Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten1 yaratan ve onun eşini de kendi cinsinden2 yaratıp ikisinden de birçok erkekler ve kadınlar meydana getiren Rabbinize karşı, (hata etmekten) sakının. Ve birbirinizden dilekte bulunurken, adına yemin verdiğiniz Allah’tan ve akrabalık3 (bağlarını koparmak)tan da sakının. Şüphesiz Allah, sizi (her an) görüp gözetendir.
1 Yani bu nefis, Âdem (a.s) olabileceği gibi her insanın babası da olabilir. Fakat ayetin devamından bu nefsin Âdem (a.s) olduğu daha belirgindir. Abduh ve Muhammed Esed gibi mutlaka farklı bir şey söyleme alışkanlığında olan bazıları “nefis” kelimesini “insanlık” veya “canlı” anlamında anlamaya çalışmışlarsa da bu izahları Âdem (a.s)’ın yaratılışıyla ilgili âyetlerle örtüşmemiştir. 2 (مِنْهَا) daki (مِنْ) harf-i cerri, beyan içindir. Yani, Âdem’in eşini başka türden değil, kendisi gibi insan cinsinden kıldı. Eğer buradaki (مِنْ) harf-i cerri ba’ziyye olarak kabul edilir ve tercüme birçok mealde olduğu gibi; “ondan da eşini yaratan” şeklinde yapılırsa, Âdem (a.s)’ın eşinin onun bir cüz’ünden yaratıldığı anlaşılır ki bu İslam dışı bir ifade olur. Zira bu görüş Yahudilere aittir. Bu düşüncede olanların pek çoğu Peygamberimiz (s.a.v)’in: “Kadın eğe (kaburga kemiklerinin en altındaki kıkırdak yapısında olan) kemiği gibidir. Kadın, bir eğe kemiği gibi yaratılmıştır. Onu doğrultmağa kalkarsan kırarsın, onun kırılması da boşanmadır.” (Buhari, Müslim, Tirmizi) hadisini de mecâzi anlamında değil de kelime anlamında anlayarak daha da büyük bir hata içerisine düşmüşlerdir. Bizi mecâzi anlamını anlamaya sevk eden karine ise “boşanma” kelimesidir. Bk. (En’am: 98, A’raf: 189, Zümer: 6) 3 Erham: Rahim kelimesinin çoğuludur. Rahim, kadında çocuk yatağı olan uzuvdur. Fakat mecazen yakınlık ve akrabalık anlamında da kullanılır. Nitekim “sıla-i rahim” akrabaya iyilik etmek, “kat-i rahim” ise akrabalarla ilişkiyi kesmek demektir. Efendimiz (s.a.v): “Allaha itaat edilen şeylerde sıla-i rahimden daha çabuk sevaplı hiç bir şey yoktur. Allaha isyan edilen amellerde de azgınlıktan ve yalan yere yeminden daha çabuk olan hiç bir amel yoktur” buyurmuşlardır. (Elmalılı)
Yetimlerin mallarını kendilerine verin,1 temizi pisle değişmeyin2 ve onların mallarını kendi mallarınıza katarak yemeyin. Zîrâ bu, çok büyük bir günâhtır.
1 Gatafan kabîlesinden birisi, kardeşinin yetim çocuğu baliğ olup malını isteyince, malını vermez. Durumu Efendimize arz ederler. Bu âyet nâzil olunca adam: “Biz, Allah’a ve Rasûlüne itaat eder ve büyük vebalden Allah’a sığınırız.” der ve çocuğun malını verir. Peygamberimiz de: “böyle aç gözlülükten korunup Rabbine itaat eden, Onun cennetine girer.” buyurur. Çocuk da malını Allah yolunda infak eder. Bunu üzerine Peygamberimiz: “mükâfat sâbit oldu, fakat günâh baki kaldı.” buyurunca, bunun ne demek olduğu sorulur, o da: “çocuğun mükâfatı sâbit, fakat babasının günâhı baki.” buyurur. (Bu çocuğun babası müşrik idi.) (Kurtubî, Vâhidî) Bk. (En’am: 152, İsrâ: 17) 2 Yani; Yetimin iyi bir malını kendinizin kötü bir malıyla değiştirmeyin, kendi helal malınızı yetimin malıyla değiştirerek haram yapmayın, kendi malınıza iyi bakıp da yetimin malını kötü bir halde bırakmayın.
Eğer (velîsi olduğunuz) yetim1 kızlarla2 evlendiğinizde, onlara karşı adaletli davranamamaktan korkarsanız, size helâl olan başka kadınlarla veya cariyelerle3 iki, üç ve dörde kadar evlenebilirsiniz.4 Eğer aralarında adaletsizlik yapmaktan korkarsanız, o zaman tek kadınla evlenin.5 Bu, adaletsizlik yapmamanız için en uygun olanıdır.
1 Yetama: Yetîm kelimesinin çoğuludur. Yetîm, esasen küçükken babası ölen ve ergenlik çağına ermemiş çocuk demektir. Ergenlik çağına girdiği halde, reşit olmamış çocuğa ve kocası ölmüş kadına da tek başına kaldığı için yetîm denildiği olur. Yetimin mallarını vasîsi idare eder. Onun şahsî işlerini ise velîsi yürütür. Yetimler reşit olarak ergenlik çağına ererlerse malları kendilerine teslim edilir. Yetîm bülûğdan sonra bile reşit olamazsa ona yetîm denilmeye devam edilir. Ayrıca yetîm kelimesi, istiâre olarak; tek ve benzersiz veya pek nadir bulunan kıymetli şey, anlamına da gelir. (Son derece kıymetli inciye de dürr-i yetîm denildiği gibi.)2 Veya “dul kalmış kadın”larla. 3 Yemin; sağ el, “Sağ ellerinizin sahip olduğu” ise; meşru şekilde kazandığınız köle ve cariyeleriniz demektir. Burada konu, kadınlar olduğu için kastedilen cariyelerdir. 4 Allah, Müslüman erkeklere tek eşliliği tavsiye etmiştir. Ancak, gerektiği zaman dörde kadar evlenmelerine de izin vermiştir. Birçokları bu çok evlilik ruhsatının akıllarınca izahını yapmaya çalışmışlarsa da bu izahlar, o şahısları bağlar. “Allah böyle uygun görmüştür” demek en doğrusudur. Bu âyet, evliliği çoğaltmak için değil dörtle sınırlandırmak için indirilmiştir. Bk. (Elmalılı)5 Âyetteki (فَإِنْ خِفْتُمْ أَلَّا تَعْدِلُوا) ifâdesinin parantez (mu’tarıza) cümlesi olduğu düşünülerek tercümesi bu şekilde yapılmıştır. Ayrıca (اَوْ مَا مَلَكَتْ اَيْمَانُكُمْ) bölümünün baştaki (فَانْكِحُوا) fiilinden başka bir müteallağı bulunmamaktadır. (اَوْ مَا مَلَكَتْ اَيْمَانُكُمْ) ibaresinin matufu bulunan (فَوَاحِدَةً) kelimesi de (فَانْكِحُوا) fiilinin mef’ulüdür. Ahzab: 50. ayet ise sadece Peygamber Efendimizle ilgili hükümler içermektedir. Mü’minûn: 6. ayette ise bir evlilikten bahsedilmemektedir. Bu sure Mekki bir suredir ve eğer hüküm bildirse bile Nisa: 3. ayetle neshi mümkündür. Hür kadınla evlenmeyle, cariye ile evlenme arasında ki fark; cariye ile evlenirken mihirin olmamasıdır. Zîrâ cariyenin satın alınma bedeli ve evlilik sonucunda hürriyetine kavuşma ihtimâli hür kadının mihirine denktir, hattâ daha da fazladır. Peygamberimizin Hz. Marie ile evliliği bunun örneğidir. Bu izahattan sonra cariye ile evlenmede de nikâhın şart olduğu ağır basmaktadır. Fakat cariyeler ile nikâhsız ilişkiye girilebileceği de bazı ilim adamlarınca izah edilmeye çalışılmış hatta uygulama çoğunlukla bu yönde yapılmıştır. Kanaatimizce bu çok doğru değildir. En doğrusunu Allah bilir. Bk. (Mü’minûn: 6, Ahzab: 50, Nur: 32)
(Evleneceğiniz) kadınlara mihirlerini1 bir hak olarak (gönül hoşluğuyla) verin. Eğer onlar kendi istekleriyle size bir kısmını bağışlarlarsa onu da afiyetle yiyin.
1 Bk. (Bakara: 236-237, Mâide: 5, Ahzab: 28-29, 49-50)
Allah’ın sizin geçiminize sebep kıldığı mallarınızı, ahmaklara vermeyin. O mallarla onları yedirin, giydirin ve onlara güzel söz söyleyin.
Evlenme çağına gelinceye kadar yetimleri gözetip deneyin. Onların olgunlaştıklarını görürseniz mallarını kendilerine teslim edin.1 Büyüyecekler endişesiyle onları israf ederek, çarçabuk yemeyin. Zengin olan velî onların malına tenezzül etmesin, fakir olan velî ise (emeğine) uygun olarak yesin. Mallarını teslim ederken ya nınızda şâhit bulundurun. (Bunların) mükafaatını vermeye ancak Allah’ın gücü yeter.2
1 Reşit olduklarında (yaklaşık 15-18 yaşları arası) onların mallarını kendilerine verin.2 Âyetin son bölümü “hesap görücü olarak Allah yeter.” şeklinde de tercüme edilebilir.
Ana-baba ve yakın akrabaların bıraktıkları mirasta, erkeklerin payı olduğu gibi ana-baba ve yakın akrabaların bıraktıkları mirasta kadınların da payı vardır. Bu (pay) ister çok olsun, ister az olsun farz kılınmış birer paydır.1
1 Araplar, “mızraklarıyla savaşmayan ve yurdunu müdafaa etmeyen vâris olamaz” derler ve kadınlara mirastan pay vermezlerdi. Evs b. Sâbit vefat etmiş ve eşi Ümmü Kâhle, üç kızı ve iki tane amcaoğlu kalmış, vasileri olan Süveyd ve Arfece adındaki iki adam, cahiliye âdeti üzere ölünün mirasını kendilerine almışlar, eşine ve kızlarına hiç bir şey vermemişlerdi. Bunun üzerine Ümmü Kâhle Peygamberimize gelerek şikâyet etmiş, o da: “haydi evine git Allah’ın bu konuda göndereceği emri bekle” buyurmuşlardı. Bu âyet, bu olay üzerine indirilmiştir. İşte bu âyet miras ile ilgili genel hükümleri bildiren ilk âyettir. Böylece o toplumda kadınların da mirastan paylarının olduğu, ilk defa ifâde edilmiş oldu.
Eğer mirasın bölüştürülmesi sırasında (vâris olmayan) akrabalar, yetimler ve yoksullar da hazır bulunursa, onlara da ondan bir şeyler verin ve onlara güzel söz söyleyin.1
1 Bu âyetteki fiillerin emir kipinde olmasından dolayı, bazı âlimler böyle yapmanın farz olduğu kanaatine varmışlardır. Hatta bu ifadeden, halk arasında “dede yetimi” diye tabir olunan yetimlerin gözetilmesi kanaatine varanlar da mevcuttur.
Kendileri arkalarında yetim çocuklar bıraktıkları takdirde, onlar hakkında korktukları gibi, (yetimlere haksızlık etmekten) de korksunlar. Allah’a karşı (hata etmekten) sakınsınlar ve doğru söz, söylesinler.
Yetimlerin mallarını haksız bir biçimde yiyenler, karınları (dolusu) bir ateşten başka bir şey yemiş olmazlar ve (sonunda da) cehennemi boylarlar.
Allah size, çocuklarınızın (alacağı miras) hakkında erkeğe, iki kadın payı kadar emreder.1 (Çocuklar) ikiden fazla kadın iseler, (ölenin) bıraktığı malın üçte ikisi onların,2 (çocuk) yalnız bir kadınsa yarısı onundur.3 Eğer ölenin çocuğu varsa, bıraktığı malda ana ve babasından her birinin hissesi altıda birdir.4 (Ölenin) çocuğu yok da ana ve babası ona vâris olmuşlarsa, anasının hissesi üçte birdir.5 (Aynı durumda ölenin) eğer kardeşleri varsa, anasının hissesi altıda birdir.6 (Bu miras paylaşımı ölenin) vasiyeti yerine getirildikten ve borçları ödendikten, sonra yapılır.7 Babalarınız ve oğullarınızdan, hangisinin size fayda bakımından daha yakın olduğunu siz bilemezsiniz.8 İşte bütün bunlar, Allah tarafından belirlenmiş (miras payları)dır. Şüphesiz Allah her şeyi bilendir, hüküm (ve hikmet) sahibidir.
1 Yani erkeğe kadının payının, iki katını emreder. Mirastan erkeğin iki, kadının bir pay almasının pek çok hikmeti, çeşitli eserlerde yer almışsa da âyetin sonunda, “bu hisselerin Allah tarafından belirlenmiş miras payları” olduğu ifâde edilmektedir. Bu sebeple yapılan yorumlara saygı duyulmakla beraber, bunların şahsi yorumlar olduğunu unutmamak gerekir. Sonuçta Allah, böyle uygun görmüş demek, en doğrusudur. Her şeyin en doğrusunu da O bilir.2 Ölenin oğlu olmayıp da kızları, birden fazlaysa mirasın
2:3’ünü kendi aralarında eşit olarak paylaşırlar. Kızların hisseleri, kaç tane olurlarsa olsunlar
2:3’ü geçemez. Erkekler ve erkek kardeşleriyle beraber bulunan kızlar, asabe oldukları için mirastan kalanı alırlar ve aralarında ikili birli taksim ederler.3 Ölenin oğlu olmayıp bir kızı bulunursa onun mirastan payı
1:2’dir. Eğer başka varis yoksa kalanı red yoluyla yine bu bir kızı alır.4 Ana ve baba asla mirastan men edilemez. Bu durumda ananın payı
1:6, babanın payı
1:6 olmak üzere ikisinin birden çocuklarının mallarında
1:3 hisseleri sabittir.5 Aynı durumda baba, asabe olur ve kalanı alır.6 Kardeşler, vâris olsun veya olmasın durum değişmez. Yani annenin hissesi
1:6 olur.7 Bir kimse ölünce malından önce teçhiz ve tekfin işlemleri yapılır, borçları ödenir. Sonra vasiyetleri yerine getirilir. Bu vasiyet, vârislere olamaz. Vârislerin dışındakilere de malının üçte birinden fazla olamaz. Kalan mal da varisler arasında usulüne uygun şekilde taksim edilir.8 Yani bunların hangisinin Dünya ve âhirette size daha faydalı olacağını siz bilemezsiniz. Onun için vârislerinizi birbirine tercih ederek, Allah’ın emrinin dışına çıkmayın. Vârislerinize vasiyet ederek, aralarında adaletsizlik yapmayın.
Eğer hanımlarınızın çocukları yoksa vasiyetleri yerine getirildikten ve borçları ödendikten sonra, bıraktıkları mirasın yarısı sizindir. Şâyet çocukları varsa o zaman mirasın dörtte biri sizindir. Eğer sizin çocuklarınız yoksa vasiyetleriniz yerine getirildikten ve borçlarınız ödendikten sonra, bıraktığınız mirasın dörtte biri hanımlarınızındır.1 Şâyet çocuklarınız varsa o zaman mirasın sekizde biri hanımlarınızındır.2 Miras bırakan erkek veya kadının, çocukları ana ve babası olmayıp3 bir erkek veya bir kız kardeşi varsa, (ölenin) vasiyetleri yerine getirildikten ve borçları ödendikten sonra, Allah tarafından bir emir olarak her birinin hissesi altıda birdir. Eğer (bu kardeşler) birden fazla iseler, üçte bir hisseye aralarında zarara uğratılmaksızın ortaktırlar.4 Şüphesiz Allah, hakkıyla bilendir ve halîmdir.5
1 Erkeklerin eşleri birden fazla bile olsa tümünün mirastan payı, tek eş gibi düşünülür ve bu âyette belirtilen hisseleri kendi aralarında eşit olarak paylaşırlar. Yani eşlerin hisselerinin tamamı
1:4 veya
1:8’i geçemez.2 Eşinizin çocuklarının sizden, sizin çocuklarınızın da eşinizden olması şart değildir. Yani bu çocuklar, sizin başka eşinizden veya eşinizin sizden önceki eşinden olabilir. Ayrıca bu âyet (Bakara: 240) da belirtilen, “hanımlarını geride bırakarak vefat edecek olanların, eşleri için bir senelik yetecek kadar mal vasiyet etmeleri” hükmünü kaldırmıştır. 3 Kelâle: Baba, anne ve çocukların dışındaki akrabalık demektir. Çocuğu, annesi ve babası bulunmayan murise (miras bırakan) de ölüye nispetle çocuk, anne ve baba konumunda bulunmayan vârise de kelâle denilir.4 Bu kardeşler ana bir kardeşlerdir. Bunlar, ölenin çocukları, oğlun... çocukları, babası ve babasının… babası bulunmaz ve ana bir kardeş bir tane olursa terekenin
1:6 alır. (Ana bir kardeşlerin erkek veya kadın olması fark etmez.) Ölenin çocukları, oğlun... çocukları, babası ve babasının… babası bulunmaz ve ana bir kardeşler birden fazla olursa terekenin
1:3’ünü alırlar. (Bunlar üçte bir hisseyi aralarında kız erkek ayrımı yapmadan eşit olarak paylaşırlar.) Ölenin çocukları, oğlun... çocukları, babası ve babasının… babası bulunursa mirastan pay alamazlar. Diğer kardeşlerle ilgili hükümler ileride gelecektir.5 Halîm: Hiddetten uzak, yumuşak huylu ve son derece sabırlı demektir.
İşte bütün bu (hükümler,) Allah’ın koyduğu kurallardır.1 (Şunu iyi bilin ki) kim, Allah’a ve Elçisine itaat ederse (Allah) onu, zemîninden ırmaklar akan ve içlerinde ebedî olarak kalacakları cennetlere sokar. İşte en büyük kurtuluş budur.
1 Bunlar ve diğer ayetlerde belirlenen varisler, farz olan pay sahipleridir. Bunlar; hisseleri Allah’ın (c.c) Kitabında veya Rasûlullah’ın (s.a.v) sünnetinde takdir edilmiş olan pay sahipleridir. Terekenin taksiminden evvel bunların hisseleri verilir. Efendimiz (s.a.v): “Farz olan hisseleri sahiplerine verin. Artan kısım ön sıradaki erkek asabenindir.” buyurmuştur. (Buharî, Müslim, Tirmizî,)
Kim de Allah’a ve Peygamberine isyan eder ve Allah’ın koyduğu sınırları aşarsa, Allah onu da içerisinde sonsuz kalacağı cehenneme koyar. Ona orada, rezil edici bir azap vardır.
Kadınlarınızdan fuhuş1 yapanlara karşı içinizden hemen2 dört şâhit getirin. Eğer onlar şâhitlik ederlerse, o kadınları ölüm alıp götürünceye yahut Allah kendileri hakkında başka bir yol gösterinceye kadar, evlerde hapsedin.3
1 Fahşâ, Fâhişe: Haddini aşmış, pek çirkin, aşırı edepsizlik, arzu ve istek, zina, adam öldürmek, hırsızlık gibi her türlü günâhlar, Allah’ın yasakladığı aşırı çirkinlikler ve arzular demektir. El-fâhişe olarak, zinâ anlamında kullanılır. Buna göre zinaya ve zina edene fâhişe adı verilmektedir. Ayrıca fâhişe kelimesinin namuslarını satan zâniye kadınlar hakkında da kullanıldığı bilinmektedir. Nisâ:19. ayette, fahşâ ve fâhişe kelimesi, zinadan kinaye olarak kullanılmıştır. Hakîkate ve normal ölçülere uymayan her işe de fâhiş denilir. Bu kelime, “insanlar arasında yayılan kötülük ve fuhşiyât" anlamında da kullanılmıştır.2 Bu olayın arkasından, zaman aşımına uğramadan derhal dört adet şâhit getirin. Buradaki zaman aşımı; şehirlerde bir ay, köylerde dört veya altı aydır.3 Âyetin ilk kısmındaki, “dört şâhit getirme” hükmü devam etmiş, son bölümdeki “ölünceye kadar evlerde hapis” hükmüne ise (Nur: 4.) âyetle açıklama getirilmiştir. Yani âyetin ikinci bölümündeki hüküm, nesh edilmiştir.
Sizden o (fuhşu) yapan her iki tarafa1 da eziyet edin. Eğer onlar, tevbe edip kendilerini düzeltirlerse (onlara eziyet etmekten) vazgeçin. Çünkü Allah, tevbeleri çok kabul eden ve çok merhamet edendir.
1 Buradaki (وَاللَّذَانِ) kelimesinin hem ikil, hem de müzekker olmasından dolayı, müfessirler arasında farklı yorumlar yapılmıştır. Bir kısmı, önceki âyetin kadınlar, bu âyetin de erkekler için ayrı bir hüküm belirlediğini, Mücahid ve Isfahani gibi bir kısmı da âyetin zahirini esas alarak, erkekler arası sapık ilişkiler için hüküm belirlediğini ifâde etmişlerdir. Arapçada genel kullanıldığı zaman müzekkerin müennesleri de kapsadığı esas alınırsa bu izah pek de uygun düşmemektedir. Elmalılı: “önce kadınlar hakkında ömür boyu hapis emredilmiş, bu âyet daha sonra indirilerek, ömür boyu hapsi neshetmiş ve daha sonra da Nur 4. âyetle burada mücmel olan ta’zir cezâsı beyan olunarak had cezâsı getirilmiştir.” demiştir.
Allah’ın kabul edeceğini vâdettiği tevbe, ancak, bilmeyerek günâh işleyip hemen tevbe edenlerin tevbesidir.1 İşte Allah sadece bunların tevbelerini kabul eder. Şüphesiz Allah her şeyi bilendir, hüküm (ve hikmet) sahibidir.
1 Bu âyete göre tevbede esas olan, günâhın kasıtla değil bilmeyerek işlenmesi ve hemen arkasından bir an önce tevbe edilmesidir. Bundan sonraki âyetten de anlaşılacağı gibi, bu tevbenin ölümden önce olması gerekir. Ancak ölümün ne zaman geleceği bilinemeyeceğinden dolayı tevbe’nin bir an önce yapılması, en doğru olanıdır. Konuyla ilgili olarak Bk. (En’am: 12-54, A’raf: 156 ve dipnotu, Tevbe: 104, Tâ Hâ: 82, Nur: 31, Şura: 25, Tahrim: 8)
Yoksa günâh işleyip de kendilerine ölüm gelip çatınca, “ben şimdi tevbe ettim.” diyenler, bir de kâfir olarak ölenler için tevbe yoktur. İşte bunlara Biz âhirette acıklı bir azap hazırladık.
Ey îman edenler! Kadınlara zorla vâris olmanız size helal değildir.1 Açık bir hayâsızlık yapmaları dışında verdiğiniz (mihirden) bir kısmını geri almak için onlara baskı yap(ıp boşanmaya zorla)mayın.2 Onlarla iyi geçinin. Şunu iyi bilin ki sizin hoşlanmadığınız bir şeye, Allah fazlasıyla hayır takdir etmiş olabilir.
1 Âyetin bu bölümü: “Ey îman edenler! Kadınları miras yoluyla zorla almanız size helâl değildir.” şeklinde de tercüme edilebilir. Cahiliye döneminde; bir adam vârisi olduğu yakınlarından biri öldüğü zaman, eşinin veya çadırının üzerine elbisesini atıp, “malına vâris olduğum gibi karısına da vâris olacağım” der ve o kadına sahip olurdu. Dilerse onu başkası ile evlendirir, dilerse evlendirmez, kendi de evlenmez, böylece malına sahip olurdu. Yine cahiliye döneminde bazı erkekler, hoşlanmadıkları ama malları bulunan eşlerini, sadece miraslarına konmak amacıyla ölünceye kadar boşamazlardı. Bu âyet, bu kötü geleneği ortadan kaldırmıştır.2 Bir hayâsızlığı ispat edilerek kocası tarafından boşanan kadına, mihri verilmez. Bu âyette; sadece mihrini vermemek için kadınların suçsuz yere bu duruma düşürülmemesi emredilmektedir.
Eğer bir eşi boşayıp da yerine başka bir eşle evlenmek isterseniz onlardan birisine yüklü bir miktarda1 mihir vermiş bile olsanız, o verdiğiniz (maldan) hiç bir şeyi geri almayın. O kadına iftira atarak ve apaçık bir günâha girerek verdiğinizi geri almak hiç olur mu?
1 Bu ifâdeden kadına verilecek mihrin üst sınırının açık olduğu anlaşılmaktadır. Ancak Peygamberimiz, bu miktarın fazla tutulmamasını tavsiye etmiş, hattâ uygulamalarında bir demir yüksüğü veya Kur’an’dan bazı âyetleri bile mihir olarak kabul buyurmuşlar ve bunu tavsiye etmişlerdir. Hz. Ömer (r.a) mihir için bir sınır koymaya kalkınca, Müslüman bir kadın: “Ey Ömer! Allah veriyor, sen alıyor musun!” dedi ve bu âyeti okudu. Hz. Ömer, bunun üzerine: “bu kadın isabet etti, Ömer hata etti.” dedi. (Kurtubî)
Siz (daha önce) birbirinizle içli dışlı olduğunuz ve onlar, sizden sağlam bir teminat1 almış olduğu halde onu, (böyle bir yolla) nasıl geri alabilirsiniz?
1 Bu teminat; Allah’ın emri ve Peygamberin sünneti üzere yapılan nikâh sözleşmesidir.
(Cahiliye döneminde) olanlar bir yana, babalarınızın evlendiği kadınlarla sakın evlenmeyin.1 Şüphesiz bu, pek çirkin, çok iğrenç ve son derece kötü bir gelenektir.
1 Cahiliye döneminde erkekler, babalarının boşadığı veya babaları ölünce dul kalan eşleri ile evlenirlerdi. Bu âyete göre; babaların gerek nikâhlı, gerekse nikâhsız olarak beraber oldukları kadınları, oğullarının veya torunlarının nikâhlamaları yasaklanmıştır. Nikâh kelimesi, lügatte evlenmek anlamına geldiği gibi “birbirine girmek” ve “kucağa çekmek” anlamına da geldiğinden; babaların nikâhsız ilişki kurdukları kadınlarla oğullarının nikâhlanmaları da buna dâhildir.
(Ey îman edenler!) Size; anneleriniz,1 kızlarınız,2 kız kardeşleriniz,3 halalarınız, teyzeleriniz, erkek kardeşlerinizin kızları, kız kardeşlerinizin kızları, sizi emziren sütanneleriniz, sütkız kardeşleriniz,4 karılarınızın anneleri ve kendileri ile gerdeğe girdiğiniz karılarınızdan olan gözetiminiz altındaki üvey kızlarınız, haram kılındı. Eğer onların anneleri ile gerdeğe girmemişseniz (onlarla evlenmenizde) size bir günâh yoktur. Kendi soyunuzdan olan öz oğullarınızın eşleri5 ile evlenmeniz ve iki kız kardeşi birden nikâhlamanız6 da size haramdır. Ancak cahiliye döneminde geçen geçmiştir. Şüphesiz ki Allah, çok bağışlayıcıdır, pek de merhamet edicidir.
1 Analarınıza; babanızın ve ananızın anaları ve onların da anaları dâhildir. Çünkü “ana” ifâdesi çoğul olarak kullanılmıştır.2 Kızlarınıza; oğullarınızın ve kızlarınızın kızları olan torunlarınız ve torunlarınızın torunları da dâhildir.3 Kız kardeşlerin; ana-baba bir, baba bir veya ana bir olmaları fark etmez.4 Sütanneler ve sütkız kardeşler haram olunca buna kıyasla; sütbabalar, sütkızlar, süthalalar, sütteyzeler, sütkardeşler ve kızları da buna dâhildir. Zîrâ Peygamberimiz: “Soydan haram olanların hepsi, emzirmeden dolayı da haram olur.” buyurmuştur. (Kurtubî)5 Buna bütün torunların eşleri de dâhildir.6 Burada ölçü; biri erkek farz edildiği takdirde diğerine nikâhı câiz olmayan iki kadının, bir nikâh altında bulunmaları haramdır. (Bir kızla halasının, teyzesinin, erkek ve kız kardeşinin kızlarının aynı erkekle bir arada nikâhlanmaları haramdır.) Ancak, bunlardan birisi ölür veya eşinden boşanırsa, diğeriyle aynı erkek daha sonra evlenebilir. Bunun dışında daha önce zikredilenlerin haramlığı ebedîdir.
Savaş esiri olarak elinize geçmiş cariyeler dışında,1 evli kadınlarla evlenmeniz Allah’ın bir emri olarak size haramdır.2 Bunların dışında kalan kadınlarla iffetli olarak, zina etmeksizin3 mihirlerini vererek nikâhlanmanız size helâl kılındı. Bu kadınlardan nikâh ile faydalanmanıza karşılık kendilerine aranızda kararlaştırılmış olan mihirlerini, hakları olarak verin. Daha önce belirlenen mihri eşinizle anlaşarak yeni bir miktara bağlamanızda da bir sakınca yoktur. Şüphesiz Allah her şeyi bilendir, hüküm (ve hikmet) sahibidir.
1 Buradaki istisna, İslâm uğruna cihad amacı ile yapılan savaşlarda esir alınmış cariyeler ile ilgilidir. Bu kadınlar, kendi yurtlarında evli bile olsalar, yurtları ile ilişkileri kesilince oradaki kâfir kocaları ile de nikâhları biter. Hamile olmadıklarının anlaşılması için bir defa âdet görmeleri yeterlidir. Bundan sonra bu kadınlarla nikâhlanmak helâl olur. 2 Bu bölüm, “meşru yollarla evli bulunduğunuz eşlerinizdışında, evli kadınlarla evlenmeniz Allah’ın bir emri olarak size haramdır.” diye tercüme edilebilir.3 Sefeh: Esasen kan ve su karışımı sıvıları döküp akıtmak demektir. “Müsafehe” ise; sadece suyunu boşaltmak, yani sadece keyfini yetirmek anlamını ifâde eder. Bundan dolayı da zinaya “sifah” denilir. Yukarıda zikredildiği gibi kadınların helâl kılınmasından asıl maksat, nikâh ve nesli çoğaltmaktır. Yoksa sadece şehveti gidermek maksadıyla nikâh caiz değildir. Bu maksat da gizli veya aşikâr olabilir. Gizli olup da bu niyet yalnız kalpte kalırsa nikâh zahiren sahih olsa da diyaneten helâl olmaz. Fakat müt’a nikâhı gibi zahirde de ifade edilirse veya bir müddet ile sınırlanırsa nikâh hem diyaneten hem de hükmen fasit olur. Bu ayetten bir çeşit zina demek olan, müt’a nikâhının haram olduğu anlaşılmaktadır.
(Ey îman edenler!) Sizden îmanlı hür kadınlarla evlenmeye malî durumu elverişli olmayanlar ellerinizin altındaki Müslüman cariyelerinizle evlensinler. Sizin îmanınızı en iyi bilen Allah’tır. Zâten siz1 hepiniz, birbirinizle aynısınız. Onların namuslu olanları, zinadan uzak duranları ve gizli dost tutmayanları ile sahiplerinin iznini alarak ve uygun şekilde mihirlerini vererek evlenin. Eğer onlar, evlendikten sonra zina yapacak olurlarsa onların cezâları hür kadınlara verilecek cezânın yarısıdır.2 Bu hükümler, içinizden günâh işlemekten korkanlara tanınan bir imkândır. Yok, eğer sabrederseniz bu sizin için daha hayırlıdır.3 Şüphesiz ki Allah, çok bağışlayıcıdır, pek de merhamet edicidir.
1 Bir Müslümanın hür bir eşi yoksa veya hür bir kadınla evlenmeye gücü yetmiyorsa Müslüman bir cariye ile nikâhlansın. Zira bunun masrafı azdır. Mü'min bir cariye ile evlenmeyi bir zül olarak görmesin. Yani; Müslüman olduktan sonra, ha hür olmuşsunuz, ha köle olmuşsunuz fark etmez. Onlarla evlenmek bir erkek için zül değil, esas zül, iffetsizliktir. Cariyeler ancak sahiplerinin izni ile mihirleri veya nafakaları kendilerine ma'ruf vechile güzelce verilerek nikâh edilir.2 Ahdân, “haden”in çoğuludur ve gizli dost tutmak demektir. Cahiliyye döneminde iki çeşit zina vardı. Birisi umuma açık olanı, diğeri de birini dost tutarak hususî bir surette gizlice zina etmek idi. Ve bunlar çoğunlukla cariyelerle yapılırdı. İslam’da bunların ikisi de yasaklanmıştır. Binaenaleyh cariyeler zina yaparlarsa onlara hür kadınlara uygulanan cezanın yarısı vacib olur. 3 Cariyelerle evlenmek, ancak evlenemeyip de zina korkusu bulunanlar içindir. Bu korku olmadığı takdirde cariyelerle evlenmek, mendub bile değildir. Zîrâ bu hür ve iffetli kadınlara zarar vermesi yönünden sıkıntılıdır. Bunun için Hz. Ömer: “cariye ile evlenen her hangi bir hür, hürriyetinin yarısını zayi etmiş olur” demiştir.
Allah size (helâl ile haramı) açıkça bildirmek, sizi sizden önceki iyilerin yollarına iletmek ve günâhlarınızı bağışlamak istiyor. Çünkü Allah (her şeyi) hakkıyla bilen, hüküm (ve hikmet) sahibi olandır.
(Ey îman edenler!) Allah sizin tevbelerinizi kabul etmek isterken, nefislerinin aşırı arzuları peşinden koşanlar ise sizin tamamen yoldan çıkmanızı istiyorlar.
İnsan zayıf yaratılmış olduğu için Allah, sizin ağır sorumluluklarınızı (böylece) hafifletmek istiyor.
Ey îman edenler! Birbirinizin mallarını haksız yolarla1 değil,2 karşılıklı anlaşmaya dayalı (meşru) ticaret yolu ile yiyin. Birbirinizin canına kıymayın.3 Şüphesiz Allah size karşı çok merhametlidir.
1 Yani; hırsızlık, gasp, kumar, faiz, israf ve her türlü gayr-ı meşru yollarla yemeyin.2 Bu istisna edatından önce zikredilen bâtıl işler, “müstesna minh’e” mana itibariyle dâhil olmayacağı için bu istisna, munkatı’ istisna olarak kabul edilmiş ve tercüme bu şekilde yapılmıştır. Zîrâ munkatı’ istisna kasr ifâde etmeyeceğinden tercümeyi; “mallarınızı aranızda haksız yollarla yemeniz haram, fakat kendi rızanızla yaptığınız ticaret dinen bâtıl bile olsa helaldir.” diye anlamamak gerekir.3 Âyetin bu bölümü, şu şekillerde anlaşılabilir: 1- Kasten intihar ederek kendinizi öldürmeyin. 2- Hind fakirlerinin yaptığı gibi Allah’a kulluğu zühtte arayıp, züht’ü de rûhbanlık zannederek nefislerinizi ezmeyin. 3- Ticareti takvaya ters görerek, kendinizi fakirleştirmeyin. 4- Ticaret yapacağım diye kendinizi tehlikeye atmayın. 5- Birbirinizi hiç bir şekilde öldürmeyin. 6- Hıristiyan ve diğer rûhbanlar gibi, nefislerinizi öldürmeyin ve bunu bir ibâdet zannetmeyin. (Özetle-Elmalılı) Bu ayet burada dururken sufi ekollerinde nefislerini öldürmeye çalışanlar ne yaptıklarının farkındalar mı acaba?
Kim, düşmanlık ve zulüm yolu ile bu (haram kılınan şeyleri) yaparsa, (bilsin ki) Biz, ileride onu Cehennem ateşine atacağız. Bu ise, Allah’a göre çok kolaydır.
Eğer siz yasaklandığınız büyük günâhlardan sakınırsanız, Biz de sizin diğer kabahatlerinizi örter ve sizi pek güzel bir makama yerleştiririz.
Bir de Allah’ın sizi birbirinizden üstün kıldığı1 şeyleri, hasretle arzu etmeyin.2 Erkeklerin kazandıklarından bir nasipleri olduğu gibi, kadınların da kazandıklarından bir nasipleri vardır.3 Siz sadece Allah’ın lütfundan isteyin. Çünkü Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.
1 Konuyla ilgili olarak Bk. (Nahl: 71)2 Yani birbirinizin malına göz dikmeyin, düşmanlık etmeyin, Allah’ın erkeğe iki, kadına bir hisse vermesine itiraz etmeyin, birbirinizi Allah vergisi üstünlükleriniz nedeniyle kıskanmayın ve Allah’ın takdirine râzı olun.3 Yani kimsenin yaptığı boşa gitmez, mutlaka karşılığını görür. Bu âyet; Ümmü Seleme’nin (r.a); “keşke biz de erkek olsaydık da cihad etseydik ve onların kazandıkları sevap gibi biz de sevap kazansaydık.” demesi üzerine indirilmiştir. (Celâleyn)
Ana-babaların, akrabaların ve yeminli sözleşmeler yaptığınız kimselerin1 her birinin miraslarına mirasçılar tayin ettik. Öyleyse bu pay sahiplerine mirastan paylarını verin.2 Şüphesiz Allah her şeyi görüp durmaktadır.
1 Yani nikâh akdi ile evlenip de birbirlerine bu yolla vâris olan eşlerin ve mevl’el-müvalâtın…2 Ve aranızda miras yoluyla helal olarak elde ettiğiniz mallarınızı bu şekilde bâtıl bir yolla yemeyin.
Allah’ın, insanları birbirinden üstün kılması1 ve erkeklerin mallarını (aile fertleri için) harcamaları2 sebebiyle erkekler,3 kadınlar üzerine koruyucu ve yöneticidirler.4 İyi kadınlar, itaatkâr olup, Allah’ın korunmasını (emrettiği) gizli şeyleri korurlar.5 Çirkeflik6 yapmasından korktuğunuz kadınlara, (durumlarına göre) ya öğüt verin ya yataklarda onlardan uzaklaşın ya da dövün.7 Eğer itaat ederlerse, artık onların aleyhine başka bir yol aramayın. Çünkü Allah çok yücedir, çok büyüktür.8
1 (بَعْضَهُمْ) deki zamirin müzekker olması sebebiyle tercüme bu şekilde yapılmıştır. Bu âyeti: “Allah erkekleri, kadınlardan üstün yaratmıştır.” şeklinde anlamak doğru olmaz.2 Yani; erkeklerin ailenin nafakasından, yerine göre anne ve kız kardeşlerinin bakımından ve nafakasından da sorumlu olmaları veya evliliklerinde mihir sorumluluklarının bulunması.3 Bu âyette Allah, kadın ve erkeğin birbirlerine üstünlüğü diye bir şey ifâde etmemekte, sadece kadın ve erkeğin sorumluluklarını belirtmektedir. Maddeci ve faydacı mantıkla bakıldığında reislik bir üstünlük vesilesidir. Ama İslâm mantığıyla bakıldığında Reislik, Allah’ın takdir buyurduğu, birçok sorumlulukları ve kötüye kullanıldığında da vebali büyük olan, zor bir görevdir. Her Müslüman sonuçta Rabbinin kendisine uygun gördüğü mirasa rıza göstermek ve bütün görevleri sorumlulukları kadar hakkıyla yerine getirme sorumluluğuna sahip olmak zorundadır.4 Kavvam: “Kaim” kelimesinin mübalağasıdır. Kaim ise; bir kimsenin işine bakan ve o işi koruyan, dikkatle gözeten, muhafaza eden, kâhya, müdür ve muhafız anlamlarına gelir. Bu ifâde; erkeğin kadına hâkimiyetini göstermekle birlikte, onlara hizmetle beraber bir hâkimiyet ifâde etmektedir. Yani Allah, bir taraftan erkeğin üstünlüğünü ifâde ederken, diğer taraftan da kadının kıymet ve faziletini işaret etmektedir. (Elmalılı) Bu âyet, yukarıdaki miras âyetlerinin devamı olduğu için o âyetlerle bağlantı kurulursa; “(Erkekler mirastan kadınların iki katı pay alırlar. Çünkü) Allah’ın, insanları birbirinden üstün kılması ve erkeklerin mallarını (aile fertleri için) harcamaları sebebiyle erkekler, kadınlar üzerine koruyucu ve yöneticidirler. (İşte bu, Allah’ın bir hüküm ve hikmetidir.)” diye de anlaşılabilir.5 Efendimiz: “Kadınların en hayırlısı yüzüne baktığın zaman sevindiren, emrettiğinde itaat eden ve senin yokluğunda senin malını ve iffetini koruyan kadındır.” buyurmuş ve bu âyeti okumuştur. (İbnü Kesir)6 Nüşûz: lügatte “yüksekli ve tümseklik” anlamına gelir. Mecâzen, “kadının kocasına kafa tutup isyankâr bir tavır alarak itaat etmemesi” anlamında kullanılır. Yani kadının kendisini yüksek farz edip itaati bırakması demektir. Bazı müfessirler kadının nüşûzü; kocasına isyanı (İbnü Abbas), koku sürünmemesi, zevcini nefsinden menetmesi, kocasına önceleri yaptığı muameleyi değiştirmesi (Ata'), kocasının meskeni olan ikametgâhta beraber oturmaktan imtina edip onun arzu etmediği bir yerde ikamet etmesi diye de tarif etmişlerdir. Yukarıdaki “çirkeflik” tabiri, bunları karşılayacağı düşüncesiyle kullanılmıştır.7 Kadının çirkefliğine göre hangisi daha uygunsa terbiye maksadıyla onu yapın. Sınırı aşmayın. Âyette yapılacak şeyler arasında atıf olarak (و) kullanılması ve bu atıf harfinin tertib içermediği için tercümeye (durumlarına göre) ilavesi yapılmıştır. Bazıları (hâşâ) Allah’ın dinini batı standartlarına çekme uğruna “dövme” fiiline birçok anlam izafe ederek Allah’ın hükmünü değil sadece kendilerini rezil etmektedirler. 8 Bu âyette nüşûz, sadece kadınlar için zikredilmiştir. İnsanın aklına; “erkeklerde nüşuz olursa ne olacak?” gibi bir soru takılabilir. Erkeklerin serkeşliği ile ilgili hükümler, ileride 128. âyette ele alınacaktır.
Eğer karı-kocanın aralarının açılmasından endişe ederseniz, onlara biri erkeğin öbürü de kadının akrabası olan iki arabulucu gönderin. Eğer bu (arabulucular) onları gerçekten barıştırmak isterlerse; Allah, onların arasını bulur. Şüphesiz Allah, her şeyi hakkıyla bilir, her şeyden haberdardır.
(Ey îman edenler!) Sadece Allah’a ibâdet edin ve Ona hiçbir şeyi ortak koşmayın. (Sonra) anaya, babaya, akrabaya, yetimlere, fakirlere, yakın komşulara, uzak komşulara, yakın arkadaşlara, yolda kalanlara, elinizin altındaki kölelere iyilik edin. Şüphesiz Allah kendisini beğenip övünenleri sevmez
(Çünkü) onlar, cimrilik1 ettikleri gibi herkese de cimri olmalarını tavsiye ederler ve Allah’ın kendilerine lütfundan verdiklerini gizlerler. Biz, (bu) kâfirlere alçaltıcı bir azap hazırladık.2
1 Cimrilik: Harcanması gereken malı sarf etmekten kaçınmak, para ve malı çok sevdiğinden dolayı, başkasına bir şey vermekten çekinmek demektir. Parası ve malı olduğu halde bir Müslüman, aile fertlerinin bakımı, akrabaların görülüp-gözetilmesi gibi görevlerini yapmaz ve malını sarf etmekten çekinirse, cimrilik yapmış demektir. Cimriliğin başlıca sebebi aşırı mal hırsı ve gelecekte fakir düşme korkusudur. Cimriler, insanlar arasında da, Allah katında da sevimsiz ve aşağılık kişiler olarak görülür. Rasûlullah (s.a.v): “Cimri kişi Allah'a uzak, Cennet'e uzak, insanlara uzak ve Cehennem ateşine yakındır.” buyurmuştur. (Tirmizî) Cimriliğin zıddı “cömertlik”tir. Kötü olsalar bile, cömertler için herkesin kalbinde bir sevgi vardır. İyi olsalar bile, cimrilere karşı herkesin kalbinde nefret vardır. Müslüman olmadıktan sonra cömertlerin yaptıkları harcamalar boşunadır.2 Yahudilerin Ensar’a karşı, “mallarınızı infak etmeyin, korkuyoruz ki fakir düşeceksiniz” diye nasihat etmeğe kalkışmaları bu âyetin inmesine sebep olmuştur.(Elmalılı)
Bu (kâfirler) mallarını sadece insanlara gösteriş olsun diye harcarlar ve Allah’a ve âhiret gününe de asla îman etmezler. Şeytan kime arkadaş olursa (bilsin ki) o ne kötü bir arkadaştır!
Eğer bu (kâfirler) Allah’a ve âhiret gününe îman etseler ve Allah’ın kendilerine verdiği rızıktan (Allah yolunda) harcasalardı ne olurdu sanki? Şüphesiz Allah onları çok iyi bilir.
Allah kimseye zerre kadar zulüm1 etmez. Eğer yapılan iyilik, zerre kadar da olsa Allah onun (sevabını) kat kat artırır ve Kendi katından ona çok büyük bir mükâfat verir.
1 Zulüm: Bir şeyi layık olduğu yerden başka bir yere koymak demektir. Dinî anlamdaki manası ise, hak yemek, işkence ve baskı kullanmak, adaletsizlik yapmak, haddi aşmak söz ve fiilde aşırı gitmek demektir. Allah’ın hakkını, Allah’tan başkasına vermek ve Allah’ın şerefli kıldığı insanı, Allah’ın yarattığı varlıklara ibâdet ettirerek alçaltmak, en büyük zulümdür. Çünkü bu, ilâhlığı asla layık olmadığı bir yere koymak demektir. Zira Allah’tan başkasının mabut olmasına hiç bir şekilde imkân ve ihtimal yoktur. Âlimler zulmü üç kısım halinde incelemişlerdir: 1- İnsanın Allah'a karşı işlediği zulüm. (Şirk ve küfürdür.) 2- İnsanlar arasındaki zulüm. Bu da, insanların kendi hemcinslerine karşı işledikleri suçlar, günahlar ve haksızlıklardır. (Adam öldürmek, hırsızlık yapmak, zina yapmak gibi) 3- İnsanın kendi kendine zulmetmesi. Yukarıda sayılan çeşitlerden hangisi olursa olsun, zulüm, yaratılış düzeninden sapmalara sebep olmaktadır. İnsanın dışındaki bütün varlıklar, yaratılış düzenlerini bozmamakta, nasıl yaratılmışlarsa, öyle hareket etmektedirler.
Her ümmetten bir şâhit getirdiğimiz ve seni de bunların üzerine şâhit yaptığımız zaman acaba bu (kâfirlerin) halleri nasıl olacak?
İşte o gün Allah’ı inkâr edip, Peygambere isyan edenler, yerle bir olmayı isteyecekler ama onlar, Allah’tan bir sözü bile gizleyemeyecekler.1
1 Bu âyet, “İşte o gün, Allah’ı inkâr edip, Peygambere isyan edenler, yerin dibine geçmeyi isteyecekler ama onlar, Allah’tan yaptıkları hiçbir şeyi gizleyemeyecekler.” şeklinde de tercüme edilebilir.
Ey îman edenler! Sarhoş iken, ne söylediğinizi bilinceye, cünüp iken de -yolcu olmanız dışında- boy abdesti alıncaya kadar, namaza yaklaşmayın.1 Eğer hasta olmuşsanız veya yolcu iseniz yahut helâdan gelmişseniz ya da kadınlara yaklaşmış2 ve de su bulamamışsanız; temiz bir topraktan3 yüzlerinize ve ellerinize sürerek teyemmüm4 edin. Şüphesiz ki Allah, çok affedicidir, pek bağışlayıcıdır.5
1 Bu âyetin iniş sebebini Hz. Ali (r.a) şöyle anlatır. Bir gün Abdurrahman b. Avf bizi yemeğe davet etti. Yemekle birlikte şarap da ikram etti. Şarap bizden alacağını aldı. Namaz vakti gelince önümüze geçip, bize namaz kıldırdı. Namazda Kafirun sûresini )قُلْ يَا أَيُّهَا الْكَافِرُونَ لَا أَعْبُدُ مَا تَعْبُدُونَ وَ نَحْنُ نَعْبُدُ مَا تَعْبُدُونَ( şeklinde yanlış okudu. Allah da bu âyeti indirdi. (Tirmîzî) Bu yasaklama, sarhoşun namaz kılamayacağına delâlet ettiği gibi, sarhoşun ve cünüp olan kimselerin mescidlere giremeyeceğine de dolaylı olarak delâlet edebilir.2 Buradaki dokunmanın, karı-koca ilişkisi olduğunda ittifak vardır ve bundan dolayı da gusül icap eder. El veya diğer uzuvların yani tenin tene dokunması ihtilâflıdır. Hanefilere göre; kadının erkeğe, erkeğin kadına teninin tenine dokunmasıyla abdest bozulmaz. Zahirilere ve Şafiilere göre namaz abdesti bozulur, gusül abdesti bozulmaz.3 (Mâide: 6.) âyette bu âyetten fazla olarak (مِنْهُ) ifâdesi bulunduğu için tercüme bu şekilde yapılmıştır. Bu ifâdeden dolayı taş ve mermer türü olan maddelerle teyemmüm yapmanın câiz olup olmayacağı hakkında ihtilâf vardır. Buna göre taş ile teyemmüm ruhsat, toprak ile ihtiyattır4 Teyemmüm: Lügatte kastetmek demektir. Bu sebeple niyetsiz teyemmüm olmaz. “Sa’ıyd,” yeryüzü demektir ki taşa toprağa şamildir. Binaenaleyh eline hiç toprak, bulaşmasa bile bir taş ile teyemmüm caiz olur. (İmam Şafiî birazcık olsun toprak bulaşmalı demiştir.) “Tayyib” de tertemiz demektir. Binaenaleyh teyemmüm edilen malzemenin pis veya şüpheli olmaması gerekir. Teyemmüm, niyet edilerek elleri bir kere taşa-toprağa vurup yüzü mesh etmek, bir kere daha vurup dirseklere kadar elleri mesh etmektir. Bu, kalben yapılan bir taharettir. Zira kalbi pis olanlar ne yaparlarsa yapsınlar temizlenemezler. Tabii ki bazı durumlarda kalp temizliği de kâfi gelmez, maddeten zahiri de temizlemek gerekir. Su bulamayınca zarurette teyemmüm esasen kalbî bir taharettir ki; Cenab-ı Hak, teyemmüme ruhsat verir. Fakat sarhoşluğa ve cünüp durmağa asla müsaade etmez. 5 Bu âyet, içkinin yasaklanması hakkındaki Bakara: 219. âyetten sonra inen ikinci âyettir. Bu konunun teferruatı için Bk.(Mâide: 90)
Şu kendilerine kitaptan bir pay verilenlerin, sapkınlığı satın aldıklarını ve sizin yoldan çıkmanızı istediklerini görmüyor musun?
Allah, sizin düşmanlarınızı (sizden) daha iyi bilir. Size gerçek bir dost olarak Allah yettiği gibi, yardımcı olarak da Allah yeter.
(Mûsa’nın dinini terk edip) Yahûdî olanlardan bir kısmı, bu dine hakaret etmek amacı ile (Allah’ın kitabındaki) kelimelerin anlamlarını değiştirerek1 ve dillerini eğerek-bükerek: “işittik ve isyan ettik, (asıl sen bizi) dinle behey söz dinlemez!”2 ve râinâ”3 diyorlar. Hâlbuki onlar, “işittik ve itaat ettik; bizi dinle ve gözet” deselerdi, kendileri için daha hayırlı ve daha doğru olurdu. Fakat Allah, küfürleri yüzünden onları lânetlemiştir. Ancak onların pek azı, îman ederler.
1 Konu ile ilgili Bk. (Bakara: 75, Nisâ: 13, 41)2 Nitekim Yahudiler Peygamberimizin huzuruna gelirler bazı şeyler sorarlar yanından çıkınca da Peygamberin sözlerini tahrif ederek yaymaya çalışırlardı. İşte Kur'an bunların peygamberimizin sözlerini (سَمِعْنَا وَعَصَيْنَا), (اِسْمَعْ غَيْرَ مُسْمَعٍ) ve (رَاعِنَا) diyerek değiştirmelerini anlatıyor. (سَمِعْنَا وَعَصَيْنَا) “işittik ve isyan ettik,” (وَاسْمَعْ غَيْرَ مُسْمَعٍ), “(asıl sen bizi) dinle behey söz dinlemez, dinle sözü dinlenmeyesice, dinle iyi şeyler işitmeyesice, benden duymuş olduğunu kimseye söylemeden dinle” anlamlarına gelir. (رَاعِنَا) ise “hayvanat hakkında gütmek, insanlar hakkında da siyaset yapmak” demektir. Hatta Yahudiler bunu, dillerini bükerek, sarhoş gibi ağızlarını eğerek söylerlerdi.3 İslâm’ın ilk yıllarında Müslümanlar, Peygamberimize; “bizi gözet, müsaade buyur da anlayalım.” anlamına gelen (رَاعِنَا) “Râinâ” ifâdesini kullanırlardı. Daha sonra Allah, Müslümanlara bu ifâdenin yerine, aynı anlama gelen (اُنْظُرْنَا) ifâdesini kullanmalarını emir buyurdu. Zîrâ Yahûdîler, (رَاعِنَا) ifâdesini kendi aralarında birbirlerine hakaret etmek için kullandıkları ve “bizim çoban” anlamına gelen (رَاعيِنَا) ifâdesine benzetiyorlar ve bununla Peygamberimize hakaret etmeye çalışıyorlardı. İşte Allah, bu âyetle Müslümanların Yahûdîlerin sahtekârlıklarına fırsat vermemelerini, sağlamıştır. Türkçe meâlcilerden bazılarının, özellikle bu âyetteki “Râinâ” ifâdesine, “bizi güt” anlamı vermeleri, çok gariptir ve ihanette Yahudileri bile geride bırakmaktır. Bk. (Bakara: 104)
Ey kendilerine kitap verilenler! Gelin yanınızda bulunan (Tevrât)’ı doğrultucu olarak indirdiğimiz bu kitaba Biz birtakım yüzleri tersine çevirip mahvetmeden1 yahut cumartesi yasağını çiğneyen2 (Yahû-dîleri) lânetlediğimiz gibi sizleri de lânetlemeden önce, îman edin. (Şunu bilin ki) Allah’ın emrettiği her şey, mutlaka yerine getirilir.
1 (طَمَسَ) Esasen bir şeyin eserlerini yok edip alametlerini izale etmek manasına olmakla burada yüzlerin kılığından çıkıp yüz denecek halleri kalmamak manasını ifade eder. Bu fiilin diğer anlamları için Bk. (Yûnus: 88, Yasin: 66, Kamer: 37, Mürselat: 8) Âyetin bu bölümü, mecâzî anlamıyla, “Biz birtakım kimseleri helâk etmeden” şeklinde de anlaşılabilir.2 Konu ile ilgili olarak Bk. (Bakara: 65-66, Nahl: 124)
Şüphesiz Allah kendisine eş koşulmasını asla affetmez. Ama bunun dışında, dilediği kimselerin (günâhlarını) bağışlar. Her kim de Allah’a eş koşarsa, gerçekten Ona çok büyük bir günâh ile iftira etmiş olur.
Şu kendilerini temize çıkaranları görmüyor musun? Hâlbuki ancak Allah, dilediğini temize çıkarır. Ve onlar, kıl kadar bile haksızlığa uğratılmazlar.
Bak, nasıl da yalan(lar)ını Allah’a yakıştırıyorlar. Onlara apaçık günâh olarak bu yeter.
Bir de, şu kendilerine kitaptan bir pay verilenleri görmüyor musun? Onlar puta1 ve tağuta inanıyorlar. Ve kâfirler için, “bunlar, Müslümanlardan daha doğru yoldadır.” diyorlar.2
1 Cibt: sözlükte: "kendisinde hayır bulunmayan bayağı şey, put, kâhin, alçak, sihir, şeytan" demektir. Terim olarak ise; “Allah’tan başka ilâh edinilen canlı ve cansız ilahlar, putlar ve Allah’ın hâkimiyetine karşı çıkan her türlü İslâm dışı şahsiyet, düşünce, hukuk, devlet ve hâkimiyet anlayışı” anlamında kullanılmıştır. Kur’an’da sadece bu ayette zikredilen cibt kelimesi tağut kelimesiyle aynı anlamda hatta biri diğerinin yerine de kullanılmıştır.2 Bk. (Bakara: 256-257, Maide: 60, Nahl: 36, Zümer: 17)
İşte bunlar Allah’ın lânet ettiği kimselerdir. Allah kime lânet ederse, artık ona asla bir yardımcı bulamazsın.
Yoksa bu (Yahûdîlerin Allah’ın) hükümranlığında bir paylar mı var? Eğer öyle olsaydı onlar, insanlara çekirdeğin bir parçasını1 bile vermezlerdi.
1 (نَقِيرٌ) Çekirdekteki küçük oyuk ve mecâzen çok az şey anlamına gelir. Bu âyet, “Eğer öyle olsaydı onlar, insanlara hiçbir şey vermezlerdi” şeklinde de anlaşılabilir.
Yoksa o (Yahûdîler,) Allah’ın insanlara lütfundan verdiği nîmetleri1 kıskanıyorlar mı? Şüphesiz Biz İbrahim’in soyundan gelenlere de kitap ve hikmet2 vermiş, onlara da büyük bir hükümranlık ihsan etmiştik.
1 Yani vahiy ve Peygamberlik nîmetlerini…2 Bk. (Bakara: 269, Hûd: 1, Şuara: 21, Yasin: 2)
İşte o Yahûdîlerden bir kısmı ona1 gerçekten îman etti. Bir kısmı da ondan yüz çevirdi. O îman etmeyenlere de ateş olarak cehennem yeter.
1 “O” zamiri; Muhammed (a.s)’a, İbrahim (a.s)’a veya Kur’an’a gidebilir. (Kurtubî)
O âyetlerimizi inkâr edenleri, yakında derileri kavruldukça azabın acısını daha iyi duysunlar diye kendilerine başka deriler vereceğimiz bir ateşe, sokacağız. Şüphesiz Allah, çok güçlüdür, hüküm (ve hikmet) sahibidir.
(Allah’ın istediği gibi) îman edip (inandığı) iyi işleri yaşayanları ise, zemîninden ırmaklar akan, içlerinde ebedî olarak kalacakları ve kendilerine orada tertemiz eşlerin bulunduğu cennetlere koyacağız. Ve onları orada koyu gölgeler altına alacağız.
Allah size emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman da adaletle1 hükmetmenizi emrediyor. Allah böylece size ne güzel şeylerle2 öğüt veriyor. Şüphesiz Allah her şeyi hakkıyla işiten, hakkıyla görendir.
1 Adâlet: Her şeyi yerli yerince yapma, hakkı yerine koyma, haksızlıklardan uzaklaşma ve eşitlik demektir. Adâletin zıddı zulüm ve insafsızlıktır. Yani adalet, nizâm-ı âlemdir. Şüphesiz esas hak; Allah’ın hakkı olan ilâhlık hakkıdır. Bu da Allah’a asla eş koşmamaktır. Yani Allah’a canımızın istediği gibi değil, Allah’ın istediği gibi inanmaktır. Bu sebeple en büyük zulüm, şirktir. Bugünkü beşerî sistemlerde belirli sınıflar için dokunulmazlıklar söz konusu olduğu halde İslâm Hukuku önünde hiç kimsenin bir ayrıcalık, imtiyaz ve masumiyet hakkı yoktur. İslam Devletinin temel görevlerinden biri de adaleti temin etmektir. Ayrıca mahkemelerde şahitlik yapacakların da adalet sahibi olmaları şarttır. Yani her adamdan şahit olmaz. Bk. Nahl: 902 (نِعِمَّا) ifâdesi (نِعْمَ شَيْئًا) anlamında olduğu için tercüme bu şekilde yapılmıştır.
Ey îman edenler! Allah’a itaat edin, Peygambere itaat edin ve sizden olan1 emir sahibine de (itaat edin.)2 Eğer gerçekten Allah’a ve âhiret gününe inanıyorsanız, herhangi bir konuda anlaşmazlığa düştüğünüzde o konunun (çözümünü) Allah’a ve Peygamber’e havâle ediniz.3 Çünkü böyle yapmanız, (sizin için) daha hayırlı ve sonuç bakımından da en iyisidir.
1 Müslümanlara kendilerinden olmayan (yani Müslüman olmayan) emir sahiplerine itaat, vacip değildir. Ancak, itaatin vacip olmaması isyanın vacip olmasını gerektirmez. Bu sebeple Müslüman olmayan bir beldede yaşayan Müslümanların, sürekli isyankârlar olarak nitelendirilmemeleri, Allah’a ve Elçisine karşı kötülüklerden kaçınıp, kendi aralarında belirleyecekleri ve kendilerinden olan emir sahiplerine itaat etmeleri ve Tağutlara asla boyun eğmemeleri gerekir. Çünkü İslâm hukukunun temel kurallarından birisi de “Allah’a isyan konusunda kimseye itaatin” helal olmayacağıdır.2 Mü’minlerin Emîri (Halîfe, Ul’ül-Emr): İslâm ümmetinin lideri, idarecisi anlamında kullanılan bu tabir, Hz. Peygamber (s.a.v)’in vefatından sonra ilk olarak Hz. Ömer (r.a) için kullanılmıştır. Hz. Peygamber (s.a.v)’in önemli işleri idare etmek üzere tâyin ettiği kişiler için “emîr”lik unvanı kullanılmıştır. Savaşlarda kumandan olarak tayin ettiği kişiye “emîr” ifadesini kullandığı gibi, Hz. Ebû Bekir’i de hicretin dokuzuncu yılında hacca gidecek kafilenin başına “hac emîri” olarak tayin buyurmuştur. Allahu Teâlâ, Bu ayetle Müslümanların kendileri için İslâm ile hükmedecek ve kendilerinden bir emîr tayin etmeleri gereğini ortaya koymuştur. Resulullah (s.a.v) de, toplumlara emîr tayin etme ile ilgili olarak, “Üç kişi sefere çıkarlarsa, içlerinden birini kendilerine emîr seçsinler. Kafası, siyah kuru üzüm gibi olan Habeşî bir köle başınıza emîr olarak seçilse onu dinleyin ve itaat edin” (Buhâri) buyurmuştur. İslâm’a karşı gelmekle emrolunmadıkça, Müslümanların her hususta “Ul’ül-Emr”i dinlemesi ve itaat etmesi gerekir. Bu âyetin baş tarafında Allah’a ve Peygambere itaat ayrı ayrı emredilirken, “emir sahiplerine itaat” Allah ve Peygamber üzerine atıfla emredilmiştir. Bu da; emir sahiplerine itaatin, onların Allah’a ve Peygamber’e itaatleriyle ilgili olduğunu yani, “onlar, Allah’a ve Peygambere itaat ettikleri sürece onlara itaatin” gerektiğini anlatmaktadır. Müslümanlar, aralarında meseleleri kendi keyiflerine göre halletmeye veya kendilerinden olmayan emir sahiplerine ve tağutlara hallettirmeye kalkışamazlar. Konu önce Allah’ın kitabına sonra Peygamberin sünnetine havâle edilir. Bunlarda bir çözüm bulamazlarsa kendilerinden olan emir sahiplerine müracaat ederler veya benzer olaylara ehlince kıyas yaparak çözüme kavuştururlar. Emevi, Abbâsi, Fâtımî, Hârici ve Karmatî halifeleri, “emir’ul-mü’minin”, Osmanlı Sultanları ise “Halife” unvanını kullanmışlardır. Hilâfet, kelime anlamıyla, başkasının yerine onun adına görev yapmak veya tasarruflarda bulunmak demektir. Halife ise, başkası tarafından kendi adına iş görmek üzere görevlendirilen kişiye denir. İslam Dininde Hilafet, Hz. Peygamber (s.a.v)’in peygamberlik dışında kalan görevlerini yüklenmek demektir. Halife’ye “Allah’ın Halifesi” demek caiz değildir. Zira Allah’ın halifesi insanoğludur. “(Ey insanlar!): Sizi, yeryüzünün halîfeleri kılan… O (Allah)tır.” (Enam: 165) Hz: Ebu Bekir (r.a.)’ın kendisine “Allah’ın halifesi” denilmesine müsaade etmemiştir. Hilafet ile saltanat arasındaki farka gelince: Hilafet şûra esasına dayanır. Yani halife Müslümanların istişaresi ve seçimi (bey’at) sonucunda işbaşına gelir. Saltanat ise babadan oğula geçen bir hak olarak kabul edilir. İslam’da hilafeti saltanata ilk defa çeviren, oğlu Yezid’i veliaht tayin edip onun için hayattayken bey’at alan Muâviye’dir. Artık bundan sonra, “Râşid Halîfeler dönemi” sona ermiştir. 3 Yani o konuyu kendi keyfinize göre halletmeye veya sizden olmayan emir sahiplerine ve tağutlara hallettirmeye kalkışmayın. Konuyu önce Allah’ın kitabına sonra Peygamberin sünnetine havâle edin. Bunlarda bulamazsanız sizden olan emir sahiplerine müracaat edin veya benzer olaylara ehlince kıyas ederek çözüme kavuşturun.
(Ey Muhammed!) Şu, kendilerinin “sana indirilene de senden öncekilere indirilenlere de inandıkları” yalanını söyleyip, sonra da inkâr etmekle emrolundukları tağut1 önünde muhakemeleşmek isteyenleri, görmüyor musun?2 İşte şeytan, onları (haktan çok) uzak bir sapkınlığa düşürmek istiyor.3
1 Bk. (Bakara: 257 ve dipnotu, Nisâ: 76, Mâide: 60, Nahl: 36, Zümer: 17,18) 2 Bu âyetin indiriliş sebebi şöyledir: Bir Yahûdî ile bir münâfık arasında anlaşmazlık oldu. Yahûdî Hz. Peygambere, münâfık ise Ka’b b. Eşref’e giderek muhakeme olmak istedi. Yahûdî, buna yanaşmayınca beraberce Hz. Peygamber’e geldiler. O da Yahûdî’nin lehine karar verdi. Dışarıya çıkınca münâfık, bir de Hz. Ömer’e gidelim dedi. Yahûdî Hz. Ömer’e “biz, Hz. Muhammed’in huzurunda muhakemeleştik ve o, benim lehime karar verdi ve bu, adam onun hükmüne râzı olmuyor” dedi. Hz. Ömer olayın doğru olup olmadığını münafığa sordu. Doğru olduğunu öğrenince dışarıya çıkıp kılıcını kuşandı ve yanlarına gelip münafığı öldürdü ve “Allah ve Rasûlü’nün hükmüne râzı olmayan hakkında böyle hükmederim” dedi. Bk. (Nur: 48–52)3 Bu âyetteki olayın hususiliği, hükmün umumiliğine mani olmadığı için bu hüküm, kıyamete kadar bu tipler için geçerlidir.
Onlara: “Allah’ın indirdiğine ve Peygambere gelin!” denilince o münâfıkların, senden tamamen uzaklaştıklarını görürsün.
Peki, nasıl oluyor da bunlar, kendi elleriyle yaptıkları bir kötülük yüzünden, başlarına bir felaket gelince sana gelerek: “Biz, sadece iyilik yapmak ve arayı bulmak istemiştik.” diye, Allah adına yemin ediyorlar?
Allah’ın kalplerindeki (fenalıklarının derecesini) iyi bildiği bu kimselere, sakın yüz verme, onlara öğüt ver ve onlara, gönüllerine tesir edecek güzel söz söyle!
Biz, bütün Peygamberleri Allah’ın izni ile kendilerine sadece itaat edilmek üzere, gönderdik.1 Eğer onlar birbirlerine zulmettikleri zaman sana gelerek Allah’tan af dileselerdi ve Peygamber de onlar adına af dileseydi, elbette Allah’ı tevbeleri kabul edici ve merhametli olarak bulacaklardı.2
1 Buna göre; Peygambere itaat, Allah’ın emrine itaat, ona isyan ise Allah’a isyandır.2 Yani Allah, onları kesinlikle affederdi.
Hayır! Öyle değil. Rabbine yemin olsun ki onlar, aralarında anlaşmazlığa düştükleri her konuda, senin hakemliğine başvurmadıkça sonra da senin vereceğin karara gönüllerinde bir sıkıntı duymaksızın kesin bir teslimiyetle uymadıkça, gerçekten îman etmiş olmazlar.
Eğer Biz, onlara: “Kendinizi öldürün veya yurtlarınızdan çıkın.” diye emretmiş olsaydık, bunu içlerinden ancak pek azı yapabilirdi. Oysa onlar, kendilerine verilen emirleri tutsalardı, elbette haklarında hem daha hayırlı, hem de (îmanlarını) daha pekiştirici olurdu.
67,68. Ve o zaman elbette kendilerine katımızdan büyük mükâfat verirdik ve onları kesinlikle dosdoğru yola iletirdik.
67,68. Ve o zaman elbette kendilerine katımızdan büyük mükâfat verirdik ve onları kesinlikle dosdoğru yola iletirdik.
Allah’a ve Peygamber’e itaat edenler, (cennette) Allah’ın kendilerine nîmet verdiği; Peygamberlerle, dosdoğru kullarla,1 şehitlerle ve (Allah’ın) iyi kullarıyla birlikte olacaklar. İşte bunlar, ne güzel arkadaşlardır!2
1 Bu âyette Peygamberlerden sonra sıddîklerin zikredilmesi, Peygamberimizden sonra halîfenin Hz. Ebû Bekir olacağına bir işaret olabilir. (Kurtubî)2 Hz. Aişe (r.a)’dan: Bir gün adamın birisi Peygamber Efendimize gelerek: “Ey Allah’ın Elçisi! Ben, seni nefsimden, ailemden ve çocuklarımdan daha çok seviyorum. Evimdeyken aklıma sen gelince dayanamayıp, yanına geliyorum ve sana bakıyorum. Senin ve benim öldüğümü düşününce biliyorum ki sen, cennette Peygamberlerle birlikte olacaksın. Cennete girince ben seni orada görememekten korkuyorum.” dedi. Bunun üzerine Peygamberimiz o adama bir şey söyleyemedi ve hemen arkasından bu âyet indirildi. (Vâhidî)
İşte bu, Allah’ın bir lütfudur. Bilen olarak sana, Allah yeter.
Ey îman edenler! (Düşmanlarınıza) karşı her türlü savunma tedbirinizi alın.1 Onlarla küçük birlikler halinde2 savaştığınız gibi, (gerektiğinde de) topyekûn savaşın.3
1 Âyetin bu bölümünden; İslâm Devletinin, kendi güvenliğini sağlayabilmesi için bir ordusunun olması, bu ordunun da düşmanlarına korku verebilmesi için her türlü teçhizata sahip bulunması ve eğitiminin sürekli olması yani her an savaşa hazır durumda bulunması gerektiği anlaşılmaktadır. 2 Sübat: Sübe’nin çoğulu olup; ondan fazla kişiden meydana gelen süvari topluluğu, takımı, mangası demektir. Âyetin bu bölümünden; Müslümanların gerektiğinde düşmanlarıyla seriyyeler halinde gerilla savaşı yapabilecekleri de anlaşılabilir.3 Bu ifâdeyle de; bir seferberlik durumunda tüm Müslümanların İslâm ordusuna katılmalarının gerektiği emredilmektedir.
Şüphesiz içinizden bazıları vardır ki (cihad konusunda) pek ağırdan alırlar. (Hatta bunlar) eğer sizin başınıza bir musîbet gelirse: “(iyi ki) Allah lütfetti de onlarla beraber bulunmadım.” diye (sevinir.)
Allah’tan size bir zafer gelince de sanki sizi daha önce hiç tanımıyormuş gibi, “keşke ben de onlarla birlikte olsaydım da o büyük başarıdan, ben de bir pay kapsaydım.”1 der.
1 Yani savaşa katılmadığına değil, o savaştan elde edilen ganîmetlerden bir pay alamadığına yanar, tutuşur.
O halde dünya hayatını, ebedî âhiret hayatı karşılığında satanlar, Allah yolunda savaşsınlar. Her kim, Allah yolunda savaşır da öldürülür veya galip gelirse, Biz ona yarın (âhirette) çok büyük bir mükâfat vereceğiz.
(Ey îman edenler!) size ne oluyor da Allah yolunda ve: “Ey Rabbimiz! Bizleri bu halkı zalim olan memleketten kurtar, bize katından bizi iyi idare edecek bir sahip ve yine bize katından bir kurtarıcı gönder.” diye yalvarıp duran ezilmiş erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz?1
1 Âyette kastedilen bu belde; Mekke’dir. Olayın hususiliği, hükmün umumiliğine mani olmadığı için bu hüküm, kıyamete kadar bu durumda olan tüm beldeler için geçerlidir. Müslümanların kendi beldelerinde Allah’ın hükümleriyle hükmetme düzenini sağladıktan sonra, ezilen Müslümanların yardımına koşma ve onları zâlimlerin zulmünden kurtarma mecburiyeti olduğu, bu âyetten anlaşılmaktadır. Ayrıca bu âyetten, Müslümanların sadece Allah’ın rızasını kazanmak, mazlumları zâlimlerin pençesinden kurtarmak ve halk üzerinde Allah’ın kanunlarını uygulamak için savaşacakları, yoksa sadece toprak kazanmak gibi tecavüz maksadı ile savaşmamaları gerektiği de anlaşılmaktadır.
Îman edenlerin, Allah’ın yolunda savaştıkları gibi kâfirler de tağut’un1 yolunda savaşırlar. O halde (Ey îman edenler!) Siz, şeytanın dostlarına karşı savaşın. Şunu iyi bilin ki şeytanın tuzağı, daima zayıftır.2
1 Bk. (Bakara: 257 ve dipnotu, Nisâ: 60, Mâide: 60, Nahl: 36, Zümer: 17,18) 2 Her ne kadar zaman zaman Müslümanlar, sıkıntı ve baskı altında kalsalar bile sonunda mutlak galip olanlar, onlar olacaktır. Şeytanların ve tağutların kurdukları tuzaklar mutlaka bozulacak ve yerlerinde yeller esecektir. Çünkü Allah yeryüzüne sadece “Müslümanları vâris” kılmıştır (Enbiyâ: 105, Ahzab: 27) ve Müslümanlara, “yeryüzünde fitne kalmayıncaya, Allah’ın dini (yeryüzüne) tamamen egemen oluncaya kadar kâfirlerle savaşmayı” emretmiştir. (Bakara: 193, Enfâl: 39) Allah’ın katında “din, sadece İslâm dinidir ve onun dışında başka bir din, asla kabul edilmeyecektir.” (Âlu İmrân: 19-85) “En mükemmel din de İslâm Dinidir” (Mâide: 3) ve Allah “yeryüzüne Müslümanları, halîfe tayin etmiştir.” (Fâtır: 39) Bu konuda bu kadar hüküm varken mutlaka bu hükümlere duyarlı Müslümanlar var olacak ve bu kutlu sonuca, onlar ulaşacaklardır. Selam olsun onlara.
Kendilerine: “Siz (şimdilik) savaştan uzak durun, namazı dosdoğru ve devamlı kılın ve zekâtı verin.” denilenleri biliyorsun değil mi? Onlara (Allah yolunda) savaşmak farz kılınınca, içlerinden insanlardan Allah’tan korkar gibi korkan, hatta daha da fazla korkan bir grup, (şimdi): “Ey Rabbimiz niye bize savaşmayı(hemen) farz kıldın, bize biraz daha süre verseydin olmaz mıydı? deyiverdiler. (Ey Muhammed!) Onlara: “Dünya hayatının kazançları gelip-geçicidir. Âhiret ise Allah’a karşı hata etmekten sakınanlar için daha hayırlıdır ve size orada kıl kadar1 bile haksızlık edilmez.” de.
1 Fetil: Hurma çekirdeğinin ortasındaki ince iplik gibi çizgi demek olup, azlık ve önemsizlikten mesel için kullanılır. Türkçeye “kıl kadar” tabiriyle tercüme edilebilir.
Her nerede olursanız olun hatta yüksek kaleler içerisinde bile bulunursanız bulunun, ölüm sizi bulur. (Ey Muhammed!) Eğer onlara bir iyilik ulaşırsa: “Bu Allah’tandır” derler. Yok, eğer başlarına bir kötülük gelirse: “Bu senin yüzündendir.” derler. Sen de onlara: “Hayır, hepsi Allah’tandır.” de. Bu adamlara ne oluyor da kendilerine söylenen sözü, anlamaya bir türlü yanaşmıyorlar?
(Ey insanoğlu!) Sana gelen her iyilik, Allah’tandır, sana dokunan her kötülük de kendindendir.1 (Ey Muhammed!) Biz, seni bütün insanlara bir elçi olarak gönderdik. Buna şâhit olarak da Allah yeter.2
1 Yani bir insana dokunan kötülüğü Allah yaratırsa da bu, o insana kendi tercihinden dolayı isabet eder.2 Rasulullah (s.a.v) Medine’ye teşrif buyurduğu zaman Medine’de bolluk ve ucuzluk olmuştu. Bir müddet sonra Medine’nin kalabalıklaşmaya başlamasının da sebebiyle Medine’de kıtlığa benzer bir durum ortaya çıktı. O zaman Yahudiler ve Münafıklar, “biz böyle uğursuz bir adam görmedik. Bu geleli meyvelerimiz az biter oldu ve hayat pahalılığı başladı” diyerek bolluğu ve ucuzluğu Allaha, darlığı ve pahalılığı Peygambere isnat ediyorlardı. Bu âyet bu ve benzeri ifadelere cevap niteliğinde indirilmiştir. Bu âyet iyilik ve kötülük, bolluk ve darlık, sıhhat ve hastalık, hayat ve ölüm, zafer ve mağlûbiyet gibi konulara dahi şamildir. Cenab-ı Hak bize bu ayetle; “başınıza gelen iyilik ve kötülüğün hepsi Allah tarafındandır. Onun yaratması ve takdiri iledir.” demektedir. Bazıları da bu peygamberler bizi neye dine davet edip duruyorlar, küfür de Allah’tandır demeğe kalkışıyorlar. Şunu iyi bilelim ki; Allah, murat etmeyince hiçbir şey olmaz. Allahu Teâlâ, Rahman ve Rahîm olduğu için hasenat onun takdir ve rızasına tamamen uygundur. Bunun için insanın istemesinin alâkadar olmadığı hasenat bir ihsan-ı ilâhî olduğu gibi insanın istemesine dayanan iyilikler de Allah’ın irade ve rızasına uygun olmak hasebiyle yine Onun bir ihsanıdır. Fakat insana her ne kötülü isabet ederse o da kendinden, kendi nefsindendir, kendi günah veya kusurundandır. Gerçi Allah takdir ve irade etmemiş olsa idi bu da olamazdı. Fakat bunda fiil veya terk cihetinden insanın bir sebebiyeti vardır. Bunun menşei insanın kendisi, arzusu, kusuru, aczidir. Zira insan evvel emirde kendi nefsinde her şeye muktedir olsa idi, elbette kendine hiç bir kötülük isabet ettirmezdi ve hiçbir taraftan ona bir zarar gelme ihtimali olmazdı. Binaenaleyh birinci olarak kötülüğün menşei, mahlûkatın aciz olmasıdır. İkinci olarak, başa gelen kötülüklerin bir kısmı insanların arzu ve iradelerine bağlıdır. Beşer onu nefsinden tecelli eden bir irade ve ihtiyar ile bilerek veya bilmeyerek bizzat veya dolayısı ile ister, hatta ısrar da eder. Allahu Teâlâ da cimri olmadığından kulunun iradesine izin verip muradını yaratır ve talep olunan kötülük yine Allah’ın katından gelmekle beraber sebebi kulun istemesidir. Bu sebeple sorumluluk da ona aittir. Üçüncü olarak genel manası ile kötülük sadece günah olmayıp meşakkate de şamil olduğuna göre bazı sıkıntılar, elemler vardır ki günahlara keffaret ve bir hayra sebep olur. Buna kötülük demek sahih olur ise de bunu iyilik de saymak daha uygundur. (Özetle Elmalılı)
Peygambere itaat eden, Allah’a itaat etmiş demektir. Kim de (ona itaatten) yüz çevirirse (Ey Muhammed!) Biz seni onlara bekçi olarak göndermedik.1
1 Bu âyet; Peygambere mutlak itaati emreden ve bunu Allah’a itaatle eşdeğerde gören bir âyettir. Peygamberimiz de bu konuda: “Kim bana itaat ederse Allah’a itaat eder, kim de bana isyan ederse Allah’a isyan eder. Yine kim benim halîfeme itaat ederse, bana itaat eder, kim de benim halîfeme isyan ederse bana isyan eder.” buyurmuşlardır. (Müslim) Bk. (Âlu İmrân: 32, 132, Nisâ: 59, 69, Mâide: 92, Enfâl: 20, 46 Nur: 54, 56, Ahzab: 21, Muhammed: 33, Haşr: 7, Mücadele: 13, Teğabün: 12)
(O münâfıklar) senin yüzüne karşı, “tamam” derler, fakat senin yanından çıkar çıkmaz, onlardan bir kısmı, sana söylediklerinin tam tersini yaparlar.1 Allah da onların (bu yaptıklarını) yazar. Sen onlara aldırış etme. Allah’a güven. Koruyucu olarak sana, Allah yeter.
1 Bu bölüm kelime anlamıyla; “Onlardan bir kısmı yatağında sana söyleyeceğinin veya senin söyleyeceğinin tam tersini yatırır. Sana itaat ettik dediği halde gönlünde ve sinesinde daima isyanı yatırır.” diye de anlaşılabilir.
Onlar bu Kur’ân’ı gereği gibi düşünüp anlamaya hiç çalışmıyorlar mı? Eğer o (Kur’an), Allah’tan başkası tarafından (indirilmiş) olsaydı, onda birçok çelişki bulurlardı.
(Onlar) kendilerine güven veya korku hususunda bir haber gelince onu hemen yayıverdiler. Hâlbuki o haberi, Peygambere ya da kendilerinden olan yetkililere götürselerdi onların içerisinden sonuç çıkarmaya gücü yetenler, onu anlarlardı.1 Eğer Allah size karşılıksız iyilik yapmasaydı ve size karşı merhametli olmasaydı pek azınız dışında hepiniz şeytana uyardınız.2
1 Bugün, haber gücü elinde bulunan medya da bu âyetin kapsamına girebilir. Hattâ bu âyetten İslâm Devletinin medyayı denetlemesi gerektiği de anlaşılabilir.2 Bu âyetin indiriliş sebebi: 1- Münâfıklar fırsat buldukça yalan haber yayıyorlar, bazı zayıf Müslümanlar da Seriyyelerin durumuyla ilgili gelen iyi veya kötü haberlerin doğruluğunu tam araştırmadan, olur olmaz şeyler söylüyorlardı. 2- Peygamberimizin eşlerinden uzak durduğu bir sırada, Hz. Ömer mescidde insanların üzgün bir şekilde; “Peygamberimizin eşlerini boşadığı hakkında konuştuklarını görmüş ve buna inanamamış. Hemen Peygamberimizin huzuruna giderek bir fırsatını bulup: “Ey Allah’ın Elçisi eşlerini boşadın mı?” diye sormuş. “Hayır” cevabını alınca da çıkıp: bir tellal bularak, “Peygamberimizin eşlerini boşamadığını” insanlara duyurmuş. (Müslim)
(Ey Muhammed!) Sen Allah yolunda savaş! Sen sadece kendinden sorumlusun.1 Mü’minleri de sürekli olarak (kâfirlerle savaşmaya) teşvik et.2 Umulur ki Allah, böylece kâfirlerin gücünü kırar. Şüphesiz Allah’ın kuvvet ve kudreti çok fazla ve cezâsı çok şiddetlidir.3
1 Yani, sen ancak kendinden sorumlusun, o halde yalnız da kalsan bu görevini yerine Getir. Senin görevini yerine getirmen için illaki birilerinin olması şart değil.2 Yani onları sürekli eğit ve teşvik et, savaş eğitimi ver ki, gafil avlanmasınlar. 3 Konu ile ilgili olarak Bk. (Âlu İmrân: 174)
Kim, güzel bir işe vasıta olursa, onun o işin sevabından bir nasibi olduğu gibi, kim de kötü bir şeye vasıta olursa, onun da o kötülükten bir payı vardır. Çünkü Allah’ın, her şeye gücü yeter.
(Ey îman edenler!) Size selam verildiği zaman, siz ona ondan daha güzeliyle veya aynısıyla karşılık verin.1 Şüphesiz Allah, her şeyin hesabını gereği gibi yapandır.
1 Müslümanların birbirlerine olan selamı (اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ), bunun daha güzeli ise (اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّٰهِ وَ بَرَكَاتُهُ)’dur.
Tek ilâh kendisi olan Allah, (meydana geleceği hakkında) hiç bir şüphe olmayan kıyamet gününde, sizi mutlaka bir araya toplayacaktır. Kimin sözü Allah’ın (sözünden) daha doğru olabilir?
(Ey îman edenler!) Siz Allah’ın kendilerini yaptıkları sebebiyle terslerine döndürüp reddettiği münâfıklar hakkında, niçin iki gruba ayrılıyorsunuz?1 Yoksa Allah’ın saptırdığını siz mi doğru yola ulaştırmak istiyorsunuz? (Ey Muhammed!) Allah’ın saptırdıklarına sen (bile) asla bir çıkış yolu bulamayacaksın.
1 Bir kavim, Medine’ye gelip Müslüman olduklarını beyan ettikten bir müddet sonra Medine’den sıkıldıklarını bahane ederek badiyeye çıkmak için Rasulullah’tan izin istemişler ve merhale merhale göçerek gitmişler. Sonunda da müşriklere iltihak etmişler. Müslümanlar da bunların Müslüman olup olmadığında ve harp nokta-i nazarından haklarında ne muamele yapılmak lâzım geleceğinde ihtilaf etmişlerdi. Bu sebeple bunların esasen Münafık oldukları beyan olunarak onlara uygulanacak hükümleri tebliğ için bu ayetin devamındaki âyetler nâzil olmuştur. (Elmalılı) Bir başka rivayete göre bu âyet, Uhud savaşına katılıp katılmama konusunda münâfıkların tutumlarına bakarak iki gruba ayrılan Müslümanları, uyarmak için indirilmiştir. (Buhari, Müslim)
Onlar, kendilerinin kâfir oldukları gibi, sizin de kâfir olup kendileriyle bir olmanızı arzu ettiler. Bu yüzden Allah’ın yoluna hicret edinceye1 kadar onlardan hiçbirini sakın dost edinmeyin. Eğer bundan yüz çevirirlerse, onları yakalayın ve bulduğunuz yerde öldürün. Ve onlardan kesinlikle dost da yardımcı da edinmeyin.2
1 Mekke’den Medîne’ye hicretten sonra, “İslâm diyarına” hicret olmayacağı için bu hicret; “münâfıkların Uhud Savaşına katılması, îmana dönmesi ve Peygamberle birlikte olması” anlamınadır. (Kurtubî)2 Burada yer konusunda bir ayrım yapılmadığı için bu kimselerin, Kâbe’nin içerisinde bile yakalansalar öldürülmeleri gerekir.
Ancak, sizinle aralarında anlaşma bulunan bir topluma sığınan yahut sizinle de kendi toplumlarıyla da savaşmayı içlerine sindiremeyip tarafsız olarak size gelen kimselere dokunmayın.1 Allah dileseydi, onları da size musallat eder, onlar da sizinle savaşırlardı. Eğer onlar, size sataşmaz, savaş açmaz ve size barış teklif ederlerse; (şunu iyi bilin ki) Allah, onların aleyhinde size herhangi bir yola girme hakkı vermemiştir.
1 Sizinle aralarında bir anlaşma bulunan her hangi bir kavme varıp onlara sığınanlar o kavim ile olan anlaşmanın hükmüne tâbi olurlar. Sizinle savaşa girişmekten kaçınarak ne lehinizde ne aleyhinizde harbe karışmamak, tarafsız kalmak arzusunda bulunarak size gelmiş olanlara dokunulmaz. Yani sizin onları ne öldürmeğe, ne esir etmeğe ne de her hangi bir taarruza maruz kılmağa hak ve salahiyetiniz yoktur.
Ancak (onların içerisinden) hem sizden emin olmak, hem de toplumlarından emin olmak isteyen ve ne zaman fitneye çağırılsalar onun içerisine körü körüne dalanları da bulacaksın. Eğer bunlar, sizden uzak durmaz, sizinle barış içerisinde yaşamak istemez ve sizinle savaştan el çekmezlerse, onları da yakalayın ve bulduğunuz yerde öldürün. Böylece Biz, onlarla (savaşmanız için) size açık bir yetki verdik.1
1 Bazıları da hem sizden emin olmak hem de kendi kavimlerine karşı emin olmak isterler. Yani mü'min ile mü'min, kâfir ile kâfir olurlar. Rivayete göre Esed ve Gatafan kabilelerinden bazıları Medine’ye gelirler, Müslümanların güvenini kazanmak, bir harp vukuunda canlarını ve mallarını korumak için Müslüman olurlardı. Fakat kabilelerine gidince de küfrederlerdi. Bu hal Abdüddar Oğullarının da âdeti idi. Bir de Nuaym b. Mes'ud el-Eşcaî Müslümanların yanında güvenilir bir rol üstlenir, Peygamber (s.a.v) ile müşrikler arasında söz götürür getirirdi. Bu ayetin sebeb-i nüzulü olarak bu olaylar zikredilmektedir.
Bir Müslüman bir başka Müslüman’ı yanlışlıkla olması dışında, asla öldüremez. Yanlışlıkla bir Müslüman’ı öldürenin, Müslüman bir köle azat etmesi ve ölenin ailesine de diyet vermesi, gerekir. Eğer (ölenin ailesi) bu (diyeti) bağışlarsa o başka.1 Eğer öldürülen Müslüman düşmanınız olan bir toplumdan ise o zaman da yine Müslüman bir köle azat etmesi gerekir. Eğer öldürülen (Müslüman) kendileriyle aranızda antlaşma bulunan bir toplumdan ise öldürenin, ölenin ailesine diyet vermesi ve mü’min bir köle azat etmesi gerekir. Bunlara gücü yetmeyenlerin de Allah tarafından tevbesinin kabulü için arka arkaya iki ay oruç tutması gerekir.2 Şüphesiz Allah her şeyi bilendir, hüküm (ve hikmet) sahibidir.
1 Ayyaş b. Rebia el-Mahzûmî Müslüman olmuş ve akrabalarının şerrinden kaçarak Medîne’ye hicret etmişti. Bunun üzerine anası o dönüp gelmedikçe, yiyip-içmemeğe ve tavan altına girmemeğe yemin eder. Ebû Cehil, Hâris b. Zeyd ile beraber gider onu Medîne’de bulur ve Mekke’ye gitmeye ikna eder. Medîne’den yola çıktıktan sonra onu yanındaki Hâris’le birlikte iyice bir döver ve elleri bağlı olarak anasına götürür. Anası da önceki dinine dönmedikçe bağlarını çözmeyeceğine yemin eder. Bunun üzerine Ayyaş, dil ile inkâr eder ve arkasından da Medîne’ye tekrar hicret eder. Daha sonra Hâris de Müslüman olup hicret eder. Haris, Medîne’ye gelirken Ayyaş ona Kuba’da rastlar ve onu Müslüman olduğunu bilmeyerek öldürür. Fakat sonra onun Müslüman olduğunu öğrenince yaptığına pişman olarak, Peygamberimize gelir ve “onu öldürdüm fakat Müslüman olduğunu bilmiyordum” der. Bu âyet de bu olay üzerine nâzil olur. (Vâhidî)2 Hataen öldürmede, diyetle birlikte keffâret de gündeme gelir. Keffâret, ya mümin bir köleyi azat etmek veya iki ay kesintisiz oruç tutmaktır. Diyetten sonra bir de köle azat etmek Allah’ın hakkı olarak bir keffaret, diyet de kul hakkı olarak bir tazminattır. Bir mü'minin katline bu suretle biri Allah’ın hakkı, biri de kul hakkı olmak üzere iki hak taalluk eder. Hataen bir cinayet işleyen kimsenin, yakın veya uzak hiçbir akrabası yoksa onun diyetini İslâm devleti öder.
Her kim de bir Müslüman’ı bile bile öldürürse onun (âhiretteki) cezâsı, içerisinde ebedî olarak kalacağı cehennemdir.1 Allah ona gazaplanmış, lânetlemiş ve ona büyük bir azap hazırlamıştır.2
1 Adam öldürmenin, dünyada İslâm devleti tarafından verilecek cezâsı (Bakara: 178,179 ve dipnotlarında) açıklanmaktadır.2 Mikyas b. Dababe ve kardeşi Hişam, Müslüman olmuşlardı. Mikyas bir gün, kardeşi Hişam’ı Neccar Oğulları içerisinde öldürülmüş olarak buldu. Gelip durumu Peygamberimize haber verdi. Peygamberimiz de onu, Zübeyr b. Iyaz ile birlikte Neccar Oğullarına gönderdi. Katili biliyorlarsa kısas için Mikyas’a teslim etmelerini, bilmiyorlarsa diyetini ödemelerini emretti. Neccar Oğulları: “Allah’ın Rasûlünü işitiyoruz ve ona itaat ediyoruz. Fakat katili bilmiyoruz ve diyeti ödüyoruz.” dediler ve yüz deve getirip Mikyas’a teslim ettiler. Onlar da develeri alıp Medîne’ye döndüler. Yolda şeytan, Mikyas’a: “kardeşinin diyetini kabul edeceksin de kendine sövdürecek misin? Yanındakini öldür, intikamını al, diyet de yanına kâr kalsın” diye vesvese verdi. Zübeyr b. Iyaz’ın gafil bir anını bulup, kaya ile başını ezerek öldürdü ve develerin birine binip Mekke’ye çekti gitti. Bu âyet, bu olay üzerine nâzil oldu. Peygamberimiz Mekke’nin fethi günü bu şahsa eman vermedi ve Müslümanlar, onu sokağın birinde bulup öldürdüler. (Kurtubî)
Ey îman edenler! Allah yolunda savaşa çıktığınız zaman iyice araştırın. Size selam veren kimselere, dünya hayatının geçici menfaatlerini elde etmek için, “sen Müslüman değilsin” demeyin. Zîrâ asıl ganîmetler, Allah’ın katındadır. Bir zamanlar siz de öyle iken, Allah size lütfetti (de Müslüman oldunuz.) O halde araştırmanızı iyi yapın. Doğrusu Allah, bütün yaptıklarınızdan haberdardır.1
1 Fedek halkından Mirdas b. Nehıyk tek başına Müslüman olmuştu. Peygamber (a.s)’ın bir seriyyesi bunlara gitmiş, onlar da kaçışmışlardı. Mirdas, Müslümanlığına güvenerek kaçmadı ve kelime-i şahadet getirip onlara selam verdi. Fakat Üsame b. Zeyd onu öldürüp koyunlarını aldı. Durumu Peygamberimize haber verdiler. Peygamberimiz, kızdı ve: “siz onu beraberindeki mala göz dikerek öldürdünüz.” buyurdu. Sonra bu âyeti, Üsame’ye okudu. Üsame: “Ey Allah’ın Rasûlü! Benim için Allah’tan af dile.” deyince Peygamberimiz: “O adam, Allah’tan başka ilâh yoktur demişken bu nasıl olur?” buyurdu. Üsame: “bunu o kadar çok söyledi ki keşke önceden Müslüman olmamış bulunsaydım da bu gün olsaydım diye temenni ettim” demiştir. (Vâhidî)
Mü’minlerden, özürsüz olarak1 yerlerinde oturanlarla mallarıyla, canlarıyla Allah yolunda cihad edenler asla eşit olamazlar.2 Allah, mallarıyla canlarıyla cihad edenleri, derece bakımından oturanlardan, üstün kılmıştır. Bununla beraber Allah, hepsine de cenneti vâdetmiştir ama mücahitleri oturanlardan çok daha büyük mükâfat vâdederek, üstün kılmıştır.
1 Darar: Bir şeye dâhil olan eksikliktir ki hastalık veya körlük topallık gibi sakatlık demektir. Nitekim anadan doğma âmâya ve pek zayıf hastaya “darîr” denilir. Harp araçları ve mühimmat tedarikinden âciz olmak da bu manadadır. Buna göre (اُوۨلِى الضَّرَرِ) zararlılar; dertli, sakat, âciz, özürlüler, bunların tersi olan (غَيْرُ اُوۨلِى الضَّرَرِ) ise sıhhatli ve gücü-kuvveti olanlar demektir.2 Zeyd b. Sâbitten; Rasulullah, bu âyet nâzil olup bana yazdırırken, ashabtan kör olan Ümmü Mektum geldi ve: “Ey Allah’ın Rasûlü benim de cihad etmeye gücüm yetseydi, ben de cihad ederdim fakat âmâyım.” dedi. Bu esnada Rasûlullah’a vahiy baygınlığı geldi, dizi dizimin üstündeydi ve öyle ağır bastı ki ezip ufalayacak zannettim. Sonra açıldı ve âyetin son bölümündeki, “özürsüz olarak” ifâdelerini de yazdırdı. (Tirmîzî)
Ve onlara; Kendi katından yüksek dereceler, büyük bir mağfiret ve tükenmez rahmet vermiştir. Çünkü O, çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir.
Melekler (hicret etmeyip) kendilerine zul-meden kişilerin canlarını alırken onlara: “Sizin dünyadaki durumunuz neydi?” deyince, onlar da: “Biz o beldenin zavallılarıydık.” diyecekler. Melekler de onlara: “Allahın yeryüzü hicret etmenize yetecek kadar geniş değil miydi?” diye cevap verecekler.1 Onların barınma yerleri, varılacak yerlerin en kötüsü olan cehennemdir.2
1 Bu âyet, Mekke’de Müslüman olup da kendilerine hicret farz kılındığı halde hicret etmeyerek, kendi kendilerine zulmedenler hakkında indirilmiştir. Bu kimseler daha sonra Bedir savaşına Mekkeli müşriklerle beraber katılmışlar ve bir kısmı orada öldürülmüştür. (Vâhidî) Bu âyete göre bir yerde dinini yaşamaya imkân bulamayan bir Müslüman’ın, hicret etmesi vaciptir.2 Bu âyet nâzil olunca Peygamberimiz, bunu Mekke’de bulunan Müslümanlara, göndermişti. Cündüb b. Damre çok yaşlı bir zat olmasına rağmen oğullarına; “beni yola çıkartın, çünkü ben, zayıf kimselerden olmadığım gibi yolu bilmeyenlerden de değilim, vallahi bu gece Mekke’de yatmam.” dedi. Oğulları onu bir sedyeye koyup Medîne’ye doğru yola çıkardılar. Bu zat yolculuğa dayanamayıp yolda vefat etti. (Vâhidî) Demek ki gerektiği zaman hicret de bir çeşit cihad’tır. Kâfirlerin emri altında ezilip kalmak ve hak dinin yayılmasına hizmet edememek, az çok kudreti varken bundan kaçınmak nefse yapılacak zulümlerden birisidir. (Elmalılı)
Ancak gerçekten zavallı olan erkekler, kadınlar ve çocuklardan, çaresiz kalan ve hicret etmeye yol bulamayanlar bunun dışındadır.
Bu kimselere gelince, umulur ki Allah, bunları affeder. Şüphesiz Allah çok affedicidir, pek bağışlayıcıdır.
Her kim Allah yolunda hicret ederse yeryüzünde sığınacak birçok güzel yer ve elverişli geçim imkânları bulur.1 Her kim de Allah ve Peygamber uğruna hicret etmek için evinden çıkar, sonra bu yolda ölürse, şüphesiz onun mükâfatı Allah’a aittir ve Allah çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir.2
1 Bir kimsenin, Dar’ül-Harp’te dinini açığa vurup yaşayabiliyor bile olsa, Müslümanların sayısını çoğaltmak ve cihada katılabilmek için Dâr’ül-İslâm’a hicret etmesi Hanefi mezhebine göre vaciptir. Hicret hükmü, Dar’ül-Harp’te Müslüman olup oradan uzaklaşabilecek güçte olan herkes için geçerlidir. Dar’ül-Harp’ten hicret etmenin; herhangi bir günahın işlenmesi, herhangi bir emrin yerine getirilmemesi veya İslâm devlet başkanının istemesiyle vacip olacağı konusunda icmâ’ vardır. Bu ayete göre bir Müslüman’ın, “ben hicret edeceğim ama gideceğim yerde geçimimi sağlayabilecek miyim? Sonra ölüm, beni yolda yakalarsa hicret etmiş sayılabilir miyim?” gibi bir takım düşüncelerle hicret etmemesi yasaklanmıştır. Müslümanlar bazen İslâm’ın egemen olmadığı toplumlarda yaşamak durumunda kalabilirler. Bundan dolayı hicret zaman zaman gündeme gelebilir. Hicret dönemi asla kapanmaz. Hicret tarihin belirli bir dönemine ait bir olay değildir. Hicret süreklilik arz eder ve kıyamete kadar da devam eder.2 101. âyette bahsi geçen Cündüb b. Damre Medîne’ye gelirken yolda Ten’ıym mevkiine varınca, vefat edeceğini hissedip sağ elini sol eline koyarak: “Ey Allah’ım! Şu Senin, şu da Rasûl’ünün eli, Rasûlün sana ne ile biat ettiyse, ben de öyle biat ediyorum” der ve rûhunu teslim eder. Bunu duyan bazıları: “Medîne’de vefat etseydi, mükâfatı tam olurdu.” derler. Bu âyet de bunun üzerine nâzil olur. (Vâhidî)
Yeryüzünde (savaş için) sefere çıktığınızda kâfirlerin size bir kötülük yapacaklarından korkarsanız, namazı kısaltarak kılmanızın bir sakıncası yoktur. Şüphesiz kâfirler sizin açık düşmanınızdır.1
1 Buradaki seferin, “Allah yolunda” olup olmaması belirtilmediği için bazıları bu hükmün, normal seferler için de geçerli olduğunu söylemişlerdir. Âyetin zahirinden bunu çıkartmak mümkündür. Ancak âyetin devamından, bu hükmün cihad için çıkılan sefere ait olduğu anlaşılmaktadır. Sonraki âyetten de anlaşılacağı gibi burada kastedilenin “korku namazı” olması, daha kuvvetlidir.
(Ey Muhammed!) Sen onların aralarında bulunup da onlara namaz kıldırdığında içlerinden bir kısmı, silâhlarını da yanlarına alarak seninle beraber namaza dursun. (Namazdakiler) secdeye varınca diğerleri sizi korusun. Sonra namaz kılmamış olan diğerleri, güvenlik tedbirlerini ve silâhlarını yanlarına alarak gelip seninle beraber (namazın kalanını) kılsın.1 Çünkü kâfirler, sizin silâhlarınızı ve eşyalarınızı bırakmanızı ve bu esnada size ansızın baskın yapmayı şiddetle arzu ederler. Eğer yağmurdan zarar görecekseniz ya da hasta iseniz, silâhlarınızı bırakmanızın bir sakıncası yoktur. Bununla beraber, sakın tedbiri de elden bırakmayın. Şüphesiz Allah, kâfirler için aşağılatıcı bir azap hazırlamıştır.2
1 Yani, askerleri önce iki kısma ayır, bir kısmı düşman karşısında siperde beklerken, bir kısmı da seninle beraber, namaza dursun. Namaz kılanlar da silâhlarını bırakmasınlar. Bunlar, secde edip birinci rek’atı bitirince siperlere geçsinler ve namaz kılmayanlar, gelip ikinci rek’atı seninle beraber kılsınlar. Böylece namazı tamamlasınlar. İşte esas namazı kısaltma budur. Çünkü İslâm’ın ilk yıllarında dört rek’atlı farz namazların aslı, ikişer rek’at idi. Bu, daha sonra seferde iki rek’at olarak esas halinde kaldı, hazarda dörde çıkartıldı. (Buhari) Bu sebepten dolayı seferde kılınan iki rek’atlık namazlar, tam olarak namazı kısaltma sayılmamıştır. Bu hüküm kitap ile değil sünnet ile sabittir. Konunun teferruatı için fıkıh kitaplarına müracaat edilebilir.2 Korku namazı ile ilgili bu hükümler, savaş halinde olmaksızın düşmandan ani bir saldırı beklendiği durumlar için de geçerlidir. Savaş devam ederken, Hanefiler’e göre, namaz tehir edilir. İmam Malik ve İmam Sevrî’ye göre ise eğer rükû ve secde yapmak mümkün değilse, namaz ima ile kılınır. Korku namazı ile ilgili bu hükümler indikten sonra Hz. Peygamber, (a.s) Hendek savaşında arka arkaya dört vakit namazı tehir etmiş ve daha sonra bu namazları, sırasıyla kılmıştır.
O (korku namazını) kıldıktan sonra da ayaktayken, otururken ve uzanmışken (her halinizde) Allah’ı anmayı, dilinizden düşürmeyin. (Tehlikenin geçtiğinden) emin olunca, namazı tam olarak kılın.1 Zîrâ namaz, mü’minlere vakitleri belirlenmiş bir farzdır.
1 Yani vakti gelen namazınızı tam kılın veya savaş esnasında kılamadığınız namazlarınızı kazâ edin.
O (düşman) topluluğunu1 takip etmekte gevşeklik göstermeyin. Eğer siz acı çekiyorsanız onlar da tıpkı sizin acı çektiğiniz gibi acı çekiyorlar. Üstelik siz Allah’tan, onların ümit edemeyecekleri şeyleri umuyorsunuz.2 Şüphesiz Allah, her şeyi bilendir, hüküm (ve hikmet) sahibidir.
1 Bir kısım müfessirler, bu âyetin Uhud savaşı sonrasında Medîne arazisinin dışına kadar takip edilen müşrik ordusu, hakkında nâzil olduğunu, bazıları da bunun, genel anlamda düşmanı takip etmek için indirildiğini söylemişlerdir. (Kurtubî)2 Onların acıları yanlarına kâr kalacak. Siz ise çektiğiniz sıkıntıların karşılığını, âhirette cennet olarak göreceksiniz. Yani karlı olan her halükarda sizsiniz.
(Ey Muhammed!) Biz, sana Kitabı mutlak doğru (hükümler)le insanlar arasında Allah’ın sana gösterdiği şekilde1 hükmetmen için indirdik.2 Sakın hainlerin savunucusu3 olma.
1 Ey Peygamber! Allah’ın sana gösterdiği hak ve vahiy ile hükmedesin. İnsanlar arasında itikadî veya amelî her çeşit anlaşmazlığı Allah’ın Kitabı’nı düstur edinerek çözüp her kese hakkını veresin. Yani kitabın asıl indiriliş sebebi; insanlar arasında hüküm ve hâkimiyet için hakkı gösteren bir esas olması ve bunun Peygambere indirilmesi ise Peygamberin Allah tarafından gönderilen hükümleri uygulamasıdır. Müslümanların halifesinin esas görevi, ne kendinin, ne de şunun bunun görüş ve arzusunu değil, ancak hakkı takip etmesi ve hakkın hilafına asla hükmetmemesidir. Hz. Ömer, “Allah’ın bana verdiği re’y ile hükmettim” demeyin, zira ayetteki “Allah’ın sana gösterdiği şekil” ifadesi vahiydir ve Peygambere mahsustur. Sizin re’yiniz ise ilim değil, bir zandır.” demiştir. Binaenaleyh hâkimler kendi re’y ve kanaatleriyle hükmedemezler. (Özetle-Elmalılı)2 Bu âyet, Kur’an’ın esas indiriliş sebebini net olarak ifâde etmektedir. Buna göre Kur’an, İslâm Devletinin ve o devletin yürütme organlarının, hükümlerini Allah’ın kitabında gösterdiği şekilde vermelerinin yollarını gösteren kitaptır.3 Yani hainler lehine düşman olma. Sakın hainleri savunmak için kimseye düşmanlık etme ve onların avukatı kesilme.
Allah’tan af dile. Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, pek de merhamet edicidir.
Kendi nefislerine ihanet edenlerden1 yana mücadeleye girişme.2 Şüphesiz Allah, ihanette ileri gidip pek günâhkâr olanları sevmez.
1 Nefsine Hıyanet: Kendisini aldatmak, bir menfaat getiriyor kanaatiyle kendisine zarar vermek ve bir insanın daima kötülük yaparak, kendisini cehennemle yüz yüze getirmesi, kendisini aldatması ve Allah’ın kendisine bir emaneti olan nefsine ihânet etmesi, demektir. Hâine taraftar olmak da nefse bir hıyanettir.2 Kendi kendilerine ihânet edenlerin tarafından olma yani onların koruyuculuğuna soyunma.
Bunlar, (ihanetlerini) insanlardan gizliyorlarsa da Allah’tan asla gizleyemezler. Oysa onlar geceleyin Allah’ın râzı olmadığı sözleri tasarlarlarken1 O, onların yanı başlarındadır. Çünkü Allah onların yaptıkları her şeyi (ilmiyle) kuşatmıştır.2
1 Tebyit: Bir işi geceleyin düşünmek, gece karanlığında yapmak demektir. “Beyt” kökünden alınırsa bir sözü manzum bir beyit, bir şiir yapar gibi uğraşıp uydurmak, tanzim etmeğe çalışmak demektir. Bu gibi kimseler zihinlerinde veya aralarında fena fikirler düzenlerler, bunları herkesten gizli tutmak için geceleri kendilerine mahsus gizli yerlerde toplanarak veya veznine uydurup beyit tanzim eder gibi çalışarak ve süsleyerek Allah’ın razı olmayacağı bir takım işleri ve sözleri tasarlarlar, iftiralar uydururlar ve bunları yaparken Allah’tan korkmazlar. Onu hiçe sayarlar da insanlardan son derece çekinirler ve onları aldatmağa çalışırlar. 2 Yani Allah’tan hiçbir şeyi gizleyemezler.
Haydi siz dünya hayatında onları savundunuz. Peki, (yarın) kıyamet gününde onları Allah’a karşı kim savunacak? Yahut onların koruyuculuğunu, kim üzerine alacak?
Kim bir kötülük işler yahut nefsine zulmeder, sonra da Allah’tan affını dilerse, Allah’ı çok bağışlayıcı, pek de merhamet edici olarak bulur.
Kim başkasına bir kötülük yaparsa, (aslında) o kötülüğü kendi kendisine yapmış olur. Şüphesiz Allah her şeyi bilendir, hüküm (ve hikmet) sahibidir.
Kim de bir hata veya bir günâh işler, sonra onu suçsuz bir kimsenin üzerine atarsa, şüphesiz apaçık bir iftirada1 bulunmuş ve apaçık bir günâh yüklenmiş olur.
1 İftira (bühtan): Sözlükte “yalan söylemek, uydurmak, asılsız isnatta bulunmak” gibi anlamlara gelir. Terim olarak ise, “bir kimseye asılsız olarak suç, günah yahut kusur sayılan bir söz, davranış veya nitelik isnat etmek” demektir. Ancak günlük dilde iftira yaygın olmakla birlikte “ifk, bühtan ve kazf” kelimesi de aynı anlamda kullanılır. İslâm’da iftira haram kılındığı gibi asılsız olması muhtemel haberlere doğruymuş gibi ilgi göstermek ve bunlara araştırmadan inanmak da yasaklanmıştır. (Hucurât: 6) Kur’ân-ı Kerîm’de, Hz. Âişe’ye yapılan iftira (ifk hadisesi) karşısında Müslümanların, böyle bir habere hemen inanmayıp iftiraya uğrayan hakkında hüsn-i zanda bulunmaları gerektiği vurgulanmakta, bu tür asılsız isnat ve iftiraların yayılmasından hoşlananların dünyada ve âhirette ağır bir şekilde cezalandırılmayı hak ettikleri bildirilmektedir. (Nûr: 12, 19) İslâm ahlâkında, insanlar aleyhinde onları kötüleyici ve incitici her türlü konuşma ve dedikodu (gıybet) yasaklanmıştır. Hz. Peygamber (s.a.v) bir kişiyi kendisinde bulunan bir kusurla anmanın gıybet, ona asılsız bir kusur veya suç isnat etmenin ise iftira olduğunu bildirmiştir (Müslim, Tirmizî).
(Ey Muhammed!) Eğer Allah’ın sana lütuf ve merhameti olmasaydı, onlardan bir takımı seni yanıltmaya çalışırdı. Hâlbuki onlar, sadece kendi kendilerini saptırırlar, sana hiçbir zarar veremezler. Çünkü Allah, kitabı ve hikmeti indirerek, sana daha önce bilmediğin gerçekleri öğretmiştir. Şüphesiz Allah’ın sana olan lütfu, son derece büyüktür.
Bir sadaka vermeyi yahut bir iyilik yapmayı veyahut da insanların arasını düzeltmeyi emredenlerin dışında, onların kendi aralarındaki gizli konuşmalarının pek çoğunda, bir hayır yoktur.1 Kim, bunları sadece Allah’ın rızasını kazanmak için yaparsa, yakında Biz, ona büyük bir mükâfat vereceğiz.
1 Demek ki, Allah rızası için olmak şartıyla bu üç maksattan biri için bir araya gelip gizlice konuşmak müşavere ve müzakere etmek caiz ve hatta mendub’tur. Bunların haricindeki bir araya gelip gizlice konuşmak ve müzakere etmek ise yasaklanmıştır. Sadaka vermek, iyilik yapmak, insanların arasını düzeltmek, hayır işlerinin hepsine şamildir ama Allah rızası için olmak kaydıyla.
Kim de kendisine dosdoğru yol1 belli olduktan sonra mü’minlerin yolundan başka bir yola giderek Peygambere isyan ederse, onu döndüğü yolla baş başa bırakır ve varılacak yerlerin en kötüsü olan cehenneme sokarız.
1 Yani Allah’a, Peygambere ve Müslümanların kendilerinden olan devlet yöneticilerine itaat yolu… Bunun dışındaki bütün yollar, Müslümanların yolu değildir.
Şüphesiz Allah kendisine eş koşulmasını asla affetmez. Ama bunun dışında, dilediği kimselerin (günâhlarını) bağışlar. Her kim de Allah’a eş koşarsa, gerçekten derin bir sapkınlığa düşmüş olur.1
1 Şirk hem Hakk’a bir iftira ve büyük bir günah hem de derin bir sapkınlıktır ve her iki surette de büyük bir zulümdür. Bazı müşriklerde iftira bazılarında da sapkınlık daha belirgindir. Ehl-i kitap müşriklerin şirki bir iftira, diğerlerininki iftiradan ziyade bir sapkınlıktır. Yani birininki ahlâksızlığa, diğerininki ise cehalete dayanır.
O (müşrikler) Allah’ı bırakıp da dişi putlara1 tapıyorlar.2 Hâlbuki onlar, (böyle yaparak) azgın şeytandan başka bir şeye tapmıyorlar.
1 Yani bunlara göre ilâh mefhumu, her şeyden önce bir kadın hayalidir. Bundan dolayı da putlarının çoğunluğunu, kadın şeklinde düşünürler, kadın isimleriyle isimlendirirler ve kendilerine put olarak, âcizleri seçerlerdi. Arap müşrikler, Allah isminin dişili olarak “el-lât”, “el-azîz” isminin dişili olarak da “el-uzzâ” ismini verdikleri putlara taparlardı. Arapların her kabîlesinin bir putu vardı ve onları, “filân oğullarının dişisi” diye anarlardı. Yani putlara, “dişi” derlerdi. Hattâ Allah’ın meleklerini de dişi olarak kabul ederlerdi. Yunanlılar ve diğer putperest toplumların da putları genellikle “dişi” idi. Böylece varsayılan güzellere (kadınlara) taparak yaşayan güzelleri (yani kızlarını ve eşlerini) aşağılarlar ve onları, en sefil oyuncaklar haline sokarlardı. 2 Bu âyet (إِنَاثاً) kelimesi hal olarak düşünülürse; “Onlar Allah’ın dışındakilere, kadın gibi yalvarırlar.” şeklinde de anlaşılabilir. Yani bu; “Peygamberlere ve Allah’a karşı diklenirler ama diğerlerine gelince kadınlar gibi yalvarırlar.” demektir.
118,119. Onlar kendilerine: “Elbette Senin kullarından belirli bir kısmını alıp saptıracağım, onları boş kuruntulara sokacağım, onlara hayvanların kulaklarını yarmalarını1 ve Allah’ın yarattığını değiştirmelerini2 emredeceğim.” diyen ve Allah’ın lânet ettiği (azgın şeytana taparlar.) Allah’ı bırakıp da şeytanı dost edinenler, şüphesiz apaçık bir şekilde perişan olacaklar.
1 Araplar, bir dişi deve beş defa doğurur ve beşincisi erkek olursa, kulağını yararlar ve ondan faydalanmayı haram sayarlardı. Bir de putlara ibadet için kurbanlık nişanesi olmak üzere kurbanlık hayvanların kulaklarını keserlerdi. Yani kendilerince kutsallar icat ederlerdi. Tıpkı orta Asya ülkelerindekilerin, Allah’ın nîmetleri içerisinde özellikle “ekmeği” kutsallaştırdıkları gibi…2 Yaratılışı bozacaklar. Bu konuda müfessirlerin verdikleri örneklerin başlıcaları şöyledir: Kadını erkek, erkeği kadın yapmağa çalışacaklar, kadın yerine erkek, erkek yerine kadın kullanacaklar, kılıklarını değiştirecekler, nikâh yerine fuhşu tercih edecekler, temizi bırakıp pisliklere koşacaklar. Helâle haram, harama helâl, iyiye kötü, kötüye iyi diyecekler, Allah’ın gönderdiği “hak dinleri” bırakıp bâtıl dinler ve fikirler arkasında koşacaklar.
118,119. Onlar kendilerine: “Elbette Senin kullarından belirli bir kısmını alıp saptıracağım, onları boş kuruntulara sokacağım, onlara hayvanların kulaklarını yarmalarını1 ve Allah’ın yarattığını değiştirmelerini2 emredeceğim.” diyen ve Allah’ın lânet ettiği (azgın şeytana taparlar.) Allah’ı bırakıp da şeytanı dost edinenler, şüphesiz apaçık bir şekilde perişan olacaklar.
1 Araplar, bir dişi deve beş defa doğurur ve beşincisi erkek olursa, kulağını yararlar ve ondan faydalanmayı haram sayarlardı. Bir de putlara ibadet için kurbanlık nişanesi olmak üzere kurbanlık hayvanların kulaklarını keserlerdi. Yani kendilerince kutsallar icat ederlerdi. Tıpkı orta Asya ülkelerindekilerin, Allah’ın nîmetleri içerisinde özellikle “ekmeği” kutsallaştırdıkları gibi…2 Yaratılışı bozacaklar. Bu konuda müfessirlerin verdikleri örneklerin başlıcaları şöyledir: Kadını erkek, erkeği kadın yapmağa çalışacaklar, kadın yerine erkek, erkek yerine kadın kullanacaklar, kılıklarını değiştirecekler, nikâh yerine fuhşu tercih edecekler, temizi bırakıp pisliklere koşacaklar. Helâle haram, harama helâl, iyiye kötü, kötüye iyi diyecekler, Allah’ın gönderdiği “hak dinleri” bırakıp bâtıl dinler ve fikirler arkasında koşacaklar.
Çünkü şeytan onlara (bir kısım) vaatlerde bulunur ve kendilerini boş kuruntulara daldırır. Zâten şeytan, onlara aldatmadan1 başka bir şey vâdetmez ki.
1 Gurur (kibir): Büyüklenme, kibir, insanları küçük görme, kendisini yüksek ve değerli tutma, başkasını aşağı görme hastalığıdır. Övünme ve şeref anlamlarında da kullanılır. “Allah büyüklük taslayanları (gururluları) sevmez.” (Nahl: 23) İnsanın pek hoş bir şey buldum zannı ile keyiflenip sonra onun pek fena bir şey olduğunu anlayarak acı duyması, önceden yalan yere sevinip sonradan cidden yerinmesi, yani aldanmasıdır ki şeytanın bütün vaatleri ve kuruntuları hep böyle bir gururdan başka bir şey ifade etmez. Şüphesiz kibirlenme insanlığı yokluğa iter. Onun giderilmesi gerekir. Bu da; ya ilim ve amelle, ya da nesep, güzellik, mal, ilim gibi insanı gurura iten sebeplerin gelip-geçici olduğunu düşünerek kendisini bu belâdan kurtarmaya çalışmakla olur. Gurur ve kibir sâlih ve muttaki bir Müslümanda bulunmaması gereken; tevhit ehline yakışmayan en kötü huylardandır.
Bunların varacakları yer, kurtulmak için bir kaçış yolu bulunmayan cehennemdir.
(Allah’ın istediği gibi) îman edip (inandığı) iyi işleri yaşayanları ise Allah’ın gerçek bir vaadi olarak zemîninden ırmaklar akan, içlerinde ebedî olarak kalacakları cennetlere koyacağız. Söz verme ve onu yerine getirme bakımından, Allah’tan daha doğru kim olabilir?
(Cenneti elde etmek) kesinlikle sizin de kendilerine kitap verilenlerin de kuruntularına1 göre olmaz. Kim bir kötülük işlerse2 aynısıyla cezâlandırılır ve (o kimse,) Allah’tan başka bir dost da bir yardımcı da bulamaz.3
1 Emânî: Ümniye’nin çoğuludur. Ümniye: İnsanın hayalinde kurarak arzu ettiği şeydir. Fransızcası “ideal”dir. Yani insanın saplandığı ve arkasından koştuğu, hayal, asılsız kuruntu demektir. İnsanın kendi gönlünden saplandığı ve sürekli olarak arkasından koştuğu, hayal ve asılsız kuruntular (idealler) demektir. Bunun felsefedeki adı ise; “idealizm”dir. İdealizm felsefesine inanana da “idealist” denilir. Bir Müslümanın bu kelimeyi bilerek ve isteyerek kullanması onun imanını sıkıntıya sokar. 2 İster kitap ehli olsun ister Müslüman olsun fark etmez, kötülük yapan herkes, mutlaka cezâsını görür.3 Yahûdî ve Hıristiyanlar; “bizim Peygamberimiz ve kitabımız, sizin Peygamberiniz ve kitabınızdan daha önce geldi ve biz, İbrahim’in dini üzereyiz.” dediler. Yahûdîler: “Cennete ancak Yahûdî olanlar girecek,“ Hıristiyanlar da; “cennete ancak Hıristiyan olanlar girecek.” diye iddiâ ettiler. Müslümanlar da: “bizim Peygamberimiz, sizin Peygamberinizden sonradır ve Peygamberlerin sonuncusudur. Kitabımız da sizin kitabınızdan sonradır ve onlara hâkimdir. Ve biz, İbrahim, İsmail ve İshak’ın dini üzereyiz ve Cennete ancak bizim dinimizde olanlar girecek.” dediler. Bunun üzerine bu ve sonraki âyet nâzil oldu. (Kurtubî, Vâhidî)
Erkek veya kadınlardan; zerre kadar haksızlığa uğratılmaksızın cennete, ancak îman edip (inandığı) iyi işleri yaşayanlar girerler.
(İnandığı) iyi işleri yaşayarak, özünü Allah’a teslim eden ve İbrahim’in dosdoğru dinine1 uyan kimseden, daha dindar kim olabilir? Çünkü Allah, İbrahim’i dost2 edinmişti.
1 Yani; İbrahim (a.s)’ın diğer dinleri terk eden, tek Allah’a inanmayı esas alan, Kur’an’ın ifâdesiyle “İslâm Dini”ne... Bu ve benzeri âyetlere göre; İbrahim (a.s)’ın dini, İslâm Dinidir. Müslümanların dışındakiler, Hz. İbrahim’in dinin takipçileri olamazlar. Çünkü Hz. İbrahim’in dini, tek Allah inancına dayanan bir dindir. Îsâ (a.s) ve Üzeyr’i Allah’ın oğlu saydıkları için Allah tarafından kâfir oldukları belirtilen Yahûdî ve Hıristiyanların, kendilerini İbrahim’in dininden saymalarını anlamak mümkün ise de onları İbrahîmî dinlerden sayan ve Müslüman olduklarını söyleyenleri anlamak hiç mümkün değildir. Bunlar ya Kur’an okumuyorlar, ya da gönüllerinde gizledikleri dinlerine İslamî kılıf uydurmaya çalışıyorlar… 2 Halil: Bir kimsenin sırlarını bilen, sevgisi gönlünün derinliklerine işleyen dostu, demektir. Bu âyette, Allah’ın Hz. İbrahim (a.s)’ı dost edinmesi; iki insan arasındaki ahbaplık şeklinde düşünülemez. Bu olsa olsa Allah’ın Hz. İbrahim’i şereflendirmesinden ve onu bir kısım sırlara vakıf kılmasından, mecâz olabilir.
Göklerde ve yerde her ne varsa şüphesiz hepsi, Allah’ındır ve Allah, her şeyi (ilmiyle) kuşatmıştır.
(Ey Muhammed!) Senden kadınlar hakkında fetva1 isteyenlere: “Onlarla ilgili Allah’ın açıkladığı hüküm: -kendileri için (Allah’ın) farz kıldığı haklarını2 vermeyerek nikâhlamak istediğiniz yetim kadınlar, çaresiz çocuklar ve yetimlere karşı âdil davranmanız hakkında- size Kitap’ta okunan âyetlerdir. (Unutmayın ki) Allah, sizin her yaptığınız iyiliği, mutlaka bilir.” de.
1 İstifta: Gençleştirip kuvvetlendirmek, kökünden alınmıştır. Sanki bir kimsenin sıkıntısını halledenin onu dinçleştirmiş olacağı düşüncesiyle; mecâzen “bir konuda sıkıntıyı giderici hüküm verme” anlamında kullanılmıştır. Fetva verenin; o konuda bilgili, yetkili ve iyi niyetli olması gerekir. Yani ancak, Müslüman, ihsan sahibi ve dini hükümleri kurallarına göre bilen âlimler, fetva verebilirler.2 Bu haklar: miras ve mihirdir.
Eğer bir kadın kocasının serkeşliğinden1 yahut kendisini ihmâl edeceğinden korkarsa, kendi aralarında anlaşma yolu ile ilişkilerini, yeniden düzene koymalarının bir sakıncası yoktur. Anlaşmak, (geçimsizlikten) daha hayırlıdır ve (insanların) nefsi, bencilliğe eğilimlidir. Eğer (birbirinize) iyi davranır, Allah’tan hakkıyla sakınırsanız, şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.2
1 Kocanın (nüşuzu-çirkefliği) serkeşliği; eşinden hoşlanmayıp surat asması, geçimsizlik yaparak yanına yaklaşmaması ve kocalık görevlerini yerine getirmemesi şeklinde anlaşılabilir. Ve eğer bir kadın kocasının kendisinden hoşlanmayıp surat ve geçimsizlik ederek yanına yaklaşmamasından ve hakkını menetmesinden yahut her hangi bir sebeple sohbet ve ilişkisini azaltıp yüz çevirmesinden korkarsa aralarını bir sulh ile ıslah etmelerinde veya aralarında anlaşarak boşanmalarında bir günah yoktur. Sulh her şartta ayrı yaşamak veya boşanmaktan ve geçimsizlikten hayırlıdır. Buradaki (وَالصُّلْحُ خَيْرٌ) ifadesi karı-koca arasındaki sulhla ilgili olmasına rağmen birçok din tüccarı bunu Müslümanların sürekli sulh içerisinde kalarak Allah yolunda cihadı terk etmeleri için bir araç olarak kullanmışlardır. Sonra da kendileri Müslümanlarla sürekli savaş halinde bulunarak onları sindirmişlerdir. Bu konuda kadınlarla ilgili hükümler için Bk. (Nisâ: 34)2 İbn-i Abbas’tan: Peygamberimizin eşi Sevde binti Zem’a, Rasûlullah’ın kendisini boşamasından korkarak Peygamberimize: “Beni boşama, eşin olarak kalayım ve nöbetimi Hz. Aişe’ye devredeyim.” dedi ve böyle yaptılar. Bu âyet bu olay üzerine indi. (Tirmîzî)
Ne kadar da uğraşsanız, eşleriniz arasında adaleti asla sağlayamazsınız. O halde en azından birisine tamamen kapılıp öbürünü askıda bırakmayın.1 Eğer (birbirinize) iyi davranır ve Allah’tan hakkıyla sakınırsanız şüphesiz Allah çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir.
1 Yani bu ve 3. âyete göre; erkeklerin kadınlar hakkında iki türlü adaleti emredilmektedir. Birisi: mihir, nafaka ve nöbet hususundaki adalettir ki bunu mutlaka yapmak gerekir. Diğeri ise; kadının gönlünü almak ve ona güzel davranmaktır. Bu âyette vurgulanan; “adaleti tam sağlamak mümkün değilse de kadını tamamen ihmâl edip askıda bırakmamaktır.” Ayrıca bu âyet, 3. âyetteki; “Eğer aralarında adaletsizlik yapmaktan korkarsanız, o zaman tek kadınla evlenin.” emrinin veciz bir izahıdır. Peygamberimiz: “iki eşi olup da birine tamamen meyleden kimse kıyamet gününe yamuk olarak gelir.” buyurmuştur. (Ebu Davut, Tirmîzî)
Eğer eşler, birbirlerinden ayrılacak olurlarsa Allah, onların her ikisini de geniş lütfuyla muhtaç duruma düşmekten korur. Çünkü Allah nîmetleri bol olandır, hüküm (ve hikmet) sahibidir.
Göklerde ve yerde her ne varsa, şüphesiz hepsi Allah’ındır. Sizden önce kendilerine kitap verilenlere ve özellikle size, Allah’tan hakkıyla sakınmanızı emrettik. Yok, eğer inkâr ederseniz (iyi bilin ki) göklerde ve yerde her ne varsa hepsi Allah’ındır ve Allah, hiçbir şeye muhtaç değildir, övülmeye en lâyık olandır.
Göklerde ve yerde her ne varsa şüphesiz hepsi Allah’ındır. Koruyucu olarak sana, Allah yeter.
Ey insanlar! Eğer (Allah,) dilerse sizi yok eder ve yerinize başkalarını getirir.1 Zîrâ Allah’ın gücü, her şeye yeter.
1 Bu âyet nâzil olunca Peygamber Efendimiz, ellerini Selmân-ı Fârisî’nin sırtına koymuş ve: “onlar, bunun kavmi’dir” buyurmuştur. (Kurtubî, Taberî) Konuyla ilgili olarak Bk. (Mâide: 54, Muhammed: 38)
Kim, bu dünyanın nîmetlerini isterse, bilsin ki dünyanın da âhiretin de nîmetleri Allah’ın katındadır. Allah her şeyi çok iyi işiten ve çok iyi görendir.
Ey îman edenler! Kendinizin, ananızın, babanızın ve akrabalarınızın aleyhinde bile olsa, Allah için şâhitlik ederek, adaleti ayakta tutan kimseler olun.1 (Haklarında şâhitlik ettikleriniz) ister zengin olsunlar, ister fakir olsunlar Allah, onları herkesten daha fazla gözetir.2 Sakın adaletten ayrılarak, nefsinizin arzusuna uymayın.3 Eğer (şâhitliği) gizler veya (şâhitlikten) çekinirseniz (bilin ki) Allah yaptıklarınızdan (tümüyle) haberdardır.
1 Yani, başkasının sizde bir hakkı varsa doğruyu söyleyerek ananız, babanız ve akrabanızın aleyhine bile olsa şâhitlikten kaçınmayın veya üçüncü bir şahıs için yapılan şâhitlik, ananız, babanız ve akrabanızın zararına bile olsa yine dosdoğru şâhitlik edin.2 Âyetin bu bölümü, “(Haklarında şâhitlik ettikleriniz) ister zengin olsunlar ister fakir olsunlar, (tercih edilmeye) Allah, onlardan daha layıktır.” şeklinde de anlaşılabilir.3 Âyetin bu bölümü, “Sakın adalet yapıyoruz diye, nefsinizin arzusuna uymayın” şeklinde de anlaşılabilir.
Ey îman edenler! Allah’a, Peygamberine, Peygamberine indirdiği Kitaba1 ve daha önce indirdiği kitaplara2 (gerçekten) îman edin.3 Kim Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, Peygamberlerini ve âhiret gününü inkâr ederse,4 (haktan çok) uzak bir sapkınlığa düşmüş olur.5
1 Yani, Muhammed (s.a.v)’e ve Kur’an-ı Kerim’e…2 Burada “kitap” kelimesi, cins isim olduğu için çoğul olarak tercüme edilmiştir. Yani, “Kur’an’dan önce Allah’ın peygamberlerineindirdiği kitap cinsinden olanlara” demektir. 3 Ey o bütün iman ettiğini söyleyenler! Yani soyut bir şekilde “îman ettik” demekle inandığını zannedenler! Îman ettiğiniz şeyin, gerçekten “îman ettik” demeye layık olup-olma-dığını iyi araştırın. Şunun iyi bilin ki, Allah’a ve Rasulü Muhammed (a.s) dışındakilere îmanınız geçersizdir. Yani Allah diye; İsa’ya, Yehova’ya veya çeşitli put ve sistemlere, Kitap diye; Tevrât ve İncil olduğunu iddiâ ettiğiniz kitaplara veya putlaştırdığınız kişilerin kitaplarına, Peygamber diye; çeşitli filozof veya uyduruk önderlere inanmayın. Çünkü bunlara îman, îman değildir. Gerçek îman; Allah’a, Peygamberlerine ve onların getirdikleri kitaplarla bu kitaplardaki hükümlere îmandır.4 Bunlardan birini inkâr etmek, diğerini de inkâr etmeyi doğuracağından, tamamına birden îman etmek gerekir.5 Yahûdîlerden Abdullah b. Selam, Ka’b’ın oğulları Esed ve Üseyd, Sa’lebe b. Kays bir grup kitap ehli, Peygamberimize: “Ey Allah’ın Rasûlü! Biz, sana ve kitabına, Mûsa’ya, Tevrât’a ve Uzeyr’e îman ediyoruz ve bunların dışındaki kitaplara ve Peygamberlere îman etmiyoruz.” dediler. Bu olay üzerine bu âyet indirildi. (Vâhidî) Bu âyet nâzil olduktan sonra, bu şahısların hepsi Müslüman oldular.
Îman edip sonra inkâr ederek, sonra tekrar îman edip, tekrar inkâr ederek kâfirlikte ileri gidenleri Allah, asla bağışlamayacak ve doğru yola ulaştırmayacaktır.
(Ey Muhammed! Şu) münâfıklara, kendilerini acıklı bir azabın beklediğini müjdele.
(Çünkü) onlar, mü’minleri bırakıp, kâfirleri dost ediniyorlar. Yoksa (şanı ve) şerefi, onların yanında mı arıyorlar? Hâlbuki bütün (şan ve) şeref, tamamıyla Allah’a aittir.
Allah, size Kitapta (daha önce): “Allah’ın âyetlerinin inkâr edildiğini ve onların alaya alındığını işittiğiniz zaman, başka bir konuya geçinceye kadar onlarla bir arada oturmamanızı, yoksa sizin de onlar gibi olacağınızı” bildirmişti.1 Şüphesiz Allah münâfıkların ve kâfirlerin hepsini, cehennemde bir araya getirecektir.
1 Mekke’de müşriklerin yaptıklarına karşı Peygamber (a.s)’a hitaben: “Âyetlerimiz hakkında ileri geri konuşanları gördüğün zaman, derhal onlardan uzaklaş ki onlar, ondan başka bir söze dalsınlar. Eğer şeytan sana bunu unutturursa, hatırladıktan sonra sakın o zalimler topluluğuyla birlikte oturma.” (En’am: 68) ayeti nâzil olmuştu. Medine’de Yahudi bilginleri bulundukları meclislerde Kur'an’dan küfür ve alay ile bahsederler ve Münafıklar da onlarla beraber bulunur dinlerlerdi. Burada bu uyarı çoğul olarak tüm Müslümanlar için tekrar konulmuştur. Yani Cenab-ı Hak; “Allah’ın âyetleri ile küfür ve alay edilirken onların yanında oturduğunuzda siz de o kâfir alaycıların aynısısınız ve o zaman siz de onlar gibi kâfir olursunuz.” demektedir. Bu âyetin zâhirine göre Allah’ın âyetleri ile küfür ve alay, küfür olduğu gibi o sırada onların yanında oturmanın dahi küfür olacağı anlaşılıyor. Zira itirazı terk de bir nevi rıza demek olduğuna göre açıkça veya zımnen itiraz edilmedikçe küfürden kurtuluş mümkün değildir. Kalkıp gitmek de bir itiraz demektir. Yani sükût, ikrardan gelir. Bk. (En’am: 68)
O (münâfıklar) hep sizin (başınıza gelecekleri) bekler dururlar. Eğer Allah, size zafer nasip ederse; “Biz, sizin yanınızda değil miydik?” derler. Yok, eğer (zafer) kâfirlere nasip olursa, (bu defa da onlara): “Biz, size üstünlük sağlamışken1 sizi Müslümanlara karşı korumadık mı?”2 derler.3 Allah, kıyamet günü aranızda (gerçek) hükmünü verecektir. Şüphesiz Allah kâfirlere mü’minler karşısında üstün gelme fırsatını, asla vermez.
1 Yani, fırsat elimizde iken Müslümanlarla beraber olup sizinle savaşsaydık, sizi perişan edemez miydik? 2 Bu bölüm, “Biz sizin (Müslüman olmanızı) engelleyerek, sizi Müslümanlara karşı korumadık mı?” şeklinde de anlaşılabilir.3 Aynı konu için Bk. (Nisâ: 72, 73)
O münâfıklar (kendilerince) Allah’ı aldatmaya çalışıyorlar. Hâlbuki onları asıl aldatan, Allah’tır.1 Onlar, namaza kalktıkları zaman sadece insanlara gösteriş2 yapmak için üşenerek kalkarlar ve Allah’ın (adını) çok az anarlar.
1 Yani, “Allah’ın aldatması,” bir şerri ortadan kaldırmak ve kendisini aldatmaya kalkışanlara, haddini bildirmek içindir.2 Riya: Söz ve davranışlarda gösteriş yapma; bir iyiliği veya ameli Allah'ın rızasını kazanmak niyetiyle değil de insanların beğenisi için yapma demektir. Bu davranışta bulunan kimseye “riyakâr” veya “mürai” denir. Riya, insanlar arasında manevî nüfûz, şan ve şöhret, maddî çıkar sağlamak için yapılır. Riyanın her çeşidi ahlaksızlık olduğu halde, ibadetlerde riyakâr olmak çok daha büyük bir ahlâksızlıktır. Rasûlüllah (s.a.v); “Muhakkak ki, sizin için en çok korktuğum şey, küçük şirk, yani riyadır,” buyurmuştur. (Tirmizi)
O münâfıklar, iki taraf arasında yalpalar dururlar ve ne bu tarafa ne de öteki tarafa yâr olurlar.1 (Ey Muhammed!) Allah’ın saptırdığına, sen (bile) asla bir çıkış yolu bulamayacaksın.
1 Yani onlar Müslümanlara da, kâfirlere de yar olmazlar, ikisi arasında bocalar dururlar.
Ey îman edenler! Sakın Müslümanları bırakıp da kâfirleri dost edinmeyin. Siz, (onlar gibi yaparak) Allah’a karşı, kendi aleyhinize işleyecek açık bir delil verir misiniz hiç?1
1 Buradaki soru; inkari olarak anlaşılmış ve o şekilde tercüme edilmiştir. Yani, “tabiî ki siz, münâfıkların yaptığı gibi yapmazsınız.” demektir.
Münâfıkların yeri kesinlikle cehennem ateşinin dibidir. (Ey Muhammed!) Onlar, oradayken sen (bile onlara) bir yardımcı bulamazsın.
Ancak tevbe edenler, Allah’ın istediği gibi davrananlar, Allah’a sarılanlar ve dinlerine Allah için gönülden bağlananlar, bunun dışındadır. Onlar, mü’minlerle beraberdir ve Allah, mü’minlere çok büyük bir mükâfat verecektir.
Eğer şükreder ve îman ederseniz, Allah sizi niye azaba çarptırsın ki?1 Allah, şükredenlerin mükâfatını veren ve her şeyi bilendir.
1 Buradaki soru da; inkari olarak anlaşılmış ve o şekilde tercüme edilmiştir. Yani, “Allah sizi asla azaba çarptırmaz.” demektir.
148,149. Allah zulme uğrayanların dışında kötülüğün sözle, açıkça söylenmesinden hoşlanmaz.1 Şüphesiz Allah, sizin bir iyiliği açıkça veya gizlice yaptığınızı da bir kötülüğü bağışladığınızı da hakkıyla işiten ve bilendir. Şunu bilin ki Allah çok affedicidir, her şeye güç yetirendir.
1 Yani Allah, kötülüğün, sözle bile ortaya konulmasını istemez. Ancak mazlum olan kimse feryat edebilir, zâlimler aleyhine beddua edebilir veya onun kötülüklerini söyleyip, kötü sözlerine karşılık verebilir. Bir gün Peygamberimizin huzurunda bir adam Hz. Ebu Bekir’in yüzüne karşı hakaret etmiş, o da bir kaç kere sükût ettikten sonra sonunda dayanamayıp aynısıyla mukabelede bulunmuş. Bunun üzerine Efendimiz (a.s) oturduğu yerden kalkmış. Hz. Ebu Bekir: “o bana hakaret ederken oturuyordunuz ben mukabelede bulununca kıyam buyurdunuz” deyince, Rasulullah da: “bir melek senin tarafından cevap veriyordu. Sen reddedince o melek gitti, şeytan geldi, şeytan gelince ben de oturmadım” buyurdu. Bunun üzerine bu âyet nâzil oldu. Bir rivayete göre de bir kavme bir misafir gelmiş, yemek vermemişler, şikâyet etmiş, şikâyetinden dolayı da cezalandırılması üzerine, bu âyet nâzil olmuş. Hakkına riayet edilmeyen misafirin mazlûm hükmünde bulunduğu ve şikâyete hakkı olduğu beyan buyurulmuştur. (Elmalılı)
148,149. Allah zulme uğrayanların dışında kötülüğün sözle, açıkça söylenmesinden hoşlanmaz.1 Şüphesiz Allah, sizin bir iyiliği açıkça veya gizlice yaptığınızı da bir kötülüğü bağışladığınızı da hakkıyla işiten ve bilendir. Şunu bilin ki Allah çok affedicidir, her şeye güç yetirendir.
1 Yani Allah, kötülüğün, sözle bile ortaya konulmasını istemez. Ancak mazlum olan kimse feryat edebilir, zâlimler aleyhine beddua edebilir veya onun kötülüklerini söyleyip, kötü sözlerine karşılık verebilir. Bir gün Peygamberimizin huzurunda bir adam Hz. Ebu Bekir’in yüzüne karşı hakaret etmiş, o da bir kaç kere sükût ettikten sonra sonunda dayanamayıp aynısıyla mukabelede bulunmuş. Bunun üzerine Efendimiz (a.s) oturduğu yerden kalkmış. Hz. Ebu Bekir: “o bana hakaret ederken oturuyordunuz ben mukabelede bulununca kıyam buyurdunuz” deyince, Rasulullah da: “bir melek senin tarafından cevap veriyordu. Sen reddedince o melek gitti, şeytan geldi, şeytan gelince ben de oturmadım” buyurdu. Bunun üzerine bu âyet nâzil oldu. Bir rivayete göre de bir kavme bir misafir gelmiş, yemek vermemişler, şikâyet etmiş, şikâyetinden dolayı da cezalandırılması üzerine, bu âyet nâzil olmuş. Hakkına riayet edilmeyen misafirin mazlûm hükmünde bulunduğu ve şikâyete hakkı olduğu beyan buyurulmuştur. (Elmalılı)
150,151. Allah’ı ve Peygamberlerini inkâr edenler Allah ile Peygamberlerinin arasını ayırmak isteyenler ve: “(Peygamberlerin) kimisine inanırız, kimisini de inkâr ederiz.” diyerek kendilerine (îmanla inkâr) arasında bir yol tutmak isteyenler var ya; işte gerçek kâfirler onlardır.1 Şüphesiz Biz de bu kâfirlere, aşağılayıcı bir azap hazırladık.
1 Bu âyete göre kâfirler; birisi, Allah’a da Peygambere de îman etmeyenler, diğeri Allah’a îman ettiğini iddiâ edip de Allah’ın gönderdiği Peygamberlere inanmayanlar, bir diğeri ise Peygamberlerin bir kısmına îman ettiğini söyleyip de bir kısmını inkâr edenler olmak üzere, üç kısımdır. Son iki kısım kâfirler, görüldüğü üzere kendilerinin ehl-i kitap olduklarını iddiâ etmekle birlikte, Allah’ın gönderdiği Peygamber ve Kitapların bir kısmına inanıp, bir kısmını inkâr eden, Yahûdîler ve Hıristiyanlardır. Ve bu âyet, doğrudan doğruya, bunlar hakkında nâzil olmuştur. (Kurtubî) Ayrıca bu âyetten; îman ile küfür arasında, “bir orta sınıfın” olmadığı ve Allah’ın gönderdiği Peygamberlerden ve kitaplardan bir tanesini bile inkârın, Allah’ı inkâr olduğu, açıkça anlaşılmaktadır.
150,151. Allah’ı ve Peygamberlerini inkâr edenler Allah ile Peygamberlerinin arasını ayırmak isteyenler ve: “(Peygamberlerin) kimisine inanırız, kimisini de inkâr ederiz.” diyerek kendilerine (îmanla inkâr) arasında bir yol tutmak isteyenler var ya; işte gerçek kâfirler onlardır.1 Şüphesiz Biz de bu kâfirlere, aşağılayıcı bir azap hazırladık.
1 Bu âyete göre kâfirler; birisi, Allah’a da Peygambere de îman etmeyenler, diğeri Allah’a îman ettiğini iddiâ edip de Allah’ın gönderdiği Peygamberlere inanmayanlar, bir diğeri ise Peygamberlerin bir kısmına îman ettiğini söyleyip de bir kısmını inkâr edenler olmak üzere, üç kısımdır. Son iki kısım kâfirler, görüldüğü üzere kendilerinin ehl-i kitap olduklarını iddiâ etmekle birlikte, Allah’ın gönderdiği Peygamber ve Kitapların bir kısmına inanıp, bir kısmını inkâr eden, Yahûdîler ve Hıristiyanlardır. Ve bu âyet, doğrudan doğruya, bunlar hakkında nâzil olmuştur. (Kurtubî) Ayrıca bu âyetten; îman ile küfür arasında, “bir orta sınıfın” olmadığı ve Allah’ın gönderdiği Peygamberlerden ve kitaplardan bir tanesini bile inkârın, Allah’ı inkâr olduğu, açıkça anlaşılmaktadır.
(Buna karşılık) Allah’a ve aralarında hiçbir ayırım yapmadan Peygamberlerine inananlara gelince, Allah onların mükâfatını ileride verecektir. Şüphesiz Allah, çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir.
Kitap ehli1 (kalkmış bir de) senden kendilerine gökten bir kitap indirmeni2 istiyorlar. Hâlbuki onlar vaktiyle: “Allah’ı bize açıkça göster.” diyerek, Mûsa’dan bundan daha da büyüğünü istemişler ve bu zulümlerinden dolayı da kendilerini yıldırım çarpmıştı. Arkasından kendilerine apaçık mucizeler geldiği halde onlar, buzağıya tapmışlardı. Biz, onların bu günâhlarını Musa’ya apaçık bir hüküm vererek3 affetmiştik.
1 Buradaki ehl-i kitapla kastedilenler Yahûdî-lerdir.2 Burada Yahûdîlerin, kitabı Allah’ın değil de Peygamberin indirmesini istemeleri, dikkate değer. Zîrâ bunlar, kitapları Peygamberlerin değil de Allah’ın indirdiğini bildikleri halde, Peygamberimize bu şekilde bir teklifle gelerek ve hem de kitabın özellikle kendilerine indirilmesini isteyerek, güya akıllarınca Peygamberimizi alaya almak istiyorlardı.3 Yani bu isyanlarına tevbe olması için kendilerini öldürmelerini emrederek. Geniş bilgi için Bk. (Bakara: 54)
Ve (Bize) söz vermeleri için dağı1 (bir gölgelik gibi) onların üzerlerine kaldırmıştık2 bir de onlara: “o kapıdan secde ederek girin”3 dedik. Yine onlara: “cumartesi yasağını4 çiğnemeyin” dedik ve onlardan kesin bir söz aldık.
1 Bazı müfessirler, bu dağın, “Sina Dağı” olduğunu, bazıları da herhangi bir dağ olduğunu söylemişlerse de burada esas olan; dağın hangi dağ olduğu değil, İsrâil Oğullarının Allah’a gönülden değil de zorla îman ettiklerini, Allah’ın dilerse insanları kendisine böyle de îman ettirme gücüne sahip olduğunu ifâde etmektir.2 Bk. (Bakara: 63,93, A’raf: 171)3 Bk. (Bakara: 58, A’raf: 161)4 Bk. (Bakara:65, Nisâ:47, A’raf:163, Nahl: 124)
(Biz onları) verdikleri sözlerden caymaları, Allah’ın âyetlerini inkâr etmeleri, Peygamberlerini haksız olarak öldürmeleri ve: “Bizim kalplerimiz perdelidir.”1 demeleri sebebiyle (lânetledik.)2 Doğrusu Allah, kâfirlikleri sebebiyle onların kalplerini mühürlemiştir. Bundan dolayı onların ancak pek azı, îman ederler.
1 (قُلُوبُنَا غُلْفٌ) ifâdesi, “bizim kalplerimiz ilimle doludur” veya “bizim kalbimiz temizdir” diye de anlaşılabilir.2 Bu parantez, aynı âyetin (Mâide: 13)’te (لَعَنَ) fiiliyle beraber zikredilmesinden dolayı ilave edilmiştir.
(Onları) Meryem’e büyük bir iftira atarak kâfir olmalarından dolayı da (lânetledik.)1
1 Yahûdîler Meryem’e zina isnat ederek, Hz. İsa (a.s)’ın gayr-ı meşru bir çocuk olduğunu iddiâ ederler. Bu; Allah’ın babasız bir çocuk yaratamayacağını iddiâ etmek demektir.
Bir de (Biz) onları: “Biz, Allah’ın Peygamberi Meryem oğlu Îsâ Mesih’i öldürdük.” demelerinden dolayı (lânetledik.) Hâlbuki onlar, onu öldürmedikleri gibi asmadılar da. Fakat kendilerine öyle gösterildi.1 Bu konuda anlaşmazlığa düşenler bile tam bir şüphe içerisindedirler. Çünkü onların bu hususta, zandan başka bir bilgileri yoktur. Doğrusu onlar onu kesinlikle öldürmemişlerdir.2
1 Yani öldürdükleri, kendilerine Hz. Îsâ gibi gösterildi veya kendilerine Hz. İsa’yı öldürmüşler gibi geldi. 2 Yani onlar, Hz. İsa’yı öldürmediler. Bu konudaki rivâyetlerin tamamı Hıristiyan ve Yahûdî kaynaklı olduğu ve bu haberlerin güvenilir tarafları bulunmadığı için buraya almaya değerde görülmemiştir. Zâten bu konuda Hıristiyanlar aralarında ihtilâf ettiklerinden, ne dediklerini ve ne demek istediklerini kendileri de bilmemektedirler.
Tersine Allah onu (vefat ettirerek)1 kendi katına yükseltmiştir.2 Şüphesiz Allah çok güçlüdür, hüküm (ve hikmet) sahibidir.
1 Bu parantez aynı olayın, (Âlu İmrân: 55) deki anlatılışına dayanılarak ilave edilmiştir. Buna göre; Hz. İsa, Yahûdîler tarafından öldürülmeyip, Allah tarafından vefat ettirilerek kendi katına yükseltilmiştir. Yani Hz. İsa, ölmüştür ve göklerde bir yerde dünyaya ineceği günü beklememektedir. “Hz. İsa’nın ölmediği” şeklindeki yorumlar, dayanaksızdır ve âyetlerin zahirine de aykırıdır. Bk. (Âlu İmrân: 55, Zuhruf: 61-62 ve dipnotu) 2 Arapçada “Allah’ın katına yükselmek”, mecâzen “vefat etmek” veya (Meryem: 57) de kullanıldığı gibi, “Allah’ın rahmetine kavuşmak, yüce mertebelere ulaşmak” anlamına gelmektedir.ü
Kitap ehli’nin tamamı, ölümlerinden önce İsa’ya îman etmek zorundadır.1 (Eğer îman etmezlerse) kıyamet günü o, onların aleyhinde şâhitlik edecektir.
1 Bu âyet; “kendilerinin kitap ehli olduğunu iddiâ edenler, Hz. İsa’nın Peygamber olduğuna ölmeden önce mutlaka inanacaktır” şeklinde anlaşıldığı ve bunun da yanlış anlaşılmalara sebep olduğu için tercümenin yukarıdaki gibi yapılması daha uygun düşmektedir. Zira burada “ölümünden önce”, ifadesi (حِينَ مَوْتِه۪) şeklinde değil de (قَبْلَ مَوْتِه۪) şeklinde ifade edilmektedir. Bu ifadeye de, “Hz. İsa’nın Peygamber olduğuna mutlaka inanacaktır” cevabı âyetin zahirine pek de uygun değildir. Ayrıca (مَوْتِه۪)’nin sonundaki zamirin Hz. İsa’ya değil de “kitap ehli”ne gönderilmesi de mümkündür. (Taberi) Ayrıca Kur’an-ı Kerim’de Hz. İsa’nın ölümü (مَاتَ) fiiliyle değil de (تَوَفَّى) fiiliyle ifadedildiği de bu kanaati güçlendirmektedir. Bu izahlara göre âyetin meali; “ölümlerinden evvel Yahudiler yalanlamadan, Hristiyanlar da Hz. İsa’nın ilahlığı isnadından tevbe ederek kesinlikle Hz. İsa’ya iman etmek mecburiyetindedirler, yani iman ile mükelleftirler.” şeklinde anlaşılabilir ve bu olayların tarihi seyrine daha uygundur. Yahûdî ve Hıristiyanlar eğer cennete girmek istiyorlarsa; Müslümanlar gibi Hz. Mûsa ve İsa’nın Allah’ın kulu ve elçisi olduklarına, son dinin İslâm, son Peygamberin de Muhammed (s.a.v) olduğuna inanmak mecburiyetleri vardır. Bk. (Nisâ: 162)
160,161. (Mûsa’nın dinini terk edip) Yahûdî olanlara; yaptıkları zulümler, pek çok kimseyi Allah’ın yolundan alıkoymaları, yasaklandıkları halde fâiz almaları ve insanların mallarını haksız yere yemelerinden dolayı daha önce kendilerine helâl kılınan temiz şeyleri haram kıldık.1 İşte (böyle yaparak,) onlardan kâfir olanlara acıklı bir azap hazırladık.
1 Bk. (Âlu İmrân: 93, En’am: 146)
160,161. (Mûsa’nın dinini terk edip) Yahûdî olanlara; yaptıkları zulümler, pek çok kimseyi Allah’ın yolundan alıkoymaları, yasaklandıkları halde fâiz almaları ve insanların mallarını haksız yere yemelerinden dolayı daha önce kendilerine helâl kılınan temiz şeyleri haram kıldık.1 İşte (böyle yaparak,) onlardan kâfir olanlara acıklı bir azap hazırladık.
1 Bk. (Âlu İmrân: 93, En’am: 146)
Biz onlardan; ilim erbabı olup sana indirilene ve senden öncekilere indirilenlere îman ederek Müslüman olanlara, namazı dosdoğru ve devamlı kılanlara, zekâtı verenlere, Allah’a ve âhiret gününe îman edenlere, büyük bir mükâfat vereceğiz.
Biz, Nûh’a ve ondan sonra gelen tüm Peygamberlere vahyettiğimiz gibi, sana da vahyettik. Biz (aynı şekilde) İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yâkûb’a, onun torunlarına, İsa’ya, Eyyûb’a, Yûnus’a, Hârûn’a ve Süleyman’a da vahyettik. Dâvût’a da Zebur’u1 verdik.2
1 Burada bilhassa Dâvut (a.s) ve Zebûr’un zikredilmesinin sebebi: a- Kureyş, Hz. Peygambere karşı mücadele için Yahûdîlere müracaat edince, Yahûdîlerin “Mûsa’dan sonra Peygamber, Tevrâttan sonra kitap yoktur,” demelerine cevaptır. b- Aynı zamanda büyük bir melik de olan Dâvut (a.s)’ın mülkü değil de Zebûr’un zikredilmesi, üstünlüğün mal ve mülk ile değil, ilim ve din ile olduğunu gösterir. Bk. (İsra: 55)2 Allahu Teâlâ, Hz. Davûd’a vahiyle birlikte bir de Zebur’u ikram etti. Hâlbuki Kitap Ehli’ne göre bu sayılan Peygamberlerin hiç biri onların istedikleri gibi semadan bir defada bir kitap indirmediler. Gerçi Davud’a Zebur verildiğine inanırlar ama Zebur’un Tevrat gibi levhalar halinde nâzil olmadığını söylerler. Zebur, Zübür, Mezbur kitap demektir. Zebur olduğu iddia edilen kitap yüz elli bölümden ibarettir ve içinde hiç ahkâm yoktur. Hepsi hikmetler, vaazlar ve Allahu Teâlâ’ya hamd ve senadan ibarettir. (Kurtubî) Bazı müfessirlere göre Hz. Nuh Allah tarafından kendi lisanından ilahi hükümler gönderilen Peygamberlerin ilkidir ve ilk önce ümmeti cezalandırılan Peygamber de odur. Bunun için evvelâ o zikrolunmuş, sonra diğer peygamberler söylenmiştir.
(Hatta Biz,) daha önce sana anlattığımız Peygamberlerle birlikte, sana anlatmadığımız başka Peygamberlere1 de (vahyettik).2 Ve Allah Mûsa ile de özel bir şekilde konuştu.3
1 Aynı konu ile ilgili olarak Bk. (Mü’min: 78)2 Bu ve (Mü’min: 78.) âyetten; tüm Peygamberlerin Kur’an’da ismi zikredilenlerden ibaret olmadığı ve gelen Peygamberlerin de sadece ortadoğu ve civarına gelmediği, anlaşılabilir. Yani yeryüzünün her tarafına pek çok Peygamber gönderilmiştir. Ancak Hz. Muhammed (a.s)’ın Peygamber olduğu bölge ve civarında Peygamber olanlar, Kur’an’da örnek olarak veya haklarında uyduruk ifadeler bulunan Peygamberlerin bu olaylarının doğrularının anlatılması için zikredilmiş olabilir. Kur’an-ı Kerim’de peygamberlerle ilgili bir sayı verilmemiştir. Halk arasında dolaşan rakamlar ise tamamen uydurmadır. Bir adet verilince, eğer o adetten daha çok peygamber gelmişse bazı peygamberleri inkâr etmiş oluruz. Yok, o adetten daha az peygamber gelmişse bazı kimselere peygamberlik isnat etmiş oluruz ki bunun ikisi de yanlıştır. Biz, Allah’ın gönderdiği tüm peygamberlere iman ederiz ve onlar arasında fark gözetmeyiz. En doğrusunu Allah bilir.3 Allah’ın, Mûsa (a.s) ile konuşması, vahyin çeşitlerinden birisidir ve Hz. Mûsa’ya hastır. Bunu “mutlak mef’ul” olarak zikredilen (تَكْلِيماً) ifâdesinden anlamak mümkün olabilir. Allah’ın Hz. Mûsa ile bu tür konuşma olayı, (A’raf: 143, Tâ Hâ: 11-48)’e bakılırsa birden fazla olmuştur. Buna benzer bir vahiy türünü, Peygamberimizin Mi’rac esnasında aldığı vahiy şeklinde de görmek mümkündür. Bk. (Necm: 10)
(İşte Biz, bu) Peygamberleri, insanların Peygamberlerden sonra Allah’a karşı bir bahaneleri kalmasın diye müjdeciler ve uyarıcılar olarak gönderdik. Şüphesiz Allah, çok güçlüdür, hüküm (ve hikmet) sahibidir.
Fakat Allah, sana indirdiği kitabın kendi bilgisiyle indirildiğinin bizzat kendisi şahididir. Hatta buna, Melekler de şâhittir. (Esasen buna,) sadece Allah’ın şâhitliği yeter.
Şüphesiz inkâr edip, insanları Allah’ın yolundan alıkoyanlar, kesinlikle (haktan çok) uzak bir sapkınlığa düşmüş olur.
168,169. İşte Allah, böyle kâfirleri ve zalimleri,1 asla bağışlamayacak ve onları, içerisinden hiç çıkmayacakları cehennemin yolundan başka bir doğru yola da asla ulaştırmayacaktır. Bu ise, Allah’a göre çok kolaydır.
1 Yani Muhammed (a.s)’ın Peygamberliğini inkâr etmek gibi bir zâlimlikte bulunanları…
168,169. İşte Allah, böyle kâfirleri ve zalimleri,1 asla bağışlamayacak ve onları, içerisinden hiç çıkmayacakları cehennemin yolundan başka bir doğru yola da asla ulaştırmayacaktır. Bu ise, Allah’a göre çok kolaydır.
1 Yani Muhammed (a.s)’ın Peygamberliğini inkâr etmek gibi bir zâlimlikte bulunanları…
Ey insanlar! Peygamber size, Rabbinizden gerçekten doğru şeyler getirdi. Öyleyse kendi iyiliğiniz için buna inanın. Yok, eğer inkâr ederseniz, bilin ki göklerde ve yerde olanların hepsi, Allah’ındır. Şüphesiz Allah her şeyi bilendir, hüküm (ve hikmet) sahibidir.
Ey Kitap ehli!1 Dininiz konusunda aşırılığa kaçıp Allah hakkında gerçek olmayan sözler söylemeyin!2 Şunu iyi bilin ki; Meryem’in oğlu Îsâ Mesih, sadece Allah’ın bir Peygamberi, Meryem’e sunduğu bir kelimesi3 ve Ondan gelen, bir rûhtur.4 Allah’a ve bütün Peygamberlerine (Allah) üçtür demeden inanın.5 Kendi hayrınız için bundan vazgeçin. Muhakkak ki tek ilâh, Allah’tır. O, çocuk sahibi olmak gibi eksikliklerden uzaktır. Göklerde ve yerde her ne varsa şüphesiz hepsi, Allah’ındır. Her şeyi yaratıcı olarak, sadece Allah yeter.
1 Bu âyetteki, “Kitap Ehlinden” kastedilenler, Hıristiyanlardır.2 İsâ (a.s)’ın şanını inkâr ve aşağılamaya, veled-i gayr-ı meşru, diye hakaret etmeğe kalkışan Yahudilerin aşırılıklarına mukabil siz de onun hakkında ilahlık iddiası ile ifrata gitmeyin. Allah’a karşı haktan başka bir şey söylemeyin. Allahu Teâlâ’ya, arkadaş ve çocuk isnadı gibi muhal ve bâtıl olan şeyler söylemeyin. Yani, Allah’ın baba, oğul ve kutsal rûhtan meydana gelen ve ne olduğu belirsiz bir şey olduğunu, iddiâ edip durmayın.3 Yani sadece bir “ol” emridir. Allah’ın bir şeyi yaratması için ona sadece “ol” demesi, yeterlidir. O da hemen oluverir. Bu sebeple Allah’ın İsa’yı yaratması için başka, hiçbir şeye ihtiyacı yoktur.4 (مِنْهُ) deki (مِنْ) harf-i cerri “ba’zıyye” için değil “beyaniyye” içindir. Yani, Allah’ın kendi rûhundan bir parça değil, Allah’ın tüm insanlara verdiği rûh gibi İsa’ya da verdiği bir rûhtur. 5 Teslis: Kelime olarak üçleme, üçe çıkarma anlamına gelir. Hristiyanlıkta Allah'ın üç unsurdan meydana geldiğine inanma şeklidir. Arapçası “teslis”, Fransızcası ise “trinitée” demektir. Hristiyanlıkta teslis; genel olarak, Allah'ın tek âlemde ayrı, eşit ve tek cevherli üç kişi (Baba, Oğul, Rûh’ul-Kudüs) olduğu şeklinde tarif edilmektedir. Hristiyanlara göre Baba, Oğul, Rûh’ul-Kudüs, tek kişide toplanmış üç kişidir ve aralarında eşitlik vardır. Bu bakımdan birinin diğerine üstünlüğü söz konusu olamaz. Buna göre Allah “baba”, Hz. İsa "Oğul", Ruhu'l-Kudüs ise; “Hz. Meryem'e Allah tarafından ilkâ edilen ruh veya Cebrail”dir. Hristiyanların İnançlarına göre bunların üçü de aynı ilâhtır. Tanrı tektir, ancak üç ayrı şekilde belirir. Beliren bu üç şekil de Tanrı'dır, fakat üç Tanrı değil tek Tanrı'dır. Yani 1=3, 3=1’dir. Tabii ki bu denklem hala çözülememiştir. Kur'an-ı Kerîm, Hristiyanların Teslis inançlarını kesinlikle reddeder ve böyle diyenlerin kâfir olduklarını açıklar.
Mesih1 de Allah’a yakın melekler de Allah’a kul olmaktan asla kaçınmazlar. Kim, ona kul olmaktan kaçınır ve büyüklük taslarsa, şunu iyi bilsin ki Allah onların hepsini (âhirette) huzuruna toplayacaktır.2
1 Mesih: Dünyanın sonuna doğru gelmesi beklenen kurtarıcının Yahudilik ve Hristiyanlıktaki adıdır. Kur’an’da on bir yerde ve sadece Hz. Îsâ’nın adı veya lakabı şeklinde geçen mesîh’in Arapça bir kökten geldiği kabul edilmekle birlikte kelimenin aslının İbrânîce, Ârâmîce veya Süryânîce olduğunu ileri sürenler de vardır (Zemahşerî). Mesîh telakkisi Yahudilik’te çok köklü bir inanç olup Yahudi iman esaslarının temel unsurlarındandır. Yahudilere göre beklenen mesih henüz gelmemiştir. Hıristiyanlar ise Yahudilerin bekledikleri mesîhin Hz. Îsâ olduğunu söylemekte, ona çeşitli nitelikler atfetmekte ve ikinci defa geleceğine inanmaktadırlar. Yahudiler ise Îsâ’yı mesîh olarak kabul etmemektedir. Hıristiyanlığa göre Îsâ’nın mesîh olarak kabul edilmesinde en etkin faktör havârilerin Îsâ’nın ölümünden sonraki inançları olmuştur. Onlar, çarmıha gerilmiş Îsâ’nın yeniden hayata kavuştuğunu ve bazı kişilere göründüğünü iddia etmiştir. Petrus, haça gerilip dirilen Îsâ’nın Allah tarafından hem rab hem de mesîh kılındığını söylemiştir. Kur’an’da mesîh, Hıristiyanlık’ta olduğu gibi Hz. Îsâ’nın ölümünden sonra dirilişi üzerine kendisine verilmiş bir sıfat olmayıp doğumundan itibaren onun için kullanılmıştır. Kavram Kur’ân-ı Kerîm’de Hıristiyanlık’taki anlamıyla yer almamakta, Îsâ’nın kendisinden önce gelenler gibi Allah’ın kulu bir peygamber olduğu vurgulanmaktadır. Bazı hadislerden hareketle Hz. Îsâ’nın kıyamet alâmetleri kapsamında tekrar yeryüzüne döneceğini ifade eden anlayış, âlimler arasında tartışmalı bir husustur. Müslüman milletlerin edebiyatlarında Hz. Îsâ; Mesîh, Mesîh b. Meryem, Mesîh-i Îsâ adlarıyla ifade edilmiştir.2 Necran Hıristiyanlarından bir grup, Peygamberimize gelerek: “Sen bizim sahibimize karşı ayıp ediyorsun!” dediler. Peygamberimiz: “sizin sahibiniz kim?” buyurunca onlar: “İsa” dediler. Efendimiz: “Ben ne dedim?” buyurunca onlar: “Sen, ona Allah’ın kulu ve elçisidir diyorsun!” dediler. Peygamberimiz de: “Allah’a kul olmak, bir ayıp değildir.” buyurdu. Bu âyet, bu olay üzerine inmiştir. (Vâhidî)
(Allah) (kendisinin istediği gibi) îman edip iyi (işleri) yaşayanların mükâfatlarını, eksiksiz olarak vereceği gibi onlara lütfundan daha da fazlasını verecektir. Kendisine kul olmayı kendilerine yediremeyip büyüklük taslayanları da acıklı bir azaba çarptıracaktır. Ve onlar, Allah’tan başka kendilerine bir dost ve bir yardım edici de bulamayacaklardır.
Ey insanlar! Size Rabbinizden bir delil1 geldi ve Biz, size apaçık bir nur (olarak da Kur’an’ı) indirdik.
1 Yani, delil olarak Muhammed (a.s) geldi.
Allah’a inanıp Ona sımsıkı sarılanlara gelince (Allah) onları kendi rahmeti ve lütfu içerisine alacak ve onları kendisine varan dosdoğru bir yola iletecektir.
(Ey Muhammed!) Senden fetva isteyenlere: “Allah (geride ana-baba ve çocuk bırakmaksızın ölen) kelâle’nin1 mirası hakkında şöyle hükmediyor; Eğer geride çocuk bırakmaksızın2 ölen erkeğin, sadece bir kız kardeşi varsa, mirasının yarısı onundur. Fakat o erkek kardeş, kız kardeşine aynı şekilde vâris olursa mirasın tamamı onundur.3 Eğer o (ölen erkeğin) iki kız kardeşi4 varsa, bıraktığı mirasın üçte ikisi onlarındır. Eğer o (ölen erkeğin) hem erkek hem de kız kardeşleri bulunursa, erkeğin hissesi iki kızın hissesi kadardır. Sapkınlığa düşmeyesiniz diye Allah, hükmünü böyle açıklıyor. Allah her şeyi hakkıyla bilir.” de.
1 Kelâle için Bk. (Nisâ: 12)2 Mirasın bu şekilde taksim edilmesi için ölen kimsenin ana ve babasının da bulunmaması gerekir. Uygulama sünnette bu şekilde olmuştur.3 Bu bölüm tercüme edilirken kolay anlaşılması için zamirlerin mercileri açık olarak tercüme edilmiştir.4 İki ve yukarısının hükmü aynıdır. Yani iki ve daha fazla kadınların mirastan hisseleri
2:3’ü geçemez.