1,2,3. (Ey Muhammed!) Şüphesiz Biz sana (Hudeybiye’de) Allah’ın geçmiş ve gelecek hatalarını bağışlaması,1 üzerindeki nîmetini tamamlaması, seni dosdoğru bir yola yöneltmesi ve Allah’ın sana çok şerefli bir zaferle yardım etmesi için, apaçık bir fetih2 (zincirinin) önünü açtık.3
1 Burada ki günâhların bağışlanması (Muhammed: 19) da; “Ey Muhammed! Allah’tan başka ilâh olmadığını iyi bil! Hem kendi, hem Müslüman erkekler ve hem de Müslüman kadınların günâhları için (Allah’tan) bağışlanma dile.” âyetine verilen cevabî bir müjde olabileceği gibi, kendisinin de; “her gün yüz defa istiğfar ettiğini” söyleyen Peygamber (a.s)’ın, hata yapabileceğine işaret de olabilir.2 Fetih: Önünü açmak, yol göstermek, aradaki anlaşmazlığı hükme bağlamak, kapalılığı gidermek demektir. Bazı müfessirler bu fethi, “Mekke’nin fethini vaat” diye anlamışlarsa da müfessirlerin büyük bir çoğunluğu bu fethin; “Hudeybiye anlaşması" olduğu kanaatindedirler ve bunu şu şekilde izah ederler; a- Peygamber Efendimiz (s.a.v) Hudeybiye’ye harp için değil, bir “umre” niyetiyle hareket etmiş, fakat çarpışmayı müşrikler düşünmüşlerdi. Şiddetli bir savaş olmasa da iki taraf arasında ok ve mancınık atılmış, Müslümanlar müşrikleri yenmiş ve müşrikler anlaşma istemek zorunda kalmışlardı. b- Bu anlaşma ile Müslümanlar bir Devlet olarak mevcudiyetlerini düşmanlarına resmen kabul ettirmişlerdir. Yani, “Akabe Biatleriyle” kurulan “İslâm Devleti”, bu anlaşma ile resmen tanınmıştır. Bu da bundan sonra başlayacak bir fetih zincirinin başlangıcı olmuştur. 3 İbnu Mes'ud’dan: Rasulullah (s.a.v) ile beraber Hudeybiye’den dönmüştük. Rasulullah (s.a.v) orada on ila yirmi gün arası durdu. Sonra Medine’ye döndü. Yola koyulduğumuz sırada idi ki ona vahiy geldi. Kendisinde bir sevinç hali vardı. O vakit bize “Fetih suresinin ilk bölümünün nâzil olduğunu” haber verdi. (Ahmed, Buharî, Ebu Davud, Neseî) Başka bir rivayette de Ömer b. Hattab (r.a): Rasulullah (s.a.v) ile seferde idik. Ona bir şey hakkında üç kere soru sordum. Bana cevap vermedi, ben de devemi sürdüm, sonra insanların önüne geçtim ve hakkımda ayet indirilmesinden korkmuştum. Biraz sonra birinin bana bağırdığını işittim. Hakkımda bir ayetin nâzil olduğundan korktum. Rasulullah (s.a.v)’in yanına vardığımda o, sevinçle bana: “Bu gece üzerime, bana Dünya ve içindeki her şeyden daha sevgili bir Sûre indirildi” buyurdular ve fetih suresini okudular, demiştir. (Ahmed, Buharî, Tirmizî, Neseî, İbnu Mâce) Bu rivayetler gösteriyor bu surenin nüzulü Mekke ile Medîne arasında olmuştur. Bu sebeple de bu sure Medenî’dir.
1,2,3. (Ey Muhammed!) Şüphesiz Biz sana (Hudeybiye’de) Allah’ın geçmiş ve gelecek hatalarını bağışlaması,1 üzerindeki nîmetini tamamlaması, seni dosdoğru bir yola yöneltmesi ve Allah’ın sana çok şerefli bir zaferle yardım etmesi için, apaçık bir fetih2 (zincirinin) önünü açtık.3
1 Burada ki günâhların bağışlanması (Muhammed: 19) da; “Ey Muhammed! Allah’tan başka ilâh olmadığını iyi bil! Hem kendi, hem Müslüman erkekler ve hem de Müslüman kadınların günâhları için (Allah’tan) bağışlanma dile.” âyetine verilen cevabî bir müjde olabileceği gibi, kendisinin de; “her gün yüz defa istiğfar ettiğini” söyleyen Peygamber (a.s)’ın, hata yapabileceğine işaret de olabilir.2 Fetih: Önünü açmak, yol göstermek, aradaki anlaşmazlığı hükme bağlamak, kapalılığı gidermek demektir. Bazı müfessirler bu fethi, “Mekke’nin fethini vaat” diye anlamışlarsa da müfessirlerin büyük bir çoğunluğu bu fethin; “Hudeybiye anlaşması" olduğu kanaatindedirler ve bunu şu şekilde izah ederler; a- Peygamber Efendimiz (s.a.v) Hudeybiye’ye harp için değil, bir “umre” niyetiyle hareket etmiş, fakat çarpışmayı müşrikler düşünmüşlerdi. Şiddetli bir savaş olmasa da iki taraf arasında ok ve mancınık atılmış, Müslümanlar müşrikleri yenmiş ve müşrikler anlaşma istemek zorunda kalmışlardı. b- Bu anlaşma ile Müslümanlar bir Devlet olarak mevcudiyetlerini düşmanlarına resmen kabul ettirmişlerdir. Yani, “Akabe Biatleriyle” kurulan “İslâm Devleti”, bu anlaşma ile resmen tanınmıştır. Bu da bundan sonra başlayacak bir fetih zincirinin başlangıcı olmuştur. 3 İbnu Mes'ud’dan: Rasulullah (s.a.v) ile beraber Hudeybiye’den dönmüştük. Rasulullah (s.a.v) orada on ila yirmi gün arası durdu. Sonra Medine’ye döndü. Yola koyulduğumuz sırada idi ki ona vahiy geldi. Kendisinde bir sevinç hali vardı. O vakit bize “Fetih suresinin ilk bölümünün nâzil olduğunu” haber verdi. (Ahmed, Buharî, Ebu Davud, Neseî) Başka bir rivayette de Ömer b. Hattab (r.a): Rasulullah (s.a.v) ile seferde idik. Ona bir şey hakkında üç kere soru sordum. Bana cevap vermedi, ben de devemi sürdüm, sonra insanların önüne geçtim ve hakkımda ayet indirilmesinden korkmuştum. Biraz sonra birinin bana bağırdığını işittim. Hakkımda bir ayetin nâzil olduğundan korktum. Rasulullah (s.a.v)’in yanına vardığımda o, sevinçle bana: “Bu gece üzerime, bana Dünya ve içindeki her şeyden daha sevgili bir Sûre indirildi” buyurdular ve fetih suresini okudular, demiştir. (Ahmed, Buharî, Tirmizî, Neseî, İbnu Mâce) Bu rivayetler gösteriyor bu surenin nüzulü Mekke ile Medîne arasında olmuştur. Bu sebeple de bu sure Medenî’dir.
1,2,3. (Ey Muhammed!) Şüphesiz Biz sana (Hudeybiye’de) Allah’ın geçmiş ve gelecek hatalarını bağışlaması,1 üzerindeki nîmetini tamamlaması, seni dosdoğru bir yola yöneltmesi ve Allah’ın sana çok şerefli bir zaferle yardım etmesi için, apaçık bir fetih2 (zincirinin) önünü açtık.3
1 Burada ki günâhların bağışlanması (Muhammed: 19) da; “Ey Muhammed! Allah’tan başka ilâh olmadığını iyi bil! Hem kendi, hem Müslüman erkekler ve hem de Müslüman kadınların günâhları için (Allah’tan) bağışlanma dile.” âyetine verilen cevabî bir müjde olabileceği gibi, kendisinin de; “her gün yüz defa istiğfar ettiğini” söyleyen Peygamber (a.s)’ın, hata yapabileceğine işaret de olabilir.2 Fetih: Önünü açmak, yol göstermek, aradaki anlaşmazlığı hükme bağlamak, kapalılığı gidermek demektir. Bazı müfessirler bu fethi, “Mekke’nin fethini vaat” diye anlamışlarsa da müfessirlerin büyük bir çoğunluğu bu fethin; “Hudeybiye anlaşması" olduğu kanaatindedirler ve bunu şu şekilde izah ederler; a- Peygamber Efendimiz (s.a.v) Hudeybiye’ye harp için değil, bir “umre” niyetiyle hareket etmiş, fakat çarpışmayı müşrikler düşünmüşlerdi. Şiddetli bir savaş olmasa da iki taraf arasında ok ve mancınık atılmış, Müslümanlar müşrikleri yenmiş ve müşrikler anlaşma istemek zorunda kalmışlardı. b- Bu anlaşma ile Müslümanlar bir Devlet olarak mevcudiyetlerini düşmanlarına resmen kabul ettirmişlerdir. Yani, “Akabe Biatleriyle” kurulan “İslâm Devleti”, bu anlaşma ile resmen tanınmıştır. Bu da bundan sonra başlayacak bir fetih zincirinin başlangıcı olmuştur. 3 İbnu Mes'ud’dan: Rasulullah (s.a.v) ile beraber Hudeybiye’den dönmüştük. Rasulullah (s.a.v) orada on ila yirmi gün arası durdu. Sonra Medine’ye döndü. Yola koyulduğumuz sırada idi ki ona vahiy geldi. Kendisinde bir sevinç hali vardı. O vakit bize “Fetih suresinin ilk bölümünün nâzil olduğunu” haber verdi. (Ahmed, Buharî, Ebu Davud, Neseî) Başka bir rivayette de Ömer b. Hattab (r.a): Rasulullah (s.a.v) ile seferde idik. Ona bir şey hakkında üç kere soru sordum. Bana cevap vermedi, ben de devemi sürdüm, sonra insanların önüne geçtim ve hakkımda ayet indirilmesinden korkmuştum. Biraz sonra birinin bana bağırdığını işittim. Hakkımda bir ayetin nâzil olduğundan korktum. Rasulullah (s.a.v)’in yanına vardığımda o, sevinçle bana: “Bu gece üzerime, bana Dünya ve içindeki her şeyden daha sevgili bir Sûre indirildi” buyurdular ve fetih suresini okudular, demiştir. (Ahmed, Buharî, Tirmizî, Neseî, İbnu Mâce) Bu rivayetler gösteriyor bu surenin nüzulü Mekke ile Medîne arasında olmuştur. Bu sebeple de bu sure Medenî’dir.
Mü’minlere, îmanlarına îman katsınlar diye gönül rahatlığı1 indiren, O (Allah)’tır. Çünkü göklerin ve yerin orduları, Onundur ve Allah, her şeyi bilendir, hüküm (ve hikmet) sahibidir.
1 Sekînet: sükûn, sebat ve temkin anlamına mastardır. Nefisteki telâş ve heyecanın kesilmesiyle meydana gelen kalp oturması, gönül rahatlığı ve huzur hali demektir. Bk. (Bakara: 248)
(İşte bunlar Allah’ın) inanan erkekleri ve inanan kadınları, zemîninden ırmaklar akan ve içerisinde ebedî kalacakları cennetlere koyması ve onların günâhlarını örtmesi içindir. İşte Allah katındaki en büyük kurtuluş, budur.
(Bir de bunlar) Allah hakkında kötü zanda bulunan münâfık erkeklere ve münâfık kadınlara, müşrik erkeklere ve müşrik kadınlara ve kötülük girdabı başlarına gelesilere (Allah’ın) azap etmesi içindir. Ve Allah onlara gazap etmiş, onları lânetlemiş ve onlara varılacak yerlerin en kötüsü olan cehennemi hazırlamıştır.
Göklerin ve yerin orduları, Onundur ve Allah çok güçlüdür, hüküm (ve hikmet) sahibidir.
(Ey Muhammed!) Biz, seni sadece bir şâhit,1 müjdeci ve uyarıcı olarak, gönderdik (ki;)
1 Allah’ın birliğine ve ümmetin yaptıklarına şâhit...
(Ey İnananlar!) Siz, Allah’a ve Peygamberine îman edesiniz, onu destekleyesiniz, onu saygıyla yüceltesiniz ve (Allah’ı) sabah-akşam (sürekli olarak) tesbih edesiniz diye.1
1 Bu ayetteki dört emrin her biri; elçilik, şahitlik, müjdeleyicilik ve uyarıcılıktan her birine işaret eder. Şöyle ki; peygamber olarak gönderilme, “Allah'a Rasulüne imanı” gerektirir, şehadet “Allah’ın dinine yardım ile güçlendirmeyi”; müjdeleme, “güzel karşılamayı ve saygıyı”; uyarma da “azaptan korunmak için Allah’ı tenzih ve tesbihi” gerektirir. Bu takdirde zamirler hep Allah'a yöneliktir. Yukarıdaki tercüme bu esas alınarak yapılmıştır. Diğer bir ihtimâle göre de (تُعَزِّرُوهُ) ve (تُوَقِّرُوهُ)’nun zamirleri Peygamber'e (تُسَبِّحُوهُ)’nun zamiri Allah'a yöneliktir ki bu şekilde (تُوَقِّرُوهُ) üzerinde vakıf vardır yani okurken burada durulur. Mushaflarımızda buraya mutlak vakıf işareti olan (ط) konulması da bu manaya göredir. Bu ikinci duruma göre ise ayetin tercümesi: “(Ey İnananlar!) Siz, Allah’a ve Peygamberine îman edesiniz, o (peygamberi) destekleyesiniz, o (peygamberi) saygıyla yüceltesiniz ve (Allah’ı) sabah-akşam (sürekli olarak) tesbih edesiniz diye” şeklinde olur.
(Ey Muhammed!) Şüphesiz sana biat edenler,1 sadece Allah’a biat etmişlerdir. Allah da onların biatlerini kabul etmiştir.2 Şu halde, her kim verdiği sözden cayarsa, yalnızca kendi aleyhine caymış olur. Her kim de Allah adına verdiği sözü yerine getirirse, O da ona ileride büyük bir mükâfat verecektir.3
1 Bu ifâde; Akabe ve Hudeybiye’de, “İslâm uğrunda ölünceye kadar savaşmak” üzere sana söz verenler demekse de buradan, “Allah’a ve Peygamberine îman ettik” diyerek “İslâm’a girenler” de anlaşılır.2 Âyetin bu bölümü şu şekillerde de anlaşılabilir: a- Biat yaparlarken Allah’ın eli onların ellerinin üzerindedir. Çünkü onlar, Allah’ın Peygamberine biat etmekle Allah’a biat etmişlerdir. (Yani burada Peygamber, Allah’ın bir eli gibi tasvir olunmuştur. Çünkü Allah uzuvdan münezzehtir.) b- Allah’ın gücü onların gücünün üzerindedir. c- Allah da onların biatlerini kabul etmiştir. (Yani biatin kabulü, Arap geleneğinde biati kabul edenin elini, biat edenin eli üzerine koyması şeklinde olur. Bu yüzden de bu ifâde, mecâzî bir ifâdedir.) Her ne kadar birçok müfessir ve usulcüler, bu âyetin müteşâbih olduğu kanaatinde iseler de buradaki mecâzın ya çok iyi anlaşılmadığından ya da savundukları fikre destek amacıyla buradan Allah’a uzuv isnadına kalkışmışlardır. Kanaatimizce bu âyet müteşâbih âyetlerden değildir. Bu sebeple yukarıdaki meâl tercih edilmiştir.3 (عَلَيْهُ) deki (ه) zamiri Hafs ve Zührî kıraatlerinde zammeli diğerlerinde kesreli okunmuştur.
Bedevîlerden1 geride bırakılanlar,2 sana: “Bizi mallarımız ve ailelerimiz oyaladı. (Allah’ın) bizi affetmesi için duâ et”3 diyerek, kalplerinde olmayan şeyi, dilleriyle söyleyecekler. (Sen de onlara): “Şimdi Allah, eğer size bir zarar gelmesini dilerse veya bir fayda elde etmenizi isteyecek olsa, sizin için Allah’a karşı kim ne yapabilir? Doğrusu Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.” de.
1 A’râb; a’râbî’nin çoğuludur. Yani a’râb, bir köy veya kasabada ikamet etmeyip badiyede dolaşan bedevî göçebelere verilen isimdir. Arab ise; köy veya kasabalarda yaşayanlar için kullanılır. 2 (اَلْمُخَلَّفُونَ)’nin ism-i mef’ul olması sebebiyle, bu bedevîlerin Umre’ye başkalarının aklıyla hareket ederek, gitmedikleri de anlaşılabilir.3 Efendimiz (s.a.v) Hudeybiye senesinde Umre için Mekke’ye gitmek istediği sırada, Kureyşin bir saldırısı ihtimâline karşı Cüheyne, Müzeyne, Ğıfar, Eşca’ ve Eslem kabîlelerinin de kendisiyle beraber olmalarını istemişti. Bu bedevî kabîleleri henüz îman kalplerine yerleşmemiş olduğu için Rasûlullah (s.a.v) ile beraber gitmeyip, “Muhammed ve arkadaşları bu seferden dönemez” dediler. Bu âyette Allah, bunların ileriye sürecekleri özürlerini elçisine önceden bildirmektedir.
Doğrusu siz, Peygamberin ve Müslümanların ailelerine asla dönmeyeceklerini zannettiniz ve bu, sizin gönüllerinize hoş göründü. Böylece çok kötü bir zanda bulundunuz ve helâki hak eden bir toplum oldunuz.
Kim Allah’a ve Peygamberine îman etmezse, (şunu iyi bilsin ki) gerçekten Biz, (âhirette) kâfirler için çılgın bir ateş hazırladık.
Göklerin ve yerin hükümranlığı, dilediğini bağışlayan, dilediğini de cezâlandıran Allah’a aittir. Çünkü Allah çok bağışlayıcıdır, pek merhamet edicidir.
O geride bırakılanlar, siz ganîmet vâdeden (bir savaşa) gittiğiniz zaman: “Bırakın da biz de sizinle gelelim.” diyerek, Allah’ın sözünü değiştirmek istiyorlar.1 (Ey Muhammed!) Sen de: “Allah’ın, daha önce buyurduğu gibi, siz kesinlikle bizimle gelemezsiniz.” de. Bunun üzerine de onlar: “Doğrusu, bizi çekemiyorsunuz.” diyecekler. Hayır, (bu doğru değil.) Ama onların ancak pek azı bunu anlayabilir.
1 Çünkü Allah o ganîmetleri Hudeybiye de bulunanlara vâdetmiş iken, onlara katılmaya kalkışarak Allah’ın vadini değiştirmek istiyorlar. Bk. (Enfâl: 1)
O bedevîlerden geride bırakılanlara: “Siz yakında çok güçlü bir toplumla, onlar Müslüman oluncaya1 kadar (savaşmaya) çağrılacaksınız.2 Bu durumda eğer (emre) itaat ederseniz Allah, size güzel bir mükâfat verir, ama önceki döndüğünüz gibi dönerseniz, (o zaman da) sizi acı bir azapla cezâlandırır.” de.
1 Bu bölüm, “Siz yakında çok güçlü bir toplumla İslâm yönetimine teslim oluncaya kadar (savaşmaya) çağrılacaksınız…” şeklinde de anlaşılabilir.2 Bazıları bu toplumun, Müseyleme’nin kavmi olan Benî Hanîfe olduğunu rivayet etmişlerdir ki buna davet Hz. Ebu Bekir zamanında oldu. Bazıları da Fars diye rivayet etmişlerdir ki: Hazreti Ömer, Medîne, Cüheyne, Müzeyne kabilelerini İran savaşına davet etmişti, diğer bazıları da Rum demişlerdir ki bu davet de Mûte ve Tebûk gazvelerinde Hz. Peygamber tarafından başlamıştır. Esasen bu âyette bahsi geçen toplumun, bu olaydan sonraki bütün savaşlar için anlaşılması, daha uygundur.
Körlerin, topalların ve hastaların1 (savaşa katılmamalarından dolayı) bir günâh yoktur.2 (Şunu iyi bilin ki) kim, Allah’a ve Elçisine itaat ederse (Allah) onu, zemîninden ırmaklar akan cennetlere sokar. Kim (itaatten) yüz çevirirse, onu da acı bir azapla cezâlandırır.
1 Kör, topal ve hasta kelimeleri cins isim olduğu için, çoğul olarak tercüme edilmiştir.2 Yani bu kimseler savaşa gitmeleri için zorlanamaz. Savaşmak isterlerse katılımları engellenmez. Sahabeden âmâ İbnu Ümmi Mektum, Kadisiye savaşlarının bir kısmına katılmış ve bayrak tutmuştu.
Allah o ağacın altında sana biat eden mü’minlerden1 kesinlikle râzı olmuştur. Allah, onların gönüllerinden geçeni bildiği için, üzerlerine sükûnet indirdi ve onlara (mükâfat olarak) yakın bir fetih verdi.2
1 Hudeybiye Anlaşması: Hicretin 6. yılında Peygamber (s.a.v) ve ashabının, Kâbe’yi ziyaret maksadıyla Mekke’ye gitmek istemeleri ve bunun müşrikler tarafında engellenmesi üzerine çıkan olaylardan sonra Müslümanlarla müşrikler arasında yapılan anlaşmadır. Mekkeli müşrikler Efendimiz (s.a.v)’in bu hareketini öğrenince toplanarak ne pahasına olursa olsun, onun Mekke’ye girmesine izin vermemeyi kararlaştırdılar. Rasûlullah (s.a.v)’e engel olmak üzere de Halid b. Velid komutasında iki yüz atlıdan oluşan bir birlik gönderdiler. Bu arada Peygamber (s.a.v) Hudeybiye mevkiine gelmişti. Önce Hıraş b. Ümeyye’yi Mekkelilere, “savaş niyetinde olmayıp, Kâbe’yi ziyaret ve Umre için geldiklerini” bildirmek üzere gönderdi. Mekkeliler bu zatın devesini öldürdüler, kendisini de öldürmek istediler. O da gelip durumu Efendimiz (s.a.v)’e haber verdi. Bunun üzerine Peygamberimiz (s.a.v), Hz. Osman’ı gönderdi. Hz. Osman Kureyş’e gitti, onu akrabalarından birisi himâyesine aldı. O kimse Hz. Osman’a isterse Kâbe’yi tavaf edebileceğini söyleyince O; “Rasulullah (s.a.v) tavaf etmedikçe ben tavaf edemem.” dedi. Bunun üzerine onu göz hapsine aldılar. Bu olay, Müslümanlar arasında, “Osman öldürülmüş!” diye duyulunca Peygamberimiz (s.a.v): “o toplum ile savaşmadan gitmeyiz” dedi ve Müslümanların kendisine bey’at etmelerini emretti. Müslümanlar derhal Rasûlullah (s.a.v)’e: “uğrunda ölmek ve kaçmamak üzere” söz verdiler. Bu bey’at bir “semüre” ağacının altında yapılmıştı ve bey’at eden Müslümanların sayısı 1500 kadardı.(Daha sonra bey’at yapılan o ağaca insanlar gidip, yanında namaz kılmaya başlayınca Hz. Ömer, kesilmesini emretti.) Yukarıda bahsedilen bu bey’at, Hudeybiye’de yapılan ve Allah’ın râzı olduğunu bildirdiği için, “Bey’atü’r-Rıdvan” adı verilen bey’attır. Bu arada karşılıklı elçiler gidip-geliyor, bir uzlaşma yolu aranıyordu. Müşrikler Müslümanların Mekke’ye girmelerine izin vermeyeceklerini açıkça söylüyorlardı. Hz. Peygamber (s.a.v) ise: “Biz buraya savaşmak için gelmedik. Amacımız Kâbe’yi ziyarettir, Umre yapmaktır. Kureyşliler eski savaşlarda zayıf düşmüşlerdir. Dilerlerse onlarla, bir süre için barış anlaşması yapmak isterim. Kabul ederlerse ne âlâ, aksi takdirde Allah’a yemin ederim ki, ölünceye kadar onlarla savaşırım” diyerek barış önerdi. Allah Rasûlü (s.a.v)’in kararlılığı yüzünden müşrikler savaşı göze alamadılar. Süheyl b. Amr’ı kendileri adına bir anlaşma yapmak üzere gönderdiler. Rasûlullah (s.a.v) ile Süheyl, uzun görüşmelerden sonra anlaşma şartlarını tespit ettiler. Buna göre; 1- Müslümanlarla müşrikler on yıl süreyle savaşmayacaklar. 2- Müslümanlar bu yıl Kâbe’yi ziyaretten vazgeçerek geri dönecekler, ancak gelecek yıl umre yapacaklar, müşriklerin boşaltacağı Mekke’de üç gün kalacaklar ve yanlarında yolcu kılıçlarından başka silah taşımayacaklar. 3- Mekke’den birisi Müslüman olarak Medine’ye sığındığı zaman iade edilecek; fakat Medine’den Mekke’ye sığınanlar iade edilmeyecek. 4- Arap kabileleri istedikleri tarafla anlaşma yapmakta serbest olacaklar. Hudeybiye antlaşmasının bütün şartları görünüşte Müslümanların aleyhine idi. Bu nedenle Müslümanlar büyük bir hayal kırıklığına uğradılar. Bu antlaşmayı bir küçük düşürülme olarak gördüler. Allah Rasûlü (s.a.v), kurbanını kesip başını tıraş edince bütün Müslümanlar da birbirleriyle yarışırcasına kurbanlarını kesip tıraş oldular. Hudeybiye’de on dokuz gün kalındıktan sonra Medine’ye dönüldü. 2 Yani Mekke’den dönüşte Hayber’in fethini kendilerine bir mükâfat olarak vâdetti.
(Allah) onları alacakları birçok ganîmetlerle de mükâfatlandırdı. Çünkü Allah, çok güçlüdür, hüküm (ve hikmet) sahibidir.
Allah, elde edeceğiniz daha birçok savaş ganîmetlerini de size vâdetti. (Hatta) şimdilik, insanların ellerini sizden çekmesi şeklindeki bu (Hudeybiye) nîmetini size, gelecekte vaat olunan ganîmetlere bir örnek olması ve sizi dosdoğru bir yola iletmesi için, peşinen verdi.
Ve sizin henüz kavrayamadığınız ama Allah’ın size takdir ettiği, daha başka nîmetler de (verecektir.) Çünkü Allah’ın, gücü her şeye yeter.1
1 Yani Allah, Mekke’den dönüşte Hayber’in fethi ile elde edilen ganimetten başka diğer bir ganimeti daha size ikram edecek ama ona henüz gücünüz yetmedi. Yani daha elinize geçmedi. Fakat Allah onu muhakkak surette sizin için takdir etti ve kesinlikle vadetti ve mü'minler için korumaktadır. Bu ganimetin de Hevâzin veya İran’ın fethi ganimetidir denilmiştir. Allah her şeye kadirdir. Bu fetihlerden başka Müslüman kullarına ne fetihler ve ne ganimetler daha ihsan buyurmuştur. Tarihin sayfaları bunlarla doludur.
Eğer kâfirler (o gün) sizinle savaşsalardı, kesinlikle arkalarını dönüp kaçarlar sonra kendilerini koruyacak bir dost da yardımcı da bulamazlardı.
Allah’ın öteden beri sürüp gelen sünneti, hep böyledir. Sen Allah’ın sünnetinde kesinlikle bir değişiklik bulamazsın.1
1 Yani Allah’ın kanunu böyledir. Onun yolunda savaşanlar kesinlikle kazanır, düşmanları ise daima kaybeder ve bu, asla değişmeyen bir kanundur.
Sizi onlara karşı galip getirdikten sonra,1 Mekke vadisinde onların ellerini sizden, sizin ellerinizi de onlardan çeken Odur. (O zaman) Allah, sizin ne yaptığınızı görüp duruyordu.
1 Müslümanların Hudeybiye’ye kadar varıp da orada ordu kurmaları bile bir zaferdi. Çünkü Halid b. Velîd iki yüz kadar Kureyş süvarisinin komutanı olarak gelmiş idi. Ashaba yaklaşmak istedi, Rasulullah da Abbad b. Bişr’i görevlendirdi. O da süvarileri ile ileri vardı ve karşılarında saf bağladı, öğle vakti olmuş idi. Rasulullah (s.a.v) korku namazı kıldı. Halid b. Velîd süvarilerini çekti ve gitti. Rasulullah (s.a.v) de yolun sağ tarafındaki yokuşa durup Hudeybiye’ye kadar vardı. Enes: “Müşriklerden seksen kişi sabah namazı vakti Peygamberimizi öldürmek kastiyle Ten'îm dağı tarafından Peygamber ve ashabının üzerine indiler. Bunlar yakalandılar, sonra da Peygamber (s.a.v) onları azat etti” diye rivayet etmiştir. (Tirmîzî) Bu âyet, bu olaya işaret etmektedir.
Onlar, sizin Kâbe’yi ziyaret etmenize ve bekletilen kurbanların yerlerine ulaşmasına engel olan kâfirlerdir. Eğer (onların içeri-sindeki) kendilerini henüz tanımadığınız Müslüman erkeklerle, Müslüman kadınları bilmeyerek (kâfirlerle birlikte) öldürmeniz sebebiyle üzüntüye kapılma1 ihtimâliniz olmasaydı (Allah, savaşı önlemezdi. İşte) Allah dilediklerine rahmet etmek için böyle yapmıştır. Eğer onlar, (sizin tarafınızca) birbirinden tam ayırt edilmiş olsalardı elbette onlardan kâfirleri acı bir azaba çarptırırdık.
1 Mearre: Uyuz illeti gibi rahatsız eden maddi veya manevi dert, meşakkat ve günah demektir. Bu ifadeyi bazıları diyet, bazıları keffaret, bazıları günah, bazıları da küffarın serzenişi veya vicdanda elem ve teessüf ile tefsir etmişlerdir. Esasen, günah ve diyet ifadeleri zayıftır. Çünkü dar’ül-harb’de imanı gizli olan bir mü'minin öldürülmesinde günah ve diyet yoktur. Keffaret hakkında da mezhep imamlarının ihtilafı vardır. Hanefilere göre bir “harbî” dar’ül-harbde Müslüman olsa ve kendi ülkelerine girmiş olan bir Müslümanı öldürse ona kısas da diyet de yoktur.
Hani o kâfirler, kalplerine tamamen cahiliye taassubu olan anlamsız bir öfke yerleştirdikleri zaman, Allah da elçisinin ve mü’minlerin heyecanını teskin etmiş ve böylece onların (Allah’a karşı hata etmekten sakınma) sözünü tutmalarını sağlamıştı.1 Zâten onlar, buna gerçekten lâyık ve ehil olan kimselerdi. Allah her şeyi hakkıyla bilendir.
1 Kureyş, Efendimiz (s.a.v)’e, Süheyl b. Amr el-Kureşî, Huveytıb b. Abdiluzza ve Mükriz b. Hafs’ı göndererek, bu yıl değil de gelecek yıl Kâbe’yi tavaf etmesini teklif etmiş, Efendimiz (s.a.v) de bunu kabul etmişti. Sonunda bunun yazılı bir anlaşma şekline getirilmesine karar verildi. Efendimiz (a.s), Hz. Ali’ye anlaşma metninin başlangıcına (بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ) diye yazmasını emretti. Süheyl ve arkadaşları, onu kabul etmeyince, besmelenin yerine, “Senin adınla, Ey Allah’ım!” diye yazıldı. Sonra Peygamberimizin Peygamberliğini kabul etmediklerini belirterek anlaşmaya adının, “Abdullah’ın oğlu Muhammed” şeklinde yazılmasını istediler. Bu ifâdeler ve anlaşmanın bazı maddeleri müslümanlara ağır geldi ve müslümanlar buna çok üzüldüler. Derken Allah, üzerlerine sekînetini indirdi, onlar da yumuşayıp yatıştılar.
Yemin olsun ki Allah Peygamberine o rüyayı1 hak olarak gösterdi. Eğer Allah dilerse,2 güven içerisinde başlarınızı tıraş ederek, saçlarınızı kısaltarak, korkmadan, Kâbe’ye mutlaka gireceksiniz. Zîrâ Allah, sizin bilmediklerinizi bilerek bu (Kâbe ziyaretinden) önce size bir de yakın bir fetih nasip etti.3
1 Rasûlullah (s.a.v) Hudeybiye’ye gitmeden önce rüyasında; kendisinin ve arkadaşlarının “emniyet içerisinde saçlarını kazıtmış olarak Mekke’ye girdiklerini” görmüş ve bunu arkadaşlarına anlatmıştı. Onlar da Peygamber (s.a.v)’in rüyasının hak olduğunu bildiklerinden sevinmişler ve Kâbe’ye bu sene gireceklerini zannetmişlerdi. Ancak Kâbe’ye ulaşılmadan Medîne’ye geri dönülünce münâfıklar, bunu dillerine dolamışlar ve bunun üzerine de bu âyet, indirilmiştir. 2 Yani; oraya girişiniz kendi gayretlerinizle değil, Allah’ın dilemesiyle olacaktır. 3 Yani Hayber’in fethini nasip etti ve bunu o Peygamberinin rüyasının doğruluğuna bir delil ve işaret kıldı.
Elçisini, size en doğru yolu gösteren (Kur’an) ve hak din ile Allah’ın dinini bütün dinlere üstün kılmak1 üzere gönderen, O (Allah)tır. (Bunların tümüne) şâhit olarak Allah, yeter.
1 Bu galebe iki şekilde olabilir. Birisi, ilim, delil ve burhanda galebedir ki (بِالْهُدٰى) buna işarettir. Birisi de, fiiliyatta galebe ve istiladır ki “dîn’il-hak” tabirinde de bunun tahakkukuna işaret vardır. İslâm ile çarpışmak isteyen dinlerin hepsi muhakkak mağlup olacaktır. Bunlardan birincisinin tamamen zahir olduğunda şüphe yoktur. İslâm Dini; ilmî nokta-i nazardan her dine galiptir: ikincisi ise tarihte bir dereceye kadar tahakkuk etmiş ve bir zamanlar Müslümanlar her kavme galip olmuş ise de bunun tamamı daha ziyade istikbalin sîne-i inkişafındadır. (Elmalılı)
(Ey İnsanlar!) Muhammed, Allah’ın Elçisidir. Onunla birlikte1 (Allah’a) rükû’ ve secde ettiklerini gördükleriniz; kâfirlere karşı son derece katı, birbirlerine karşı ise son derece merhametlidirler. İşte onlar, sadece Allah’ın lütuf ve rızasını isterler ve onların en belirgin özellikleri yüzlerindeki secde izidir.2 İşte bu onların Tevrât’ta belirtilen özellikleridir.3 Onların İncil’de belirtilen özellikleri ise (şöyledir.) Onlar tıpkı kendisiyle kâfirleri öfkelendirmesi için filizini çıkaran, onu güçlendiren, kalınlaşan, sonra gövdesinin üstünde dimdik duran ve üreticilerin hoşuna giden bir ekin gibidir. İşte Allah onlardan (kendisinin istediği gibi) îman edip, (inandığı) iyi işleri yaşayanlara büyük bir af ve mükâfat vâdetmiştir.
1 (وَالَّذ۪ينَ مَعَهُ)’nun başındaki (و)’ı başlangıç değil de atıf olarak alıp Peygamber (s.a.v)’le birlikte onunla beraber olanları ve tüm ümmeti peygamber mertebesinde göstermeye çalışanlar, böylece asıl amaçlarını sergilemektedirler. Bu görüşlerini de bir kısım akılcı filozoflara dayandırarak güya ilim otoriterliği taslamayı bir maharet saymaktadırlar.2 Yani onların namaz kılan Müslümanlar olduklarını, görür görmez tanırsın. Onların Müslümanlıkları her hallerinden belli olur.3 Âyetin kalan kısmı, “İşte bu, onların Tevrât’ta belirtilen özellikleri ve İncil’de belirtilen özellikleridir. Onlar tıpkı filizini çıkaran, onu güçlendiren, kalınlaşan, sonra gövdesinin üstünde dimdik duran ve üreticilerin hoşuna gidip diğer çiftçileri öfkelendiren bir ekin gibidir. İşte Allah onlardan inanıp (inandığı) iyi işleri yaşayanlara büyük bir af ve mükâfat vâdetmiştir.” şeklinde de tercüme edilebilir.