21. Enbiyâ Suresi Meali

İnsanların (âhirette) hesaplarının görülmesi yaklaştı ama onlar, hâlâ gaflet içerisinde (Allah’ın dininden) yüz çevirip duruyorlar.1
(O gafiller) Rablerinden kendilerine gelen her yeni uyarıyı mutlaka oyun konusu yapıp alaya alarak1 dinlerler.
Onların kalpleri oyun ve eğlencededir. O zâlimler: “Bu (Muhammed de) sizin gibi bir insan değil mi? Öyleyse siz, göz göre göre büyüye mi kapılıyorsunuz?” diye aralarında gizli gizli1 konuştular.
(Peygamber de onlara): “Benim Rabbim, gerçek işiten ve bilen olduğu için gökte ve yerde söylenen her sözü hakkıyla bilir.” dedi.1
Buna mukabil onlar da: “(Muhammed’in söyledikleri) saçma sapan rüyalardır, belki de o, bu sözleri uydurmuştur, hatta o bir şairdir, (eğer böyle değilse, o Muhammed) önceki gönderilen (Peygamber)ler gibi bize bir mûcize getirsin bakalım.” dediler.1
(Ey Muhammed!) Kendilerinden önce helâk ettiğimiz hiç bir ülke (halkı) îman et medi de; şimdi (bundan ders alarak) bunlar mı hemen îman ediverecekler?1
Biz senden önce de kendilerine vahyetti-ğimiz erkekler1 dışında Peygamberler göndermedik. (Ey kâfirler!) Eğer bilmiyorsanız, gidin kendilerine kitap verdiklerimize2 sorun.
Biz o (Peygamberleri) yemez (içmez) cesetler1 olarak yaratmadığımız gibi, onlar ölümsüz de değillerdi.
Sonra o (Peygamberlere) verdiğimiz sözü yerine getirerek, kendilerini ve dilediğimiz mü’minleri kurtardık ve (inkâr ederek) haddi aşanları da helâk ettik.
(Ey insanlar!) Muhakkak ki Biz, içerisinde (sizin gündeminizi) oluşturacak nasihatler bulunan bir Kitap indirdik.1 Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?
Biz, halkı zulmeden1 ülkelerden nicesini kırıp geçirdik ve onlardan sonra da başka topluluklar yarattık.
Onlar Bizim azabımızı hissettikleri an hemen oralardan kaçmaya yelteniyorlardı.
(Melekler1 de onlara): “Boşuna kaçmaya yeltenmeyin, içerisinde azdığınız refaha ve yurtlarınıza dönün. Çünkü siz, mutlaka hesaba çekileceksiniz.” (dediler.)
Onlar da: “Yazıklar olsun bize! Biz, zâlimlerden olduk.” dediler.
Biz onları biçilmiş ekin, sönmüş ocak durumuna getirinceye kadar, onların bu feryatları devam edip durdu.
Biz göğü, yeri ve ikisinin arasında bulunan şeyleri, oyuncular(ın oyuncağı) olarak yaratmadık.1
Eğer Biz, eğlence edinmek isteseydik, bunu elbette (başkasına ihtiyaç duymadan) kendi kendimize yapardık. (Ama) Biz böyle yapanlardan değiliz.1
Tam tersine Biz, Hak ile vurarak bâtılı yok ederiz.1 Bir de bakarsınız ki bâtılın işi bitivermiş.2 (Allah’ı keyfinize göre) tanımlamanızdan dolayı yazıklar olsun size.
Göklerde ve yerdeki kimseler, O (Allah’a) aittir ve Onun katındakiler,1 büyüklük taslamadan Ona kulluk ederler ve (bundan dolayı) hiç yorulmazlar.
Onlar, Allah’ı gece ve gündüz usanmaksızın anarlar.
Yoksa o (kâfirler) dünyadan birtakım ilâhlar edindiler de (ölüleri âhirette) o ilâhlar mı diriltecekler?
Eğer (yer ve göklerin) her ikisinde de Allah’tan başka ilâhlar olsaydı, kesinlikle (yerin ve göğün her) ikisi de yok olurdu. (Kâinata hâkimiyet makamı olan) arşın (gerçek) Rabbi olan Allah, onların tanımlamalarından çok yücedir.
Allah’a yaptıklarının hesabı asla sorulamaz, oysa o (ilâhlar, Allah tarafından) sorguya çekilirler.
Yoksa Allah’ı bırakıp da başka ilâhlar mı edindiler? (Ey Muhammed! Onlara): “(Haydi bu ilâhların gerçeklikleri hakkında) delilleriniz (varsa) getirin. İşte benimle birlikte olanların ve benden öncekilerin (Allah’ın gerçekliği ile ilgili) delilleri bu Kur’an’dır.” de. (Onlar asla delil getiremezler. Zîrâ) onların çoğu, Hakkı bilmiyorlar ve o (Kur’an’dan) yüz çeviriyorlar.
(Ey Muhammed!) Senden önce gönderdiğimiz her Peygambere mutlaka: “Benden başka ilâh yoktur, öyleyse yalnız Bana kulluk edin.” diye vahyettik.
O (kâfirler): “Rahman (olan Allah, melekleri) çocuk edindi.” dediler.1 Hâşâ O, (bu yakıştırmadan) çok uzaktır. Aksine o (melekler, Allah’ın) ikramına layık görülmüş kullardır.
Onlar sözle (bile olsa) Allah’ın önüne geçemezler ve (işlerini) Onun emriyle yaparlar.
Allah, (meleklerin) yaptıklarını da yapacaklarını da bilir. Hatta onlar, kesinlikle Allah’ın râzı olduğu kimselerden başkasına şefâat da edemezler.1 Ve onların hepsi, Allah korkusundan dolayı (içleri titreyerek) Ondan sakınırlar.
Onların içlerinden herhangi birisi Allah’ı dışlayıp da: “Gerçekten ben de bir ilâhım.” diyecek olsa, Biz tıpkı zâlimleri cezâlandırdığımız gibi onu da cehennemle cezâlandırırız.1
Şu kâfirler, (başlangıçta) göklerle yer birbiriyle bitişik1 iken, Bizim o ikisini ayırdığımızı2 ve her canlı şeyi sudan yarattığımızı3 bilmiyorlar mı? (Bu böyle iken) onlar hâlâ inanmayacaklar mı?
Biz, yeryüzü insanları sarsmasın diye dağları yarattık ve (istedikleri yere) gidebilmeleri için o dağların arasından (insanlara) geçitler ve yollar açtık.1
Biz gökyüzünü de (her türlü tehlikeden) korunmuş bir tavan (gibi) yaptık. Ama o kâfirler, (gökyüzünün Allah’ın kudretine işaret eden) âyetlerinden yüz çeviriyorlar.
Geceyi, gündüzü, güneşin ve ayın her birini bir boşlukta (dönerek) yüzer1 (bir şekilde) yaratan, O Allah’tır.
(Ey Muhammed!) Biz, senden önce hiç bir insana, ölümsüz bir hayat vermedik.1 (Sanki) sen öleceksin de onlar sonsuza kadar mı yaşayacaklar?
Her canlı ölümü tadacaktır.1 Biz sizi, (bu dünyada) kötülükle de iyilikle de deneyerek imtihan etmekteyiz ve siz, (sonunda kesinlikle) Bize döndürüleceksiniz.
(Ey Muhammed!) Kâfirler, kendileri Rahman (olan Allah) hakkında ileri geri konuştukları halde seni gördükleri zaman: “sizin ilâhlarınızı diline dolayan adam bu mu?” diye seninle alay ediyorlar.1 (İşte) bunlar (tam) kâfirlerdir.
İnsan aceleci bir (tabiatta) yaratılmıştır.1 Şimdilik çok aceleci olmayın (bakalım), yakında size âyetlerimi (yavaş yavaş) göstereceğim.
(Kâfirler bir de): “Eğer doğru söylüyorsanız (şu tehdit edip durduğunuz) azap ne zaman gerçekleşecek.”1 diyorlar.
O kâfirler hem yüzlerinden hem de sırtlarından (saran) ateşi savamayacakları ve kendilerine yardım dahi edilmeyeceği zamanı eğer bir bilselerdi! (böyle demezlerdi.)
Oysa (azap) onlara o kadar ani gelir ki; (azabın dehşetinden) dona kalırlar. Artık o azabı geri çeviremeyecekleri gibi kendilerine bir süre bile verilmez.1
Yemin olsun ki senden önceki Peygamberlerle de mutlaka alay edildi, (ama sonunda) alay ettikleri şeyler alay edenlerin kendilerini kuşatıverdi.1
(Sen onlara): “(Peki) Rahman (olan Allah)’ın azabı size geceleyin veya gündüz vakti geliverse, sizi bundan kim koruyabilir? de. (Ama onlar) tam tersine Rablerini anmaktan (yine de) yüz çevirirler.
Yoksa onların bir takım ilâhları var da kendilerini Bizden koruyacaklar (ha!)1 Onların ilâhları kendilerini bile koruyamazlar ve (kâfirler o gün) Bizden de hiçbir yakınlık göremezler.
Evet Biz, onları ve atalarını dünyada ebedî kalacakları zannına kapılıncaya kadar barındırdık. Fakat şimdi, Bizim gerçekten yeryüzüne gelip onu uçlarından eksiltmekte1 olduğumuzu görmüyorlar mı? Üstün olan (Biz miyiz? Yoksa) onlar mı?
(Ey Muhammed! Kâfirlere): “Ben sizi sadece, vahiyle uyarıyorum.” de. (Ama) o sağırlar, ne kadar uyarılsalar da (hak yola) çağrıyı asla işitmeyecekler!1
Yemin olsun ki onlara, Rabbinin azabından ufacık bir esinti dokunuverse hemen: “Yazıklar olsun bize gerçekten bizler zâlimlerdenmişiz.” derler.
Biz ise kıyamet gününde adaletin ta kendisi olan (hassas) teraziler kurarız da hiç bir insan, hiç bir şekilde haksızlığa uğratılmaz. (Hatta dünyada yaptıkları şeyler) bir hardal tanesi kadar bile olsa onu o (teraziye mutlaka) koyarız. (Zira) hesabı Bizden daha iyi gören yoktur ki!
Yemin olsun ki Mûsa ve Hârûn’a, Allah’tan sakınan (müttakiler) için hakkı bâtıldan ayıran, (hakka) ışık tutan ve (hakkı) hatırlatan (Tevrât’ı)1 Biz verdik.
Rablerini görmedikleri halde Ondan (sevgiye dayalı bir korku ile) korkanlar var ya işte kıyamet vaktinden içleri titreyerek tam sakınanlar onlardır.
Bu, (Kur’an da) Bizim (Muhammed’e) indirdiğimiz mübârek (faydalı) bir uyarıdır. (Ey müşrikler! Şimdi) siz, bu Kur’an’ı mı inkâr ediyorsunuz?1
Yemin olsun ki, (Peygamber olmadan)1 önce de İbrahim’e îman olgunluğu vermiştik ve Biz zâten onun buna (ehil olduğunu da) biliyorduk.
(İbrahim) babasına ve toplumuna: “Şu sizin, tapınıp durduğunuz heykeller de neyin nesi?” deyince…
Onlar: “Biz atalarımızı sadece bunlara ibâdet eder bulduk.” dediler.
(İbrahim onlara): “Yemin olsun ki siz de atalarınız da tam bir sapkınlık içerisindesiniz.” dedi.
Onlar da: “Sen bize gerçeği mi getirdin, yoksa (bizimle) oyun mu oynuyorsun?” dediler.
(Bu defa İbrahim onlara): “Doğrusu şu ki, sizin gerçek Rabbiniz, göklerin ve yerin yaratıcısı olan Rab’dir ve ben de size rağmen O (Allah’a) îman ediyorum.” dedi.
(İbrahim kendi kendine): “Allah’a yemin ederim ki siz arkanızı dönüp gittikten sonra, ben de sizin putlarınıza kesinlikle bir oyun oynayacağım.” (dedi.)
(İbrahim hemen) putların tamamını paramparça etti ve hesabını (ondan) sormaları için de o putların en büyüğünü alıkoydu.
(Bunun üzerine onlar): “Bizim ilâhlarımıza bunu kim yaptıysa kesinlikle o, zâlimlerdendir.” dediler.
(İçlerinden bir kısmı): “İbrahim adında bir gencin bu (putlar hakkında) ileri-geri konuştuğunu işitmiştik.” dediler.
(İçlerinden bir kısmı da) “Öyleyse, onu insanların gözünün önüne getirin de belki onun (bu putları kırdığını) bir gören bulunur.” dediler.
(İbrahim’e): “Ey İbrahim! Bunu ilâhlarımıza sen mi yaptın?” diye sordular.
(O da): “Belki şu en büyükleri yapmıştır, eğer konuşabiliyorlarsa şu putlara bir soruverin.” dedi.1
Bunun üzerine birbirlerine döndüler ve: “(şu putları korumadığınız için) gerçek zâlim sizlersiniz.” dediler.1
Sonra yine başa döndüler ve (İbrahim’e): “Yemin olsun ki bu (putların) konuşamayacaklarını sen de bilmektesin” dediler.
(İbrahim de onlara): “O halde, siz Allah’ı bırakıp da sizlere hiçbir şekilde fayda da zarar da veremeyen şeylere mi ibâdet ediyorsunuz?”
“Size de Allah’ın dışında taptıklarınıza da yazıklar olsun! Siz hiç akıllanmayacak mısınız.” dedi.
(Onlardan bir kısmı): “Eğer siz bir iş yapacaksanız, (haydi) onu yakarak ilâhlarınıza yardımda bulunun.”1 dediler.
(Biz de): “Ey ateş! İbrahim’e karşı serin ve güvenilir ol.” dedik.
(Onlar) İbrahim’e bir düzen (tuzak) kurmak istediler. Fakat Biz de onları rezil ve kepaze ettik.
Onu ve (yeğeni) Lût’u, âlemler için mübârek kıldığımız bir beldeye çıkararak, kurtardık.1
O (İbrahim’e) önce İshak’ı armağan ettik, sonra da Yâkûb’u verdik ve tümünü birden Peygamber1 yaptık.
Ve onları, Bizim emrimizle doğru yolu gösteren önderler kıldık. (Ayrıca) onlara hayırlı işler yapmayı, namaz kılmayı ve zekât vermeyi vahyettik. Onlar, sadece Bize ibâdet ederlerdi.
Lût’a gelince ona da (insanlar arasında uygulayacağı) bir din ve (ilâhî) bir ilim verdik ve onu çirkin işler yapmakta olan şehirden de kurtardık. Şüphesiz o toplum, bozulmaya uğrayan kötü bir toplumdu.
Onu rahmetimize soktuk. Çünkü o, inandığını yaşayan kimselerdendi.
Nûh’a gelince, daha önce o, (Bize duâ ederek)1 çağrıda bulunduğunda Biz onun duâsını kabul ettik, onu ve inanarak ona tabi olanları, büyük bir sıkıntıdan kurtardık.2
Ve âyetlerimizi yalanlayan o kötü kavme karşı Biz Nûh’a yardım ettik ve hemen arkasından da onların tümünü suya batırıp boğduk.
Dâvûd ve Süleyman, bir toplumun hayvanlarının içine girip yayıldığı ekin tarlaları hakkında hüküm1 verirlerken de onların verdikleri bu hükümleri Biz, görüp duruyorduk.
Diğer tüm Peygamberlere, hikmet ve ilim verdiğimiz gibi, böyle (âdil hüküm vermeyi de) Süleyman’a Biz öğrettik. Dâvûd ile birlikte tesbih etsinler diye, dağları ve kuşları Dâvûd’a boyun eğdirme işini yapan da Biziz Biz.
Ve ona, savaşın tehlikelerinden sizi koruması için zırh yapma sanatını da (Biz) öğrettik (de ne oldu, bu nîmetlerin karşılığında) Allah’a şükredebiliyor musunuz sanki?
Ve Süleyman’ın (emrine) de içerisinde bereketler kıldığımız yere1 onun emri ile fırtına gibi eserek akıp giden rüzgârı vermiştik. Biz, (yapacağımız) her şeyi hakkıyla biliriz.
Denize dalan ve bundan başka işler de gören şeytanları da o (Süleyman’ın) emrine verdik ve Biz o (şeytanları)1 gözetim altında tutuyorduk.
Hani Eyyûb Rabbine: “(Ey Allahım!) Şüphesiz bu hastalık beni bunalttı, Sen merhametlilerin en merhametlisisin.” diye yalvarmıştı.
Biz de onun duâsını kabul ettik ve hemen (Eyyûb’tan) o hastalığı giderdik. Ve (ayrıca) ona katımızdan bir rahmet ve Allah’a kulluk edenler için ibret alınacak bir örnek olmak üzere ailesini ve onlarla birlikte bir katını daha verdik.
İsmail, İdris ve Zü’l-Kifl’i1 (de hatırla). Bunların hepsi sabreden kimselerdi.
Ve onları rahmetimize soktuk. Şüphesiz onlar, inandığını yaşayan kimselerdendi.
Zü’n-Nûn (yani Yûnus’u da hatırla.) Hani o (toplumuna) kızarak (onları terk edip) gitmişti ve kendisi(ni sıkıntılardan kurtarmak) hakkında Bizim bir şey yapamayacağımızı sanmıştı. (Ama sonra hatasını anlayıp balığın karnındaki) karanlıklar içerisinde: “Senden başka ilâh yoktur. Sen eksikliklerden yücesin, gerçekten ben, zâlimlerden oldum.” diyerek duâ etmişti.
Bunun üzerine Biz (Yûnus’un) duâsını kabul ettik ve onu üzüntüden kurtardık. İşte Biz, îman edenleri böyle kurtarırız.1
Zekeriyya’yı da (hatırla. Hani) o Rabbine: “Ey Rabbim, (her ne kadar) Sen sona kalanların en hayırlısı isen de beni (çocuksuz) yalnız başıma bırakma.” diye yalvarmıştı.
Biz, onun duâsını da kabul ettik. Kendisine Yahya’yı armağan ettik ve eşini de doğurmaya elverişli kıldık. Gerçekten onlar, (Allah’ın emrettiği) iyi işlerde yarışırlardı, umarak ve korkarak Bize duâ ederlerdi ve Bize gönülden saygı gösterirlerdi.
İffetli (Meryem’e gelince,) ona1 (İsa’yı Cebrâil vasıtasıyla) kendi rûhumuzdan2 Biz üfledik. Böylece onu ve çocuğunu insanlığa bir mûcize kıldık.3
Gerçek şu ki; bütün bu (Peygamberler ve onlara îman eden ümmetler,) tek bir ümmet olarak sizin (de) ümmetinizdir. Ben de sizin tek Rabbinizim. Öyleyse yalnız Bana ibâdet edin.
(Sonra) onlar din işlerini kendi aralarında parça parça ederek dağıttılar (ama nasıl olsa sonunda) hepsi Bize dönecekler.
Artık kim, bir mü’min olarak Allah’ın istediği gibi yaşarsa, onun hiçbir çabası boşa gitmeyecektir. Çünkü o iyi işlerin yazıcısı Biziz de ondan.
Artık helâk ettiğimiz bir ülke (halkının) tekrar dünya hayatına dön(erek îman et)meleri imkânsızdır.1
96,97. Ye’cuc ve Me’cuc(un setleri)1 açılıp da onlar, her bir tepeden akın etmeye başlayınca ve gerçekten vâdedilen (kıyamet anı) yaklaşınca,2 bir de bakarsın ki kâfirler, gözleri yuvalarından fırlamış bir şekilde: “Yazıklar olsun bize, biz bu (kıyamet) anından tam bir gaflet içerisindeymişiz ve (üstelik bir de) bizler, (hakikaten) zâlimlerdenmişiz.” derler.
96,97. Ye’cuc ve Me’cuc(un setleri)1 açılıp da onlar, her bir tepeden akın etmeye başlayınca ve gerçekten vâdedilen (kıyamet anı) yaklaşınca,2 bir de bakarsın ki kâfirler, gözleri yuvalarından fırlamış bir şekilde: “Yazıklar olsun bize, biz bu (kıyamet) anından tam bir gaflet içerisindeymişiz ve (üstelik bir de) bizler, (hakikaten) zâlimlerdenmişiz.” derler.
(Ey müşrikler! Tıpkı bu kâfirler gibi) gerçekten siz de Allah’ın dışında taptıklarınız da cehennem kütüklerisiniz ve (er geç) oraya varacaksınız.
Eğer (taptıklarınız, gerçek) ilâhlar olsalardı, cehenneme hiç girerler miydi? Oysa onların tümü, cehennemde ebedî olarak kalacaklardır.
O (ilâhlara tapanlar) cehennemde inim inim inlerler de (taptıkları cehennemlik ilâhları,)1 onları hiç duyamazlar.
Ama Bizim daha önce kendileri hakkında güzel sözler söylenmiş bulunduğumuz (İsa, Uzeyr ve bir kısım melekler) var ya işte onlar, cehennemden tamamen uzaklaştırılmış kimselerdir.
Onlar, cennette gönüllerinin arzuladığı (sayısız nîmet) içerisinde ebedî olarak yaşarlarken cehennemin uğultusunu bile duymazlar.
Onları, o en büyük korku (olan kıyamet korkusu) hüzünlendirmediği gibi, melekler de o gün onları:“İşte bu gün size dünyada vâdedilen gününüzdür.” diyerek karşılayacaklardır.
Biz, göğü kitabın sahifelerini dürer gibi düreceğimiz gün, onu ilk defa yarattığımız gibi üzerimize bir borç olarak, yeniden yaratarak (eski durumuna) getireceğiz. Bunu da ancak Biz yaparız.
Yemin olsun ki zikir (olan Tevrât’tan) sonra, Zebûr’da da: “Şüphesiz yeryüzüne (hâkim olmaya) ancak salih kullarım vâris1 olacaktır.” diye yazdık.
Gerçek şu ki (Allah’a hakkıyla) kulluk eden bir topluluk için bu (Kur’an’da) mükemmel bir öğüt vardır. 1
(Ey Muhammed!) Biz, seni âlemler (deki tüm akıllı varlıklar) için ancak bir rahmet1 olarak gönderdik.
Onlara (seni de ilâhlaştırmamaları için): “Gerçekten bana, ‘sizin ilâhınız yalnızca bir tek ilâh (olan Allah)’tır, artık Müslüman olacak mısınız? (yoksa olmayacak mısınız?)’ diye vahyolunuyor.” de.
Buna rağmen yüz çevirecek olurlarsa, onlara: “(Bunları) sizin hepinize hiç ayırım yapmadan açıkça ilan ediyorum. Tehdit edildiğiniz (sorgu ve azab günü) ya-kın mı, uzak mı? (onu ben) bilemem.” de.
(Onlara ayrıca): “Şüphesiz O (Allah) sözün açığa vurulanını da içinizde saklamakta olduklarınızı da bilir,”
“Bu (sürenin açıklanmaması) sizin için (belki) bir denemedir. (Belki de) belli bir vakte kadar (dünyadan) yararlanmanız (için verilen bir fırsat)tır. Ben bunu bilemem.” de.
(Bütün bunlardan sonra Muhammed de): “Ey Rabbim! (Aramızda) âdil kanunlarınla hükmet. (Ey kâfirler!) Bizim Rabbimiz, sizin her türlü (keyfi) tanımlamalarınızdan kendisine sığınılan ve Rahman (olan Allah)’tır.” dedi.