İnsanların (âhirette) hesaplarının görülmesi yaklaştı ama onlar, hâlâ gaflet içerisinde (Allah’ın dininden) yüz çevirip duruyorlar.1
1 Bakalım bu vurdumduymazlıkları daha ne kadar sürecek…
(O gafiller) Rablerinden kendilerine gelen her yeni uyarıyı mutlaka oyun konusu yapıp alaya alarak1 dinlerler.
1 Zîrâ onların, Allah’ın sözlerinin karşısında yapabilecekleri tek şey de budur.
Onların kalpleri oyun ve eğlencededir. O zâlimler: “Bu (Muhammed de) sizin gibi bir insan değil mi? Öyleyse siz, göz göre göre büyüye mi kapılıyorsunuz?” diye aralarında gizli gizli1 konuştular.
1 Necvâ: Gizli fısıltı, fiskos demektir. Burada bir de bunun gizlice söylendiği ifade edilerek son derece gizlendiği belirtilmektedir. İşte böyle iken bu fiskosları Allah tarafından Rasulullah’a bildirildi.
(Peygamber de onlara): “Benim Rabbim, gerçek işiten ve bilen olduğu için gökte ve yerde söylenen her sözü hakkıyla bilir.” dedi.1
1 Bunun üzerine gizli gizli konuşanlar şaşırarak Efendimize: “Sen bunu nereden öğrendin.” dediler.
Buna mukabil onlar da: “(Muhammed’in söyledikleri) saçma sapan rüyalardır, belki de o, bu sözleri uydurmuştur, hatta o bir şairdir, (eğer böyle değilse, o Muhammed) önceki gönderilen (Peygamber)ler gibi bize bir mûcize getirsin bakalım.” dediler.1
1 Sanki mucizeleri görünce inanacaklarmış gibi… Tarih boyunca kâfirler Peygamberlere karşı hep böyle şeyler söylemişlerdir. Fakat Peygamberler mucizelerle gelince de hemen o mucizeleri normal olaylarmış gibi göstermeye çalışıp inkâr etmişlerdir.
(Ey Muhammed!) Kendilerinden önce helâk ettiğimiz hiç bir ülke (halkı) îman et medi de; şimdi (bundan ders alarak) bunlar mı hemen îman ediverecekler?1
1 Mekkeliler Peygamber Efendimize îman etmek için Safa tepesini altın yapmasını istemişlerdi…
Biz senden önce de kendilerine vahyetti-ğimiz erkekler1 dışında Peygamberler göndermedik. (Ey kâfirler!) Eğer bilmiyorsanız, gidin kendilerine kitap verdiklerimize2 sorun.
1 Peygamberler hep erkeklerden gönderilmiştir. Allah, Peygamberlik yükünü kadınlara yüklememiştir. Ama kadınlardan bazılarını muhatap alarak vahiy göndermiştir. Hz. Meryem ve Hz. Mûsa’nın annesi gibi... Bu tür vahiylere ilham denilir. Fakat “kadından da peygamber olur” diyenler, bir türlü (رِجَالٌ) kelimesine “erkek” anlamı veremeyip 5. ayette belirtilenlerin şaşkınlıklarına benzer bir şaşkınlıktan kurtulamamaktadırlar. Konuyla ilgili olarak Bk. (Mâide: 111, Yûsuf: 109, Nahl: 43, 68, Kasas: 7, Şura: 47 ve dipnotları) 2 Yahûdî ve Hıristiyan olduklarını söyleyen kâfirlere… Yani gönderilen Peygamberlerin hepsi de insandı ve erkekti; melek, cin veya kadın değildi. Konuyla ilgili olarak Bk. (Yûnus: 94, Nahl: 43)
Biz o (Peygamberleri) yemez (içmez) cesetler1 olarak yaratmadığımız gibi, onlar ölümsüz de değillerdi.
1 Yani cansız heykeller değillerdi.
Sonra o (Peygamberlere) verdiğimiz sözü yerine getirerek, kendilerini ve dilediğimiz mü’minleri kurtardık ve (inkâr ederek) haddi aşanları da helâk ettik.
(Ey insanlar!) Muhakkak ki Biz, içerisinde (sizin gündeminizi) oluşturacak nasihatler bulunan bir Kitap indirdik.1 Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?
1 Âyetin bu bölümü, “sizden bahsederek sizi şereflendiren bir kitap indirdik.” şeklinde tercüme edilebilir.
Biz, halkı zulmeden1 ülkelerden nicesini kırıp geçirdik ve onlardan sonra da başka topluluklar yarattık.
1 Buradaki zulüm Allah’a şirk koşmaktır. Zîrâ “şirk en büyük zulümdür.” Bk. (Lokman: 13)
Onlar Bizim azabımızı hissettikleri an hemen oralardan kaçmaya yelteniyorlardı.
(Melekler1 de onlara): “Boşuna kaçmaya yeltenmeyin, içerisinde azdığınız refaha ve yurtlarınıza dönün. Çünkü siz, mutlaka hesaba çekileceksiniz.” (dediler.)
Onlar da: “Yazıklar olsun bize! Biz, zâlimlerden olduk.” dediler.
Biz onları biçilmiş ekin, sönmüş ocak durumuna getirinceye kadar, onların bu feryatları devam edip durdu.
Biz göğü, yeri ve ikisinin arasında bulunan şeyleri, oyuncular(ın oyuncağı) olarak yaratmadık.1
1 Bu âyet, “Biz göğü, yeri ve ikisinin arasında bulunan şeyleri, gayesiz ve laf olsun diye yaratmadık.” şeklinde de anlaşılabilir.
Eğer Biz, eğlence edinmek isteseydik, bunu elbette (başkasına ihtiyaç duymadan) kendi kendimize yapardık. (Ama) Biz böyle yapanlardan değiliz.1
1 Nitekim dünya hayatından başkasını düşünmeyen kâfirler, bütün dünyayı kendilerine oyuncak etmek istemişler ve hatta bu duygu ile felsefe yapacağız diye neler neler söylemişler, kendi felsefi oyunlarını din diye insanlara dayatmaya çalışmışlardır. Bunun neticesinde de din ve takva adı altında Müslümanlarla oynamışlar ve oynamaya hala da devam etmektedirler. O zalimler ne kadar oynamak isterlerse istesinler, yaratılış ve din bir oyuncak olmadığı gibi, Yaratan da asla bir oyuncu, Müslümanlar da onların oyuncağı değildir.
Tam tersine Biz, Hak ile vurarak bâtılı yok ederiz.1 Bir de bakarsınız ki bâtılın işi bitivermiş.2 (Allah’ı keyfinize göre) tanımlamanızdan dolayı yazıklar olsun size.
1 Burada haktan kastedilen, Kur’an ve Kur’an’daki hükümler, bâtılla kastedilen ise, tüm şeytanlar ve şeytani düşüncelerdir. (Kurtubî)2 Bk. (İsra: 81)
Göklerde ve yerdeki kimseler, O (Allah’a) aittir ve Onun katındakiler,1 büyüklük taslamadan Ona kulluk ederler ve (bundan dolayı) hiç yorulmazlar.
1 Melekler veya ne olduklarını Allah’ın bildiği, ilâhî emre muhatap akıllı varlıklar.
Onlar, Allah’ı gece ve gündüz usanmaksızın anarlar.
Yoksa o (kâfirler) dünyadan birtakım ilâhlar edindiler de (ölüleri âhirette) o ilâhlar mı diriltecekler?
Eğer (yer ve göklerin) her ikisinde de Allah’tan başka ilâhlar olsaydı, kesinlikle (yerin ve göğün her) ikisi de yok olurdu. (Kâinata hâkimiyet makamı olan) arşın (gerçek) Rabbi olan Allah, onların tanımlamalarından çok yücedir.
Allah’a yaptıklarının hesabı asla sorulamaz, oysa o (ilâhlar, Allah tarafından) sorguya çekilirler.
Yoksa Allah’ı bırakıp da başka ilâhlar mı edindiler? (Ey Muhammed! Onlara): “(Haydi bu ilâhların gerçeklikleri hakkında) delilleriniz (varsa) getirin. İşte benimle birlikte olanların ve benden öncekilerin (Allah’ın gerçekliği ile ilgili) delilleri bu Kur’an’dır.” de. (Onlar asla delil getiremezler. Zîrâ) onların çoğu, Hakkı bilmiyorlar ve o (Kur’an’dan) yüz çeviriyorlar.
(Ey Muhammed!) Senden önce gönderdiğimiz her Peygambere mutlaka: “Benden başka ilâh yoktur, öyleyse yalnız Bana kulluk edin.” diye vahyettik.
O (kâfirler): “Rahman (olan Allah, melekleri) çocuk edindi.” dediler.1 Hâşâ O, (bu yakıştırmadan) çok uzaktır. Aksine o (melekler, Allah’ın) ikramına layık görülmüş kullardır.
1 Tıpkı Mekke’li müşriklerin melekleri Allah’ın kızları olarak nitelendirdikleri gibi Üzeyr ve İsa (a.s)’ı Yahûdî ve Hıristiyanlar da Allah’ın oğulları olarak kabul etmişler ve Allah’a böylece şirk koşmuşlardır.
Onlar sözle (bile olsa) Allah’ın önüne geçemezler ve (işlerini) Onun emriyle yaparlar.
Allah, (meleklerin) yaptıklarını da yapacaklarını da bilir. Hatta onlar, kesinlikle Allah’ın râzı olduğu kimselerden başkasına şefâat da edemezler.1 Ve onların hepsi, Allah korkusundan dolayı (içleri titreyerek) Ondan sakınırlar.
1 Yani Allah’ın istemediği bir kimseye insanlar ve peygamberler şefaat edemediği gibi melekler de Allah kendilerine izin vermediği sürece şefaat edemezler.
Onların içlerinden herhangi birisi Allah’ı dışlayıp da: “Gerçekten ben de bir ilâhım.” diyecek olsa, Biz tıpkı zâlimleri cezâlandırdığımız gibi onu da cehennemle cezâlandırırız.1
1 Onlardan, yani melekler, Hz. Îsâ (a.s) ve Üzeyr’den hiç biri böyle bir şey yapmaya teşebbüs etmemişlerdir ve edemezler de...
Şu kâfirler, (başlangıçta) göklerle yer birbiriyle bitişik1 iken, Bizim o ikisini ayırdığımızı2 ve her canlı şeyi sudan yarattığımızı3 bilmiyorlar mı? (Bu böyle iken) onlar hâlâ inanmayacaklar mı?
1 (رَتْقٌ) demek; ikisi de deliksiz idi, (yani yukarıdan yağmur yağmıyor, yerde ot bitmiyordu). Yeryüzü dağsız-deresiz Sema da güneşsiz, yıldızsız ve aysız olarak yekpare idi. Veyahut Yeryüzü, gökyüzü cisimleriyle bitişik hepsi bir bütün idi. Yani O cisimler yoktu ve hepsi tek bir madde idi. Yahut da bunların hiçbiri yok idi, anlamlarına gelebilir. (Elmalılı)2 Âyetin bu bölümü, “Göklerle yer deliksiz (yani yukarıdan yağmur yağmıyor, yerden ot bitmiyor) iken bizim o ikisini (yağmur ve otlarla) deldiğimizi,” diye de tercüme edilebilir.3 Bu âyetten canlı olan her şeyde suyun bulunduğu veya suya ihtiyacı olduğu anlaşılmaktadır. Konuyla ilgili spekülatif bir takım bilimsel izahlar yapılmakta ise de; âyetteki ifâde çok açıktır ve hikmetçilik mantığıyla yapılacak izahlara hiç de muhtaç değildir. Ayrıca İlk insan olan Âdem (a.s) da suya toprak karıştırılarak yani çamurdan yaratılmıştır. “Bu sudan bir insan yaratıp, ona soy sop veren, O (Allah)’tır.” Bk. (Furkan: 54) Bazıları burada sudan maksadın “nufte” olduğunu söylemişlerse de bu durumda dünyada sadece insan ve hayvanların varlığı anlaşılır. Hâlbuki buradaki suyun bilinen su olduğu (الْمَٓاءُ) kelimesinin belirli olduğundan da anlaşılmaktadır. İşte bu durumda ayet, hayvanlardan başka bitkilerin dahi sudan yaratıldığına şamil olur.
Biz, yeryüzü insanları sarsmasın diye dağları yarattık ve (istedikleri yere) gidebilmeleri için o dağların arasından (insanlara) geçitler ve yollar açtık.1
1 Felek: dönen şey demektir. Terim olarak ise, yıldızların yörüngesi, yani döndükleri mahal diye tarif edilmiştir.
Biz gökyüzünü de (her türlü tehlikeden) korunmuş bir tavan (gibi) yaptık. Ama o kâfirler, (gökyüzünün Allah’ın kudretine işaret eden) âyetlerinden yüz çeviriyorlar.
Geceyi, gündüzü, güneşin ve ayın her birini bir boşlukta (dönerek) yüzer1 (bir şekilde) yaratan, O Allah’tır.
1 Bk. (Nahl: 15, Tâ Hâ: 53, Zuhruf: 10)
(Ey Muhammed!) Biz, senden önce hiç bir insana, ölümsüz bir hayat vermedik.1 (Sanki) sen öleceksin de onlar sonsuza kadar mı yaşayacaklar?
1 Bu âyetten, Hızır ve İlyas’ın (a.s) ölümsüz bir hayata sahip olmadıkları da anlaşılmaktadır. Zaten Allah, onların ölmediklerini söylememiştir. Bu iddialar kerameti kendilerinden menkul zevatın uydurmalarıdır. Bk. (Kehf: 65 ve dipnotu)
Her canlı ölümü tadacaktır.1 Biz sizi, (bu dünyada) kötülükle de iyilikle de deneyerek imtihan etmekteyiz ve siz, (sonunda kesinlikle) Bize döndürüleceksiniz.
1 Bk. (Âlu İmrân: 185 ve dipnotu, Ankebut: 37)
(Ey Muhammed!) Kâfirler, kendileri Rahman (olan Allah) hakkında ileri geri konuştukları halde seni gördükleri zaman: “sizin ilâhlarınızı diline dolayan adam bu mu?” diye seninle alay ediyorlar.1 (İşte) bunlar (tam) kâfirlerdir.
1 Bu âyet, Ebû Cehil’in, Ebû Süfyân’ın yanında Peygamberimizle alay etmesi üzerine indirilmiştir.
İnsan aceleci bir (tabiatta) yaratılmıştır.1 Şimdilik çok aceleci olmayın (bakalım), yakında size âyetlerimi (yavaş yavaş) göstereceğim.
1 خُلِقَ الْإِنْسانُ مِنْ عَجَلٍ) ( İfadesindeki (مِنْ) beyaniyye olarak tercüme edilmiştir. Bu cümlenin takdiri (خُلِقَ الْإِنْسانُ عَجُولًا)’dir. Bu ayette mecaz olduğunu ifade edenler olmuşsa da bu yanlıştır. (Kurtubi)
(Kâfirler bir de): “Eğer doğru söylüyorsanız (şu tehdit edip durduğunuz) azap ne zaman gerçekleşecek.”1 diyorlar.
1 Kâfirlerin bu sözleri azaba gerçekten inandıklarından değil, bilakis azabı inkârlarından dolayıdır. Aynı âyet için Bk. (Yûnus: 48, Neml: 71, Sebe’: 29, Yasin: 48, Mülk: 25)
O kâfirler hem yüzlerinden hem de sırtlarından (saran) ateşi savamayacakları ve kendilerine yardım dahi edilmeyeceği zamanı eğer bir bilselerdi! (böyle demezlerdi.)
Oysa (azap) onlara o kadar ani gelir ki; (azabın dehşetinden) dona kalırlar. Artık o azabı geri çeviremeyecekleri gibi kendilerine bir süre bile verilmez.1
1 Azap o kadar ani gelir ki gözlerini bile açmaya fırsat bulamazlar.
Yemin olsun ki senden önceki Peygamberlerle de mutlaka alay edildi, (ama sonunda) alay ettikleri şeyler alay edenlerin kendilerini kuşatıverdi.1
1 Aynı âyet için Bk. (En’am: 10)
(Sen onlara): “(Peki) Rahman (olan Allah)’ın azabı size geceleyin veya gündüz vakti geliverse, sizi bundan kim koruyabilir? de. (Ama onlar) tam tersine Rablerini anmaktan (yine de) yüz çevirirler.
Yoksa onların bir takım ilâhları var da kendilerini Bizden koruyacaklar (ha!)1 Onların ilâhları kendilerini bile koruyamazlar ve (kâfirler o gün) Bizden de hiçbir yakınlık göremezler.
1 Buradaki soru inkaridir. Yani, onların ilâhlarının olup olmadığını sormak için değil, olmadığını ispat için kullanılmıştır ve: “Tabii ki onların böyle ilâhları yoktur.” anlamındadır.
Evet Biz, onları ve atalarını dünyada ebedî kalacakları zannına kapılıncaya kadar barındırdık. Fakat şimdi, Bizim gerçekten yeryüzüne gelip onu uçlarından eksiltmekte1 olduğumuzu görmüyorlar mı? Üstün olan (Biz miyiz? Yoksa) onlar mı?
1 “Yerin uçlarından eksiltilmesi” ifâdesinden; a- Kâfirlerin topraklarının Müslümanlara geçmesi, b- Erozyon, gel-git olayları c- Dünyanın kutuplarının basık olması anlaşılabilir.
(Ey Muhammed! Kâfirlere): “Ben sizi sadece, vahiyle uyarıyorum.” de. (Ama) o sağırlar, ne kadar uyarılsalar da (hak yola) çağrıyı asla işitmeyecekler!1
1 Burada kâfirler, sağırlara benzetilerek tıpkı sağırların sözü işitemeyecekleri gibi, şartlanmış kâfirlerin de hakkı asla işitmeyecekleri, beliğ bir şekilde ifâde edilmiştir.
Yemin olsun ki onlara, Rabbinin azabından ufacık bir esinti dokunuverse hemen: “Yazıklar olsun bize gerçekten bizler zâlimlerdenmişiz.” derler.
Biz ise kıyamet gününde adaletin ta kendisi olan (hassas) teraziler kurarız da hiç bir insan, hiç bir şekilde haksızlığa uğratılmaz. (Hatta dünyada yaptıkları şeyler) bir hardal tanesi kadar bile olsa onu o (teraziye mutlaka) koyarız. (Zira) hesabı Bizden daha iyi gören yoktur ki!
Yemin olsun ki Mûsa ve Hârûn’a, Allah’tan sakınan (müttakiler) için hakkı bâtıldan ayıran, (hakka) ışık tutan ve (hakkı) hatırlatan (Tevrât’ı)1 Biz verdik.
1 Bu özellikleri taşıyan Tevrât, Hz. Mûsa (a.s)’a Allah tarafından Sina Dağında verilen Tevrât’tır. Yoksa Yahûdîlerin Tevrât olduğunu varsaydıkları kitap değildir.
Rablerini görmedikleri halde Ondan (sevgiye dayalı bir korku ile) korkanlar var ya işte kıyamet vaktinden içleri titreyerek tam sakınanlar onlardır.
Bu, (Kur’an da) Bizim (Muhammed’e) indirdiğimiz mübârek (faydalı) bir uyarıdır. (Ey müşrikler! Şimdi) siz, bu Kur’an’ı mı inkâr ediyorsunuz?1
1 İsrâil oğulları için Mûsa ve İsa’ya Tevrât ve İncil’i indirmişsek size de Kur’an’ı indirdik. İnkâr sırası şimdi de size mi geldi.
Yemin olsun ki, (Peygamber olmadan)1 önce de İbrahim’e îman olgunluğu vermiştik ve Biz zâten onun buna (ehil olduğunu da) biliyorduk.
(İbrahim) babasına ve toplumuna: “Şu sizin, tapınıp durduğunuz heykeller de neyin nesi?” deyince…
Onlar: “Biz atalarımızı sadece bunlara ibâdet eder bulduk.” dediler.
(İbrahim onlara): “Yemin olsun ki siz de atalarınız da tam bir sapkınlık içerisindesiniz.” dedi.
Onlar da: “Sen bize gerçeği mi getirdin, yoksa (bizimle) oyun mu oynuyorsun?” dediler.
(Bu defa İbrahim onlara): “Doğrusu şu ki, sizin gerçek Rabbiniz, göklerin ve yerin yaratıcısı olan Rab’dir ve ben de size rağmen O (Allah’a) îman ediyorum.” dedi.
(İbrahim kendi kendine): “Allah’a yemin ederim ki siz arkanızı dönüp gittikten sonra, ben de sizin putlarınıza kesinlikle bir oyun oynayacağım.” (dedi.)
(İbrahim hemen) putların tamamını paramparça etti ve hesabını (ondan) sormaları için de o putların en büyüğünü alıkoydu.
(Bunun üzerine onlar): “Bizim ilâhlarımıza bunu kim yaptıysa kesinlikle o, zâlimlerdendir.” dediler.
(İçlerinden bir kısmı): “İbrahim adında bir gencin bu (putlar hakkında) ileri-geri konuştuğunu işitmiştik.” dediler.
(İçlerinden bir kısmı da) “Öyleyse, onu insanların gözünün önüne getirin de belki onun (bu putları kırdığını) bir gören bulunur.” dediler.
(İbrahim’e): “Ey İbrahim! Bunu ilâhlarımıza sen mi yaptın?” diye sordular.
(O da): “Belki şu en büyükleri yapmıştır, eğer konuşabiliyorlarsa şu putlara bir soruverin.” dedi.1
1 Burada Hz. İbrahim yalan söylememiş, kâfirleri zor durumda bırakmak için böyle söylemiştir. Bk. (Saffat: 85-96, En’am: 76-78)
Bunun üzerine birbirlerine döndüler ve: “(şu putları korumadığınız için) gerçek zâlim sizlersiniz.” dediler.1
1 Kâfirlerin kendileri tarafından korunmaya muhtaç putlara tapmaları veya böyle birilerini putlaştırmaları onları tanrı kabul ettiklerinden değil işlerine geldiğindendir. Zira onlar da bu tanrılaştırılan zavallıların aslında bir hiç olduklarını çok iyi bilirler.
Sonra yine başa döndüler ve (İbrahim’e): “Yemin olsun ki bu (putların) konuşamayacaklarını sen de bilmektesin” dediler.
(İbrahim de onlara): “O halde, siz Allah’ı bırakıp da sizlere hiçbir şekilde fayda da zarar da veremeyen şeylere mi ibâdet ediyorsunuz?”
“Size de Allah’ın dışında taptıklarınıza da yazıklar olsun! Siz hiç akıllanmayacak mısınız.” dedi.
(Onlardan bir kısmı): “Eğer siz bir iş yapacaksanız, (haydi) onu yakarak ilâhlarınıza yardımda bulunun.”1 dediler.
1 Kâfirlerin menfaatleri uğruna yaptıkları zulümleri, daima uydurma ilâhları adına yaptıklarını söyleme gelenekleri, tarih boyunca hiç değişmemiştir. Böylece bu kâfirler, güya tanrılarına yardım ediyor görüntüsü vererek aslında hiç de inanmadıkları ilâhlarının sırtından geçiniyorlar ve bunu insanlar üzerinde bir zulüm aracı olarak kullanıyorlar. İnsanlar, birilerini ilâhlaştıranların da ona tapınmayı emredenlerin de aynı kimseler olduğunun, İbrahim gibi farkına varıp tavırlarını koyamıyorlar.
(Biz de): “Ey ateş! İbrahim’e karşı serin ve güvenilir ol.” dedik.
(Onlar) İbrahim’e bir düzen (tuzak) kurmak istediler. Fakat Biz de onları rezil ve kepaze ettik.
Onu ve (yeğeni) Lût’u, âlemler için mübârek kıldığımız bir beldeye çıkararak, kurtardık.1
1 Bu âyet, “İbrahim’i ve Lût’u kendilerini içerisinde âlemler için bereketli Peygamberler kıldığımız, Şam bölgesine çıkararak kurtardık.” şeklinde de anlaşılabilir.
O (İbrahim’e) önce İshak’ı armağan ettik, sonra da Yâkûb’u verdik ve tümünü birden Peygamber1 yaptık.
Ve onları, Bizim emrimizle doğru yolu gösteren önderler kıldık. (Ayrıca) onlara hayırlı işler yapmayı, namaz kılmayı ve zekât vermeyi vahyettik. Onlar, sadece Bize ibâdet ederlerdi.
Lût’a gelince ona da (insanlar arasında uygulayacağı) bir din ve (ilâhî) bir ilim verdik ve onu çirkin işler yapmakta olan şehirden de kurtardık. Şüphesiz o toplum, bozulmaya uğrayan kötü bir toplumdu.
Onu rahmetimize soktuk. Çünkü o, inandığını yaşayan kimselerdendi.
Nûh’a gelince, daha önce o, (Bize duâ ederek)1 çağrıda bulunduğunda Biz onun duâsını kabul ettik, onu ve inanarak ona tabi olanları, büyük bir sıkıntıdan kurtardık.2
1 Nûh (a.s): “Ey Rabbim! Yeryüzünde kâfirlerden yurt sahibi bir kimse bırakma. Eğer Sen onları bırakırsan onlar, Senin kullarını saptırırlar ve sadece kötülük ve kâfirlik üretirler.” diye dua etmişti. Hz. Nûh, bu duayı gemiye bindikten sonra yapmıştı. Bk. (Nûh: 26-27)2 Tufanda boğulmaktan gemi ile kurtardık.
Ve âyetlerimizi yalanlayan o kötü kavme karşı Biz Nûh’a yardım ettik ve hemen arkasından da onların tümünü suya batırıp boğduk.
Dâvûd ve Süleyman, bir toplumun hayvanlarının içine girip yayıldığı ekin tarlaları hakkında hüküm1 verirlerken de onların verdikleri bu hükümleri Biz, görüp duruyorduk.
1 Bu olayla ilgili olarak Yahûdî kaynaklarında bir bilgi mevcut değildir. Zâten olsa da itibar etmeye değmez. Müslüman müfessirler de bu konuda “Hz. Dâvut, verilen zararın koyun verilerek, Hz. Süleyman ise koyunların et, süt gibi gelirleriyle ödenmesine hükmetmişti.” gibi çok çeşitli yorum yapmışlardır. Doğrusunu Allah bilir demek en uygunudur.
Diğer tüm Peygamberlere, hikmet ve ilim verdiğimiz gibi, böyle (âdil hüküm vermeyi de) Süleyman’a Biz öğrettik. Dâvûd ile birlikte tesbih etsinler diye, dağları ve kuşları Dâvûd’a boyun eğdirme işini yapan da Biziz Biz.
Ve ona, savaşın tehlikelerinden sizi koruması için zırh yapma sanatını da (Biz) öğrettik (de ne oldu, bu nîmetlerin karşılığında) Allah’a şükredebiliyor musunuz sanki?
Ve Süleyman’ın (emrine) de içerisinde bereketler kıldığımız yere1 onun emri ile fırtına gibi eserek akıp giden rüzgârı vermiştik. Biz, (yapacağımız) her şeyi hakkıyla biliriz.
1 Kaynaklarda bu yerin Şam bölgesi olduğu belirtilmektedir.
Denize dalan ve bundan başka işler de gören şeytanları da o (Süleyman’ın) emrine verdik ve Biz o (şeytanları)1 gözetim altında tutuyorduk.
1 (Kurtubî, Celâleyn) Bu âyet ayrıca: “denize dalan ve bundan başka işler de gören şeytanları da o (Süleyman’ın) emrine verdik ve Biz, onların koruyucuları idik.” şeklinde de tercüme edilebilir.
Hani Eyyûb Rabbine: “(Ey Allahım!) Şüphesiz bu hastalık beni bunalttı, Sen merhametlilerin en merhametlisisin.” diye yalvarmıştı.
Biz de onun duâsını kabul ettik ve hemen (Eyyûb’tan) o hastalığı giderdik. Ve (ayrıca) ona katımızdan bir rahmet ve Allah’a kulluk edenler için ibret alınacak bir örnek olmak üzere ailesini ve onlarla birlikte bir katını daha verdik.
İsmail, İdris ve Zü’l-Kifl’i1 (de hatırla). Bunların hepsi sabreden kimselerdi.
1 Zü’l-Kifl: Kur’an’da adı geçen bir peygamberdir. Sözlükte “sahip” anlamındaki “zû” ile “nasip, kısmet” gibi anlamlara gelen “kifl” kelimesinden oluşan “Zü’l-Kifl”, nasip, kısmet veya kefalet sahibi demektir (Lisân’ül-Arab). Zü’l-Kifl ismi Kur’an’da iki âyette geçer (Enbiyâ: 85, Sâd: 48). Kur’ân-ı Kerîm’de hakkında başka bilgi bulunmayan Zü’l-Kifl’in belli bir kişinin adı veya sıfat mı olduğu, şahıs adı ise bu şahsın kimliği, nebî mi yoksa velî mi olduğu hususu tartışmalıdır. Ancak Enbiyâ ve Sâd sûrelerindeki kullanımlarında yer alan Zü’l-Kifl ifadesi peygamberlerle beraber anıldığı için Fahreddin Râzî ile İbnu Kesîr, Zü’l-Kifl’in peygamber olduğu sonucuna varmışlardır. Zü’l-Kifl’in hayatı ile ilgili rivayetlerin hemen hemen tamamı israiliyyat bilgileri olduğu için buraya alınmaya değerde bulunmamıştır.
Ve onları rahmetimize soktuk. Şüphesiz onlar, inandığını yaşayan kimselerdendi.
Zü’n-Nûn (yani Yûnus’u da hatırla.) Hani o (toplumuna) kızarak (onları terk edip) gitmişti ve kendisi(ni sıkıntılardan kurtarmak) hakkında Bizim bir şey yapamayacağımızı sanmıştı. (Ama sonra hatasını anlayıp balığın karnındaki) karanlıklar içerisinde: “Senden başka ilâh yoktur. Sen eksikliklerden yücesin, gerçekten ben, zâlimlerden oldum.” diyerek duâ etmişti.
Bunun üzerine Biz (Yûnus’un) duâsını kabul ettik ve onu üzüntüden kurtardık. İşte Biz, îman edenleri böyle kurtarırız.1
1 Yûnus (a.s)’ın zellesi, duası ve Allah’ın duasını kabulü ile ilgili Bk. (Yûnus: 98, Saffat: 139-148, Kalem: 48-50)
Zekeriyya’yı da (hatırla. Hani) o Rabbine: “Ey Rabbim, (her ne kadar) Sen sona kalanların en hayırlısı isen de beni (çocuksuz) yalnız başıma bırakma.” diye yalvarmıştı.
Biz, onun duâsını da kabul ettik. Kendisine Yahya’yı armağan ettik ve eşini de doğurmaya elverişli kıldık. Gerçekten onlar, (Allah’ın emrettiği) iyi işlerde yarışırlardı, umarak ve korkarak Bize duâ ederlerdi ve Bize gönülden saygı gösterirlerdi.
İffetli (Meryem’e gelince,) ona1 (İsa’yı Cebrâil vasıtasıyla) kendi rûhumuzdan2 Biz üfledik. Böylece onu ve çocuğunu insanlığa bir mûcize kıldık.3
1 Bu âyetteki (فَنَفَخْنَا فِيهَا) ifâdesindeki (هَا) zamirinin müennes, (Tahrim: 12)’deki (ه) zamirinin ise müzekker olması hakkında; “Hz. Meryem’in bitkiler gibi eşeyli üreme sistemine sahip olduğuna” varacak kadar birçok saçma-sapan yorum yapılmışsa da en doğru olanı şöyledir: (فَرْجٌ) kelimesi mastar olarak, “insanın bacakları arası” demektir. Fakat bu kelime kinâye olarak, “erkek ve kadının avret mahalli olan uzvu” anlamında kullanılır ve müzekkerliği de müennesliği de câizdir. Bu sebeple de bu kelimeye gönderilen zamir, (Tahrim: 12)’de müzekker, burada ise müennes olarak kullanılmıştır. Yukarıdaki saçma-sapan yorumları yapanlar ya bu kelimenin hem müzekker hem de müennes için kullanıldığını bilmiyorlar ya da yaptıkları birçok saçmalıklara yenilerini eklemek istiyorlar. En doğrusunu Allah bilir.2 رُوحِنَا) مِنْ) daki (مِنْ) ba’zıyye değil, beyaniyyedir. Yani Allah, kendi ruhundan bir parçasını ayırıp Hz. İsa için üflememiştir. Hz. İsa’ya üflenen ruh, tıpkı Hz Âdem’e olduğu gibi Allah’ın kendi ruhunda bulunan bazı özelliklerinin (görmek, işitmek… gibi) yansımasını ihtiva eden ve bir ruhtur. Yani bu ifade; “emrimizden olan ve Âdem’e üflenen ruh cinsinden üfledik ve Meryem’in içinde İsâ’yı yarattık” demektir. Yahut ruhumuzdan demek, “ruhumuz tarafından demektir ki Cebrail, (Ruh’ul-Kudüs) vasıtası ile üfledik” demek de olabilir.3 Bu âyetin tercümesi; “İffetli (Meryem’e gelince,) ona (İsa’yı) rûhumuz olan (Cebrâil vasıtasıyla) Biz üfledik, böylece onu ve çocuğunu insanlığa bir mûcize kıldık.” diye de olabilir.
Gerçek şu ki; bütün bu (Peygamberler ve onlara îman eden ümmetler,) tek bir ümmet olarak sizin (de) ümmetinizdir. Ben de sizin tek Rabbinizim. Öyleyse yalnız Bana ibâdet edin.
(Sonra) onlar din işlerini kendi aralarında parça parça ederek dağıttılar (ama nasıl olsa sonunda) hepsi Bize dönecekler.
Artık kim, bir mü’min olarak Allah’ın istediği gibi yaşarsa, onun hiçbir çabası boşa gitmeyecektir. Çünkü o iyi işlerin yazıcısı Biziz de ondan.
Artık helâk ettiğimiz bir ülke (halkının) tekrar dünya hayatına dön(erek îman et)meleri imkânsızdır.1
1 Bu âyet, “Artık helâk ettiğimiz bir ülke (halkının helâki görünce) küfürlerinden vazgeçmemeleri imkânsızdır.” şeklinde de tercüme edilebilir.
96,97. Ye’cuc ve Me’cuc(un setleri)1 açılıp da onlar, her bir tepeden akın etmeye başlayınca ve gerçekten vâdedilen (kıyamet anı) yaklaşınca,2 bir de bakarsın ki kâfirler, gözleri yuvalarından fırlamış bir şekilde: “Yazıklar olsun bize, biz bu (kıyamet) anından tam bir gaflet içerisindeymişiz ve (üstelik bir de) bizler, (hakikaten) zâlimlerdenmişiz.” derler.
1 Celâleyn, Kurtubî2 Bu ifâdeden, “Ye’cuc ve Me’cuc’un,” kıyametin alametlerinden olabileceği anlaşılmaktadır. Ancak bunun nasıl olacağı ile ilgili elimizde net bilgiler olmadığı için ğayba taş atmadan, en doğrusunu Allah bilir demek, gerekir.
96,97. Ye’cuc ve Me’cuc(un setleri)1 açılıp da onlar, her bir tepeden akın etmeye başlayınca ve gerçekten vâdedilen (kıyamet anı) yaklaşınca,2 bir de bakarsın ki kâfirler, gözleri yuvalarından fırlamış bir şekilde: “Yazıklar olsun bize, biz bu (kıyamet) anından tam bir gaflet içerisindeymişiz ve (üstelik bir de) bizler, (hakikaten) zâlimlerdenmişiz.” derler.
1 Celâleyn, Kurtubî2 Bu ifâdeden, “Ye’cuc ve Me’cuc’un,” kıyametin alametlerinden olabileceği anlaşılmaktadır. Ancak bunun nasıl olacağı ile ilgili elimizde net bilgiler olmadığı için ğayba taş atmadan, en doğrusunu Allah bilir demek, gerekir.
(Ey müşrikler! Tıpkı bu kâfirler gibi) gerçekten siz de Allah’ın dışında taptıklarınız da cehennem kütüklerisiniz ve (er geç) oraya varacaksınız.
Eğer (taptıklarınız, gerçek) ilâhlar olsalardı, cehenneme hiç girerler miydi? Oysa onların tümü, cehennemde ebedî olarak kalacaklardır.
O (ilâhlara tapanlar) cehennemde inim inim inlerler de (taptıkları cehennemlik ilâhları,)1 onları hiç duyamazlar.
1 Mekkeli müşriklerin, kendilerine tapılan Îsâ (a.s), Uzeyr ve meleklerin de cehenneme gideceklerini sormaları üzerine bundan sonraki âyetler indirilmiştir. (Vâhidî)
Ama Bizim daha önce kendileri hakkında güzel sözler söylenmiş bulunduğumuz (İsa, Uzeyr ve bir kısım melekler) var ya işte onlar, cehennemden tamamen uzaklaştırılmış kimselerdir.
Onlar, cennette gönüllerinin arzuladığı (sayısız nîmet) içerisinde ebedî olarak yaşarlarken cehennemin uğultusunu bile duymazlar.
Onları, o en büyük korku (olan kıyamet korkusu) hüzünlendirmediği gibi, melekler de o gün onları:“İşte bu gün size dünyada vâdedilen gününüzdür.” diyerek karşılayacaklardır.
Biz, göğü kitabın sahifelerini dürer gibi düreceğimiz gün, onu ilk defa yarattığımız gibi üzerimize bir borç olarak, yeniden yaratarak (eski durumuna) getireceğiz. Bunu da ancak Biz yaparız.
Yemin olsun ki zikir (olan Tevrât’tan) sonra, Zebûr’da da: “Şüphesiz yeryüzüne (hâkim olmaya) ancak salih kullarım vâris1 olacaktır.” diye yazdık.
1 Mü’minlerin atalarından kalan mirasın peşine düştükleri gibi Allah’ın yaptığı bu vaadin de peşine düşmeleri kendilerine bir görevdir.
Gerçek şu ki (Allah’a hakkıyla) kulluk eden bir topluluk için bu (Kur’an’da) mükemmel bir öğüt vardır. 1
1 “Bu” kelimesinden, “Kur’an” anlaşılabildiği gibi, bu sûre ve Zebûr’da mü’minlere verilen “yeryüzüne vâris olma” emri de anlaşılabilir.
(Ey Muhammed!) Biz, seni âlemler (deki tüm akıllı varlıklar) için ancak bir rahmet1 olarak gönderdik.
1 Eğer Allah insanlığa merhamet etmeyip de kendilerine doğru yolu gösteren Kur’an’la Hz. Muhammed (a.s)’ı göndermeseydi, âlemlerdeki akıllı varlıkların hali ne olurdu? İşte bu, Allah’ın bir rahmetidir.
Onlara (seni de ilâhlaştırmamaları için): “Gerçekten bana, ‘sizin ilâhınız yalnızca bir tek ilâh (olan Allah)’tır, artık Müslüman olacak mısınız? (yoksa olmayacak mısınız?)’ diye vahyolunuyor.” de.
Buna rağmen yüz çevirecek olurlarsa, onlara: “(Bunları) sizin hepinize hiç ayırım yapmadan açıkça ilan ediyorum. Tehdit edildiğiniz (sorgu ve azab günü) ya-kın mı, uzak mı? (onu ben) bilemem.” de.
(Onlara ayrıca): “Şüphesiz O (Allah) sözün açığa vurulanını da içinizde saklamakta olduklarınızı da bilir,”
“Bu (sürenin açıklanmaması) sizin için (belki) bir denemedir. (Belki de) belli bir vakte kadar (dünyadan) yararlanmanız (için verilen bir fırsat)tır. Ben bunu bilemem.” de.
(Bütün bunlardan sonra Muhammed de): “Ey Rabbim! (Aramızda) âdil kanunlarınla hükmet. (Ey kâfirler!) Bizim Rabbimiz, sizin her türlü (keyfi) tanımlamalarınızdan kendisine sığınılan ve Rahman (olan Allah)’tır.” dedi.