1,2,3,4. Omuz omuza veren (Müslümanlara, 1 bunları) yönlendirip sevk eden (önder)lere2 ve Allah’ın Kitabını dilinden düşürmeyenlere yemin olsun ki, sizin ilâhınız gerçekten tektir.
1 Saffat: Dizilip saf olanlar, saf dizenler anlamına gelir. Saf ise, çeşitli şeyleri düz bir hat üzerinde sırayla dizmek veya dizilen sıra demektir. Bu ifâdeyle; melekler, yıldızlar, namaza duran ve küfre karşı Allah yolunda cihad için toplanan Müslümanlar, kastedilmiş olabilir. 2 Zecr: Azarlayarak bir şeyi defetmek, sevk etmek ve yasaklamak demektir. Bu ifâdeyle; bulutları sevk eden melekler, Müslümanları tehlikelerden koruyan mücahit orduları veya Müslümanları ve bu orduları sevk ve idare eden önderler, kastedilmiş olabilir.
1,2,3,4. Omuz omuza veren (Müslümanlara, 1 bunları) yönlendirip sevk eden (önder)lere2 ve Allah’ın Kitabını dilinden düşürmeyenlere yemin olsun ki, sizin ilâhınız gerçekten tektir.
1 Saffat: Dizilip saf olanlar, saf dizenler anlamına gelir. Saf ise, çeşitli şeyleri düz bir hat üzerinde sırayla dizmek veya dizilen sıra demektir. Bu ifâdeyle; melekler, yıldızlar, namaza duran ve küfre karşı Allah yolunda cihad için toplanan Müslümanlar, kastedilmiş olabilir. 2 Zecr: Azarlayarak bir şeyi defetmek, sevk etmek ve yasaklamak demektir. Bu ifâdeyle; bulutları sevk eden melekler, Müslümanları tehlikelerden koruyan mücahit orduları veya Müslümanları ve bu orduları sevk ve idare eden önderler, kastedilmiş olabilir.
1,2,3,4. Omuz omuza veren (Müslümanlara, 1 bunları) yönlendirip sevk eden (önder)lere2 ve Allah’ın Kitabını dilinden düşürmeyenlere yemin olsun ki, sizin ilâhınız gerçekten tektir.
1 Saffat: Dizilip saf olanlar, saf dizenler anlamına gelir. Saf ise, çeşitli şeyleri düz bir hat üzerinde sırayla dizmek veya dizilen sıra demektir. Bu ifâdeyle; melekler, yıldızlar, namaza duran ve küfre karşı Allah yolunda cihad için toplanan Müslümanlar, kastedilmiş olabilir. 2 Zecr: Azarlayarak bir şeyi defetmek, sevk etmek ve yasaklamak demektir. Bu ifâdeyle; bulutları sevk eden melekler, Müslümanları tehlikelerden koruyan mücahit orduları veya Müslümanları ve bu orduları sevk ve idare eden önderler, kastedilmiş olabilir.
1,2,3,4. Omuz omuza veren (Müslümanlara, 1 bunları) yönlendirip sevk eden (önder)lere2 ve Allah’ın Kitabını dilinden düşürmeyenlere yemin olsun ki, sizin ilâhınız gerçekten tektir.
1 Saffat: Dizilip saf olanlar, saf dizenler anlamına gelir. Saf ise, çeşitli şeyleri düz bir hat üzerinde sırayla dizmek veya dizilen sıra demektir. Bu ifâdeyle; melekler, yıldızlar, namaza duran ve küfre karşı Allah yolunda cihad için toplanan Müslümanlar, kastedilmiş olabilir. 2 Zecr: Azarlayarak bir şeyi defetmek, sevk etmek ve yasaklamak demektir. Bu ifâdeyle; bulutları sevk eden melekler, Müslümanları tehlikelerden koruyan mücahit orduları veya Müslümanları ve bu orduları sevk ve idare eden önderler, kastedilmiş olabilir.
(O aynı zamanda) hem göklerin, hem yerin, hem de ikisi arasında bulunan her şeyin Rabbi olduğu gibi doğuların1 da Rabbi’dir.
1 Burada doğu’nun çoğul kullanılması; güneşin her gün aynı yerden doğmadığı anlamına geldiği gibi, Allah’ın kitabının okundukça, gönüllere güneş gibi doğacağına da bir işaret olabilir.
Şüphesiz Biz, dünya göğünü yıldızların güzelliğiyle süsledik.
Ve onu her türlü azgın şeytanın1 şerrinden tamamen koruduk.
1 Buradaki şeytanı, iblis gibi şeytan şeklinde anlamak mümkünse de haktan uzak, tüm şeytanlıklara sahip şahıslar, olarak anlamak da mümkündür. Bu şahıs, hükmî şahsiyet de olabilir.
8,9. O (şeytanlar) yüce (melekler) topluluğunu dinleyemezler1 ve onlar, her yönden kovularak uzaklaştırılırlar. Bir de onlar için bitmeyen azap vardır.
1 Yani onlar melekleri dinleyemez, Peygamberler gibi vahiy alamazlar, miraca çıkamazlar.
8,9. O (şeytanlar) yüce (melekler) topluluğunu dinleyemezler1 ve onlar, her yönden kovularak uzaklaştırılırlar. Bir de onlar için bitmeyen azap vardır.
1 Yani onlar melekleri dinleyemez, Peygamberler gibi vahiy alamazlar, miraca çıkamazlar.
Ancak söz hırsızlığı yapan olursa, onu da parlak bir ateş izler. 1
1 Şihâb: Ateş alevi demektir. Parıltılarından dolayı yıldızlara ve süngüye de şihâb denilir. Özellikle gökyüzünde yıldız kayıyor gibi görünen parıltıya da “şihâb” denilmiştir. Yukarıdaki âyetler; semavî olarak vahyolunan Kur’an’a ve Hz. Muhammed (a.s)’a yapılabilecek şeytanlıkların ve Peygambere karşı rekabete kalkışıp din uydurmağa çalışan dinsizlerin uğrayacakları maddî ve manevî hezimet ve perişanlıklarını temsili olarak anlatmaktır. 8. âyette “İlahi haberlerin”, 7. âyette de “semanın” korunacağı ifâdelerinden aralarında bir teşbih düşünülebilir. Buna göre; İlahi mesaj olan Kur'an “sema” gibidir, “yıldızlar ve burçlar” gibi âyet ve surelerle süslenmiştir. Ve bu Kur’an her tür şeytan ve şeytanî fikirlerden korunmuştur. Bu şeytanlar ona normal bir şekilde bakamazlar ve ondan istifâde edemezler. Olsa olsa göz ucuyla bakar, yalan yanlış bilgilerle şeytanlık yapmak isterler. Bunları da şihâb gibi “nebiler, âlimler” yok eder veya âhirette cehennem onları yakar. Bk. (Hicr: 17-18)
(Ey Muhammed!) Kâfirlere: “Kendilerini (âhirette tekrar) yaratmamızın, yarattıklarımızın tamamını yaratmaktan daha mı zor?” olduğunu sor. Doğrusu Biz onları yapışkan bir çamurdan yarattık.
Fakat sen (buna) hayran kalırken, onlar alay ediyorlar.
Ve uyarıldıklarında da hiç düşünmüyorlar.
Bir mûcize gördüklerinde alay ediyorlar.
15,16,17. Ve onlar: “Bu, apaçık bir büyüden başka bir şey değildir. Yani biz ve ilk atalarımız öldükten, toprak ve kemik olduktan sonra gerçekten diriltilecek miyiz?” dediler.
15,16,17. Ve onlar: “Bu, apaçık bir büyüden başka bir şey değildir. Yani biz ve ilk atalarımız öldükten, toprak ve kemik olduktan sonra gerçekten diriltilecek miyiz?” dediler.
15,16,17. Ve onlar: “Bu, apaçık bir büyüden başka bir şey değildir. Yani biz ve ilk atalarımız öldükten, toprak ve kemik olduktan sonra gerçekten diriltilecek miyiz?” dediler.
(Sen de onlara): “Evet hem de rezil bir durumda.” de.
O (dirilme,) korkunç bir çığlıktan ibarettir ve o anda, onlar baka kalırlar.
Ve: “Yazıklar olsun bize! Bu, hesap günüdür.” derler.
(O gün onlara): “İşte bu, sizin yalanlayıp durduğunuz (Müslüman’ı kâfirden) ayırt etme günüdür.” (denilir.)
22,23. (Ve Allah): “Toplayın şu zâlimleri, aynı yoldaki kafadarlarını1 ve Allah’tan başka taptıklarını! Onları hemen cehennemin yoluna sürün!”
1 Eşleriyle yani; puta tapanı puta tapanla, yıldıza tapanı yıldıza tapanla, zalimi zalimle, efendisini tabisiyle yahut şeytanları ve şeytanlaşanları şeytanlarıyla…
22,23. (Ve Allah): “Toplayın şu zâlimleri, aynı yoldaki kafadarlarını1 ve Allah’tan başka taptıklarını! Onları hemen cehennemin yoluna sürün!”
1 Eşleriyle yani; puta tapanı puta tapanla, yıldıza tapanı yıldıza tapanla, zalimi zalimle, efendisini tabisiyle yahut şeytanları ve şeytanlaşanları şeytanlarıyla…
“Ve hesaba çekilmeleri için onları orada bekletin!” buyurur.
(Bir de onlara): “Size ne oldu da birbirinizle (dünyadaki gibi) yardımlaşmıyorsunuz?” (denilir.)
26,27,28. O gün (aralarında yardımlaşmaları bir yana) onlar, zilletle boyun eğecekler ve dönüp birbirlerini sorumlu tutarak (ötekilere): “Gerçekten siz (dünyada) bize hep haktan yana gibi görünürdünüz.”1 diyecekler.
1 Arapçada “sağdan gelmek” mecâzen; “sûret-i haktan görünmek, faydalı tavsiyede bulunmak ve bâtılı hak gibi göstermek için süslemek” anlamlarında kullanıldığından yukarıdaki tercüme daha uygun görülmüştür. Yani onlar birbirlerine girecekler. Dünyada doğruymuş gibi söyledikleri yalanları birbirlerinin yüzlerine vuracaklar.
26,27,28. O gün (aralarında yardımlaşmaları bir yana) onlar, zilletle boyun eğecekler ve dönüp birbirlerini sorumlu tutarak (ötekilere): “Gerçekten siz (dünyada) bize hep haktan yana gibi görünürdünüz.”1 diyecekler.
1 Arapçada “sağdan gelmek” mecâzen; “sûret-i haktan görünmek, faydalı tavsiyede bulunmak ve bâtılı hak gibi göstermek için süslemek” anlamlarında kullanıldığından yukarıdaki tercüme daha uygun görülmüştür. Yani onlar birbirlerine girecekler. Dünyada doğruymuş gibi söyledikleri yalanları birbirlerinin yüzlerine vuracaklar.
26,27,28. O gün (aralarında yardımlaşmaları bir yana) onlar, zilletle boyun eğecekler ve dönüp birbirlerini sorumlu tutarak (ötekilere): “Gerçekten siz (dünyada) bize hep haktan yana gibi görünürdünüz.”1 diyecekler.
1 Arapçada “sağdan gelmek” mecâzen; “sûret-i haktan görünmek, faydalı tavsiyede bulunmak ve bâtılı hak gibi göstermek için süslemek” anlamlarında kullanıldığından yukarıdaki tercüme daha uygun görülmüştür. Yani onlar birbirlerine girecekler. Dünyada doğruymuş gibi söyledikleri yalanları birbirlerinin yüzlerine vuracaklar.
29,30,31,32. (Diğerleri de:) “Hayır! (Aslında) siz zâten Müslüman bile değildiniz. (Sonra) bizim sizin üzerinizde hâkimiyet kurma gücümüz de yoktu. Hatta siz, azgın bir toplum idiniz. Sonunda (hepimiz) Rabbimizin azabını hak ettik ve bu azabı mutlaka tadacağız. Biz, sizi azdırdık, çünkü biz de azgın kimselerdik.” derler. 1
1 Genelde insanları suret-i haktan görünerek kandıranlar suçlanır ve kınanır. Bunlara aldananlara da zavallılar gözüyle bakılır. Esasen ana suçlular, bunlara aldanan, üç kuruşluk dünya menfaati veya ahirette kavuşacaklarını umdukları şefaat ve torpiller uğruna yardakçılık yaparak bunlara fırsat verenlerdir. Yukarıdaki ayetler bunların ahirette ne hale geleceklerini veciz bir şekilde açıklamaktadır.
29,30,31,32. (Diğerleri de:) “Hayır! (Aslında) siz zâten Müslüman bile değildiniz. (Sonra) bizim sizin üzerinizde hâkimiyet kurma gücümüz de yoktu. Hatta siz, azgın bir toplum idiniz. Sonunda (hepimiz) Rabbimizin azabını hak ettik ve bu azabı mutlaka tadacağız. Biz, sizi azdırdık, çünkü biz de azgın kimselerdik.” derler. 1
1 Genelde insanları suret-i haktan görünerek kandıranlar suçlanır ve kınanır. Bunlara aldananlara da zavallılar gözüyle bakılır. Esasen ana suçlular, bunlara aldanan, üç kuruşluk dünya menfaati veya ahirette kavuşacaklarını umdukları şefaat ve torpiller uğruna yardakçılık yaparak bunlara fırsat verenlerdir. Yukarıdaki ayetler bunların ahirette ne hale geleceklerini veciz bir şekilde açıklamaktadır.
29,30,31,32. (Diğerleri de:) “Hayır! (Aslında) siz zâten Müslüman bile değildiniz. (Sonra) bizim sizin üzerinizde hâkimiyet kurma gücümüz de yoktu. Hatta siz, azgın bir toplum idiniz. Sonunda (hepimiz) Rabbimizin azabını hak ettik ve bu azabı mutlaka tadacağız. Biz, sizi azdırdık, çünkü biz de azgın kimselerdik.” derler. 1
1 Genelde insanları suret-i haktan görünerek kandıranlar suçlanır ve kınanır. Bunlara aldananlara da zavallılar gözüyle bakılır. Esasen ana suçlular, bunlara aldanan, üç kuruşluk dünya menfaati veya ahirette kavuşacaklarını umdukları şefaat ve torpiller uğruna yardakçılık yaparak bunlara fırsat verenlerdir. Yukarıdaki ayetler bunların ahirette ne hale geleceklerini veciz bir şekilde açıklamaktadır.
29,30,31,32. (Diğerleri de:) “Hayır! (Aslında) siz zâten Müslüman bile değildiniz. (Sonra) bizim sizin üzerinizde hâkimiyet kurma gücümüz de yoktu. Hatta siz, azgın bir toplum idiniz. Sonunda (hepimiz) Rabbimizin azabını hak ettik ve bu azabı mutlaka tadacağız. Biz, sizi azdırdık, çünkü biz de azgın kimselerdik.” derler. 1
1 Genelde insanları suret-i haktan görünerek kandıranlar suçlanır ve kınanır. Bunlara aldananlara da zavallılar gözüyle bakılır. Esasen ana suçlular, bunlara aldanan, üç kuruşluk dünya menfaati veya ahirette kavuşacaklarını umdukları şefaat ve torpiller uğruna yardakçılık yaparak bunlara fırsat verenlerdir. Yukarıdaki ayetler bunların ahirette ne hale geleceklerini veciz bir şekilde açıklamaktadır.
Şüphesiz o gün onlar, azapta ortaktırlar.
İşte Biz, günâhkârlara böyle yaparız.
Çünkü onlara: “Allah’tan başka ilâh yoktur.” denildiği zaman, hep büyüklük taslarlardı.
Ve: “Biz cinlenmiş bir şair için ilâhlarımızı terk mi edeceğiz?” derlerdi.
Tam tersine o (Muhammed) hakkı getiren ve önceki Peygamberleri doğrulayan, (bir Peygamber)’dir.
(Ey kâfirler!) Siz ise (âhirette) acıklı azabı tadıcılarsınız.
Ama sadece yaptıklarınızla cezâlandırılacaksınız.
Ancak Allah’ın seçilmiş1 kulları (bu azabın) dışındadır.2
1 Muhlas: Sırf Allah’a itaat için seçilmiş, lekesiz anlamına gelir. Bu kelime bazı kıraatlerde muhlis diye de okunur. Muhlis ise; dini yalnız Allah’a has kılan, ihlâslı demektir.2 Aynı âyet için Bk. (Saffat: 74, 128, 160)
41,42,43,44. İşte onlara (âhirette) bilinen bir rızık ve meyveler vardır ve onlar nîmetlerle donatılmış cennetlerde karşılıklı tahtlar üzerinde, ikram görürler.
41,42,43,44. İşte onlara (âhirette) bilinen bir rızık ve meyveler vardır ve onlar nîmetlerle donatılmış cennetlerde karşılıklı tahtlar üzerinde, ikram görürler.
41,42,43,44. İşte onlara (âhirette) bilinen bir rızık ve meyveler vardır ve onlar nîmetlerle donatılmış cennetlerde karşılıklı tahtlar üzerinde, ikram görürler.
41,42,43,44. İşte onlara (âhirette) bilinen bir rızık ve meyveler vardır ve onlar nîmetlerle donatılmış cennetlerde karşılıklı tahtlar üzerinde, ikram görürler.
45,46,47. (Cennette onlara) berrak, içenlere lezzet veren, zararsız ve sarhoş etmeyen cennet içecekleriyle (dolu) kâseler,1 sunulur.
1 (كَاْسٌ) içi dolu camdan yapılmış kadeh, kâse demektir. Kadeh kelimesi Türkçede genellikle sarhoş edici içecekler için kullanıldığından yukarıda kâse kelimesi tercih edilmiştir.
45,46,47. (Cennette onlara) berrak, içenlere lezzet veren, zararsız ve sarhoş etmeyen cennet içecekleriyle (dolu) kâseler,1 sunulur.
1 (كَاْسٌ) içi dolu camdan yapılmış kadeh, kâse demektir. Kadeh kelimesi Türkçede genellikle sarhoş edici içecekler için kullanıldığından yukarıda kâse kelimesi tercih edilmiştir.
45,46,47. (Cennette onlara) berrak, içenlere lezzet veren, zararsız ve sarhoş etmeyen cennet içecekleriyle (dolu) kâseler,1 sunulur.
1 (كَاْسٌ) içi dolu camdan yapılmış kadeh, kâse demektir. Kadeh kelimesi Türkçede genellikle sarhoş edici içecekler için kullanıldığından yukarıda kâse kelimesi tercih edilmiştir.
48,49. Ve yanlarında da güzel gözleri eşlerinden başkasını görmeyen, 1kusursuz2 (hale getirilmiş) eşleri olacaktır. 3
1 Bakışlarını ve gamzelerini sadece eşlerine hasretmiş, gözleri onlardan başkasını görmeyen, başkasına bakmayan sadık eşler.2 (بَيْضٌ مَكْنُونٌ) ifâdesi, “deve kuşunun yumurtalarını korumak için kuma gizlemesi” demektir. Bu ifâdeden anlaşıldığına göre Müslüman kadınlar ölüp toprağa gömüldükten sonra, tıpkı topraktan kusursuz ve çok güzel bir şekilde çıkan deve kuşu yumurtası gibi âhirette kusursuz tertemiz ve çok güzel bir şekilde cennette eşlerinin yanında olacaklardır. Bu mecâzî bir ifâde olduğu için yukarıdaki tercüme tercih edilmiştir.3 Bu eşler; Allah’ın cennette ikram edeceği başka eşler olabilirse de kusursuz bir halde yeniden yaratılmış, dünyadaki eşleri olması daha kuvvetlidir. Konuyla ilgili olarak Bk. (Vakıa: 35-37)
48,49. Ve yanlarında da güzel gözleri eşlerinden başkasını görmeyen, 1kusursuz2 (hale getirilmiş) eşleri olacaktır. 3
1 Bakışlarını ve gamzelerini sadece eşlerine hasretmiş, gözleri onlardan başkasını görmeyen, başkasına bakmayan sadık eşler.2 (بَيْضٌ مَكْنُونٌ) ifâdesi, “deve kuşunun yumurtalarını korumak için kuma gizlemesi” demektir. Bu ifâdeden anlaşıldığına göre Müslüman kadınlar ölüp toprağa gömüldükten sonra, tıpkı topraktan kusursuz ve çok güzel bir şekilde çıkan deve kuşu yumurtası gibi âhirette kusursuz tertemiz ve çok güzel bir şekilde cennette eşlerinin yanında olacaklardır. Bu mecâzî bir ifâde olduğu için yukarıdaki tercüme tercih edilmiştir.3 Bu eşler; Allah’ın cennette ikram edeceği başka eşler olabilirse de kusursuz bir halde yeniden yaratılmış, dünyadaki eşleri olması daha kuvvetlidir. Konuyla ilgili olarak Bk. (Vakıa: 35-37)
(Cennettekiler) o zaman, birbirlerine dönerek (dünyadaki hallerini) soracaklar.
İçlerinden birisi: “Benim (dünyada) bir arkadaşım vardı.” diyecek.
52,53. (Ve devamla, o bana): “Sen gerçekten, bizim ölünce, toprak ve kemikler haline geldikten sonra, sorguya çekileceğimize inananlardan mısın?” derdi.
52,53. (Ve devamla, o bana): “Sen gerçekten, bizim ölünce, toprak ve kemikler haline geldikten sonra, sorguya çekileceğimize inananlardan mısın?” derdi.
(Konuşan, 1görevli meleklere): “Siz (onun şimdi) ne durumda olduğunu biliyor musunuz?” diye soracak.
1 Bu cümlenin öznesi Allah, melekler ve konuşan mü’min kişi olabilir. Fakat özne değişse de anlam değişmemektedir. Bu âyet “(Allah/melekler): ‘Siz (onun şimdi) ne durumda olduğunu biliyor musunuz?’ diye soracak.” şeklinde de tercüme edilebilir.
55,56. Sonra bakıp onu cehennem ateşinin tam ortasında görünce, ona: “Allah’a yemin ederim ki sen, neredeyse beni de helâk edecektin.” diyecek.
55,56. Sonra bakıp onu cehennem ateşinin tam ortasında görünce, ona: “Allah’a yemin ederim ki sen, neredeyse beni de helâk edecektin.” diyecek.
(Ve devamla): “Eğer Rabbimin nîmeti olmasaydı, kesinlikle ben de (cehenneme) gireceklerden olacaktım.”
58,59. “Şimdi (burada, ebedî kalacaklar biz miyiz?) Artık biz, ilk ölümümüzden başka bir daha ölmeyeceğiz ve asla azaba uğratılmayacağız.”
58,59. “Şimdi (burada, ebedî kalacaklar biz miyiz?) Artık biz, ilk ölümümüzden başka bir daha ölmeyeceğiz ve asla azaba uğratılmayacağız.”
“Şüphesiz, en büyük başarının ta kendisi işte budur.” diyecek.
Bütün çalışanlar, işte böyle bir başarı için çalışsınlar.
62,63. Şimdi, (cennetliklere) ilk ikram1 olarak verdiğimiz bu nîmetler mi daha hayırlı, yoksa zâlimlere cezâ olarak verdiğimiz zakkum ağacı2 mı?
1 Nüzül: Misafire gelir gelmez sunulan ilk ikram demektir. Bu ifade Cennete henüz yeni girenlere yapılan ilk ikram kabilinden olduğuna göre onlara onun ilerisinde zihinlerin anlamaktan âciz kalacağı nice nimetler ikram edilecektir.2 Zakkum: Tihâme bölgesinde yetişen küçük yapraklı acı ve kötü kokulu bir ağacın ismidir. Âhirette meyvesi cehennemliklere ilk ikram olarak sunulacak olan zakkumun nasıl bir şey olduğu, 64 ve 65. ayetlerde açıklanmaktadır.
62,63. Şimdi, (cennetliklere) ilk ikram1 olarak verdiğimiz bu nîmetler mi daha hayırlı, yoksa zâlimlere cezâ olarak verdiğimiz zakkum ağacı2 mı?
1 Nüzül: Misafire gelir gelmez sunulan ilk ikram demektir. Bu ifade Cennete henüz yeni girenlere yapılan ilk ikram kabilinden olduğuna göre onlara onun ilerisinde zihinlerin anlamaktan âciz kalacağı nice nimetler ikram edilecektir.2 Zakkum: Tihâme bölgesinde yetişen küçük yapraklı acı ve kötü kokulu bir ağacın ismidir. Âhirette meyvesi cehennemliklere ilk ikram olarak sunulacak olan zakkumun nasıl bir şey olduğu, 64 ve 65. ayetlerde açıklanmaktadır.
64,65. Şüphesiz o (zakkum,) cehennemin dibinde biten, tomurcukları, şeytanların başları gibi1 olan bir ağaçtır.
1 “Sanki şeytanların başları gibi” ifâdesinde istiâre vardır. Bu istiâre: a- Son derece çirkin ve iğrenç, b- Çirkin suratlı korkunç yılan, c- Şeytan başı denilen çirkin görünümlü bir otun meyvesi anlamlarına gelebilir.
64,65. Şüphesiz o (zakkum,) cehennemin dibinde biten, tomurcukları, şeytanların başları gibi1 olan bir ağaçtır.
1 “Sanki şeytanların başları gibi” ifâdesinde istiâre vardır. Bu istiâre: a- Son derece çirkin ve iğrenç, b- Çirkin suratlı korkunç yılan, c- Şeytan başı denilen çirkin görünümlü bir otun meyvesi anlamlarına gelebilir.
O (kâfirler) ondan mutlaka yiyecekler ve karınlarını da onunla dolduracaklardır.
Sonra bunun üzerine onlara, kaynar su karıştırılmış bir içki, vardır.
Sonra onların dönüp dolaşıp gidecekleri yer, yine cehennemdir.
69,7. Çünkü onlar, babalarını sapkın kimseler olarak buldukları gibi kendileri de onların yolundan gitmeye can atıyorlar.
69,7. Çünkü onlar, babalarını sapkın kimseler olarak buldukları gibi kendileri de onların yolundan gitmeye can atıyorlar.
71,72. Yemin olsun, onlardan önceki nesillerin pek çoğu sapıtmış, Biz de onlara hep uyarıcılar göndermiştik.
71,72. Yemin olsun, onlardan önceki nesillerin pek çoğu sapıtmış, Biz de onlara hep uyarıcılar göndermiştik.
Uyarıldıkları (halde uymayanların) sonunun ne olduğuna bir bak!
Ancak Allah’ın seçilmiş kulları (bu azabın) dışındadır. 1
1 Aynı âyet için Bk. (Saffat: 40, 128, 160)
Yemin olsun Nûh, Bize duâ edince, Biz (onun duâsını) ne de güzel kabul ettik.
Onu ve ailesini, o büyük felâketten kurtardık.
Ve (dünyada) sadece onun soyunu, kalıcı kıldık.1
1 Bazı rivayetlerde Hz. Nuh’un üç oğlu: “Sam, Ham, Yasef ve bunların eşlerinden başka gemide bulunanların hepsi zürriyet bırakmayarak vefat etti” denilmişse de bu görüş, “(Allah tarafından Nûh’a): “Ey Nûh! Sana ve seninle birlikte olan ümmetler üzerine Bizden (verilecek) bir güven ve bereketlerle (gemiden) in…” (Hud: 48) ayetine uygun düşmemektedir. Bu iki ayetten, tûfândan sonraki insanların, sadece Hz. Nûh’un üç oğlunun soyundan ibaret olmadığı, anlaşılmaktadır. Hz. Nûh’un yanında bulunan diğer Mü’minlerin soyları da Allah’tan gelen berekete, ulaşmışlardır. Zîrâ onlar da Hz. Nûh’un ehline dâhildir. Bu konu ile ilgili olan tarihi rivâyetler, mutlak bir hakikat değil, sadece rivâyettir. Âlûsî de: “bu gark umumî olmayabilir. Nuh (a.s.) kâfirler aleyhinde dua etmiştir. Fakat Hz. Nuh (a.s.) ehl-i Arzın hepsine peygamber olarak gönderilmemiştir. Çünkü peygamberliğin umumî olması ilk ve son defa Hz. Muhammed (s.a.v.)’e aittir. Ama bu duayı genel manada görüp de, gark hadisesinin genel olması da câizdir.” demiştir. (Elmalılı)
78,79. Sonra gelen (nesil)ler arasında ona, “tüm âlemlerde Nûh’a selâm olsun!” diye (şerefli bir övgü) bıraktık.
78,79. Sonra gelen (nesil)ler arasında ona, “tüm âlemlerde Nûh’a selâm olsun!” diye (şerefli bir övgü) bıraktık.
Gerçekten Biz iyilik yapanları işte böyle ödüllendiririz.
Şüphesiz o, Bizim gerçekten inanan kullarımızdandı. 1
1 Aynı âyet için Bk. (Saffat: 111, 132)
Sonra diğerlerini suda boğarak helâk ettik.
83,84. Doğrusu İbrahim de onun izinden giden, 1 Rabbine tam teslim olmuş bir kalp getiren2 (Peygamber)lerdendi.
1 Şia: Bir kimsenin arkasında, izinde giden taraftarları demektir. Tüm Peygamberler gibi İbrahim (a.s) da Allah yolunda müşriklere karşı koyma hususunda, Hz. Nûh’un izince gitmiş bir Peygamberdir.2 Selîm Kalp: Tertemiz, tüm lekelerden kurtulmuş, Allah sevgisinde hâlis, tamamen ona teslim olmuş kalp demektir.
83,84. Doğrusu İbrahim de onun izinden giden, 1 Rabbine tam teslim olmuş bir kalp getiren2 (Peygamber)lerdendi.
1 Şia: Bir kimsenin arkasında, izinde giden taraftarları demektir. Tüm Peygamberler gibi İbrahim (a.s) da Allah yolunda müşriklere karşı koyma hususunda, Hz. Nûh’un izince gitmiş bir Peygamberdir.2 Selîm Kalp: Tertemiz, tüm lekelerden kurtulmuş, Allah sevgisinde hâlis, tamamen ona teslim olmuş kalp demektir.
85,86,87. Bir zamanlar o, babasına ve toplumuna: “Sizler nelere? (yoksa) birtakım uydurma ilâhlara mı tapıyorsunuz? Allah’tan başka ilâhlara irade (gücü) mü veriyorsunuz? Siz âlemlerin Rabbi’ni ne zannediyorsunuz?” demişti.
85,86,87. Bir zamanlar o, babasına ve toplumuna: “Sizler nelere? (yoksa) birtakım uydurma ilâhlara mı tapıyorsunuz? Allah’tan başka ilâhlara irade (gücü) mü veriyorsunuz? Siz âlemlerin Rabbi’ni ne zannediyorsunuz?” demişti.
85,86,87. Bir zamanlar o, babasına ve toplumuna: “Sizler nelere? (yoksa) birtakım uydurma ilâhlara mı tapıyorsunuz? Allah’tan başka ilâhlara irade (gücü) mü veriyorsunuz? Siz âlemlerin Rabbi’ni ne zannediyorsunuz?” demişti.
88,89,90. Sonra (onların bu halini) derin derin düşünüp: 1“(Ben sizin bu halinizden) rahatsız oldum.” Deyince2 (toplumu) ona derhâl sırt dönerek, terk etti.
1 “Gözünü yıldızlara dikmek” demek bir şeyi derinlemesine düşünmekten mecâzdır. Zâten insan derin derin düşünürken genellikle başını yukarı kaldırır. (İbnü Kesir)2 Bu iki âyet En’am: 76-78. âyetlerle beraber düşünülürse daha iyi anlaşılır. Ayrıca bu âyetler, Hz. İbrahim’in yıldıza, aya ve güneşe önce, “bu benim rabbim” demediğinin, hikâye edilen törene katılmamak için de yalan söylemediğinin delilidir. Bk: (En’am: 76-78)
88,89,90. Sonra (onların bu halini) derin derin düşünüp: 1“(Ben sizin bu halinizden) rahatsız oldum.” Deyince2 (toplumu) ona derhâl sırt dönerek, terk etti.
1 “Gözünü yıldızlara dikmek” demek bir şeyi derinlemesine düşünmekten mecâzdır. Zâten insan derin derin düşünürken genellikle başını yukarı kaldırır. (İbnü Kesir)2 Bu iki âyet En’am: 76-78. âyetlerle beraber düşünülürse daha iyi anlaşılır. Ayrıca bu âyetler, Hz. İbrahim’in yıldıza, aya ve güneşe önce, “bu benim rabbim” demediğinin, hikâye edilen törene katılmamak için de yalan söylemediğinin delilidir. Bk: (En’am: 76-78)
88,89,90. Sonra (onların bu halini) derin derin düşünüp: 1“(Ben sizin bu halinizden) rahatsız oldum.” Deyince2 (toplumu) ona derhâl sırt dönerek, terk etti.
1 “Gözünü yıldızlara dikmek” demek bir şeyi derinlemesine düşünmekten mecâzdır. Zâten insan derin derin düşünürken genellikle başını yukarı kaldırır. (İbnü Kesir)2 Bu iki âyet En’am: 76-78. âyetlerle beraber düşünülürse daha iyi anlaşılır. Ayrıca bu âyetler, Hz. İbrahim’in yıldıza, aya ve güneşe önce, “bu benim rabbim” demediğinin, hikâye edilen törene katılmamak için de yalan söylemediğinin delilidir. Bk: (En’am: 76-78)
91,92. Bunun üzerine (o,) onların ilâhlarının yanına gizlice varıp: “(Şu önünüzdekileri) yemiyor musunuz?1 Neyiniz var? (Niye) konuşmuyorsunuz?” dedi.
1 Bu ifâdeden; o kâfirlerin, putlarının önüne kurban veya çelenk gibi şeyler koydukları anlaşılmaktadır. Ayrıca Hz. İbrahim’in bu sözleri, o putların bir şey yemediklerini bilmediği anlamına gelmez. Burada ince bir alay vardır.
91,92. Bunun üzerine (o,) onların ilâhlarının yanına gizlice varıp: “(Şu önünüzdekileri) yemiyor musunuz?1 Neyiniz var? (Niye) konuşmuyorsunuz?” dedi.
1 Bu ifâdeden; o kâfirlerin, putlarının önüne kurban veya çelenk gibi şeyler koydukları anlaşılmaktadır. Ayrıca Hz. İbrahim’in bu sözleri, o putların bir şey yemediklerini bilmediği anlamına gelmez. Burada ince bir alay vardır.
(İbrahim) hemen üzerlerine yürüyüp bütün gücüyle vurarak (putları kırdı.)1
1 Geniş bilgi için. Bk. (Enbiyâ: 52-58)
94,95,96. Çok geçmeden (halkı,) ona koşarak gelince (İbrahim onlara): “Sizi de sizin yaptıklarınızı da yaratan Allah olduğu halde siz, ellerinizle yaptığınız bu şeylere mi tapıyorsunuz?” dedi.
94,95,96. Çok geçmeden (halkı,) ona koşarak gelince (İbrahim onlara): “Sizi de sizin yaptıklarınızı da yaratan Allah olduğu halde siz, ellerinizle yaptığınız bu şeylere mi tapıyorsunuz?” dedi.
94,95,96. Çok geçmeden (halkı,) ona koşarak gelince (İbrahim onlara): “Sizi de sizin yaptıklarınızı da yaratan Allah olduğu halde siz, ellerinizle yaptığınız bu şeylere mi tapıyorsunuz?” dedi.
97,98. (Kâfirler): “Onun için bir bina yapın ve onu derhâl ateşin içine atın.” diyerek ona bir tuzak hazırlamak istediler. Ama Biz de sonunda onları rezil ettik.
97,98. (Kâfirler): “Onun için bir bina yapın ve onu derhâl ateşin içine atın.” diyerek ona bir tuzak hazırlamak istediler. Ama Biz de sonunda onları rezil ettik.
99, 100. İbrahim: “Doğrusu ben, Rabbim uğrunda (sizi bırakıp) gidiyorum. O beni en doğru yola ulaştırır. Ey Rabbim! Beni iyi kimselerle karşılaştır.” 1 dedi.
1 100. âyet, “Ey Rabbim! Bana iyilerden olacak (bir çocuk) ver, dedi.” şeklinde de anlaşılabilir.
99, 100. İbrahim: “Doğrusu ben, Rabbim uğrunda (sizi bırakıp) gidiyorum. O beni en doğru yola ulaştırır. Ey Rabbim! Beni iyi kimselerle karşılaştır.” 1 dedi.
1 100. âyet, “Ey Rabbim! Bana iyilerden olacak (bir çocuk) ver, dedi.” şeklinde de anlaşılabilir.
Biz de onu yumuşak huylu bir çocuk (olan İsmail ile) müjdeledik.
(İsmail) onu anlayabilecek çağa1 ulaşıp da (İbrahim ona): “Ey oğlum! Gerçekten rüyamda ben seni kurban ettiğimi görüyorum. Bir düşün, buna ne dersin?” deyince, (İsmail) de: “Ey Babacığım! Sana emredileni yap. İnşaallah beni sabredenlerden bulacaksın.” dedi.
1 Âyetin bu bölümü “(oğlu), yanında koşacak çağa gelince…” diye de tercüme edilebilir.
Sonunda ikisi de aynı kanaate varınca1 (babası, kurban etmek için) onu yere yatırdı.
1 Yani Hz. İbrahim’le, Hz. İsmail bu rüya ile Allah’ın Hz. İbrahim’den oğlunu kurban etmesini istediği kanaatine vardılar. Yoksa Allah, Hz. İbrahim’den açıkça oğlunu kurban etmesini istememiştir.
104,105. Biz, ona: “Ey İbrahim! Gerçekten sen, rüyayı doğru anladın (ve uyguladın.) Şüphesiz Biz iyilik yapanları, böyle ödüllendiririz.” diye seslendik.
104,105. Biz, ona: “Ey İbrahim! Gerçekten sen, rüyayı doğru anladın (ve uyguladın.) Şüphesiz Biz iyilik yapanları, böyle ödüllendiririz.” diye seslendik.
Doğrusu bu, onun için çok açık bir imtihandı.
Ve ona büyük bir kurbanlığı da fidye olarak1 verdik.
1 Yani; “İbrahim’e oğlunun yerine kesilmek üzere bir kurbanlık verdik.” Zîrâ İbrahim (a.s) bir oğlu olursa Allah yolunda kurban edeceğini adamıştı. Adak yerine gelmeyince, bu fidye onun yerine getirilmesi için Allah tarafından gönderilmiş ve böylece adak da yerine getirilmiştir. Bu âyete dayanarak Ebû Hanife: “Çocuğunu kurban etmeyi adayana bir koyun kesmek vacip olur.” kanaatine varmıştır.
108,109. Sonra gelen (nesil)ler arasında ona, “İbrahim’e selâm olsun!” diye (şerefli bir övgü) bıraktık.
108,109. Sonra gelen (nesil)ler arasında ona, “İbrahim’e selâm olsun!” diye (şerefli bir övgü) bıraktık.
Gerçekten Biz, iyilik yapanları işte böyle ödüllendiririz.
Şüphesiz o Bizim gerçekten inanan kullarımızdandı.1
1 Aynı âyet için Bk. (Saffat: 81, 132)
(Bir de) ona, inandığını yaşayan kimselerden olan İshak’ı Peygamber olarak, müjdeledik.
O (İsmail’e) de İshak’a da bereketler verdik.1 İkisinin soyundan, iyi işler yapan da var, açıkça kendisine zulmeden2 de vardır.
1 Bu âyeti, “O (İsmail’i) de İshak’ı da mübârek kıldık...” şeklinde anlamak da mümkündür. Böyle anlaşıldığında, Yahûdîlerin sadece İshak (a.s)’ın mübârek olduğu iddiâları da çürütülmüş olmaktadır.2 Bir Peygamber soyundan nasıl zâlim çıkıyor dememeli. Çünkü ataların iyi olması çocuklarının da iyi olmasını gerektirmez. Onun için Nûh’un soyundan putperestler, İbrahim’in soyundan zâlimler çıkmıştır ve çıkmaya da devam edecektir.
Yemin olsun Biz Mûsa ve Hârûn’a da lütufta bulunduk.
Onları ve toplumlarını o büyük (kölelik) sıkıntısından kurtardık.
Onlara yardım ettik de sonunda üstün gelen, onlar oldu.
117,118. Ve o ikisine bilinen kitabı (Tevrat’ı) vererek onlara hak yolu gösterdik.1
1 Bu iki âyet, “Ve o ikisine apaçık anlaşılan kitabı (Tevrât’ı) vererek onlara hak yolu gösterdik.” şeklinde de tercüme edilebilir.
117,118. Ve o ikisine bilinen kitabı (Tevrat’ı) vererek onlara hak yolu gösterdik.1
1 Bu iki âyet, “Ve o ikisine apaçık anlaşılan kitabı (Tevrât’ı) vererek onlara hak yolu gösterdik.” şeklinde de tercüme edilebilir.
119, 120. Sonra gelen (nesil)ler arasında o ikisine, “Mûsa ve Hârûn’a selâm olsun!” diye (şerefli bir övgü) bıraktık.
119, 120. Sonra gelen (nesil)ler arasında o ikisine, “Mûsa ve Hârûn’a selâm olsun!” diye (şerefli bir övgü) bıraktık.
Gerçekten Biz, iyilik yapanları işte böyle ödüllendiririz.1
1 Aynı âyet için Bk. (Saffat: 131, Mürselat: 44)
Şüphesiz o ikisi, Bizim gerçekten inanan kullarımızdandı.
Gerçekten İlyas1 da (Allah’ın gönderdiği) Peygamberlerdendi.
1 İlyâs: Kur’ân-ı Kerîm’de adı geçen peygamberlerden biridir. Kur’ân-ı Kerîm’de İlyâs (a.s.) hakkında Saffât suresi 123-128. ayetler arasındaki bilgi dışında başka bilgi bulunmazken tarih, tefsir ve kısas-ı enbiyâ kitaplarında çeşitli rivayetler yer almaktadır. Bu rivayetlerin de çoğunluğu israiliyat veya dayanaksız rivayetlerdir. İlyâs (a.s.)’ın halen hayatta olduğuna dair Kur’ân-ı Kerîm ve hadislerde bilgi yoksa da bu konuda yine isrâiliyat türünden çeşitli rivayetler vardır. Kâ‘b’ul-Ahbâr’dan nakledilen bir rivayete göre: “dört peygamber halen sağdır. Bunlardan İlyâs ve Hızır yerde, İdrîs ve Îsâ göktedir. İlyâs karalarda, Hızır ise denizlerde Muhammed ümmetinden darda kalanların imdadına yetişmekle mükelleftir.” Ancak İbnü’l-Cevzî, Hızır ve İlyâs’ın hayatta olduğunu ileri süren bütün rivayetlerin uydurma olduğunu belirtmiştir. Zira Allahu Teâlâ: “(Ey Muhammed!) Biz, senden önce hiç bir insana, ölümsüz bir hayat vermedik. (Sanki) sen öleceksin de onlar sonsuza kadar mı yaşayacaklar?” (Enbiya: 34) buyurmaktadır. Hz. Peygamber de: “o anda hayatta olanlardan 100 yıl sonra kimsenin kalmayacağını” ifade etmiştir. (Buhârî, Ebû Dâvûd, Tirmizî) Buna göre Hızır da İlyâs da ölmüştür ve yaşamamaktadır. Kur’ân-ı Kerîm’de ve sahih hadislerde Hızır ile İlyâs arasındaki yakınlıkla ilgili hiç bir işaret yoktur. Bazılarının rivayet ettikleri ve halk arasında yaygın olan; bu ikisinin “zaman zaman buluştuğu ve bazı ortak işler yaptığı” şeklindeki rivayetler tamamen uydurma ve batıl bir inançtır.
(O da) kendi toplumuna: “(Allah’tan) hakkıyla sakınmayacak mısınız?” dedi.
125,126. Ve devamla: “Siz yaratıcıların en güzeli, sizin ve sizden öncekilerin de Rabbi olan Allah’ı bırakıp da Ba’l (isimli puta)1 mı tapıyorsunuz?” dedi.
1 Ba’l: Bir put veya kral ismidir. Bu putun, yirmi arşın boyunda, altından ve dört yüzlü olduğu söyleniyor. Başta Ken‘ânîler olmak üzere eski yakındoğu topluluklarının çoğunda Tanrı’ya bu ad verilirdi. Sâmî dillerde ortak olarak “sahip, efendi” manasına gelen bu kelime, Arapça’da “üstünlük” ifade eder. İsrâil oğulları Yeşû’un ölümünden sonra Ba‘l’e tapınmaya başladılar. Yahudi tarihi boyunca Allah’a kulluktan uzaklaşıp mahallî ilâhlara tapınma sık sık tekrarlandı. Ba‘l onlara göre yüce yaratıcının “rab” vasfını ifade ediyordu. Beşerin somut varlıklara olan tapınma temayülü yüzünden bazı insanlar Allah’ın ba‘l vasfının tecellîsiyle ilgili olan yaratma, verimli kılma, kemale erdirme gibi sıfatları üzerinde fazlaca durarak O’nu; rüzgâr, yağmur ve bereket veren “tabiat tanrısı” şeklinde tasavvur ettiler ve sonra da boğa ile temsil ederek putlaştırdılar. Hâlâ Şam civarında Ba’lebek adında bir kasaba da vardır.
125,126. Ve devamla: “Siz yaratıcıların en güzeli, sizin ve sizden öncekilerin de Rabbi olan Allah’ı bırakıp da Ba’l (isimli puta)1 mı tapıyorsunuz?” dedi.
1 Ba’l: Bir put veya kral ismidir. Bu putun, yirmi arşın boyunda, altından ve dört yüzlü olduğu söyleniyor. Başta Ken‘ânîler olmak üzere eski yakındoğu topluluklarının çoğunda Tanrı’ya bu ad verilirdi. Sâmî dillerde ortak olarak “sahip, efendi” manasına gelen bu kelime, Arapça’da “üstünlük” ifade eder. İsrâil oğulları Yeşû’un ölümünden sonra Ba‘l’e tapınmaya başladılar. Yahudi tarihi boyunca Allah’a kulluktan uzaklaşıp mahallî ilâhlara tapınma sık sık tekrarlandı. Ba‘l onlara göre yüce yaratıcının “rab” vasfını ifade ediyordu. Beşerin somut varlıklara olan tapınma temayülü yüzünden bazı insanlar Allah’ın ba‘l vasfının tecellîsiyle ilgili olan yaratma, verimli kılma, kemale erdirme gibi sıfatları üzerinde fazlaca durarak O’nu; rüzgâr, yağmur ve bereket veren “tabiat tanrısı” şeklinde tasavvur ettiler ve sonra da boğa ile temsil ederek putlaştırdılar. Hâlâ Şam civarında Ba’lebek adında bir kasaba da vardır.
Onların hepsi, o (İlyas’ı) yalanlamalarından dolayı (kıyamet günü) huzurumuza getirileceklerdir.
Ancak Allah’ın seçilmiş kulları (bu azabın) dışındadır.1
1 Aynı âyet için Bk. (Saffat: 40, 74, 160)
129,13. Sonra gelen (nesil)ler arasında ona, “İlyaslara1 selâm olsun!” diye (şerefli bir övgü) bıraktık.
1 İlyasîn: İlyas demektir. Bazı kıraatlerde (اِلْيَاسِينَ) okunduğu için (اِلْ يَاسِينَ) şeklinde yazılır. İlyas (a.s)’ın babasının adı Yasin olduğundan dolayı Âlu Yasin (Yasin’in soyu) da denilmiştir. Ancak İlyas isminin kurallı çoğulu da olabilir. Bir de Yasin, Peygamberimizin isimlerinden olduğundan, bununla Muhammed ümmetinin kastedildiği de söylenmektedir. Ayrıca bu isim tevriye ile hem İlyas (a.s)’a hem de Ümmet-i Muhammed’e hitap şeklinde düşünülebilirse de İlyaslar şeklinde anlaşılması, daha doğrudur.
129,13. Sonra gelen (nesil)ler arasında ona, “İlyaslara1 selâm olsun!” diye (şerefli bir övgü) bıraktık.
1 İlyasîn: İlyas demektir. Bazı kıraatlerde (اِلْيَاسِينَ) okunduğu için (اِلْ يَاسِينَ) şeklinde yazılır. İlyas (a.s)’ın babasının adı Yasin olduğundan dolayı Âlu Yasin (Yasin’in soyu) da denilmiştir. Ancak İlyas isminin kurallı çoğulu da olabilir. Bir de Yasin, Peygamberimizin isimlerinden olduğundan, bununla Muhammed ümmetinin kastedildiği de söylenmektedir. Ayrıca bu isim tevriye ile hem İlyas (a.s)’a hem de Ümmet-i Muhammed’e hitap şeklinde düşünülebilirse de İlyaslar şeklinde anlaşılması, daha doğrudur.
Gerçekten Biz, iyilik yapanları işte böyle ödüllendiririz.1
1 Aynı âyet için Bk. (Saffat: 121, Mürselat: 44)
Şüphesiz o, Bizim gerçekten inanan kullarımızdandı.1
1 Aynı âyet için Bk. (Saffat: 81, 111)
Gerçekten Lût da (Allah’ın gönderdiği) Peygamberlerdendi.
Biz onu ve ailesinin hepsini kurtardık.
Ancak, geride kalan yaşlı karı(sı bunun) dışında (kaldı).
Sonra da geride kalanların hepsini helâk ettik.
137,138. Ve (Ey kâfirler!) Siz, gece gündüz onların (helâk edildikleri yerin) yanından gelip geçiyorsunuz da hâlâ (Allah’ın kudretini) anlamıyor musunuz?
137,138. Ve (Ey kâfirler!) Siz, gece gündüz onların (helâk edildikleri yerin) yanından gelip geçiyorsunuz da hâlâ (Allah’ın kudretini) anlamıyor musunuz?
Şüphesiz Yûnus da (Allah’ın gönderdiği) Peygamberlerdendi.
140,141. Bir zamanlar o, (toplumunu bırakıp) dolu bir gemiye kaçmış, kur’aya katılmış ve (kur’ayı) kaybedenlerden olmuştu.
140,141. Bir zamanlar o, (toplumunu bırakıp) dolu bir gemiye kaçmış, kur’aya katılmış ve (kur’ayı) kaybedenlerden olmuştu.
(Yûnus) kendisini kınayıp dururken onu bir balık yuttu.
143,144. Eğer o, (Allah’ı) tesbih edenlerden olmasaydı tekrar diriltilecekleri güne kadar (balığın) karnında kalırdı.
143,144. Eğer o, (Allah’ı) tesbih edenlerden olmasaydı tekrar diriltilecekleri güne kadar (balığın) karnında kalırdı.
Sonunda Biz, onu rahatsız bir durumdayken ıssız bir yere çıkarttık.
Ve üzerine, bal kabağı türünden bir ağaç1 bitirdik.
1 Yaktîn: Bal kabağı cinsinden gövdesiz, çabuk yetişen, çok çatallanıp uzayan ve yaprakları büyük olduğundan gölgelik yapabilen bir ağaç türü demektir.
Ve (tekrar) onu, mevcudu yüz bin olan veya (sayısı) daha da artan (toplumuna)1 Peygamber olarak gönderdik.
1 Hz. Yûnus (a.s.) sayıları yüz bin veya daha da fazla olan toplumuna yani kaçtığı yere tekrar gönderildi. Bazı Yahudi kaynaklarını esas almayı adet haline getirenler, Hz. Yunus’un sahile çıktıktan sonra başka bir topluma gönderildiğini söyleseler de bu iddia tamamen israiliyyattır.
Sonunda ona îman ettiler, Biz de onları (uygun gördüğümüz) süreye kadar yaşattık.
(Ey Muhammed!) Şimdi sen o (kâfirlere) kız çocuklarının Rabbine, erkek çocuklarının da onlara mı? ait olduğunu sor.1
1 Cüheyne, Benî Seleme, Huzâa ve Benî Melîh gibi Arap müşrikleri “Melekler Allah’ın kızları”dır, diyorlardı. Hâlbuki kendilerinin kız çocuklarının olmasını istemiyorlardı. Bunların meleklere kız demelerinin sebeplerinden biri de; melekler dişi olunca onlarda şiddet unsurlarının olmayacağını tasavvur etmeleri idi.
Yoksa Biz, melekleri dişi olarak yarattık da onlar şahit mi oldular.
151,152. Şunu iyi bilin ki onlar, sadece yalan söylemek için (bir de): “Allah doğurdu.” diyorlar. İşte bunlar, yalancıların ta kendisidir.
151,152. Şunu iyi bilin ki onlar, sadece yalan söylemek için (bir de): “Allah doğurdu.” diyorlar. İşte bunlar, yalancıların ta kendisidir.
(Yani Allah) kızları, oğullara tercih mi etmiş? (Asla böyle bir şey olamaz!)
Şimdi size ne oluyor da nasıl böyle (yanlış) hükümler veriyorsunuz!1
1 Aynı âyet için Bk. (Kalem: 36)
Siz hiç idrak etmeyecek misiniz?
Yoksa sizin, açık bir deliliniz mi var?
Eğer doğru söylüyorsanız, getirin kitabınızı (da görelim).
Onlar Allah ile cinler arasında da bir soy bağı uydurdular.1 Oysa cinler de kesinlikle (kıyamette) huzurumuza getirileceklerini bilirler.
1 Yani soy bağı uydurarak cinlerin, Allah’ın ilâhlığına ortak olduklarına, insanları inandırmaya kadar gittiler. Aslında “şeytanın Allah’ın kardeşi, meleklerin de Allah’ın kızları olduğu” kanaati Mecusîlerden alınmıştır. Bazı Müslümanlar da hâlâ ne olduğunu bile bilmedikleri rûhanîlerin, cinlerin, meleklerin ve bazı şeyhlerin Allah’a yakınlıkları olduğuna, onların aracılığı olmaksızın Allah’a yaklaşamayacaklarına ve şeytanın kötülük tanrısı gibi olağan üstü güçlerinin olduğuna inanarak, îmanlarına şirk bulaştırmaktadır. Aslında tamamen müşriklere ait bu inanç sistemine, genellikle Mecusîlikten İslâm’a dönmüş ve ertesi günü de şeyh olmuş, “kasıtlı toplum mühendislerince” İslâmî kılıf giydirilerek, Müslümanların inanç sistemi altüst edilmiştir.
Allah onların yakıştırdıkları bütün eksikliklerden çok yücedir.
Ancak Allah’ın seçilmiş kulları, (bu azabın) dışındadır.1
1 Aynı âyet için Bk. (Saffat: 40, 74, 128)
161,162,163. (Ey Kâfirler!) Siz de tapmakta olduklarınız da cehenneme gireceklerden başkasını, (Allah’a) karşı kandırıp asla yoldan çıkaramazsınız.
161,162,163. (Ey Kâfirler!) Siz de tapmakta olduklarınız da cehenneme gireceklerden başkasını, (Allah’a) karşı kandırıp asla yoldan çıkaramazsınız.
161,162,163. (Ey Kâfirler!) Siz de tapmakta olduklarınız da cehenneme gireceklerden başkasını, (Allah’a) karşı kandırıp asla yoldan çıkaramazsınız.
164,165,166. (O cinler ve melekler): “Bizim her birimiz için belli bir makam vardır.1 Biz de (Allah’ın huzurunda) kesinlikle saf tutarız ve Onu tesbih ederiz.” derler.
1 Yani her birimizin Allah’ın katında bir kulluk makamımız vardır. Biz, haddimizi bilir ve bu makamı asla geçemeyiz.
164,165,166. (O cinler ve melekler): “Bizim her birimiz için belli bir makam vardır.1 Biz de (Allah’ın huzurunda) kesinlikle saf tutarız ve Onu tesbih ederiz.” derler.
1 Yani her birimizin Allah’ın katında bir kulluk makamımız vardır. Biz, haddimizi bilir ve bu makamı asla geçemeyiz.
164,165,166. (O cinler ve melekler): “Bizim her birimiz için belli bir makam vardır.1 Biz de (Allah’ın huzurunda) kesinlikle saf tutarız ve Onu tesbih ederiz.” derler.
1 Yani her birimizin Allah’ın katında bir kulluk makamımız vardır. Biz, haddimizi bilir ve bu makamı asla geçemeyiz.
167,168,169,170. Her ne kadar o (kâfirler, daha önce): “Eğer bizim yanımızda da öncekilerden kalan bir kitap bulunsaydı, bizler de Allah’ın iyi kullarından olurduk.” dedilerse de (kitap gelince) onu hemen inkâr ettiler. Fakat pek yakında (inkârlarının sonucunu) anlayacaklar.
167,168,169,170. Her ne kadar o (kâfirler, daha önce): “Eğer bizim yanımızda da öncekilerden kalan bir kitap bulunsaydı, bizler de Allah’ın iyi kullarından olurduk.” dedilerse de (kitap gelince) onu hemen inkâr ettiler. Fakat pek yakında (inkârlarının sonucunu) anlayacaklar.
167,168,169,170. Her ne kadar o (kâfirler, daha önce): “Eğer bizim yanımızda da öncekilerden kalan bir kitap bulunsaydı, bizler de Allah’ın iyi kullarından olurduk.” dedilerse de (kitap gelince) onu hemen inkâr ettiler. Fakat pek yakında (inkârlarının sonucunu) anlayacaklar.
167,168,169,170. Her ne kadar o (kâfirler, daha önce): “Eğer bizim yanımızda da öncekilerden kalan bir kitap bulunsaydı, bizler de Allah’ın iyi kullarından olurduk.” dedilerse de (kitap gelince) onu hemen inkâr ettiler. Fakat pek yakında (inkârlarının sonucunu) anlayacaklar.
171,172,173. Yemin olsun Biz Peygamber kullarımıza ta ezelden; “mutlaka yardım görecekleri ve Bizim ordularımızın da mutlaka galip geleceği hakkında” kesin söz verdik.
171,172,173. Yemin olsun Biz Peygamber kullarımıza ta ezelden; “mutlaka yardım görecekleri ve Bizim ordularımızın da mutlaka galip geleceği hakkında” kesin söz verdik.
171,172,173. Yemin olsun Biz Peygamber kullarımıza ta ezelden; “mutlaka yardım görecekleri ve Bizim ordularımızın da mutlaka galip geleceği hakkında” kesin söz verdik.
(Ey Muhammed!) Sen, onlara aldırma.
Sen onları biraz gözetle. Onlar yakında (başlarına gelecekleri) göreceklerdir.
Bir de onlar, Bizim azabımızı mı acele istiyorlar?1
1 Aynı âyet için Bk. (Şuara: 204)
Fakat (azap,) onların yurtlarına indiğinde uyarılanların sabahı ne kötü olur.
Sen, onlara bir süre aldırma.
Sen biraz gözetle. Onlar yakında (başlarına gelecekleri) görecekler.
Güçlü (ve şerefli) Rab olan senin Rabbin, onların yakıştırdıkları bütün eksikliklerden çok yücedir.
Bütün Peygamberlere selâm olsun.
Ve hamd sadece âlemlerin Rabbi olan Allah’a aittir.1
1 İbnu Ebi Hâtim, Şa'bî’den, Rasulullah (s.a.v.): “Kimi kıyamet günü sevaptan tam ölçekle ölçmek sevindirecekse meclisinin sonunda kalkacağı sıra da: Saffât suresinin son üç ayetini söylesin” buyurmuşlardır. (İbnu Kesir)