(Bu,) indirdiğimiz ve (hükümlerini) farz kıldığımız bir sûredir ve Biz, bu sûrede, düşünüp öğüt alasınız diye (anlaşılması kolay) apaçık âyetler indirdik.
Zina eden kadın ve zina eden erkeğin1 her birine yüzer değnek vurun.2 Eğer Allah’a ve âhiret gününe îman ediyorsanız onlara Allah’ın dinini uygulama konusunda sizi bir acıma duygusu tutmasın ve uygulanan cezâya mü’minlerden bir grup da şahit olsun.3
1 Bu zina edenlerden kastedilen bekâr olanlardır. Evli iken zina edenler “recm” edilirler. Bu da sünnetle sâbittir. Bk. (Tecrid-i Sarih: 1162, 1482, 2176 nolu hadisler.) “Zâniye” zina eden kadın, “zâni” ise zina eden erkek demektir. İkrah (zorlama) ile zina edilen kadın ve erkeğe zâni ve zâniye denilemez. Zira o zina suçunu kendi rızası ile işlememiştir. Ayette ikrah olunana had lâzım gelmeyeceğini anlatmak için zâniye (zina eden) denilmiş, “mezni veya mezniyye” (zina edilen) denilmemiştir. 2 Celde: Kelime olarak deriye vurmak veya deriyle vurmak anlamına gelir. Dini terim olarak celde; “zina eden bekâr mükellef erkek ve kadın ile zina iftirasında (kazf) bulunanların ve şarap içenlerin belirli yerlerine, belirlenen ölçülerde değnek veya kamçı ile vurmaktan ibaret bir ceza çeşididir.” Zina suçu için, uygulanacak ceza yüz değnektir. Kazf suçu için belirlenen ceza seksen değnek olup, şarap içme suçu için de, yine seksen değnektir. Müslümanların kendilerinden olan Devlet Başkanlarının takdirine bırakılan suçlar için de celde (ta’zir) uygulanır. Fakat ta’zirde uygulanacak celde “üç”ten az, “otuz dokuz”dan fazla olamaz. Celde uygulaması yapılabilmesi için, suçlunun “cezaî ehliyete” sahip bulunması gerekir. Bu itibarla akıllı ve bâliğ olmayan veya suçu iradesiyle işlemeyen kimseye celde vurulmaz. Celde için kullanılacak değnek veya kamçının, kısa-ince veya kalın-iri olmayıp bu ikisi arasında orta yumuşaklıkta budaksız bir değnek veya düğümsüz bir kamçı olması gerekir. Celde, kadın-erkek farkı gözetilmeksizin herkese eşit şekilde uygulanır. Köle ve cariyelere, hür kimseye uygulanan celdenin yarısı uygulanır. (Nisa: 25) İslâm toplumunda yaşayan zimmî ve müste’menler (şarap içme hariç), diğer suçlarda Müslümanlarla aynı hükümlere tabidirler. Celde cezası uygulanırken, suçlunun helâkine sebep olacak veya derisini parçalayacak şiddette olmamasına dikkat edilir ve hep aynı yere vurulmayıp, baş, yüz ve diğer sakıncalı organlar hariç vücudun muhtelif yerlerine dağıtılır. Yine celde çıplak vücuda vurulmayacağı gibi çok kalın elbise üzerine de uygulanmaz. Celde cezası, diğer insanların ibret almaları için alenî olarak uygulanır. Ayrıca gizli uygulamalarda işkence ihtimali de söz konusu olabilir. Celde cezasını uygulamaya devlet başkanı yetkilidir. Bu itibarla, devletin yetkili organlarına haber vermeden celde uygulaması yapılamaz. 3 Recm: Taşla öldürme, taşa tutma, lânet etme, kovma, evli veya dul bulunan erkek veya kadının zina etmesi halinde İslâm mahkemesi kararıyla taşlanarak öldürülmesi anlamında bir fıkıh terimidir. Kur’an-ı Kerim’de bu anlamda “recm” ifadesi bulunmamaktadır. Zinanın cezası, fiili işleyenin evli veya bekâr oluşuna, İslâmî emir ve yasaklarla yükümlü bulunup bulunmamasına göre kısımlara ayrılır. Dayak, taşla öldürme, sürgün ve İslâm Devleti’nin koyacağı ta’zir cezası bunlar arasındadır. Bekâr erkekle bekâr kadının zina etmesi halinde, ceza her birine yüz değnek vurulmasıdır. (Nûr: 2) Hz. Peygamber’in evli olarak zina edene “recm cezası” uyguladığı, tevatüre ulaşan hadislerle sabittir. Hz. Ömer’in: “Rasulullah (s.a.v) recmi uyguladı, ondan sonra biz de uyguladık. Korkarım, zaman geçince birileri çıkıp, ‘Biz Allah’ın kitabında recmi bulamıyoruz,’ der ve Allah’ın indirdiği bir farzı terk ederek sapıklığa düşerler” diyerek recmi, Medine minberinden ilân etmesi, içlerinde birçok sahabe bulunan cemaatten hiç birinin buna karşı çıkmaması, recmin sabit olduğunu gösterir. Hz. Peygamber’in emri üzerine Üneys’in karısı, Mâiz b. Mâlik (r.a) ve Gâmid’li bir kadın recm edilmiştir. Recm’le öldürülen kimse yıkanır, kefenlenir, cenaze namazı kılınır ve defnedilir. Çünkü Hz. Peygamber, recmedilen Mâiz için, “kendi ölülerinize yaptığınız şeyleri ona da yapınız” buyurmuştur.
Zina eden erkek, zina eden ya da müşrik1 olan bir kadından başkasıyla evlenemez. Zina eden kadını da zina eden ya da müşrik olan bir erkekten başkası nikâhlayamaz.2 Bu(nun tersini yapmak,) mü’min-lere haram kılınmıştır.
1 Müşrik erkek ve kadınların iffetleri şüphelidir ve Mü’minlerin müşriklerle evlenmeleri haramdır.2 Bu ayetten; zinâ eden bir kimseyle iffetli birisinin evlenmesinin, tıpkı müşrik birisiyle evlenmesi gibi haram kılındığı açıkça anlaşılmaktadır. Bu âyet, cahiliyede fahişelik yapan kadınlardan bazılarının zinâ haram kılınınca yeni Müslüman olan fakir kimselere nikâh teklif etmeleri ve bunların Efendimizden bu kadınlarla evlenmek için izin istemeleri üzerina nazil olmuştur. Konuyla ilgili bazı mütalâalar şu şekildedir: 1- Hz. Aişe (r.a): “Bir kadınla zinâ eden erkekle bu âyete göre evlenilemez, haramdır.” demiştir. 2- Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Ali ve İbnu Mes’ud (r.a) de bu kanaattedir. 3- Hasan El-Basri: “Bu haramlık, zinâ suçu işleyip kendisine zinâ haddi uygulanan zâni ve zâniye haklarındadır. Asr-ı saadette hadd uygulanmış bir zâni, iffetli bir kadınla evlenmişti. Hz. Ali onun nikâhını reddetti” demiştir. 4- Bazıları bu hükmün Medine’de İslâm’ın ilk yıllarında geçerli olup daha sonra nesh edildiğini söylemişlerse de neshin ayetle değil de icma’ ile olduğunu belirtmişlerdir. Ancak icma’ın nâsih olamayacağı usul-i fıkıhta sabittir. Sonuç olarak, zâni ve zâniye, zinâyı helal gören veya hafife alan kimseler ise, bu küfür olacağından bunların nikâhları, kesinlikle haramdır. Çünkü âyette zânî ve zâniye, müşrik ve müşrikeye denk tutulmuştur. Ancak, bunlar zinâyı helâl gören ve hafife alan kimseler değilse iffetli Müslümanların bunlarla evlenmeleri tahrimen mekruhtur. Nikâh yapmışlarsa da bu nikâhları geçerlidir. Bk. (Elmalılı)
Korunan (iffetli) kadınlara (zina suçu) atıp sonra dört şahit getirmeyenlere, seksen değnek vurun ve onların şahitliklerini ebedî olarak kabul etmeyin.1 Çünkü onlar tam fasıktırlar.
1 Buna, Kazif denir. Kazif: “Kuvvetle atmak, sözü ağzından atıvermek, dokundurmak, iffetine iftira etmek” demektir. Namuslu bir erkek veya kadına “sen zina ettin, ey zaniye...” gibi sözlerle zina suçlaması yapmak anlamında bir İslâm hukuku terimidir ve kazif büyük günahlardandır. Hz. Peygamber (s.a.v) de, kazifi, insanı helake götüren yedi unsurdan biri olarak zikretmiştir (Buhârî). Kazif’in cezası, eğer iftirayı yapan kimse hür ise seksen, köle ise kırk değnektir. İftira edilen kimsenin iffetli, hür, akıllı, baliğ ve Müslüman olması gerekir. Kişi iftira ettiğini söyleyip sonra bundan caymaya kalkarsa, bu kabul edilmez, yani kendisine ceza uygulanır. İftiradan dolayı had cezası uygulanan Müslüman tevbe etse bile, şahitliği kabul olunmaz. Ancak tevbesi sebebiyle fâsıklıktan kurtulmuş olur. Bir kâfire zina isnad edene İslâm Devletinin koyduğu bir ceza (ta'zir) varsa o uygulanır.
Ancak bundan sonra tevbe eden ve Allah’ın istediği gibi davrananlar hariç. Çünkü Allah, gerçekten çok bağışlayıp çok esirgeyendir.
Kendi eşlerine (zina suçu) atan ve kendileri dışında şahitleri bulunmayanların şahitlikleri ise, onlardan birisinin, kendisinin kesinlikle doğru söylediğine dâir Allah adına dört kere yemin ederek şahitlik etmesidir.
Beşinci (yemini) ise, eğer yalan söylüyorsa, Allah’ın lanetinin kesinlikle kendisi üzerine olmasını kabul etmesidir.
O (kadının) da dört kere Allah adına yemin ederek eşinin kesinlikle yalan söylediğine şahitlik etmesi kendisinden (zina) cezâsını kaldırır.
Beşinci (yemini) ise eğer eşi doğru söylüyorsa Allah’ın gazabının muhakkak kendisi üzerine olmasını kabul etmesidir.1
1 Buna, İslâm Hukukunda “Lian” denilir. Eşlerine (zina suçu) atan ve kendileri dışında şahitleri bulunmayan kadın veya erkeğin, kendisinin kesinlikle doğru söylediğine dair Allah adına dört kere yemin ederek şahitlik etmesi ve beşinci (yemini) de, eğer yalan söylüyorsa, Allah’ın lanetinin kesinlikle kendisi üzerine olmasını kabul etmesi şeklindeki boşanmadır. Aynı hükümler erkekler için de uygulanır ve bu, hâkim huzurunda yapılır. Bundan sonra eşler, birbirlerinden boşanmış olurlar. İşleri Allah’a kaldığı için ikisine de zina/kazif cezâsı uygulanmaz. İffetlerinden de şüphe edilmez.
Eğer Allah size karşılıksız iyilik yapmasaydı ve size karşı merhametli olmasaydı? (haliniz nice olurdu?) Allah gerçekten tevbeleri kabul eden, hüküm ve hikmet sahibidir.1
1 Normal zinada bir kişi bir zinayı görecek olsa, o bir yabancının zinası olduğu için kendisine bir ar gelmeyeceğinden onu örtmesi evlâ olur. Fakat eşi olduğu takdirde utanır, sabredemez, o halde başka şahit bulmak da ağırına gider. Kazif âyeti nâzil olunca Ensardan Sa'd b. Ubade ayağa kalkıp: “Bir adam karısı ile birisini görse ne olacak. Dava etse seksen sopa vurulacak ve şehadeti reddedilecek, vurup öldürürse o da öldürülecek, sükût etse utanılacak bir şeye sükût etmiş olacak, dört şahit bulup getirinceye kadar ise zinakarlar işini bitirecek, bunu bize açıkla ey Allahım!” dedi. Az sonra damadı Hilal b. Ümeyye ile karşılaştı. Ona: “Ne var?” dedi. O da: “Şer var, zevcemi Şüreyk b. Semhâ ile buldum!” dedi. Bunun üzerine ikisi birden Rasulullah’a vardılar ve durumu haber verdiler. Rasulullah kadını çağırıp sorguya çekti ve kadın inkâr etti. Ashap toplanmıştı. Kadının kocası evvelki âyete göre hadd-i kazfe mahkûm olacaktı. Hilal b. Ümeyye: “Gözlerimle gördüm, kulaklarımla dinledim, Allah biliyor ki ben sadıkım, ancak hakkı söyledim, her halde Allah’ın buna bir açıklık bahşedeceğini ümid ederim.” diyordu. Derken Rasulullah’a vahiy gelmeğe başladı ve bu lian ayetleri nâzil oldu. (Elmalılı)
Doğrusu (Aişe hakkında uydurulan) o iftirayı1 getirip ortaya atanlar,2 sizin içinizden bir topluluktur. Siz o (olayı) kendiniz için bir şer saymayın. Aksine o sizin için bir hayırdır. O (iftiracılardan) her bir kişiye kazandığı günâhın karşılığı (bir cezâ) onlardan (iftiranın) en büyüğünü yapana3 ise daha büyük bir azab vardır.
1 İfk: Esasından çevrilmiş, hakikati tahrif edilmiş söz, yani yalan, iftira, bühtan demektir. Bühtan da ansızın atılıp insanı üzen iftira demektir. 2 İfk hadisesi: Hz. Safvan’la, Hz Aişe’nin iffetiyle ilgili yapılan bir iftiradır. İfk, yalan ve namuslu birisinin namusu hakkında iftira etmek demektir. İfk; Peygamber (s.a.v)’in eşi Hz. Âişe hakkında münâfıklar tarafından uydurulan bir iftiradır. Buhâri, Müslim gibi ana kaynaklarda bizzat Hz. Âişe, tarafından anlatılan olayın gerçek yönü, münâfıkların Medine’de günden güne gelişen İslâm toplumunu parçalamak için Peygamberin aile mahremiyetini hedef alarak, başvurdukları bir karalama hareketidir. Peygamberimiz H.5. Yılda Mustalik Oğulları’na bir sefer düzenledi. Bu sefere münâfıklar kalabalık bir şekilde katılmışlardı. Efendimiz bu sefere Hz. Âişe’yi de götürmüştü. (Buhârî) Sefer dönüşü ordu, geceleyin bir yere konakladı. Hz. Âişe ihtiyacı için ordugâhın dışına çıktı. Döndüğünde, boynundaki gerdanlığının düşmüş olduğunu gördü. Hz. Âişe, gerdanlığı aramak için ihtiyacını giderdiği yere gitti. Bulup döndüğünde ise kendisinin devesi üzerindeki yerinde olduğu zannedilerek, ordunun oradan ayrılıp gitmiş olduğunu gördü. Orada oturup beklerken olduğu yerde uyuyup kaldı. Sonra ordunun artçısı Safvan b. Muattal kendisini görerek, hiç konuşmadan onu devesine bindirdi. Devenin yularını çekerek orduya yetiştirdi. Münafıklar bu olayı fırsat bilerek dedikoduya başladılar. Zeyd b. Rifa’ ve Abdullah b. Übeyy bu dedikoduyu besledi. Mıstah b. Üsase, Hassan b. Sâbit ve Hamne binti Cahş da bu iftira olayına karıştılar. Bu âyet indikten sonra bu şahıslara “kazif” cezâsı uygulandı. Konuyla ilgili âyet, olaydan bir ay sonra indi. Bu da Peygamberimizin eğer Allah bildirmezse ğaybı bilemeyeceğine de bir delildir.3 Yalanın en büyüğünü yapan Abdullah b. Übeyy isimli münâfıktır.
O (iftirayı) işittiğiniz zaman, mü’min erkekler ve kadınların kendi aralarında hayırlı bir zanda bulunup: “Bu, apaçık bir iftiradır” demeleri gerekmez miydi?
(En azından) o (iftiraya) karşılık, dört şahit getirmeleri gerektiğini ve eğer şahitleri getiremezlerse Allah katında tam birer yalancı olacaklarını (bilmiyorlar mıydı?)
Eğer Allah, dünyada ve âhirette size karşılıksız iyilik yapmasaydı ve size karşı merhametli olmasaydı, içerisine daldığınız bu yaygaradan dolayı size, kesinlikle çok büyük bir azab dokunurdu.
Zîrâ siz, o (iftirayı) dillerinizle birbirinize aktarıp duruyor, hakkında bilginiz olmayan şeyi ağızlarınızla söylüyor ve bunu da Allah katında çok büyük günâh olmasına rağmen, basit bir şey sanıyordunuz.
(Sizin o iftirayı) işittiğiniz zaman: “bu konuda konuşmamız bize yakışmaz. Hâşâ kesinlikle olmaz. Bu, büyük bir iftiradır” demeniz gerekmez miydi?
Eğer gerçekten îman ediyorsanız, Allah size böyle bir hataya bir daha asla dönmemenizi tavsiye etmektedir.
İşte Allah, size âyetlerini böylece açıklıyor. (Çünkü) Allah hakkıyla bilen, hüküm ve hikmet sahibidir.
İnananlar içerisinde edepsizliğin (fuhşun) yaygınlaşmasından hoşlananlara, dünyada da1 âhirette de acıklı bir azab vardır. (Bunun sebebini) Allah bilir, siz ise bilemezsiniz.
1 Bunların dünyalık cezâsı “kazif”tir. (Yani 80 değnek ve ebedî olarak şâhitliklerinin kabul edilmemesidir.)
Eğer Allah’ın sizin üzerinize lütfu ve rahmeti olmasaydı, (siz o zaman ne yapardınız?) Çünkü Allah, çok acıyan, merhamet edendir.
Ey îman edenler! Şeytanın peşinden gitmeyin, kim şeytanın peşinden giderse (şunu iyi bilsin ki) gerçekten o, aşırı çirkinlikleri ve kötülüğü emreder. Eğer Allah’ın üzerinizde lütfu ve rahmeti olmasaydı, sizden hiç biriniz ebedî olarak temize çıkamazdı. Ancak Allah dilediğini temize çıkarır. Şüphesiz Allah (söylediklerinizi) hakkıyla işitendir, (her şeyi) tam bilendir.
Sizden, ihsan sahibi ve varlıklı olanlar,1 yakınlara, yoksullara ve Allah yolunda hicret edenlere sadaka vermemeye yemin etmesinler, kusurlarını affetsinler ve onları hoş görsünler. Yoksa siz, Allah’ın sizi bağışlamasını istemiyor musunuz? (Hâlbuki) Allah çok bağışlayandır, çok esirgeyendir.
1 Burada kastedilen şahıs Hz. Ebû Bekir’dir. Bu âyet Hz. Ebû Bekir’in “ifk hadisesinden” sonra hem fakir hem de akrabası olan Mıstah’a ifk hadisesine karışmasından dolayı, önceki gibi yardım etmeyeceğine yemin etmesi sebebiyle indirilmiştir. Bu âyet indikten sonra Hz. Ebû Bekir, Mıstah’ı affetmiş, Mıstah’a önceki gibi yardım etmeye başlamış hatta daha da fazla vermiştir.
Namuslu, fuhşu aklından bile geçirmeyen,1 Müslüman kadınlara (zina suçu) atanlar, dünyada da âhirette de lanetlenmişlerdir. Ve onlar için büyük bir azab vardır.2
1 Burada (الْغَافِلَاتُ)sıfatı övme sıfatlarındandır. Yani Peygamberin hanımları gibi fenalıktan tamamen gafil, öyle bir şeyi asla hatırlarından dahi geçirmez, imanlı hanımlar demektir. Bu sıfatı mu’tarıza olarak alıp da “dalgınlık ve dikkatsizlik etmiş olsalar dahi” şeklinde yapılan tercümeler tamamen keyfidir.2 Hz Peygamber (a.s), Hz. Aişe’nin yanında otururken 23 ten 26. âyete kadar olan âyetler inince Peygamberimiz alnındaki terleri silerek “müjdeler olsun ey Aişe” dedi ve âyetleri okudu. Bunun üzerine Hz. Aişe de “Sana değil aziz ve celil olan Allah’a hamd ederim” dedi. (Özetle-Ahmed b. Hanbel)
Bir gün (âhirette) kendi dilleri, elleri ve ayakları, yaptıkları şeyler hakkında kendilerinin aleyhine şahitlikte bulunacaktır.
İşte o gün (âhirette) Allah, onlara hak ettikleri cezâyı eksiksiz verecektir ve onlar da Allah’ın gerçekten (dediğini yapan bir) Hak olduğunu anlayacaklardır.
Kötü kadınlar (ve pis işler), kötü erkeklere; kötü erkekler, kötü kadınlara; iyi ve temiz kadınlar, iyi ve temiz erkeklere; iyi ve temiz erkekler de iyi ve temiz kadınlara (yaraşır). Bunlar,1 o (iftiracıların) demekte olduklarından uzaktırlar. Bunlar için Allah’tan bir bağışlanma ve (âhirette) üstün bir rızık (olan cennet) vardır.
1 Bunlar, Hz. Aişe ve Hz. Safvan’dır.
Ey îman edenler! Evlerinizin dışında başkalarının evlerine (veya odalarına), sakın izin almadan ve (ev halkına) selâm vermeden girmeyin.1 Eğer öğüt alıp düşünürseniz bu sizin için daha hayırlıdır.2
1 İsti’nâs: Başkasının evine izinsiz girmek gasp sayılacağından hukuken haram olduğu gibi kendi mülkü olan, dinen girme hakkı bulunan eve ve odalara habersiz ve selâmsız girivermek de edeben ve diyaneten yasaktır. Buradaki “isti’nas”ı izin istemek diye tefsir edenler olduğu gibi evin girmeğe müsait olup olmadığını bilmeğe çalışmak veya insan bulunup bulunmadığını öğrenmek manalarıyla tefsir edenler de olmuştur. Ebû Eyyub (r.a): “Ey Allah’ın Rasulu! İsti’nas nedir?” dedik, O da: “öksürerek, tesbih ve tekbir ile ev halkını haberdar etmektir. Teslim de esselâmüaleyküm demektir.” buyurdular, dedi. Evlere girerken izin isteme üç defa olur. Birincisi duyurmak, ikincisi hazırlanmalarına müsaade etmek, üçüncüsü ise izin verirler veya reddederlerse ona göre eve girmek veya girmemektir. Bu üç izin talebi birbiri ardı sıra söylenmeyip aralarında biraz fâsıla ile yapılmalı ve üçüncüsünde cevap verilmezse dönmelidir. Şiddetle kapı çalmak, hane sahibine bağırmak ise haramdır. İzin isterken yüzünü kapıya karşı tutup durmamalı, sağa veyahut sola yönelmelidir. Adamın biri Peygamber Efendimize: “Evine girerken annemden de izin isteyecek miyim?” dedi. O da: “evet” dedi. O adam: “Onun benden başka hizmet edeni yok. Her girişimde izin mi alayım” deyince, Efendimiz: “Ananı üryan görmeyi arzu eder misin?” buyurdu. Adam: “hayır” deyince de: “öyle ise izin al” buyurdular. Cahiliyye ahalisi birinin evine vardıklarında harem saygısı gözetmedikleri gibi selâm duâsını da bilmezler, bunun yerine; “sabahınız hayat olsun” veya “hayr olsun”, “akşamınız hayat olsun” gibi sözler söylerlerdi. (Elmalılı)2 Ensardan bir kadın gelerek Peygamber Efendimize: “Ey Allah’ın Rasûlü! Bazen ben evimde babamın da oğlumun da görmesini istemediğim bir durumda oluyorum. Ben bu durumda iken babam veya aile fertlerimden bazı erkeklerin evime girmeleri eksik olmuyor. Bu durumda ben ne yapayım?” diye sorması üzerine bu âyet indi. (Vâhidî)
Eğer orada (izin verecek) kimseyi bulamazsanız, size izin verilinceye kadar artık oraya girmeyin ve eğer size (izin istedikten sonra) “dönün” denilirse, siz de (gücenmeden) dönün. Bu sizin için daha iyidir. Allah yaptıklarınızı hakkıyla bilendir.
İçerisinde (aile) oturmayan1 ve menfaatiniz bulunan evlere2 (izinsiz) girmenizde sizin için bir sakınca yoktur. (Unutmayın ki) Allah, açıktan yaptıklarınızı da saklamakta olduklarınızı da bilir.3
1 Umuma açık han, dükkân ve terk edilmiş evler gibi.2 Yani içlerinde her hangi bir şekilde girme hakkınız bulunan evler, odalar demektir ki han, hamam, dükkân gibi umuma açık olan yerlere, harap evlere ve kendi evi dâhilinde başkalarının ikametine mahsus olup da içinde kimse bulunmayan odalara, demektir. Ancak icara verilerek kullanma hakkı geçici olarak devredilen yerler için önceki ayetin hükmü geçerlidir.3 Rivayet olunduğuna göre Ebû Bekir (r.a.)’ın Efendimize: “Ey Allah’ın Rasulü! Biz ticaret için çeşitli yerlere gider ve hanlarda konarız, izin verilmedikçe oralara girmeyelim mi?” demesi üzerine bu ayet indirildi. (Elmalılı)
Müslüman erkeklere söyle: “Gözlerini (harama bakmaktan) sakınsınlar, ırzlarını1 korusunlar. İşte bu, onlar için daha iyidir ve gerçekten Allah onların yaptıklarından tamamen haberdardır.”
1 Ferc: İki şey arasındaki açıklık demektir. Bu suretle gerek erkek gerek dişi insanın bacaklarının arasındaki açıklık için de kullanılır. Buna lisanımızda “apış arası” denir ve bu tabir ile avret mahallinden kinaye edilir. Kur'an’da ferc kelimesi hem erkek hem de dişi için kullanılmıştır. Yani kadın ve erkeğin avret mahalli demektir. Erkeklerin örtmesi gereken avret mahalli göbekle diz kapağı arasıdır. Vücudun diğer kısımlarını örtmek ise müstehabtır. Kadınlarda da bundan sonraki âyetin delâletiyle avret mahalli tepeden topuğa kadardır.
Müslüman kadınlara da söyle: “Gözlerini (harama bakmaktan) sakınsınlar, ırzlarını korusunlar ve kendiliğinden görüneni1 hariç (vücut) ziynetlerini2 teşhir etmesinler.3 Başörtülerini,4 yakalarının üstünü (kapatacak şekilde) örtsünler. (Vücut) ziynetlerini, kocalarından, babalarından, kocalarının babalarından, oğullarından, kocalarının oğullarından, kardeşlerinden, kardeşlerinin oğullarından, kız kardeşlerinin oğullarından, (Müslüman) kadınlardan,5 cariyelerinden, (kadınlara) arzusu kalmayan6 erkek hizmetçilerden ve henüz kadınların mahrem yerlerini tanımayan erkek çocuklardan7 başkasına8 göstermesinler.9 (Bir de) Gizledikleri ziynetleri10 bilinsin diye ayaklarını yere vurmasınlar.11 Ey mü’min erkek ve kadınlar! (Gerçek) kurtuluşunuzu umabilmek için hep birlikte (bu emirleri yaşayarak) Allah’a, tevbe edin.12
1 Vücut ziynetlerinden dışa gelen örtülse bile görünmesi tabiî olanı bu hükümden müstesnadır ve başka bir hükme tabidir ki bunlar örtünün dış tarafıyla el ve yüz ziynetleridir. Zira örtünün kendisi de kadının bir ziynetidir. Tabiîdir ki bunun dışı görünecektir. El ve yüzün namazda görünmesi de adettir. Bir de mahkemede şahitlik ederken ve nikâh esnasında yüzün açılmasına ihtiyaç vardır. Zaruret miktarınca bunların görünmesinde bir beis yoktur. Fakat bunların dışında açılması, görünmesi, bakılması haramdır.2 Çekici elbiseler, baş, yüz, el, ayak süsleri, makyaj ve el ile yüz dışında vücudun diğer organları. Ziynetlerden kastedilen, her ne kadar kadınların çeşitli organlarına taktıkları süs eşyaları ise de bu ayetten; ziynetleri göstermek yasaklandığına göre bunların takılma yerleri olan bedeni açmanın da öncelikle yasaklandığı anlaşılır. Yani bu; bedenlerini açmak şöyle dursun üzerlerindeki ziynetleri bile açmasınlar, demektir. Ayrıca “ziynet” ifadesinde; “zikr’ül-hal iradet’ül-mahal” alakasıyla “ziynetlerin takıldığı yerlerin” kastedildiği bir mecâz vardır. Bunun karînesi de; kadının bedeninden ayrı olarak o ziynetlere bakmanın, onları alıp satmanın mubah olmasıdır. Bazı âlimler de yine bu karîneye dayanarak, kadının esas ziynetinin, vücudunun tamamı olduğu kanaatine varmışlardır. Her ne kadar vücut güzelliğine “güzellik” denilirse de (Âlu İmran: 14.) ayette, “ziynet“ kelimesi, “hem maddi güzellikler ve hem de yapay güzellikler” için kullanılmıştır. (Özetle-Elmalılı) Efendimiz, Hz. Esmaya (r.a) “Ey Esma! Kadın ergenlik çağına gelince ondan görülebilecek olan ancak şudur” buyurmuş ve kendi yüzünü ve ellerini işaret etmiştir. (Ebû Davûd)3 Başkalarına karşı süslenmesinler. Bir Müslüman kadının; süslenmek amacıyla peruk takması, dövme ve yapay ben yaptırması, kaşlarını ve tüylerini yoldurması, süs amacıyla dişlerine şekil verdirmesi ve boyanması helal değildir.4 Müfessirlerin nakline göre; cahiliyye kadınları da başörtüsü kullanırlardı. Fakat başörtülerini yalnız başlarının arka tarafına bağlar, yakaları açılır, gerdanları ve ziynetleri görünürdü. Görülüyor ki bu emirde tesettürün sadece farziyyeti değil, şekli de gösterilmiştir. Bu emirde, ev dışında veya içerisinde diye bir ayrım yapılmamıştır ve bu emir mutlaktır. Yani Müslüman bir kadın, yanında örtünmesi gereken erkeklerle, nerede bulunursa bulunsun örtünmek zorundadır.5 Müslüman kadınların tanımadıkları yabancı kadınlara da açılmaları câiz değildir. Müslüman kadınların kendi kadınları demek kendi dinlerinde olan Müslüman kadınlar demektir. Binaenaleyh Müslüman kadınların Müslüman olmayan kadınlar yanında açılmaları da haramdır. 6 “(Kadınlara) arzusu kalmayan” ifâdesi, hem fiziksel hem de zihinsel iktidarsızlığı kapsar. Buna erkeklik uzvu kesilmiş veya sonradan hadım edilmiş (iğdiş) olanlar dâhil değildir. İmam Ebû Hanife’ye göre bunları istihdam etmek, alıp satmak helâl değildir. Hz. Peygamber (s.a.v.) Medîne’de bir “hadımın” evlere girmesini yasaklamış ve onu Medîne’den sürmüştür.7 Erkek çocuklar için ise bu yaş sınırı 11-12 dir. Zîrâ henüz ergenliğe ermese bile zihinsel duygu sahibi olma on iki yaşından itibaren başlar.8 Amca, dayı, damat ve süt akrabalar da bu kimselere dâhildir. Bu, sünnetle belirlenmiştir.9 Buraya kadar zikredilen on iki kimseye vücut ziynetlerini bir dereceye kadar gösterebilirler. Müslüman kadınların bedenlerinin tamamına bakmak kocalar için helaldir. Fakat yukarıda zikredilen on iki kişiye vücut ziynetlerinden yüz, el ve ayakları ile iş ve hizmet esnasında açılan baş, saç, kulaklar, boyun, kollar ve inciklerini açabilirler. Onların da bunlara bakmaları helaldir. Fakat bunlara karnını ve sırtını keyfi olarak göstermek câiz değil, arsızlıktır. Erkeğin erkeğe karşı olduğu gibi kadının kadına karşı avreti de göbekten diz kapağına kadardır. Yani Müslüman kadınlar da olsa bu bölgelere bir zaruret söz konusu değilse bakamazlar.10 Bilezik, halhal, gerdanlık, küpe gibi takıları, yere ayaklarını vurarak yürüdüklerinde açığa çıkan ve cazip görünen organları, bakış ve kokuları.11 Yani güzelce örtündükten sonra yürürken de edep ve vakar ile yürüsünler, örtüp gizledikleri ziynetleri bilinsin diye edepsizce yürüyerek ahlaksız erkeklerin dikkatlerini çekmesinler. 12 Yaşamanız tevbe olsun ki, kurtuluşa erebilesiniz…
İçinizdeki (erkek ve kadın) bekârları, kölelerinizden ve cariyelerinizden iyi olanları evlendirin. Eğer fakir iseler Allah da onları kendi lütfuyla zengin1 eder. Allah geniş (nîmet sahibi) dir, (her şeyi) hakkıyla bilendir.
1 Yani bu kimseleri evlendirirken para hesabına dayalı bir yaklaşım içerisinde bulunmayın…
Evlenme (imkânı) bulamayanlar da Allah onları kendi lütfundan zenginleştirinceye kadar iffetlerini korusunlar. Köle ve cariyelerden kendi bedellerini ödeyip azad edilmek için anlaşma yapmak isteyenlerle -eğer onlarda bir iyilik görüyorsanız- hemen yazılı anlaşma yapın1 ve Allah’ın size verdiği maldan onlara da verin. Dünya hayatının geçici menfaatlerini elde etmek içinnamuslarını korumak isteyen cariyelerinizi2 fuhşa zorlamayın. Kim onları fuhşa zorlarsa bilsin ki Allah, şüphesiz onu değil zorlanan kadınları bu zorlama bittikten sonra bağışlar ve onlara merhamet eder.
1 Mükâtebe: İki veya daha fazla kişinin herhangi bir konuda karşılıklı olarak yazışmaları anlamına gelir. Terim olarak ise, “bir köle veya cariyeyi, kölelikten kurtulması amacıyla daha sonra ödenmek üzere belli bir meblağ karşılığında hürriyetine kavuşturmak için yapılan anlaşma ve yazışma” demektir. Mükatebe, köle ile sahibi arasında yapılan bir akiddir. Mükâtebe akdi îcab ve kabulle gerçekleşir. Sahibi kölesine, -“Bana şu kadar meblâğı ödersen, hürsün” der; köle de bunu kabul ederse, mükâtebe akdi gerçekleşmiş olur. Köle bu miktarı ödeyinceye kadar, köle ve hür statüsü arasında bir konum kazanır. Yani hürriyete adım atmıştır, ama kölelikten de tam manâsıyla kurtulmamıştır. Bu akit kölenin veya sahibinin ölümüyle bozulmuş olmaz. Mükâtebe isteği kölenin sahibinden gelebildiği gibi, kölenin kendisinden de gelebilir. Hz. Cüveyriye (r.anha) Beni Mustalık gazasında esir edilip getirildiğinde sahibinden hürriyetini satın alabilmek için, yaptığı kitabet akdindeki meblâğı temin edebilmek maksadıyla Rasûlullah (s.a.v)'in kapısına gelmiş, Rasûlullah da onun azat olmasını sağlamış, kitabet bedelini mihri sayarak kendisine nikâhlamıştır. Mükâtebeye iki tarafın da razı olması şarttır. Zorla, alay kastıyla veya hata ile yapılan kitâbet sahih olmaz.2 Bu âyetten cariyeler iffetli yaşamak istemezlerse fuhşa zorlanabilirler anlamı çıkmaz. Zîrâ İslâm’da fuhşa kesinlikle yer yoktur ve bu açıkça yasaklanmıştır. “Sakın zinaya yaklaşmayın, şüphesiz o, iğrenç bir hayâsızlık ve çok kötü bir yoldur.” (İsra: 32) Bu âyet, Abdullah b. Übey’in zorla zina ettirerek üzerlerinden para kazandığı cariyelerinden iki tanesinin, bu durumu Hz. Peygambere şikâyet etmeleri üzerine inmiştir.
Yemin olsun ki, size (bu Kur’an’da) açıklayıcı âyetler,1 sizden önce gelip geçenlerden örnekler ve Allah’tan hakkıyla sakınanlar için de öğütler indirdik.
1 Bunlar; yukarıda zikredilen; Zina, kazif ve lian âyetleri, Mü’minlerin kötü erkek ve kadınlarla evlenme yasağı ve her türlü fuhşu yasaklayan âyetlerle, bakışları kısma, iffeti koruma, tesettür ve evlenmeyi teşvik âyetleridir.
Allah göklerin ve yerin1 nûrudur.2 Onun nûrunun misali, içerisinde ışık bulunan bir kandil3 gibidir. Işık bir cam fanus içerisindedir. Cam fanus (içerisindeki ışık) ise sanki doğuya da batıya da ait olmayan,4 ateş ona dokunmasa da yağı bile ışık veren, kutlu bir zeytin ağacının (yağından) yakılan, incimsi bir yıldızdır.5 (İşte bu ışık,) nûr üstüne nûrdur. Allah, kimi dilerse ona kendi nûruyla yol gösterir.6 Allah, bu örnekleri insanlar için vermektedir ve Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.
1 Yani, evrenin tamamının…2 Nûr: Işık, aydınlık, parlaklık; şan, şeref; eşyayı ortaya çıkaran ve onun gerçekliğini gözler tarafından görünür kılan demektir. Çoğulu “envâr”dır. Parlaklığı bizzat kendinden olan cisimlerin yaydığı ışıklara “ziyâ”, başka bir ışık kaynağı vasıtasıyla parlak olan cisimlerin saçtığı ışığa ise “nûr” denilmektedir. (Yunus: 5) Nûr kavramı Kur’an-ı Kerîm’de bazen salt fizikî anlamda; çoğu zaman da Kalbî-Ruhî gerçekleri ifade etmede mecâzî anlamlarda kullanılmaktadır. Kur’an-ı Kerîm, vahyin dışında olan bütün düşünce ve sistemleri, “zulumât” (karanlıklar), bunun karşısında ilahî vahyin nuruyla aydınlanmış tevhid çizgisi üzerinde uzanan yolu da “nûr” olarak nitelemiştir. Bu ayette “nur” kavramıyla, sınırsız olanı sınırlı olan insan idrakine yakınlaştırmak için göklerde ve yerlerde bulunan bütün varlıkları aydınlatan, dilediğini nûruyla hidayete erdiren Allahu Teâlâ kastedilmektedir. Yoksa “işrakiler”in ve diğerlerinin iddia ettiği gibi Allahu Teâlâ’nın zatının, nûr olduğunu söylemek sapıklıktır. Allahu Teâlâ, nûrun yaratıcısı ve var edicisidir. Nûr kelimesi, “bilgi” anlamında da kullanılır. Dolayısıyla, cehalete “karanlık” denir. Allah, bu anlamda da kâinatın nûrudur. Çünkü hakikat ve hidayetin bilgisi yalnızca O’ndan gelir. Burada Allah için “nûr” kelimesinin kullanılması, hiç bir zaman O’nun zatının nûr olduğu anlamına gelmez. Nûrun kaynağı olarak mükemmelliğinden dolayı, Allah’a “nur” denilmiştir. Bazı sûfilerin “Muhammedî nûr”un intikali hakkında ileri sürdükleri şeyler, akli verilere dayanmakta olup, mesnetsizdir. Aynı zamanda nübüvvetin devamını niteleyen Nûr-i Muhammedî’nin Rasulullah’tan sonra masum imamlar yoluyla Ehl-i Beyt’te devam ettiğini iddia etmenin de hiçbir tutarlı dayanağı yoktur.3 Mısbah: Sabah kökünden âlet ismidir ki sabah gibi kuvvetli aydınlık veren lamba demektir. Kur'anda Güneşe “sirac” denilmiş olduğu halde burada “mısbah” denilmesi buna nazaran Güneşin alelade bir kandil mesabesinde kalacağını ima vardır. (Elmalılı) 4 Yön kavramından uzak, dünyadaki zeytin ağaçlarından olmayan… hem doğuya hem de batıya bakan tepenin tam ortasında yetişen -ki; böyle bir mevkide bulunan zeytinin yağı gayet saf ve parlak olur.- Veya bilgisini doğu ve batı felsefesinden almayan… anlamlarına gelebilir…5 Bu âyetteki ifâdeler bir teşbih-i beliğ ve teşbih-i temsilidir. Buna göre Allah ışığa, kâinat kandile, cam fanus, Allah’ın kendisini yarattıklarından gizlediği perdeye, nûr da ilâhî vahye benzetilebilir...6 Yani Allah’ın ve Peygamberin nûru olan ilâhî bilgileri herkes tam olarak anlayamaz…
(Bu nûr üstüne nûr;) Allah’ın, yüceltilmelerini ve içlerinde adının anılmasına1 izin verdiği evlerdedir (ve o evlerdekiler) onların içerisinde sabah akşam Onu tesbih eder dururlar.
1 Emir ve yasaklarının yaşanmasına…
Kendilerini ticaretin de alışverişin de Allah’ı anmaktan, namaz kılmaktan, zekât vermekten alıkoyamadığı erkekler var ya (onlar,) yüreklerin ve gözlerin (dehşetten) ters döneceği1 günden korkarlar.
1 Dehşetten allak bullak olacağı günden…
(Bunu da) Allah, kendilerine yaptıklarından daha güzeliyle karşılık versin,1 hatta onlara lütfunu daha da artırsın (diye yaparlar.) Ve Allah, dilediği kimseyi hesapsız olarak rızıklandırır.
1 Konu ile ilgili olarak Bk. (Ankebût: 7 ve dipnotu.)
Kâfirlere gelince; onların yaptıkları işler, susayanın su sandığı, sonunda yanına varınca onun hiçbir şey olmadığını anladığı ve orada sadece Allah’ı bulduğu, dümdüz bir arazideki seraba1 benzer. (Allah da) onun hesabını orada hemen tam olarak verir ve Allah, zâten hesabı çok çabuk görendir.
1 Zîrâ Allah’ın nûru devamlı, serap ise aldatıcıdır. Bu âyette kâfirlerin iyi ve hayırlı görerek yaptıkları bir kısım davranışlarının kendilerine bir faydasının olmayacağına işaret vardır.
(Yahut da onların yaptıkları işler;) uçsuz-bucaksız bir denizdeki; üst üste dalgaların, onların üzerinde de kapkaranlık bulutların birbirine geçtiği, insanın elini çıkarttığı zaman onu bile göremeyeceği karanlıklar gibidir. Allah kime nûr1 vermemişse, artık onun aydınlıktan hiç nasibi yoktur.
1 Bu ifâde “Allah, göklerin ve yerin nûrudur” âyetindeki nûr’un, maddi nûr olmadığına işaret olabilir.
Göklerde ve yerdekiler1 ve dizi dizi uçmakta olan kuşlar, gerçekten Allah’ı tesbih ederler. Her şey kendi duâsını ve tesbihini2 kesinlikle bilir. Ve Allah da onların yaptıklarını hakkıyla bilendir.
1 Akıl ve irade sahibi varlıklar… (insanlar, melekler, cinler ve diğerleri…)2 Diğerlerinin yaratılış gayelerini, Sünnetullah’ı bildiği gibi insanın da yaratılış gayesini ve görevlerini bilmesi gerekir.
Göklerin ve yerin mülkü (saltanatı) Allah’a aittir ve dönüş de yalnız Allah’adır.
Baksana şu gerçeklere ki; Allah, bulutları (dilediği yere) sevk eder, sonra aralarını birleştirir, sonra da onları yoğunlaştırır da böylece, o bulutların içerisinden yağmurun çıktığını görürsün. (Sonra bir de) gökten içerisinde dolu bulunan dağlar (gibi bulutlar) indirir, onu dilediğine isabet ettirir, dilediğini de ondan korur; şimşeğinin parıltısı ise neredeyse gözleri kamaştırıp kör edecek gibidir...1
1 Allah, tıpkı bu yağmur gibi, küfür karanlıkları içerisinden rahmetiyle nice îmanlı kullar çıkarır, şimşek gibi nûru parlayan Peygamberler gönderir de kâfirlerin gözleri kamaşır.
Allah geceyi gündüze, gündüzü de geceye çevirir1. Şüphesiz bunda, (Allah’ın kudretini) görebilenler için ibretler vardır.
1 Birbirini takip ettirir, birinin süresini artırır, diğerinin süresini kısaltır, gündüzü bulutlar ve güneş tutulmasıyla geceye veya küfür karanlıklarını nûra çevirir…
Allah, kimi karnı üzerinde yürüyen, kimi iki ayağı üzerinde yürüyen, kimi de dört ayağı üzerinde yürüyen her canlıyı, sudan1 yarattı. Allah dilediği her şeyi yaratır. Şüphesiz Allah’ın gücü, her şeye yeter.
1 Birbirini takip ettirir, birinin süresini artırır, diğerinin süresini kısaltır, gündüzü bulutlar ve güneş tutulmasıyla geceye veya küfür karanlıklarını nûra çevirir…
Yemin olsun ki Biz (her şeyi) apaçık bildiren âyetler indirdik. Allah, dilediğini doğru yola iletir.
Onlar: “Hem Allah’a hem de Peygambere îman ve itaat ettik.” derler, sonra da bunun ardından içlerinden bir grup (îman ve itaatten) yan çizer.1 İşte bunlar (gerçekten) îman2 etmemişlerdir.
1 İtaatten yüz çevirenler her ne kadar îman ettik deseler de mü’min değil münâfıktırlar. Yani îman laftan ibaret değildir.2 Gerçek îman: Allah’a ve indirdiklerine Allah’ın istediği gibi inanmak, yaşayışıyla tasdik etmek ve yaşamadığının ızdırabını hissetmektir.
Aralarında hükmetmesi için Allah’a ve Rasûlüne çağrıldıkları zaman, bir de bakarsın ki onlardan bir kısmı hemen yüz çevirip dönerler.1
1 48–52. âyetlerin indiriliş sebebi şöyledir: Bir Yahûdî ile bir münâfık arasında anlaşmazlık oldu. Yahûdî Hz. Peygamber’e, münâfık ise Ka’b b. Eşref’e giderek muhakeme olmak istedi. Yahûdî buna yanaşmayınca beraberce Hz. Peygamber’e geldiler, o da Yahûdî’nin lehine karar verdi. Dışarıya çıkınca münâfık, “bir de Hz. Ömer’e gidelim” dedi. Hz. Ömer’e Yahûdî, “biz Hz. Muhammed’in huzurunda muhakemeleştik ve o, benim lehime karar verdi ve bu adam onun hükmüne râzı olmuyor” dedi. Hz. Ömer olayın doğru olup olmadığını münafığa sordu. Doğru olduğunu öğrenince dışarıya çıkıp kılıcını kuşandı, yanlarına gelip münafığı öldürdü ve “Allah ve Rasûlü’nün hükmüne râzı olmayan hakkında böyle hükmederim” dedi. (Vâhidî) Bk. (Nisâ:60)
Eğer hüküm kendilerinden tarafa ise ona boyun eğerek gelirler.
Bunların kalplerinde hastalık mı var? Yoksa şüphe mi ediyorlar? Yahut Allah ve Peygamberinin kendilerine haksızlık yapacağından1 mı korkuyorlar? Oysa onlar zalimlerin2 ta kendileridir.
1 Bir kimsenin işine gelince ilâhî kanunları, işine gelmeyince, beşerî kanunları tercih etmesi münâfıklıktır.2 İnandığı Allah ve Peygamber’in haksızlık ve yanlış yapacağından korkmak küfürdür.
Aralarında hükmetmesi için, Allah’a ve Rasûlüne çağrıldıkları zaman mü’min-ler, sadece: “işittik ve itaat ettik.” derler.1 İşte bunlar da gerçekten kurtuluşa erenlerdir.
1 Yahûdîler gibi, “işittik ve isyan ettik” demezler. Bk. (Bakara: 93, Nisâ: 46)
Kim Allah’a ve Rasûlü’ne itaat eder, Allah’tan korkar ve (Ona karşı hata etmekten) sakınırsa, işte gerçekten kazananlar onlardır.
(Ey Muhammed!) Onlar, eğer sen, kendilerine emredersen; (savaşa) çıkacaklarına dâir olanca güçleriyle, Allah adına yemin ettiler. Sen de onlara: “(Yalan yere) yemin edeceğinize, emredilene itaat edin. Zâten Allah yaptıklarınızı hakkıyla bilmektedir.” de.
(Ey Muhammed!): “Allah’a itaat edin ve Peygambere itaat edin”1 de. Eğer (bu itaatten) yüz çevirirseniz, Peygamberin sorumluluğu kendisine yükletilen,2 sizin sorumluluğunuz ise size yükletilen3 (görevler)dir. Eğer ona itaat ederseniz, hak yolu bulmuş olursunuz. Zâten Peygamber’e düşen de apaçık bir tebliğden başka bir şey değildir.
1 Konuyla ilgili olarak Bk. (Âlu İmrân: 32, 132, Nisâ: 59, Mâide: 92, Enfâl: 1, 20, 46, Muhammed: 33, Mücadele: 13, Haşr: 7, Teğabün: 12) 2 Allah’tan aldığı emir ve yasakları tebliğ etmek...3 Allah’a ve Peygambere tam itaat etmek…
Allah, içinizden (kendisinin istediği gibi) îman edenlere ve (inandığı) iyi işleri yaşayanlara; kendilerinden öncekileri güç ve iktidar sahibi kıldığı gibi1 kendilerini de kesinlikle yeryüzünde güç ve iktidar sahibi kılacağını, kendileri için seçtiği dinlerini kuvvetle icra etme gücü vereceğini ve onların korkularını güvene çevireceğini vâdetmiştir. (Çünkü) onlar, yalnız Bana ibâdet ederler ve Bana hiç bir şeyi ortak koşmazlar. Artık bundan sonra Kim de küfre saparsa işte onlar, hak yoldan çıkanların tâ kendileridir.
1 Allah hilafeti/iktidarı kendisine inanan kullarına, onlar îmanda samimi, amelde muttaki, şirkin her türlüsünden uzak ve ihlâslı oldukları sürece verir.
Rabbinizin size rahmet etmesi için1 namazı dosdoğru ve devamlı kılın, zekâtı verin ve Peygambere itaat edin.
1 Bu bölüm sona alınarak, “namazı dosdoğru ve devamlı kılın, zekâtı verin ve Peygambere itaat edin ki rahmete erdirilesiniz.” diye de tercüme edilebilir.
Sakın kâfirlerin, yeryüzünde (Allah’tan) kaçacaklarını1 sanma. Onların son barınma yerleri ateştir.2 Orası da ne kötü bir dönüş yeridir.
1 (Kurtubî)2 Yani cehennemdir.
Ey îman edenler! Sahibi olduğunuz köle ve cariyeleriniz ile henüz ergenlik çağına ermemiş olan (çocuk)larınız;1 sabah namazından önce, öğleyin üstünüzü çıkardığınızda ve yatsı namazından sonra (odalarınıza girmek için) günün bu üç vaktinde izin istesinler: (Bu) üç vakit sizin için (odalarınızda) açık bulunabileceğiniz (avret2 vakitleri)dir3. Bunların dışında birbirinizin yanınızda dolaşmanızda, size de onlara da bir sakınca yoktur. İşte Allah, size âyetleri böyle açıklamaktadır. Allah (her şeyi) hakkıyla bilen, hüküm (ve hikmet) sahibidir.4
1 İster kız, ister erkek olsun fark etmez.2 Avret: Kelime olarak “tehlike ve meşakkat yeri, eksik, gedik, açık, açılıp görünen şey” anlamına gelir. Fıkıh terimi olarak avret, insan vücudunda görünmesi ve gösterilmesi günah sayılan, namazda ve namaz dışında örtülmesi farz ve başkalarınca bakılması haram olan yerlerdir. Erkeğin avret yeri Hanefî, Mâlikî, Şâfiî ve Hanbelîler’in oluşturduğu cumhûru fukahâya göre göbekle diz kapağı arasıdır. Ancak Hanefîler diz kapağının da avret yerine dâhil olduğunu ve bunun ihtiyat ve takvâya daha uygun olacağını kabul ederler. Bu konudaki görüş ayrılığına mesnet teşkil eden deliller daha çok hadislerdir. Çünkü âyet-i kerîmelerde avret yerinin sınırını açıkça belirleyen bir hüküm yoktur. Kadının örtmesi gereken yerleri Hanefî, Mâlikî, Şafiî ve Hanbelîler’deki hâkim görüşe göre elleriyle yüzü dışındaki bütün vücududur. Hz. Âişe’nin kardeşi Esmâ binti Ebî Bekir, üzerinde ince bir elbise olduğu halde Rasûlullah’ın huzuruna girdi. Rasûlullah ondan yüzünü çevirdi ve: “Ey Esmâ, kadın âdet yaşına ulaşınca şurası ve şurası müstesna artık onun -yabancılar tarafından- görülmesi doğru olmaz” buyurdu. Hz. Peygamber bunu söylerken ellerini ve yüzünü işaret etti. (Ebû Dâvûd) Bu hadis, kadının elleri ve yüzü dışındaki bütün vücudunun avret olduğunu ortaya koymaktadır. “Avret yerini örtmek” anlamına gelen “setr-i avret” namazın şartlarından biridir. Kişi örtünme imkânı bulur da örtünmeden namaz kılarsa namazı sahih olmaz. Karı ile kocanın birbirinin vücutlarına bakmaları konusunda herhangi bir sınırlama yoktur. Erkek, erkeğin avret yeri dışında kalan yerlerine, kadınlar da -erkeklerde olduğu gibi- birbirlerinin göbekle diz kapağı arası dışında kalan yerlerine bakabilirler. Kadın oğlu, babası, dedesi, kardeşi, amcası, dayısı, kayınpederi ve damadı gibi kendisine nikâhı ebediyen haram olan mahremleri yanında, ziynet yeri sayılan saçını, başını, boynunu, gerdanını, dirsekten aşağı kollarını, ayaklarını ve bacaklarının diz kapağından aşağı kısmını açık bulundurabilir. Bakılması mubah olan bu yerlere sözü edilen mahremlerin dokunmaları da mubahtır.3 Bu üç vaktin dışında sizin de odalarınızda giyinik vaziyette olmanız gerekir. 4 Peygamber (s.a.v) Ensar’dan Müdlic b. Amr isimli bir çocuğu çağırmak için öğle vakti, Hz. Ömer’in evine gönderdi. Bu çocuk Hz. Ömer’in yanına girdiğinde, Hz. Ömer (r.a)’ı başkasının görmesini istemediği bir durumda, gördü. Bunun üzerine Hz. Ömer, Peygamberimize gelerek, “Ey Allah’ın Rasûlü! Keşke Allah, evlere girerken izin alma hususunda emir ve yasaklar gönderse…” dedi. Bu âyet, bu olay üzerine indirildi. (Vâhidî)
Çocuklarınız, ergenlik çağına1 girdikleri zaman (odalarınıza girmek için) kendilerinden öncekilerin izin istedikleri gibi, onlar da izin istesinler. İşte Allah size âyetlerini böyle açıklamaktadır. Allah (her şeyi) hakkıyla bilen, hüküm ve hikmet sahibidir.
1 Bülûğa Erme (Ergenlik Çağı): Bülûğ, yetişmek, ulaşmak, ulaştırmak, kararlaştırılan bir iş, yer ve zamanın nihayetine ermek demektir. İnsan hayatının çocukluk çağının sona erip, olgunluk (erginlik) çağının başladığı dönemidir. İnsanın bir emir veya yasakla sorumlu tutulabilmesi için, öncelikle akıllı ve çocukluk devresinden kurtulup bülûğa ermesi şarttır. Bülûğun belirtisi erkekler için ihtilâm olmak, kız çocukları için ise ay halidir. Bu, kızlar için 9-12 yaş, erkekler için ise 12-15 yaş arası olabilir. Fizyolojik belirtiler olmazsa kızlar ve erkekler on beş yaşında ergen olmuş sayılırlar. Bülûğ çağına eren kız ve erkek gusül, abdest, namaz, oruç, malî imkânlar müsait ise hac ve zekât, erkekler için cuma ve bayram namazları gibi vecibeleri, kendi malında tasarruf hakkı ve diğer dinî sorumlulukları yerine getirmek zorundadırlar. Bu yaşa gelen çocuklar, ebeveynlerinin ve büyük kardeşlerinin soyunma odalarına giremezler, aynı cinsten kardeşler bir yatakta yatamazlar, ayrı cinsten nikâhlanmaları yasak olmayan kimselerle yalnız başlarına kalamazlar. Hz. Peygamber (s.a.v.): “Çocuklarınız yedi yaşına gelince onlara namazı emrediniz; on yaşına geldikleri halde kılmazlarsa -incitmeyecek şekilde- dövün.” (Ebû Davûd) buyurmuştur. Bülûğ yaşının başlangıcına geldiği halde henüz bâliğ olmayan şahsa hakikaten veya hükmen bâliğ oluncaya kadar erkek ise “mürahik “, kız ise “mürahika” denir. (Mecelle)
Evlenme arzusu kalmamış, oturan (ihtiyar) kadınların, süslerini teşhir1 etmeksizin (evlerinden çıkarlarken giydikleri dış) elbiselerini çıkarmalarında2 kendileri için bir sakınca yoktur. Yine de (bunları çıkarmayarak) iffetli davranmaları kendileri için daha hayırlıdır. Şüphesiz Allah, (söylediklerinizi) hakkıyla işitendir, (her şeyi) tam bilendir.
1 (مُتَبَرِّجَاتٍ) kelimesi lügatte göstermek, sergilemek anlamına gelir. Yani yabancı erkekler önünde güzellik ve süslerini sergilemek veya teşhir etmek demektir. Bir Müslüman kadının meşru yollarla ailesi içerisinde süslenmesi haram değil, bunları yabancı erkekler önünde sergilemesi, haramdır. 2 Yani bu, çıplak kalmak değil, vücutlarını ve ziynetlerini daha dikkatlice gizlemek için kullanılan dış elbiselerini giymemek demektir.
Köre güçlük yoktur, topala güçlük yoktur, hastaya da güçlük yoktur.1 Sizin için de gerek kendi evlerinizden, gerekse babalarınızın evlerinden, annelerinizin evlerinden, erkek kardeşlerinizin evlerinden, kız kardeşlerinizin evlerinden, amcalarınızın evlerinden, halalarınızın evlerinden, dayılarınızın evlerinden, teyzelerinizin evlerinden, anahtarı size bırakılan evlerden ya da dostlarınızın (evlerin)den izinsiz yemek yemenizde bir sakınca yoktur. (Misafirlerinizle) birlikte2 veya tek başınıza yemenizde de bir sakınca yoktur. Evlere girdiğiniz vakit, Allah tarafından mübârek, hoş bir sağlık dileği olmak üzere birbirinize selam verin.3 İşte Allah, düşünüp anlayasınız diye size âyetlerini böyle açıklamaktadır.
1 “Ey îman edenler! Birbirinizin mallarını haksız yolarla değil, karşılıklı anlaşmaya dayalı (meşru) ticaret yolu ile yiyin. Birbirinizin canına kıymayın. Şüphesiz Allah, size karşı çok merhametlidir.” (Nisâ: 29.) âyeti inince bazı Müslümanlar, arızalı insanları yemeğe başkalarının yanına tiksinmemeleri için götürmezlerdi. Bir de savaşa giden Müslümanlar sakatları evlerine bekçi bırakırlar onlar da o evlerden izinsiz yemekten sakınırlardı. Bu âyet bu konulardaki tereddütleri ortadan kaldırdı. (Vâhidî) Bu âyet, “Kör, topal ve hastaya gücünün üzerinde yük yüklenmez” anlamına da gelir.2 Bazı Müslümanlar misafirsiz yemek yemek istemezlerdi. Bu âyet, bu konuya da açıklık getirdi. 3 Boş evlere girilince de selam verilir ve bu selamı melekler alır.
Allah’a ve Rasûlüne (gönülden) îman eden mü’minler, toplumsal bir iş için Allah’ın Elçisi ile beraber bulundukları zaman, ondan izin almadan gitmezler.1 Gerçekten senden izin alanlar var ya işte onlar, Allah’a ve Rasûlüne îman edenlerdir. Böylelikle senden, kendi bazı işleri için izin istedikleri zaman, onlardan uygun gördüklerine2 izin ver ve onlar için Allah’tan bağışlanma dile. Şüphesiz Allah, çok bağışlayan, çok esirgeyendir.
1 Müslümanları ilgilendiren toplumsal bir iş yapılırken, Hz. Peygamber’den ve daha sonra da devlet başkanı veya rehberden izin almadan dağılmak ve ayrılmak yasaktır. 2 Bu yetki, tamamen Peygambere ve daha sonra da halîfeye veya rehbere aittir.
Peygamberin çağırmasını kendi aranızdan birinin çağırması gibi zannetmeyin.1 Allah, içinizden birilerinin (arkasına) saklanarak sıvışıp kaçanları gerçekten bilir. Böylece onun emrine aykırı davrananlar, başlarına bir fitnenin2 yahut acı bir azabın gelmesinden sakınsınlar.
1 Âyetin bu bölümü, “Peygamber’i, kendi aranızda birbirinizi çağırdığınız gibi çağırmayın” veya “Peygamberin duasını, kendi aranızdan birisinin duası gibi zannetmeyin” diye de tercüme edilebilir. Bu âyet indirildikten sonra Hz. Peygamber’e (s.a.v) “Ey Muhammed, Ey Eb’ül- Kasım” şeklinde hitap edenler, “Ey Allah’ın Rasûlü, Ey Allah’ın Nebisi” diye hitap etmeye başladılar.2 Yani bir “bela”nın… Cafer Sadık’a göre buradaki fitne, “zâlimlerin yönetimi” demektir.
İyi bilin ki göklerde ve yerde olanların tamamı, Allah’ındır.1 O, sizin ne yolda olduğunuzu kesinlikle bilir. Ve huzuruna döndürüldükleri gün, yaptıklarını kendilerine tek tek haber verir. Ve Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.
1 Yani Allah kimseye muhtaç değildir.