Âlemlere uyarıcı olsun diye kulu (Muhammed’e) Furkan’ı1 indiren,2 Allah’ın şânı çok yücedir.3
1 Furkan: Ayırmak, ayırt etmek anlamında mastardır. Önemli davaları halleden kesin delil ve mûcizelere Furkan denilir. Bu manâ ile Kur’an’ın bir ismi de “el-Furkan” dır. “Hak ile bâtılı ayırt eden” demektir. 2 Tenzil: İndirmek demektir ve çokluk ifâde eder. Onun için toptan indirmeye inzal, birçok defalarda (tedricen) indirmeye tenzil denilir. 3 Tebareke (تَبَارَكَ): Tefâul babından di’li geçmiş zamandır, çekimi yoktur ve Allah’tan başkası için kullanılmaz. Yani hem zatı, hem sıfatı hem de fiillerinde mükemmel, ulu ve yüksek olan demektir. Türkçe karşılığı tam olmamakla beraber; “yüce, çok yüce, pek çok bereket sahibi veya ne kutlu” diye tercüme edilebilir.
Göklerin ve yerin hâkimiyeti Onundur. O hiç çocuk edinmemiştir, hâkimiyetinde Ona ortak (hiçbir şey) yoktur ve her şeyi, O yaratmış ve yarattıklarını mükemmel bir şekilde düzene koymuştur.1
1 Yani, her şeyin bir sınırı vardır ve hiç bir şey, bu sınırı aşamaz. Bu yüzden hiç bir şey, kulluk sınırını aşıp, Ona ortak olmaya imkân bulamaz.
(Kâfirler) O (Allah’ı) bırakıp, hiçbir şey yaratamayan, kendileri yaratılmış olan,1 kendilerine zarar da fayda da veremeyen, öldürmeye, hayat vermeye ve ölüleri tekrar diriltmeye güçleri yetmeyen (şeyleri) ilâhlar edindiler.
1 (وَهُمْ يُخْلَقُونَ)’deki (خَلَقَ) fiili, yaratmak anlamına geldiği gibi, “yalan uydurmak” anlamına da gelir. Bk. (Ankebut: 17) Bu anlamla tercüme edilirse, âyetin bu bölümünün tercümesi: “yahut ilâh diye yalan yere uydurulup duruyorlar” şeklinde de olabilir.
Kâfirler: “Bu (Kur’an,) o (Muhammed’in) uydurduğu bir yalandır ve ona başka birileri bu hususta yardım etmiştir.”1 diyerek, (esas kendileri) haksız ve asılsız bir söz uydurdular.2
1 Bk. (Nahl: 103 ve dipnotu)2 Bu âyetin son bölümü, “haksız ve asılsız söz uyduran birileri, bu hususta ona yardım etmiştir” şeklinde de tercüme edilebilir.
(Yine) o (kâfirler): “(Bu Kur’an,) onun başka birine yazdırıp da kendisine sabah-akşam okunan, saçma sapan masallardır.” dediler.
(Ey Muhammed!) Onlara: “Onu göklerin ve yerin bütün sırlarını bilen (Allah) indirdi. Şüphesiz O, çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir.” de.
Onlar (bir de): “Bu ne biçim1 Peygamber; (bizler gibi) yemek yiyor, çarşılarda dolaşıyor. Ona, kendisiyle birlikte uyarıcı olarak bir melek indirilse, olmaz mıydı?” dediler.
1 (مَالِ هَذَا)’nın (مَالِهَذَا) şeklinde yazılması gerekir. Fakat ilk nüsha Kur’an’da ayrı yazılmış olduğu için böyle yazılmaya devam edilmiştir.
(Ve devamla):1 “Veya ona bir hazine verilse yahut (ürünlerini) yiyeceği bir bahçesi olsa olmaz mıydı?” (dediler.) (Ayrıca) o zâlimler (Müslümanlara): “Siz, sadece büyülenmiş bir adama uyuyorsunuz!” dediler.
1 Bir gün Kureyş’in önde gelenleri Peygamberimize: “Ey Muhammed! Sen eğer bu sözle mal istiyorsan sana mal verelim eğer şeref istiyorsan seni reisimiz yapalım” dediler. Peygamberimiz (s.a.v): “Bende dediklerinizden hiç biri yok, ben size getirdiğimi mallarınızı almak, şerefli olmak ve reis olmak için getirmedim. Allah beni size bir Peygamber olarak gönderdi ve bana bir kitap indirdi. Ben de size Rabbimin emirlerini tebliğ ettim. Eğer siz, getirdiğimi kabul ederseniz o sizin dünya ve âhirette nasibinizdir ve eğer onu reddederseniz Allah, benimle sizin aranızda hükmünü verinceye kadar ben Allah’ın emrine sabrederim.” dedi. Onlar da: “Ey Muhammed! Eğer tekliflerimizi kabul etmeyeceksen o zaman kendin için Rabbinden sana inanacak ve seni bizden koruyacak bir melek iste. Bir de sana bahçeler, altından gümüşten köşkler yapsın da seni çalışmadan kurtarsın, çünkü sen de bizim gibi çarşılarda dolaşıyorsun…” dediler. Peygamberimiz (s.a.v): “Hayır, ben size onun için gönderilmedim, Allah beni bir müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdi.” dedi. Bu âyetler indirildi. (Elmalılı, Taberi)
(Ey Muhammed!) Bak seni, nelerle mukayese ederek nasıl da sapkınlığa düştüler, artık onlar, hak yolu asla bulamazlar.1
1 Aynı âyet için Bk. (İsra: 48)
Dilerse sana bunlardan çok daha iyi olan, zemîninden ırmaklar akan cennetleri verecek ve sana saraylar ihsan edecek olan Allah’ın şânı, çok yücedir.
Onlar (aslında seni değil) kıyamet gü-nünü yalanlıyorlar. Biz ise, kıyameti inkâr edenlere çok şiddetli bir ateş hazırladık.
(Cehennemin alevli ateşi) uzak bir mesafeden onları görünce, (kâfirler) onun öfkelenişini ve homurtusunu işitirler.1
1 Teğayyüz: öfkelenmek, Zefir: bir kişiyi içeri almak için sömürmek demektir. Burada öfkelenmek, sömürmek gibi görmek fiili de cehenneme nispet edilmiştir. Bu ise cehennem ateşinin bir idrak sahibi olduğuna işarettir. Bunu birçokları mecâzî olarak anlamışlarsa da (Kaf: 30)’da, “İşte o gün Biz cehenneme: ‘Doldun mu?’ deriz, o da: ‘Daha fazlası var mı?’ der.” ifâdesinden cehennemin idrak sahibi olduğu anlaşılmaktadır.
Ve (cehennemin) dar bir yerine, birbirlerine bağlı olarak atıldıkları zaman da oracıkta yok oluvermeyi isterler.
(O gün onlara): “Bugün (sadece) bir defa yok olmayı istemeyin, (aksine) defalarca yok olmayı isteyin!” denilir.
(Ey Muhammed! Onlara): “Bu mu daha iyi,1 yoksa takva sahiplerine bir mükâfat ve bir barınak olarak vâdedilen sonsuzluk cenneti mi? (daha iyi)” de.
1 “Bu mu daha iyi” ifâdesi cehennemde iyilik olacağı anlamına gelmez. Burada; kâfirlerin iyi zannettikleri şeyler hakkındaki kanaatleriyle, zarif bir istihza, söz konusu olabilir.
Onlara o (cennette) sonsuz kalmak üzere diledikleri her şey vardır. İşte bu, Rabbinin (her zaman) istenmeye değer bir vaadidir.
O gün Rabbin, onları ve Allah’tan başka taptıkları şeyleri bir araya getirir ve (onlara): “Benim şu kullarımı, siz mi yoldan çıkarttınız, yoksa kendileri mi yoldan çıktılar?” der.
Onlar da: “(Ey Rabbimiz!) Seni bütün eksikliklerden uzak tutarız, Senin dışında başka dostlar edinmek bize yakışmaz. Fakat Sen, onlara ve atalarına (dünyada) nîmetler verdin de sonunda (Seni) anmayı unuttular ve helâki hak eden bir toplum oldular.” derler.
(Bunun üzerine ötekilere): “işte bakın, (ilâhlarınız,) sizin söylediklerinizi yalanlıyorlar. Artık (bundan sonra azabı) da uzaklaştıramazsınız, (kendinize) yardım edecek birini de bulamazsınız. Sizden kim de (dünyada) zulmetmişse, ona büyük bir azap tattıracağız.” (denilir.)
(Ey Muhammed!) Bizim senden önce gönderdiğimiz bütün Peygamberler de kesinlikle (senin gibi) yemek yerler ve çarşılarda dolaşırlardı.1 (Ey insanlar!) Acaba karşılaştığınız sıkıntılara katlanabilecek misiniz diye sizi birbirinize imtihan (vesilesi) kıldık. (Zira) Rabbin her şeyi hakkıyla görendir.
1 Yani, bütün Peygamberler, toplumlarından ayrı, üst bir yaşayış tarzı ortaya koymazlar, firavunlar ve krallar gibi toplumlarını hakir görmezlerdi. Onlar, yaşayış biçimi açısından normal mütevazı birer insanlardı.
Bize kavuşacaklarını ummayanlar:1 “Bize ya melekler indirilmeliydi ya da Rabbimizi görmeliydik.”2 dediler. Yemin olsun ki onlar, kendilerini büyüksündüler ve azgınlıkta da son derece ileri gittiler.
1 Yani, Allah’ın huzuruna çıkmaya yüzü olmayan, Allah’ın karşısına çıkacaklarını, azabını göreceklerini ümit etmeyen, âhirete inanmayan, Allah’tan korkmayanlar, şeklinde de ifâde edilebilir.2 Kendilerini Peygamberin yerinde veya daha üstün görmek istediler ve hattâ Allaha karşı büyüklük tasladılar ve büyük bir haksızlıkla azgınlık ettiler. Bunca beyyinâtı tanımadılar da peygamberlerin bile önüne çekilmiş olan ve Allah’ın Hz. Musa’ya dediği (لَنْ تَرَانِى) “Beni asla göremeyeceksin” perdesinin nefs-i habîslerine karşı yırtılmasını istediler. (Elmalılı) Hâşâ; “Musay-ı didar olmuşam ben len teranî neylerem” diyenler ve çalgı-çengi eşliğinde bunu dinleyerek bir şeyler yaptığını zannedenler, bunların kafirliklerini de aşarak küfrün zirvesine ulaşmışlardır.
Melekleri görecekleri gün (var ya) işte o gün; günâhkârlara hiçbir müjdeli haber yoktur ve (onlar meleklere): “Aman bizim yanımıza yanaşmayın, ötelere gidin”1 derler.
1 (حِجْراً مَّحْجُوراً) sözünün meleklere ait olduğu düşünülürse âyetin tercümesi, “(Melekler onlara): size iyi haber yasaktır yasak, derler.” olabilir.
Onların (dünyada) yaptıkları bütün işleri ele alırız ve onu havada uçuşan toza dönüştürürüz.1
1 Heba: Pencereden güneş ışığı vurunca uçuşan toz, Mensur: saçılmış demektir. Burada bir istiâre-i temsiliyye vardır. Yani; kâfirlerin âhiretteki durumları, isyan etmiş ve hükümetleri tarafından bütün tutamakları parçalanarak, dağıtılıp yok edilmiş bir toplumun haline benzetilmiştir. Yani o kâfirlerin akrabayı gözetmek, fakirlere yardım etmek, insanlığa yararlı bir iş yapmak gibi bazı iyilikleri varsa bile, kâfirlikleri yüzünden hepsi boşa gitmiştir ve hiç birinin faydasını göremeyecekler.
O gün, cennetliklerin kalacakları yer, çok hayırlı ve dinlenecekleri yer, pek güzeldir.
O gün gökyüzü (beyaz) bulutlarla (beraber)1 yarılacak ve melekler bölük bölük indirileceklerdir.
İşte o gün, mutlak hükümranlık, çok merhametli olan (Allah)’ındır ve o (gün), kâfirler için pek zor bir gündür.
O gün, o zâlim1 (pişmanlıktan) ellerini ısırarak:2 “Keşke o Peygamberin gittiği yoldan gitseydim.”3 der.
1 O zâlim; Ukbe b. Ebi Muayt’tır. (Celâleyn)2 “El ısırmak,” hiddet ve hasretle pişmanlıktan kinâyedir. 3 Âyetin son bölümü; “keşke o Peygamberle birlikte bir yol tutsaydım!” şeklinde tercüme edilebilir. Yukarıdaki meâl Türkçeye daha uygun olduğu için tercih edilmiştir.
(Ve devamla) “yazıklar olsun bana! Keşke ben, falancayı1 dost edinmeseydim!”
1 Falan: Arapçada özel isimlerden kinâyedir. Ancak, bu şahsın da Übey b. Half olduğu rivâyet edilmektedir. (Celâleyn, Kurtubî, Taberî)
“Bana zikir,1 geldikten sonra o (şeytan), beni ondan alıkoydu.” (der.) Zâten şeytan, insanı (hep) yüzüstü bırakır.
1 Yani, Kur’an’ın mesajı...
(O gün) Peygamber (de): “Ey Rabbim! Doğrusu benim toplumum, bu Kur’an’ı terk etmişti.”1 der.
1 Mehcur tutmak iki anlama gelir. Birincisi; “terk edip uzak durmak, onunla amel etmemek, onu peygamberden uzaklaştırıp ‘bize sadece Kur’an yeter’ diyerek etkisizleştirmektir.” İkincisi ise; “hakkında hezeyan etmek, saçmalamak, bilir bilmez konuşmak, keyfine göre yorumlamak, kendi meşrebine göre anlamlarını yamultmak demektir.” Buna göre bu âyet, “(O gün) Peygamber (de): ‘Ey Rabbim! Doğrusu benim toplumum, bu Kur’an hakkında saçmalamıştı.’ der.” şeklinde de tercüme edilebilir. Efendimiz (s.a.v): “Her kim Kur'an’ı öğrenir de Mushaf’ını asar, onunla ilişki kurmaz ve ona bakmazsa kıyamet günü Kur’an, gelir yakasına sarılır ve: ‘Ey Allah’ım! Bu kulun beni mehcur tuttu (yani beni terk etti), benimle onun arasında hükmünü ver’ der.” (Kurtubi)
(Ey Muhammed!) İşte Biz, her Peygamberin karşısına hep böyle günâhkâr bir düşman çıkardık. Sana hak yolu gösterici ve yardımcı olarak Rabbin yeter.
Kâfirler: “Kur’an ona bir defada indirilse olmaz mıydı?” dediler. Biz onu, senin kalbine iyice yerleştirmek için böyle yaptık ve onu (sana) en güzel bir şekilde okuduk.
Biz, sana onların getirdikleri bütün temsillerin,1 hemen en doğrusunu ve en güzel açıklamasını getirdik.
1 Mesel: Bir şeyin benzeri, bir olay veya tecrübe sebebiyle söylenmiş dilden dile dolaşan sözler, atasözleri demektir. Bunlara “darb-ı mesel” denilir. Ayrıca; hayret edilecek tuhaf ve ibretli bir hikâyeye de mesel denilir. Birşey üzerine mesel söylemeye de temsil denilir. Bk. (Bakara: 17)
Yüzükoyun cehenneme toplanacak olan kimseler (var ya) işte onlar, yerleri en kötü, yolları en sapkın olanlardır.
Yemin olsun Biz, Mûsa’ya Kitap’ı verdik, kardeşi Hârûn’u da ona yardımcı yaptık.
(Ve o ikisine): “Âyetlerimizi yalanlayan topluma gidin.” dedik. Sonunda, onları da (inkârları sebebiyle) toptan yok ettik.
Nûh toplumu da (öyle); onlar Peygamberleri1 yalanlayınca (Biz de) onları suda boğduk ve kendilerini insanlar için bir ibret yaptık. Ve Biz, zâlimler için (âhirette de) acıklı bir azap hazırladık.
1 Peygamberlerin çoğul kullanılmasının sebepleri; 1- Nûh (a.s) ve ondan evvelki Peygamberleri inkâr etmeleri, 2- Yalnız Nûh’u (a.s) inkâr, bütün Peygamberleri inkâr anlamına geldiği, 3- Peygamberlik müessesesini toptan inkâr etmeleri, 4- Nûh’un (a.s) gönderdiği elçileri inkâr etmeleri, olabilir.
Ad, Semûd ve Ress1 halkını ve bunlar arasında (gelip geçen) daha birçok kuşakları da (inkârları sebebiyle) helâk ettik.
1 Ress: Örülmedik kuyu, maden ve kalıntı demektir. Fakat Ress halkının kimler olduğu kesin olarak bilinmemektedir. Bunlar hakkında, Semûd halkından, Azerbaycan kuyusuna kadar, pek çok rivâyet varsa da bu rivâyetleri birleştirmek mümkün olamamaktadır. Ama bunların Peygamberlerini yalanlayan ve helâk edilen bir toplum olduğu kesindir. En doğrusunu Allah bilir. Bk. (Kaf: 12)
Onların her birine (uyarmak için öncekilerden) örnekler getirdik ve (inkârları sebebiyle onların da) hepsini kırdık geçirdik.
Yemin olsun (Mekkeliler, sürekli) yakınından geçtikleri, felâket yağmuruna tutulmuş olan1 o beldeyi2 hiç görmüyorlar mı? Hayır, onlar öldükten sonra dirilmeyi ummuyorlar.
1 Âyetin bu bölümü: “üzerlerine taş yağdırılarak helâk edilen...” diye de tercüme edilebilir.2 Bu belde; Hz. Lût’un kavminin helâk edildiği; ölü deniz yakınındaki Sodom ve Gomore şehirleridir.
(Ey Muhammed! Onlar,) seni her gördüklerinde: “Allah’ın Peygamber olarak gönderdiği (adam) bu mu?” diyerek, sürekli seninle alay ediyorlar.
(Ve devamla): “Eğer ilâhlarımıza (îmanda) direnmeseydik, neredeyse bizi ilâhlarımızdan uzaklaştıracaktı” diyorlar. Onlar, azabı görünce kimin yolunun daha sapkın olduğunu (esas o zaman) anlayacaklar.
O ilâhını, keyfine1 göre tanımlayan adamı gördün mü?2 (Ey Muhammed!) Şimdi sen, onun üzerine koruyucu mu olacaksın?
1 Heva: Nefsin kendiliğinden meylettiği arzusu ve keyfi demektir. Bu bölümün “arzularını ilâh edinen” şeklinde tercüme edilmeyip de yukarıdaki şekilde tercüme edilmesinin sebebi (اتَّخَذَ) fiilinin birinci mef’ulünün (اِلٰهُ), ikinci mef’ulünün ise (هَوٰيهُ) olmasıdır. Kanaatimizce bu şekildeki tercüme daha doğrudur ve kapsamlıdır. Zira bir kimsenin “arzularını ilah edinmesinin” zararı sadece kendisinedir. Ama ilah kavramını tıpkı birçok meşrep, mezhep ve tasavvufi ekollerde olduğu gibi kendi “keyiflerine göre tanımlamalarının” zararı ise hemen hemen tüm ümmeti ilgilendirmektedir. Tarih boyunca Müslümanların en büyük sıkıntısı bu sebepten dolayı Allah’ı gereği gibi tanıyamamalarından dolayı ola gelmiştir. Bu konudaki toplum mühendisleri de oldukça başarılı olmuşlardır. Bugün Müslümanlara düşen, Allah kendisini bu kitapta nasıl tanıtmışsa Onu öyle tanımaktır.2 Yani bunlar; kendilerine canlarının istediğinden başka ilâh kabul etmeyen kimselerdir. Bunlar; dini, insanın sadece keyif ve zevkinden ibaret görüp, gönülleri neyi isterse, ona taparlar. Hattâ ona tapıyor görünüp diğer insanların da tapmalarını sağlayarak onları baskıları altında tutarlar ve sömürürler. Bk. (Câsiye: 23)
(Ey Muhammed!) Yoksa sen, onların çoğunun gerçekten söz dinleyeceğini yahut aklını kullanacağını mı sanıyorsun? Gerçekte onlar hayvanlar gibidirler, hatta yolca daha da sapkındırlar.
Bakmaz mısın Rabbinin gölgeyi1 nasıl da uzattığına?2 Eğer dileseydi elbette onu olduğu gibi bırakırdı. Sonra Biz, güneşi ona yol gösterici kıldık.
1 Kur’an’da karanlık nurun, gölge ise sıcaklığın zıddı olarak verilir. Bu sebeple gölge, şu anlamlarda da kullanılabilir: 1- Herhangi bir cismin gölgesi. 2- Güneş doğana kadarki, sabah namazı vakti. 3- Dünyanın üzerinde bulunan koruyucu gök kubbe. 4- Allah’ın âlemlerin üzerindeki koruma gücü. 2 Esasen Allah’ın zatı, bu âlemde göz ile görülmez. Onun için müfessirlerin pek çoğu burada bir tevil aramışlardır. Bazıları bu bölümün, “Rabbinin yaratışına” takdirinde olduğunu söylemişler. Bazıları da, “baksana gölgeye Rabbin onu nasıl uzattı” şeklinde ifade etmeye çalışmışlardır. Bunu da: “Bakmaktan gaye, eserde kalmayıp onu yaratana varmak olduğuna tenbihtir” şeklinde izah etmişlerdir. Eğer (كَيْفَ مَدَّ الظِّلَّ)ifadesi (رَبِّكَ) den bedel-i iştimal olarak düşünülürse ayetin anlamı: “Bakmaz mısın Rabbinin gölgeyi nasıl da uzattığına?” şeklinde anlaşılır ki bu da doğruya en yakın olanıdır. Yukarıda da bu anlam tercih edilmiştir. En doğrusunu Allah bilir.
Sonra onu yavaş yavaş (kısaltarak) Kendimize çektik.
Sizin için geceyi (bir çeşit) ölüm, uykuyu dinlenme (hali)1 kılan, gündüzü de yeni bir diriliş yapan, O (Allah)’tır.
1 Sübat: Rahatlık, dinlenme, uyku ve ölüm anlamına gelir. Nitekim ölüye de hayatı kesildiği için “mesbut” denilir. Yukarıdaki tercümenin tercih edilme sebebi ise, âyetin devamında nüşûr (yeniden hayata kalkış) gelmesinden dolayıdır. Yani; geceleyin rahat yatağına yatıp hareketlerine son vererek ölmüş (gibi) olanlar, sabahleyin dirilip, yeni bir hayata atılırlar. Bk. (En’am: 60)
Rüzgârları, rahmetinin önünde bir müjdeci1 olarak gönderen (de) O (Allah)’tır. Ve (böylece) Biz, gökten tertemiz su indirdik.
1 Rahmet: Burada yağmur anlamınadır. Bu âyet; sanki insanları gaflet uykusundan uyandıran ve ilâhi rahmetten önce esen müjdeci ihtilâf rüzgârlarına işaret ediyor. Zîrâ Peygamberimiz, “ümmetimin ihtilâfında geniş bir rahmet vardır” buyurmuştur. Ancak bu rüzgârların fırtına olmamasına dikkat edilmelidir.
Biz (o rahmeti), ölü toprağı diriltmek, yarattığımız nice hayvanları ve insanları sulamak için (indirdik.)
Yemin olsun Biz, bu (Kur’an’ı),1 insanların öğüt almaları için, (tekrar tekrar) anlattık ama yine de insanların çoğu inkârdan başkasına yanaşmadılar.
1 (صَرَّفْنَاهُ) daki zamiri suya göndermek de mümkündür. Buna göre bu âyetin tercümesi; “ibret alsınlar diye o (suyu) aralarında evirip çevirmekteyiz…” de olabilir.
Eğer dileseydik, elbette her köye bir Peygamber gönderirdik.
O halde, (sakın) kâfirlere boyun eğme ve bu (Kur’an) ile onlara karşı olanca gücünle büyük bir savaş ver!1
1 Bu sûre, henüz savaş emri verilmezden önce indirilmiştir. O esnada Hz. Peygamber (a.s)’ın elinde, Kur’an’dan başka silâh yokken, büyük cihadla emrolunmuştur. Demek ki böyle dönemlerde Müslümanların en büyük silâhı, Kur’an’dır.
Birinin suyu tatlı ve içilir, diğerinin suyu tuzlu ve acı olan iki denizi iç içe bırakan ve aralarına (birbirine) karışmamaları için bir engel ve aşılmaz bir sınır1 koyan,2 O (Allah)’tır.
1 Berzah: İki şey arasında bulunan ayırıcı çizgi, perde, set, engel demektir. Coğrafyada; iki deniz arasında bulunan kara parçasına denir. (مَحْجُورًا حِجْرًا) ise birbirlerine karışmalarını engelleyen bir nefret ve zıddiyet, bir sınırlı çizgi demektir. Böyle tatlı ile tuzlunun birbirine karışmayarak âlemde karşı karşıya yer tutmaları Allahu Teâlâ’nın gücünün ve korumasının bir eseridir. 2 Denizde ve karada, tatlı suyla acı suyun yan yana bulunması pek çok yerde görülmektedir. Eğer burada bir teşbih düşünülürse, bu iki denizi; bulutlarla, denizler ve mü’minlerle, kâfirler şeklinde anlamak da mümkün olabilir. (Rahman: 19, 20, Neml: 61)
Bu sudan bir insan yaratıp, ona soy sop veren, O (Allah)’tır. (Çünkü) Rabbinin gücü, her şeye yeter.
(Fakat o kâfirler), Allah’ı bırakıp kendilerine fayda da zarar da veremeyen şeylere kulluk ediyorlar. Zâten kâfir de Rabbine sırtını dönen (kişi)dir.
(Ey Muhammed!) Biz, seni sadece bir müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik.
(İnsanlara): “Buna karşılık ben, sizden bir ücret değil, Rabbine giden hak yolu tutmak isteyen kimseler olmanızı istiyorum.“ de.
(Ey Muhammed!) yalnız o ölmez diri (olan Allah’a) güvenip dayan. Onu hamd ile (sürekli olarak) an. Kullarının günâhlarını (hiç kimse bilmese de) Onun bilmesi yeter.
Gökleri ve yeri altı zaman diliminde yaratan, sonra kâinatın (arşın) yönetimini1 hâkimiyeti altına alan, Rahman (olan Allah)’tır. Her ne isteyeceksen, O her şeyi bilenden iste.2
1 İstiva etmek: Yarattığı kâinatın her türlü idaresini hükmü altına alarak hükmünü ve saltanatını icraya başlamak demektir. Konu ile ilgili olarak Bk. (A’raf: 54, Yunus: 3)2 Bu âyetin son bölümü, “Her ne soracaksan o her şeyi bilenden sor.” şeklinde de tercüme edilebilir.
Onlara: “Rahman (olan Allah)’a secde edin!” denilince; “Rahman da neymiş! Sen bize emrediyorsun diye, secde mi edeceğiz yani?” derler ve bu emir onların (sadece) nefretini arttırır.
Gökyüzünde burçları1 yaratan ve orada bir ışık kaynağı2 (güneş) ve bir aydınlatıcı ay yaratan Allah’ın şânı çok yücedir.3
1 Burç: Bakanların gözüne çarpacak kadar yüksek köşk, şehir surlarının, kalelerin yüksek yerleri demektir. Gökyüzündeki yıldız takımlarından her birine burç denilir ve bunlar on iki tanedir. Batlamyus’a göre kırk sekiz adet burç vardır, hattâ daha da fazladır. Fal için kullanılan on iki burç ise tamamen itibarîdir. Bu âyette Allah, burçların fal yönünü değil, yaratılış yönünü bize örnek olarak vermektedir. Burçları fal için kullanmak ise haramdır. Bk. (Hicr: 16, Büruc: 1)2 “Işık kaynağı” ifâdesi, “gökyüzü” karinesiyle anlaşılan bir mecâz-ı mürsel olarak, “güneş” demektir.3 Bk. (Yûnus: 5, Nûh: 16)
İbret almak veya şükretmek1 isteyenler için gece ile gündüzü birbiri ardınca değiştirip duran da O (Allah)’tır.
1 Tezekkür: Kişinin, Allah’ın rahmet, hikmet ve sanatını düşünerek, kendisinin âcizliğini ve Allah’ın kudretini anlaması demektir. Şükür: Kişinin, Allah’ın kendisine verdiği nîmetler karşısında kulluk görevlerini Allah’ın istediği şekilde yerine getirmektir.
Rahman (olan Allah)’ın has kulları; yeryüzünde tevazu ile yürüyen ve kendini bilmez kimseler onlara sataştığında da “selâm!” deyip (onlara çatmağa tenezzül etmeyerek) geçen, kimselerdir.
Ve onlar; gecelerini Rablerine secde ederek ve namaz kılarak geçirirler.1
1 Yani yatışları, kalkışları hep Allah için olur.
Ve onlar: “Ey Rabbimiz! Cehennemin asla gelip geçici olmayan azabını bizden uzaklaştır.” derler.
(Ve devamla) “Orası cidden ne kötü bir yerleşme ve ikamet yeridir!” (derler.)
(O kullar), harcama yaparlarken saçıp savurmaz1 ve cimrilik de etmez, ikisi arasında orta bir yol tutarlar.
1 İsraf: her hangi bir şeyde sınırı aşmak demektir. Bu sınırın; Allah ve Rasûlü tarafından belirlenmesi gerekir. Buna göre; ölmeyecek kadar yemek bir zaruret, doyacak kadar yemek ise ihtiyaçtır. (A’raf: 1, Zümer: 53)
(Bunlar,) Allah ile beraber başka bir ilâha yalvarmayan, haksız yere Allah’ın haram kıldığı cana kıymayan ve zina etmeyen (kimselerdir.) Kim de bunları yaparsa o, (günâhının) cezâsını bulur.
(Böyle kimsenin) kıyamet günü azabı kat kat arttırılır ve o1 (azabın) içerisinde, rezil bir durumda sürekli kalır.
1 “O” zamirinin kıyamet gününe gönderilmesi de mümkündür, ama azaba gönderilmesi daha uygundur. Ayrıca bu âyet, azabın değil, cehennem ateşinin ebedî olduğunu savunanlara da bir cevap niteliğindedir. Yani kıyamet hayatı, cehennem ateşi ve azap, ebedîdir.
Ancak tevbe eden, inanan ve (inandığı) iyi işleri yaşayanlar, bunun dışındadır. Allah, onların yaptıkları kötülükleri iyiliklere çevirir. (Zira) Allah, çok bağışlayıcıdır, pek de merhamet edicidir.1
1 Bu ve önceki iki âyetin, Medenî olduğu hakkında rivâyetler vardır.
(Zâten) tevbe eden ve (inandığı) iyi işleri yaşayan kimse, şüphesiz (böyle davranarak), Allah’a gerçekten tevbe etmiş olur.1
1 Yani gerçek tevbe böyle yapılır. Bu âyet; “Kim tevbe edip (inandığı) iyi işleri yaşarsa, şüphesiz o, tevbesi kabul edilmiş olarak Allah’a döner” şeklinde de tercüme edilebilir.
(O kullar), yalana şahit olmazlar,1 boş sözlerle2 karşılaştıklarında ise vakar ile (oradan) geçip giderler.3
1 Yani; yalan yere şâhitlik etmedikleri gibi yalan söylenen yerlerde de durmazlar.2 Lâğv: faydasız, zararlı ve terk edilmesi mutlaka gereken boş şeyler demektir.3 Bunun uygulaması için Bk. (Kasas: 55)
(O kullar), kendilerine Rablerinin âyetleri hatırlatılınca, onlara sağır ve kör gibi (şuursuzca) üşüşmezler.1
1 Yani dinlememezlik etmezler veya anlatılan mesajı körü körüne değil de can kulağıyla dinlerler.
(Ve o kullar): “Ey Rabbimiz! Bize eşlerimizden ve çocuklarımızdan gözümüzü aydınlatacak (nesiller) bağışla1 ve bizi takva sahiplerine öncü2 kıl!” derler.
1 Âyetin bu bölümü; “Ey Rabbimiz! Bize gözümüzü aydınlatacak eşler ve çocuklar bağışla” şeklinde tercüme edilebilir. 2 İmam: Öncü, kendisine uyulan kimse demektir. Yalnız muttaki olmak değil, “muttakilerin imamı olmak arzusu” ne büyük bir hedeftir. Buna göre mü’minlerin kendilerine, böyle büyük hedefler çizmesi gerekir.
İşte onlara, sabırları sebebiyle (cennette) en yüksek makam verilecek ve onlar, orada hürmet ve selamla karşılanacaklardır.
Onlar orada sürekli kalacaklardır. Orası ne güzel bir yerleşme ve ikamet yeridir.
(Ey Muhammed!): “(Ey insanlar!) sizin kulluğunuz olmadığı sürece, Rabbim size hiç değer vermez,1 Onu yalan saydığınız sürece de azap, sizin yakanızı asla bırakmaz!” de.
1 Yukarıda (مَا) olumsuzluk harfi olarak düşünülmüştür. Ancak bu (مَا)’nın soru harfi olarak düşünülmesi de mümkündür. Bu durumda âyetin bu bölümünün tercümesi, “(Ey insanlar!) Eğer sizin kulluğunuz olmasaydı, Rabbim size hiç değer verir miydi?” şeklinde olabilir.