Sâd. Şu şerefli1 Kur’an’a yemin olsun ki;
1 Burada zikir: 1. Namı anılan, şerefli ve şanlı, 2. Va'd, uyarı, şeriat, ahkâm, geçmiş ümmetlerin kıssalarından haber veren, 3. Dinde ihtiyaç olan şeyleri anlatmak manasına, yani nasihatli, din öğreten, ibret dersi veren manalarına gelebilir.
O kâfirler (boş) bir gurur ve ayrılık içerisindedirler.
Bizim kendilerinden önce helâk ettiğimiz nice nesiller, (o helâk esnasında) feryat ettiler ama (artık) kurtulma zamanı çoktan geçmişti.1
1 (لَاتَ)’deki (تَ) zaiddir. (لَاتَ) burada (لَيْسَ) manasınadır.
4,5. Kâfirler, kendilerine içlerinden bir uyarıcının gelmiş olmasına şaşırdılar ve: “Bu (adam) yalancıdır (ve) büyücüdür. (Yani şimdi de) pek çok ilâhı, bir tek ilâh mı yapıyor?1 Bu, kesinlikle tuhaflıktan da öte bir şey.” dediler.
1 Yani; “Allah’tan başka ilâh yoktur diyerek, ilâhlarımızın ilâhlığını yok sayıp, ilâhlığı sadece Allah’a has kılıyor.” dediler.
4,5. Kâfirler, kendilerine içlerinden bir uyarıcının gelmiş olmasına şaşırdılar ve: “Bu (adam) yalancıdır (ve) büyücüdür. (Yani şimdi de) pek çok ilâhı, bir tek ilâh mı yapıyor?1 Bu, kesinlikle tuhaflıktan da öte bir şey.” dediler.
1 Yani; “Allah’tan başka ilâh yoktur diyerek, ilâhlarımızın ilâhlığını yok sayıp, ilâhlığı sadece Allah’a has kılıyor.” dediler.
Onların ileri gelenlerinden bir grup öne atılarak:1 “İlâhlarınızın yolunda yürüyün ve (onlara bağlılıkta) kararlı olun, çünkü asıl yapmanız gereken şey, budur.” (dedi.)
1 Bunlar Peygamberimizin amcası Ebû Talib’e ölmek üzereyken gelip, küfründe devam etmesini isteyen; Ebû Cehil, Utbe, As b. Vail ve Ebû Muayt’tır. (Tirmîzî-Kurtubî)
7,8. (Ve devamla): “Biz böyle bir şeyi daha önceki hiç bir dinde1 duymadık. Bu, tamamen uydurmadan başka bir şey değildir.2 Hem bu zikir içimizden (başka kimse kalmadı da) ona mı indirildi?” dediler. Doğrusu, onlar esas benim zikrim (olan Kur’an’dan) şüphe ediyorlar ve onlar henüz Benim azabımı tatmadılar.
1 Burada son dinden kastedilen büyük ihtimâlle Hıristiyanlıktır. Ancak; diğer dinlerin de anlaşılma ihtimâli vardır. Yukarıdaki tercüme bu sebeble yapılmıştır. Bu âyet, “Biz, böyle bir şeyi son dinde bile duymadık.” şeklinde de tercüme edilebilir.2 Ebû Talib hastalandığı zaman Kureyş’ten içlerinde Ebû Cehil’in de bulunduğu bir heyet geldi. Onun yanına girdiler ve: “Kardeşinin oğlu bizim ilâhlarımıza hakaret ediyor, şöyle şöyle diyor, ona haber göndersen de onu böyle söylemekten men etsen” dediler. Ebû Tâlib, Efendimize haber gönderdi. Peygamber (s.a.v.) geldi ve odaya girdi, Ebû Talibin yanında bir kişilik yer vardı. Oraya oturmasın diye Ebû Cehil sıçradı ve oraya oturdu. Rasulullah (s.a.v.) amcasının yakınında oturacak yer bulamayınca kapının yanında oturdu, Ebû Talib: “Ey kardeşimin oğlu! Kavmin yine senden şikâyet ediyorlar, sen onların ilâhlarına hakaret ediyor ve şöyle şöyle diyormuşsun” dedi, Rasulullah (s.a.v.) de: “Ey amcam! Ben onlardan bir kelimeyi söylemelerini istiyorum. Bir kelime ki onunla Arap onlara bağlanacak, Acem onlara cizye verecek” dedi. Bunun üzerine müşrikler sevindiler ve: “Babanın aşkına ondan fazlasını veririz, ne o kelime?” dediler. Rasulullah (s.a.v.): “O bir tek kelime, (لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ)’dır der demez telâş ile kalktılar ve elbiselerini çırparak: “Bu pek çok ilâhı, bir tek ilâh mı yapıyor? Bu, kesinlikle tuhaflıktan da öte bir şey.” dediler. Bu olay üzerine sâd suresinin ilk yedi ayeti nazil oldu. (Tirmîzî)
7,8. (Ve devamla): “Biz böyle bir şeyi daha önceki hiç bir dinde1 duymadık. Bu, tamamen uydurmadan başka bir şey değildir.2 Hem bu zikir içimizden (başka kimse kalmadı da) ona mı indirildi?” dediler. Doğrusu, onlar esas benim zikrim (olan Kur’an’dan) şüphe ediyorlar ve onlar henüz Benim azabımı tatmadılar.
1 Burada son dinden kastedilen büyük ihtimâlle Hıristiyanlıktır. Ancak; diğer dinlerin de anlaşılma ihtimâli vardır. Yukarıdaki tercüme bu sebeble yapılmıştır. Bu âyet, “Biz, böyle bir şeyi son dinde bile duymadık.” şeklinde de tercüme edilebilir.2 Ebû Talib hastalandığı zaman Kureyş’ten içlerinde Ebû Cehil’in de bulunduğu bir heyet geldi. Onun yanına girdiler ve: “Kardeşinin oğlu bizim ilâhlarımıza hakaret ediyor, şöyle şöyle diyor, ona haber göndersen de onu böyle söylemekten men etsen” dediler. Ebû Tâlib, Efendimize haber gönderdi. Peygamber (s.a.v.) geldi ve odaya girdi, Ebû Talibin yanında bir kişilik yer vardı. Oraya oturmasın diye Ebû Cehil sıçradı ve oraya oturdu. Rasulullah (s.a.v.) amcasının yakınında oturacak yer bulamayınca kapının yanında oturdu, Ebû Talib: “Ey kardeşimin oğlu! Kavmin yine senden şikâyet ediyorlar, sen onların ilâhlarına hakaret ediyor ve şöyle şöyle diyormuşsun” dedi, Rasulullah (s.a.v.) de: “Ey amcam! Ben onlardan bir kelimeyi söylemelerini istiyorum. Bir kelime ki onunla Arap onlara bağlanacak, Acem onlara cizye verecek” dedi. Bunun üzerine müşrikler sevindiler ve: “Babanın aşkına ondan fazlasını veririz, ne o kelime?” dediler. Rasulullah (s.a.v.): “O bir tek kelime, (لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ)’dır der demez telâş ile kalktılar ve elbiselerini çırparak: “Bu pek çok ilâhı, bir tek ilâh mı yapıyor? Bu, kesinlikle tuhaflıktan da öte bir şey.” dediler. Bu olay üzerine sâd suresinin ilk yedi ayeti nazil oldu. (Tirmîzî)
Yoksa o (kâfirler) çok şerefli ve lütuf sahibi Rabbinin hazinelerinin kendilerinin yanında olduğunu mu (zannediyorlar)?1
1 İlâhî kitabın kime gönderileceğine karar yetkisinin, kendilerinde olduğunu mu zannediyorlar?
Yoksa kendilerini göklerin, yerin ve bu ikisi arasında bulunanların sahibi mi (zannediyorlar)? Eğer öyleyse, bir yolunu bulup, göğe yükselsinler (de bir bakalım).
Onlar burada,1 derme çatma ve hezimete mahkûm2 bir ordu döküntüsüdürler.
1 Yani göklerde…(Taberî) Burada, ifâdesi Bedir Savaşına bir işaret de olabilir. (Kurtubî) 2 Bu ifâde, Kureyş’in Bedir’deki hezimetine işaret olabileceği gibi, başarılı olacak bir ordunun, muntazam bir milletten çıkacağına da işarettir.
Onlardan önce Nûh, Âd ve kazıklar sahibi1 Firavun’un toplumları da (Peygamberlerini) yalanladılar.
1 Evtâd: Veted’in çoğulu olup kazıklar demektir. “Kazıklar sahibi” ifâdesi ise firavunların; a- Askerinin ve konakladıkları yerlerde çaktıkları çadır kazıklarının çokluğu, b- İnsanları kazığa çakarak işkence ettikleri (Celâleyn), c- Kuvvetli mülk ve adamlara sahip olmaları d- Mısır’daki dağ gibi piramitlere sahip olmalarından kinâyedir.
Semûd, Lût kavmi ile Eyke’liler de bu gruplardandı.
İşte bunların tamamı, Peygamberleri yalanladılar ve Benim cezâmı hak ettiler.
Bu (kâfirler de) asla dönüşü olmayan bir çığlıktan başka bir şey beklemiyorlar.
(Bir de kalkmış): “Ey Rabbimiz! Hesap gününden önce bize (azaptan) payımızı çabuklaştırıver.”1 diyorlar.
1 Kıtt: Pusula, hediye pusulası demektir. Burada hisse manasınadır. Yani müşrikler, kıyamet gününe kadar beklemeye lüzum yok, o cezadan bizim hissemizi şimdiden peşin ver diye alay etmek istiyorlar.
Onların söylediklerine karşı sabret ve bizim güçlü kulumuz Dâvût’u hatırla. Çünkü o, çok doğru (ve azimli)1 birisiydi.
1 Evvab: Dönülmesi gereken yere dönen, çok tesbih eden, çok doğru ve azimli demektir.
18,19. Doğrusu biz dağları ve toplanıp gelen kuşları, akşam ve kuşluk vakti1 onun ile birlikte (Allah’ı) tesbih etsinler diye o (Dâvût)’a boyun eğdirdik. Hepsi birlikte (Allah’ı) bolca tesbih ederlerdi.
1 İşrak vakti: Güneş doğup doğu ufkunda biraz yükselerek ziyasının tam olarak parlamağa başladığı vakittir. Yani bayram namazlarını kıldığımız vakittir. İşrak namazı da sünnettir. Daha sonraki vakit ise kaba kuşluk, vaktidir.
18,19. Doğrusu biz dağları ve toplanıp gelen kuşları, akşam ve kuşluk vakti1 onun ile birlikte (Allah’ı) tesbih etsinler diye o (Dâvût)’a boyun eğdirdik. Hepsi birlikte (Allah’ı) bolca tesbih ederlerdi.
1 İşrak vakti: Güneş doğup doğu ufkunda biraz yükselerek ziyasının tam olarak parlamağa başladığı vakittir. Yani bayram namazlarını kıldığımız vakittir. İşrak namazı da sünnettir. Daha sonraki vakit ise kaba kuşluk, vaktidir.
Onun hükümranlığını güçlendirmiş, ona hikmet ve davaları çözme kabiliyeti vermiştik.
Sana o davalıların1 haberi geldi mi? Hani onlar, duvardan aşarak mihraba ulaşmışlardı.
1 Hasım: Mastar olup Arapçada tekil, çoğul, erkek ve dişi için kullanılabilir. Burada ikil için kullanılmıştır. Bu davalıların, insan şeklinde gelen iki melek oldukları da rivâyet edilmiştir.
(Davalılar) Dâvût’un yanına girince o, onlardan korktu. Onlar: “Korkma! Biz biri diğerine haksızlık eden iki davalıyız. Şimdi sen aramızda adaletle hükmet, kararında adaletsizlik yapma ve bizi hak yola ilet.” dediler.
(Onlardan birisi): “Bu benim kardeşimdir. Onun doksan dokuz dişi koyunu,1 benimse bir dişi koyunum var. Buna rağmen “onu da bana ver” diyor ve ben onunla baş edemedim.”2 dedi.
1 Na’ce: Dişi koyun, dişi sülün demektir. Arapçada istiare olarak “kadın” anlamında da kullanılır. Sadece bu istiâreli anlamından hareket edip, birçok müfessirin, hattâ Mevdûdi’nin bile, (Bk. Tefhim’ül-Kur’an, Sâd: 25 ve dipnotu) Hz. Dâvut’un 99 karısı olduğunu ve başka birisinin karısına göz diktiğini söylemeleri hayret vericidir. Bu sebeple Yahûdî uydurmalarının, Müslümanlar üzerinde bu kadar etkin olmasının ve birçok tefsire girmesinin, iyi niyetle alâkasını kurmak oldukça zordur.2 Âyetin son bölümü “…beni tartışmada yendi." şeklinde de tercüme edilebilir.
(Dâvût): “Bu adam senin bir koyununu, kendi koyunlarına katmak istemekle sana kesinlikle zulmetmiştir. Doğrusu, çok az olmasına rağmen gerçekten (Allah’ın istediği gibi) îman edip, (inandığı) iyi işleri yaşayanlar dışında, ortak iş yapanların1 çoğu, genellikle birbirlerinin hakkına tecavüz ederler” dedi. Ve Dâvût o anda gerçekten Bizim onu imtihan ettiğimizi anladı, Rabbinden af diledi, eğilerek yere kapandı2 ve (Allah’a) gönülden yöneldi.3
1 Huleta’yı, bir toplumda yaşayan insanlar, kardeşler ve dostlar şeklinde anlamak da mümkündür. 2 Buradaki, “rükû etti” ifâdesini müfessirlerin büyük çoğunluğu, “secde etti” şeklinde anlamışlardır. İfadenin orijinalinden hareketle İmam Ebû Hanife, namazda ve namaz dışında bu âyeti işiten bir kimsenin secde yerine rükû edebileceği kanaatindedir. 3 Dâvut (a.s) bazı tefsirlerin Yahûdî kaynaklarından rivâyet ettikleri gibi; bu yargı işinde taraflardan birini dinlemeyerek hata falan işlememiştir. Hz. Dâvut imtihan edildiğini anlayınca, imtihanı kazandığı için kendisine lütufta bulunan Rabbine secde etmiştir ki bir Peygambere de bu yakışır. Hattâ Hz. Ali, “her kim Dâvut olayını hikâyecilerin anlattığı şekilde anlatırsa ona yüz altmış değnek vururum.” buyurmuştur. (Elmalılı)
Biz de imtihanı ondan kaldırdık. Bu (olayın aslı) böyledir. Şüphesiz onun, yanımızda yüksek bir makamı ve (âhirette) güzel bir geleceği vardır.
Ey Dâvût! Gerçek şu ki Biz, seni yeryüzünde halîfe kıldık. Öyleyse insanlar arasında Allah’ın kanunları ile hükmet ve keyfi kanunlara uyma. Zîrâ onlar, seni Allah’ın yolundan saptırır. Şüphesiz Allah’ın yolundan sapanlara hesap gününü unutmalarından dolayı şiddetli bir azap vardır.1
1 Ey Davud! Muhakkak ki Biz seni Arzda halîfe kıldık. Yani kendi keyfine göre hükûmet etmek üzere değil Allahu Teâlâ’nın namına, Onun kanunlarını icraya memur ki Âdem’in yaratılışının hikmeti de bu idi. Zira hilafetin manası budur. Ve insanların kendi keyiflerine göre koydukları -adına her ne derlerse desinler- kurallara sakın tâbi olma. İnsanlar arasında keyfe göre hükmetme ki seni Allah’ın yolundan ayırmasın. Çünkü Allah’ın yolundan sapanlar, Firavunlar gibi hüküm ve hâkimiyet kendilerinin zannederek Allah’ın ahkâmından başkasını tatbike çalışanlar, hesap gününü unuttukları için kendilerine çok şiddetli bir azap vardır. Bunların Davud (a.s.)’a hitap olmakla beraber Muhammed (a.s.)’a ve ümmetine de bir hitap olmasının anlaşılması daha doğrudur. (Elmalılı)
Biz gökyüzünü, yeryüzünü ve bu ikisinin arasındakileri kâfirlerin zannettikleri gibi tesadüfen yaratmadık. Vay o cehenneme girecek kâfirlerin haline!
Yoksa Biz (Allah’ın istediği gibi) îman edip, (inandığı) iyi işleri yaşayanları, yeryüzünde bozgunculuk çıkaranlarla (hiç) bir mi tutarız? Ya da Allah’tan hakkıyla sakınanları, hak yoldan sapanlarla (hiç) bir mi tutarız?
(Ey Muhammed! Bu Kur’an,) sana, temiz akıl sahipleri, âyetlerini iyice düşünsünler ve öğüt alsınlar diye indirdiğimiz, mübârek bir kitaptır.
Biz Dâvût’a da Süleyman’ı hediye ettik. O ne güzel bir kuldu. Çünkü o, çok doğru (ve azimli) birisiydi.
Hani ona bir gün akşama doğru harika endamlı, soylu koşu atları1 sunulmuştu.
1 Atın üçayağını basıp birinin tırnağını dikerek duruşuna “sufun” denilir ki bu, en güzel bir duruştur. Ekseriya halis Arab atları böyle dururmuş. Öyle duran ata “safin”, çoğuluna da “safinat” denilir. “Ciyad” ise, “cevad’ın veya cevdin” çoğuludur ve “koşuda seri olan cins at” demektir. Yani, buradaki “safinat” duruştaki güzelliği, “ciyad” da gidişteki güzelliği ifade etmektedir.
(Süleyman) atlar koşarak gözden kayboluncaya kadar (onları seyretti ve): “Gerçekten ben, iyi atı1 bana Rabbim(in gücünü) hatırlattığından dolayı severim.” dedi.
1 Araplar iyi ata mecâzen “hayr” dedikleri için bu şekilde tercüme edilmiştir. (Kurtubî)
(Ve devamla): “Onları bana geri getirin.” (dedi) ve (atların) bacaklarını ve boyunlarını okşamaya başladı.1
1 Birçok tefsirde, Hz. Süleyman ve atları ile ilgili yakışıksız rivâyetler vardır. Bazıları bu ayeti, [“Ben hayrı yani malı ve atı sevmek için Rabbimin zikrinden kaldım. Sonunda Güneş battı gizlendi ve böylece ikindi namazım geçti” diye üzüldü ve bundan dolayı: “getirin onları bana” deyip hepsini Allah için kurban etti.] şeklinde anlamışlarsa da bu rivâyetlerin sağlam bir kaynağı olmadığından dolayı tercüme yukarıdaki gibi yapılmıştır. Bk. (Râzî) Esasen Hz. Süleyman (a.s.), “Gerçekten ben, iyi atı bana Rabbim(in gücünü) hatırlattığından dolayı severim.” dedi. Yani namazını geçirmedi. Zira ayetin metninde namazla ilgili hiçbir ifade geçmemektedir. Belki de atların kendisine ikindi vakti arz olunmasından dolayı böyle bir iftira uydurulmuş olabilir.
34,35. Yemin olsun Biz Süleyman’ı tahtının üstüne bir ceset bırakarak (bir şekilde) imtihan ettik.1 Sonra o, (Rabbine) hakkıyla yönelerek: “Ey Rabbim! Beni bağışla ve bana benden sonra hiç kimseye nasip olmayan bir hükümdarlık ver. Şüphesiz tek karşılıksız veren, sensin.” dedi.2
1 Bu imtihan konusunda Yahûdî kaynaklı birçok rivâyet vardır. Fakat bu rivâyetlerin bir araya getirilmesi ve Allah’ın Peygamberi ile uygun düşürülmesi mümkün değildir. Bu rivâyetlerin sağlıklı bir temeli olmadığı için, sağlıklı bir şey söylemek de zordur. Bu konuda Seyyid Kutub: “sağlam temellere dayanmak isteyen birisi Kur’an’da işaret edilen bu olay hakkında kesin bir şey söyleyemez. Burada söylenebilecek en son söz: Allah diğer Peygamberlerini yönlendirmek, yol göstermek için bir takım sınavlardan geçirdiği gibi, elçisi olan Hz. Süleyman’ı da yönetim ve otorite konusundaki uygulamaları ile ilgili olarak, bir sınavdan geçirmiştir.” demiştir. En doğrusunu Allah bilir.2 Bu ceset imtihanı hakkında da bir takım acayip uydurmalar söylenmiştir. Mason tarihlerine göre güya; Hz. Süleyman (a.s.) Beyt’ül-Makdis’i yaptırırken sanatkârlar içinde bir takım şeytanların kurdukları bir ihtilâl yüzünden bir müddet nüfuzunu kaybetmiş ve tahtında ya kendisi kuvvetsiz bir ceset halinde hükümsüz kalmış yahut tahtı da işgal olunup ona kırk gün kadar “heykel” gibi birisi oturtulmuş. Bu israiliyyatı beğenmeyenlerden bazıları da; Tahtı “siyasi otoriteye” cesedi de Hz. Süleyman’ın hâşâ “ahlaki değerlerden yoksun bedenine” benzetmiş, hızını alamayarak Hz. Süleyman’a Yahudi kaynaklarından bir de hayırsız oğul bulmuşlar, hatta Hz. Süleyman’ın “kendi duasıyla devletinin sonunu hazırladığını” bile söyleyebilmişlerdir. Bu anlatılanların bir peygamberle telifi asla mümkün değildir. Her şeyin en doğrusunu Allah bilir. İnsanlar bilmeye çalışırsa işte böyle olur.
34,35. Yemin olsun Biz Süleyman’ı tahtının üstüne bir ceset bırakarak (bir şekilde) imtihan ettik.1 Sonra o, (Rabbine) hakkıyla yönelerek: “Ey Rabbim! Beni bağışla ve bana benden sonra hiç kimseye nasip olmayan bir hükümdarlık ver. Şüphesiz tek karşılıksız veren, sensin.” dedi.2
1 Bu imtihan konusunda Yahûdî kaynaklı birçok rivâyet vardır. Fakat bu rivâyetlerin bir araya getirilmesi ve Allah’ın Peygamberi ile uygun düşürülmesi mümkün değildir. Bu rivâyetlerin sağlıklı bir temeli olmadığı için, sağlıklı bir şey söylemek de zordur. Bu konuda Seyyid Kutub: “sağlam temellere dayanmak isteyen birisi Kur’an’da işaret edilen bu olay hakkında kesin bir şey söyleyemez. Burada söylenebilecek en son söz: Allah diğer Peygamberlerini yönlendirmek, yol göstermek için bir takım sınavlardan geçirdiği gibi, elçisi olan Hz. Süleyman’ı da yönetim ve otorite konusundaki uygulamaları ile ilgili olarak, bir sınavdan geçirmiştir.” demiştir. En doğrusunu Allah bilir.2 Bu ceset imtihanı hakkında da bir takım acayip uydurmalar söylenmiştir. Mason tarihlerine göre güya; Hz. Süleyman (a.s.) Beyt’ül-Makdis’i yaptırırken sanatkârlar içinde bir takım şeytanların kurdukları bir ihtilâl yüzünden bir müddet nüfuzunu kaybetmiş ve tahtında ya kendisi kuvvetsiz bir ceset halinde hükümsüz kalmış yahut tahtı da işgal olunup ona kırk gün kadar “heykel” gibi birisi oturtulmuş. Bu israiliyyatı beğenmeyenlerden bazıları da; Tahtı “siyasi otoriteye” cesedi de Hz. Süleyman’ın hâşâ “ahlaki değerlerden yoksun bedenine” benzetmiş, hızını alamayarak Hz. Süleyman’a Yahudi kaynaklarından bir de hayırsız oğul bulmuşlar, hatta Hz. Süleyman’ın “kendi duasıyla devletinin sonunu hazırladığını” bile söyleyebilmişlerdir. Bu anlatılanların bir peygamberle telifi asla mümkün değildir. Her şeyin en doğrusunu Allah bilir. İnsanlar bilmeye çalışırsa işte böyle olur.
36,37,38. Bunun üzerine Biz, emriyle dilediği yöne tatlı tatlı esen rüzgârı, yapı ustası ve dalgıçlık yapan şeytanları ve diğerlerini, (ihanet etmemeleri için) demir halkalarla bağlı olarak onun emrine verdik.
36,37,38. Bunun üzerine Biz, emriyle dilediği yöne tatlı tatlı esen rüzgârı, yapı ustası ve dalgıçlık yapan şeytanları ve diğerlerini, (ihanet etmemeleri için) demir halkalarla bağlı olarak onun emrine verdik.
36,37,38. Bunun üzerine Biz, emriyle dilediği yöne tatlı tatlı esen rüzgârı, yapı ustası ve dalgıçlık yapan şeytanları ve diğerlerini, (ihanet etmemeleri için) demir halkalarla bağlı olarak onun emrine verdik.
(Ve ona Ey Süleyman!): “İşte bütün bunlar senin başkalarına hesapsızca verip vermemeyi, kendine bıraktığımız ihsanımızdır.” (dedik.)
Şüphesiz onun da yanımızda yüksek bir makamı ve (âhirette) güzel bir geleceği vardır.
Rabbine: “Doğrusu şeytan, bana bir yorgunluk ve azap dokundurdu.”1 diye seslenen Eyyub kulumuzu da hatırla.
1 Zahmet ve acı ile Şeytan bana dokundu ve bana vesvese vermeye yol buldu. Nusb, genelde; meşakkat, bedende zahmet, azapta elem, mal ve evlat acısı diye anlaşılmıştır.
(Bunun üzerine) Biz ona: “Ayağınla yere vur.1 İşte sana, yıkanacak ve içecek soğuk su.” diye vahyettik.
1 Rekz: Üzengi tepmek, kanat çırpmak yere vurmak demektir. Allah, Eyyub (a.s)’ın duasına cevap olan mûcizesini verirken bile ona, önce böyle bir hareket emretmiştir. Yani Allah, kullarından bir hareket olmadığı müddetçe onlara lütufta bulunmamaktadır. Sünnetullah böyledir. Mucizeleri kabul etmemeyi veya sulandırmayı adet haline getirenler, Hz. Eyyub (a.s) eliyle gerçekleşen bu mucizeyi de, “Ayağınla yere vur” emrini, “düş yola” diye tercüme ederek amaçlarına ulaşmaya çalışmışlardır. İslami kaynaklardaki Eyyub (a.s.)’ın hastalığıyla ilgili bilgileri beğenmeyip, Yahudi kaynaklarını dayanak göstererek kabul etmişlerdir.
Katımızdan bir rahmet ve akıl sahipleri için ibret alınacak bir örnek olmak üzere ona ailesini ve onlarla birlikte bir katını daha verdik.1
Ve ona: “Eline bir deste (sap) al ve onunla (eşine) vur ve sakın yeminini bozma.”1 (dedik.) Gerçekten Biz, onu çok sabırlı bulduk. O, ne güzel kuldu. Çünkü o, çok doğru (ve azimli) birisiydi.
1 Rivâyetlere göre; Hz. Eyyub hasta iken, hanımını bir miktar sopa vurarak döveceğine yemin etmiş, ancak sağlığına kavuşunca, ettiği yeminden pişmanlık duymuştur. Allah da bu sorunu âyetteki gibi halletmiştir. Bu âyetten anlaşılan bazı kurallar da şunlardır: a- Hanefi ve Şafiilere göre, bir kimse hizmetçisine yüz sopa vurmaya yemin etse, yüz sopayı birleştirerek hizmetçinin vücuduna değmesi şartıyla vursa yemini yerine gelir. b- Yemin eden bir kimse, ettiği yemin doğru bir sebebe dayanmıyorsa bile yerine iyi bir iş yapmalıdır.
Güçlü ve basiretli kullarımız İbrahim, İshak ve Yakup’u da hatırla.
Gerçekten Biz onları, âhiret yurdunu düşünen, (Bize) gönülden bağlı kullar yaptık.
Çünkü onlar, Bizim katımızda seçkin ve hayırlı kimselerdir.
Hepsi de hayırlı kimselerden olan, İsmail’i, Elyesa’yı ve Zü’l-Kifl’i1 de hatırla.
1 Elyesa ve Zü’l-Kifl hakkında, tefsirlerde geçen rivâyetlerin tamamı Yahûdî kaynaklı olduğu için biz bunların hiç birisine itibar etmeyerek, “bu iki zat, Allah’ın haklarında bize bilgi vermediği iki Peygamberidir” demekle yetiniyoruz. En doğrusunu Allah bilir.
Bütün bunlar (o hayırlı kimseleri dünyada) bir hatırlamadır. Şüphesiz (Allah’tan) hakkıyla sakınanlar için (âhirette de) varılacak güzel bir yer vardır.1
1 Elyesa ve Zü’l-Kifl hakkında, tefsirlerde geçen rivâyetlerin tamamı Yahûdî kaynaklı olduğu için biz bunların hiç birisine itibar etmeyerek, “bu iki zat, Allah’ın haklarında bize bilgi vermediği iki Peygamberidir” demekle yetiniyoruz. En doğrusunu Allah bilir.
(Orası da) bütün kapıları kendilerine açılacak olan, Adn cennetleridir.
Onlar orada (tahtlar üzerine) kurulup oturarak bol bol meyve ve içecek isteyeceklerdir.
Ve yanlarında da güzel gözleri eşlerinden başkasını görmeyen ve hep aynı yaştakalan eşleri olacaktır.
İşte, hesap günü için size verilen söz, budur.
Şüphesiz bu, Bizim bitip tükenmek bilmeyen rızkımızdır.
Bütün bunlar, (o hayırlı kimseler içindir.) Şüphesiz azgınlar için de varılacak kötü bir yer vardır.
(Orası da) onların girecekleri, yatakların en kötüsü olan cehennemdir.
İşte bu (da azgınlar içindir.) Tatsınlar onun kaynar suyunu ve irinini.
Ve onlara aynı türden, çifter çifter başka (azaplar da) vardır.
O (azgınlar) peşlerinden gelenler için: “Onlar asla rahat yüzü görmesin. Çünkü onlar, cehennemliklerdir.” derler.
(Azgınlara uyanlar): “Esas siz rahat yüzü görmeyin. Çünkü bunu başımıza getiren sizsiniz. (Meğer burası) ne kötü bir yermiş.” derler.
(Ve devamla): “Ey Rabbimiz! Bunu bizim başımıza kim getirdiyse, onun cehennemdeki azabını kat kat arttır.” (derler.)
62,63. Ve: “Bize ne oluyor da (dünyada) kötülerden saydığımız, kendileriyle alay ettiğimiz adamları (burada) göremiyoruz. Yoksa onları gözden mi kaçırdık?” derler.
62,63. Ve: “Bize ne oluyor da (dünyada) kötülerden saydığımız, kendileriyle alay ettiğimiz adamları (burada) göremiyoruz. Yoksa onları gözden mi kaçırdık?” derler.
Cehennemdekilerin birbiriyle böyle tartışmaları kesin olan bir gerçektir.
65,66. (Ey Muhammed!): “Ben ancak bir uyarıcıyım, tek ve mükemmel güç sahibi olan Allah’tan başka ilâh yoktur. O göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan her şeyin Rabbidir, çok şereflidir, bağışlayandır.” de.
65,66. (Ey Muhammed!): “Ben ancak bir uyarıcıyım, tek ve mükemmel güç sahibi olan Allah’tan başka ilâh yoktur. O göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan her şeyin Rabbidir, çok şereflidir, bağışlayandır.” de.
67,68. (Bir de) onlara: “Bu (Kur’an), büyük bir haberdir, ama siz ondan, yüz çeviriyorsunuz.” de.
67,68. (Bir de) onlara: “Bu (Kur’an), büyük bir haberdir, ama siz ondan, yüz çeviriyorsunuz.” de.
(Ve devamla): “Yüce melekler topluluğunun (insanın yaratılışı ile ilgili) tartışmaları hakkında, benim bir bilgim yoktur.”
“Bana sadece benim ancak apaçık bir uyarıcı olduğum vahyedilmektedir.” (de.)
71,72. Bir zamanlar Rabbin meleklere: “Gerçekten Ben, çamurdan bir insan1 yaratacağım. Onu biçimlendirip2 ona rûhumdan üflediğim zaman3 derhâl ona secdeye kapanın!” demişti.4
1 Beşer: Bir şeyin güzelliğiyle ortaya çıkması, görünmesi demektir. İnsana beşer denmesi, hayvanların aksine üzerinde yün, kıl ve tüy gibi şeylerin bulunmayıp derisinin olduğu gibi görünmesindendir. Yani beşer: İnsan, insanoğlu, âdemoğlu demektir. Aynı kökten gelen “beşere”: üst deri, derinin üst tabakası, “beşîr”: güzel yüzlü, müjdeleyici, “beşâre”: güzellik anlamına gelir. Sözlük anlamından da anlaşılacağı üzere “beşer” tabiri, insan hakkında, onun maddî yönü ve dış görünüşüyle ilgili olarak kullanılır. Burada beşerin maddî yönü ve şekli, bedeni söz konusu edilmektedir. İnsan yalnız beşerî yönüyle değil, vahiy alan yönüyle de insandır. Topraktan yaratılan insanın beşeriyet yanı, Kur’an’ın ifadeleriyle unutkanlığının, nankörlüğünün, aceleciliğinin, tartışmayı pek sevmesinin, bilgisizliğinin, zalimliğinin ve zayıflığının sembolüdür. 2 Biçimlendirme yaratmaktan sonra olduğuna göre, demek ki insan çamurdan yaratıldıktan sonra, bir de insan şeklini almak ve insanlık seviyesine gelmek için bir süre de biçimlendirilmeye tabi tutulmuştur. 3 Yani bu, “kendi rûhumun bir kısım özelliklerini taşıyan bir rûh verdiğim zaman” demektir. Yoksa kendi rûhumdan bir parça demek değildir. Ayrıca bu ifâde insana şeref için de olabilir.4 Âdem (a.s)’ın yaratılışıyla ilgili olarak Bk. (Bakara: 30, Hicr: 28)
71,72. Bir zamanlar Rabbin meleklere: “Gerçekten Ben, çamurdan bir insan1 yaratacağım. Onu biçimlendirip2 ona rûhumdan üflediğim zaman3 derhâl ona secdeye kapanın!” demişti.4
1 Beşer: Bir şeyin güzelliğiyle ortaya çıkması, görünmesi demektir. İnsana beşer denmesi, hayvanların aksine üzerinde yün, kıl ve tüy gibi şeylerin bulunmayıp derisinin olduğu gibi görünmesindendir. Yani beşer: İnsan, insanoğlu, âdemoğlu demektir. Aynı kökten gelen “beşere”: üst deri, derinin üst tabakası, “beşîr”: güzel yüzlü, müjdeleyici, “beşâre”: güzellik anlamına gelir. Sözlük anlamından da anlaşılacağı üzere “beşer” tabiri, insan hakkında, onun maddî yönü ve dış görünüşüyle ilgili olarak kullanılır. Burada beşerin maddî yönü ve şekli, bedeni söz konusu edilmektedir. İnsan yalnız beşerî yönüyle değil, vahiy alan yönüyle de insandır. Topraktan yaratılan insanın beşeriyet yanı, Kur’an’ın ifadeleriyle unutkanlığının, nankörlüğünün, aceleciliğinin, tartışmayı pek sevmesinin, bilgisizliğinin, zalimliğinin ve zayıflığının sembolüdür. 2 Biçimlendirme yaratmaktan sonra olduğuna göre, demek ki insan çamurdan yaratıldıktan sonra, bir de insan şeklini almak ve insanlık seviyesine gelmek için bir süre de biçimlendirilmeye tabi tutulmuştur. 3 Yani bu, “kendi rûhumun bir kısım özelliklerini taşıyan bir rûh verdiğim zaman” demektir. Yoksa kendi rûhumdan bir parça demek değildir. Ayrıca bu ifâde insana şeref için de olabilir.4 Âdem (a.s)’ın yaratılışıyla ilgili olarak Bk. (Bakara: 30, Hicr: 28)
73,74. Meleklerin hepsi ona topluca secde etti. Yalnız iblis secde etmedi. O büyüklük tasladı ve kâfirlerden oldu.
73,74. Meleklerin hepsi ona topluca secde etti. Yalnız iblis secde etmedi. O büyüklük tasladı ve kâfirlerden oldu.
(Allah): “Ey iblis! Sen, ellerimle yarattığım (Âdem)’e1 secde etmekten alıkoyan şey nedir? Büyüklük mü taslıyorsun, yoksa kendini yücelerden mi zannediyorsun?” dedi.
1 Burada “iki elin” ayrı ayrı birer anlamı olmayıp, yaratmaktan kinâyedir. Veya bu ifâde Allah’ın kudreti ile te’vil edilebilir, ikil olması tekit içindir. Buradan ayrıca, Allah’ın Âdem’i hiç bir sebep araya girmeksizin, doğrudan doğruya kudreti ile yarattığı da anlaşılır.
İblis: “Ben ondan daha üstünüm. Çünkü beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın.” dedi.1
1 İblis bu ifâdesiyle; “ateşin topraktan daha hayırlı olduğu” yargısını ortaya atmış ve bunu, “kendisinin insandan daha üstün olduğu” tezine delil getirme gibi bir şeytanlık yapmıştır. İşte bu, ilk ırkçı düşüncedir. Böylece iblis, akılcıların ve ırkçıların fikir babası olmuştur. O ana kadar iblisin, Allah’a isyan etmemesinin sebebi; o güne kadar hiç imtihan edilmemesi olabilir. Bk. (A’raf: 12)
(Allah, iblise): “Öyleyse derhâl o (cennet)ten çık, çünkü sen kovuldun.”1
1 Aynı âyet için Bk. (Hicr: 34)
“Ve şüphesiz, kıyamete kadar lânet senin üzerine olsun.” buyurdu.
(İblis): “Ey Rabbim! Öyleyse o (insanların) dirileceği güne kadar1 bana süre tanı.” dedi.2
1 Yani iblis; bu ifâdeyle dünyada ölmeden âhirete ulaşma hesabı yaptı. Ama Allah buna izin vermedi.2 Aynı âyet için Bk. (Hicr: 36)
(Allah, iblise): “Öyleyse, sen (kendisine) süre tanınanlardansın.” buyurdu.1
1 Aynı âyet için Bk. (Hicr: 37)
(Ve devamla): “Bilinen gün gelene kadar.”1 buyurdu.2
1 77-81. âyetlerdeki benzer ifâdeler için Bk. (Hicr: 34-38)2 Aynı âyet için Bk. (Hicr: 38)
(İblis, Allah’a): “Senin şerefine yemin ederim ki ben onların tümünü kesinlikle azdıracağım.”
“Ancak onlardan has kulların bunun dışındadır.” dedi.1
1 Aynı âyet için Bk. (Hicr: 40)
84,85. (Allah): “İşte bu (sözün) doğrudur. Ben de en doğrusunu söylüyorum. Yemin olsun ki cehennemi mutlaka seninle ve insanlardan sana uyanların tümüyle, tamamen dolduracağım.” dedi.1
1 Bk. (A’raf: 18, Hûd: 119, Secde: 13)
84,85. (Allah): “İşte bu (sözün) doğrudur. Ben de en doğrusunu söylüyorum. Yemin olsun ki cehennemi mutlaka seninle ve insanlardan sana uyanların tümüyle, tamamen dolduracağım.” dedi.1
1 Bk. (A’raf: 18, Hûd: 119, Secde: 13)
(Ey Muhammed! Onlara): “Ben sizden bu (Kur’an’a) karşılık bir ücret istemiyorum ve ben kendiliğimden bir şey iddiâ edenlerden1 de değilim.” de.
1 Mütekellifler; kendilerinin üzerinde olan kimselerle yarışan, yetişemeyeceği şeye el uzatan ve bilmediği şeyi söyleyen kimselerdir.
O (Kur’an akıllılar) âlemine1 bir öğüt ve hatırlatmadan başka bir şey değildir.
1 Buna göre aklı olanların, bu Kur’an’ı sürekli hatırlarında tutarak, gerektiği şekilde îman etmesi gerekir. Akılsız mahlûkatın uyarıdan anlamadığı gibi, akılları nefsanî arzularına mağlûp olup, düşünme kabiliyetini kaybetmiş olanlar da bu uyarılara önem vermediklerinden, insanların pek çoğu, îman etmezler.
Gerçekten onun verdiği haberlerin doğruluğunu bir süre sonra çok iyi öğreneceksiniz.