biz Mûsa ile kardeşine: “Mısır’da kavminiz için evler hazırlayın,1 evlerinizi namaz kılınacak yerler yapın,2 namazı dosdoğru ve devamlı kılın3 ve îman edenlere müjdeleyin.”4 diye vahyettik.
Mûsa da: “Ey Rabbimiz! Şüphesiz Sen, Firavun’a ve onun çevresindekilere dünya hayatında ziynet ve mallar verdin. Ama Ey Rabbimiz! Sonuçta onlar, (bunlarla insanları) Senin yolundan saptırıyorlar. Ey Rabbimiz! Onların mallarını mahvet ve kalplerini şiddetle mühürle ki; onlar acıklı azabı görünceye kadar îman etmesinler.” diye duâ etti.1
(Allah); “ikinizin de duâsı kabul olunmuştur. Artık hak yoldan şaşmayın ve (eğriyi doğruyu) bilmeyenlerin yoluna sakın gitmeyin.” buyurdu.
Ve İsrâil oğullarını denizden geçirince Firavun ve askerleri, azgınlık yapmak ve saldırmak üzere onların arkalarına düşmüşlerdi. Nihâyet (Firavun) boğulmakla yüz yüze kalınca: “Ben İsrâil oğullarının îman ettiğinden başka ilâh olmadığına kesinlikle îman ettim ve artık ben de Müslümanlardanım.” dedi.
Daha önce (Allah’a) isyan ederken ve bozgunculuk yaparken değil de şimdi mi (aklın başına geldi?)
Artık bugün sadece senin cesedini, senin arkandakilere bir ibret olması için kurtaracağız.1 Ama şüphesiz insanlardan birçoğu Bizim âyetlerimizden (ibret alamayacak kadar) gafildir.
Ve (arkasından) İsrâil oğullarını son derece güzel bir yere yerleştirdik ve onlara tertemiz şeylerden rızklar verdik de onlar kendilerine (vahiy yoluyla) ilim gelince hemen aralarında ayrılığa düştüler. 1Şüphesiz Rabbin onların aralarında anlaşmazlığa düştükleri şeyler hakkında ki hükmünü, kıyamet günü verecektir.
(Ey Muhammed!)1 Eğer sana indirdiğimiz şeylerden bir şüphen varsa senden önce kitap okumakta olanlara da sor. 2Yemin olsun ki, sana Rabbinden hak gelmiştir. Artık sakın şüphe edenlerden olma.
Ve sakın Allah’ın âyetlerini yalanlayanlardan da olma. Sonra ziyana uğrayanlardan olursun.
Haklarında Rabbinin (ezeli ve ebedî ilmiyle bilerek söylediği;) “artık onlar îman etmeyecekler” sözü kesinleşenler var ya!
İşte onlara; acıklı azapla karşılaşacakları zamana kadar, ne tür mûcize getirirsen getir, (onlar asla îman etmezler.)
Keşke Bize îman edince Bizim, onlardan dünya hayatında rezillik azabını kaldırdığımız ve kendilerini belirli bir süreye kadar (dünyadan) faydalandırdığımız Yûnus kavmi1 dışında, îman edip de îmanlarının kendilerine fayda verdiği başka şehirler de olsaydı.2
Ve eğer Rabbin dileseydi elbette yeryüzündekilerin hepsi (Allah’a) toptan îman ederlerdi.1 O halde sen, inanmaları için insanları zorlayacak mısın?2
Hiçbir kimsenin Allah’ın izni olmaksızın îman etmesi mümkün değildir1. Ve (Allah dilerse akıllarını kullanarak) îman etmeyen kimseleri pislik (şirk/küfür/azap) içerisinde bırakıverir.
(Ey Muhammed insanlara) “Bakınız! Göklerde ve yerde olanlara... (onlar size bir şeyler söylemiyor mu?)” de. Fakat inanmayan bir topluma, mûcizeler ve uyarıcılar (asla) fayda vermez.
Galiba onlar, kendilerinden öncekilerin (başlarına belâlar getiren) günlerinin benzeri dışında, başka bir şey bekliyorlar. Sen de (onlara); “bekleyin bakalım, ben de sizinle beraber (başınıza gelecekleri) bekleyenlerdenim.” de.
Sonunda (nasıl olsa) Biz Peygamberlerimizi ve îman edenleri kurtarırız. Zâten inananları böylece kurtarmamız bizim üzerimize bir borçtur.
(Ey Muhammed! ) “Ey insanlar! Eğer siz benim dinimden şüphe ediyorsanız, (haberiniz olsun ki) ben Allah’ı bırakıp da (Onun yerine) taptığınız şeylere asla tapmayacağım. Ben sadece sizin canlarınızı alma gücüne sahip olan Allah’a ibâdet ediyorum ve zâten ben de Ona îman etmekle emrolundum1.” de.
Ve şunu iyi bil ki sen, (diğer bütün dinleri inkâr ederek) yüzünü sadece İslâmiyet’e dönmekle ve asla Allah’a ortak koşmamakla emrolundun.
Ve sakın Allah’ı bırakıp da sana fayda da zarar da veremeyecek olanlara, ibâdet etme. Şâyet onlara ibâdet edecek olursan işte o zaman zâlimlerden olursun.
Ve eğer Allah sana bir zarar dokundurursa artık Ondan başka onu bir giderecek ve eğer sana bir hayır dilerse de Onun lütfuna engel olabilecek hiçbir şey yoktur. (Allah) kullarından dilediğini (lütfuna) eriştirir, bağışlayan ve esirgeyen sadece Odur.
(Ey Muhammed!) “Ey insanlar! Muhakkak ki, Rabbiniz tarafından size (değişmeyen gerçek doğrular olan) hak gelmiştir. Artık bundan sonra her kim bu doğru yolu kabul ederse kendisini doğrultmuş, her kim de sapkınlığa düşerse kendi kendine sapkınlığa düşmüş olur. Ve ben de artık sizin üzerinize bir vekil değilim.”de.
Sen sadece sana vahyolunana uy ve Allah hükmünü verinceye kadar sabret. Zîrâ O, hükmedenlerin en hayırlısıdır.