Nûn.1 O bildiğin2 kalem’e3 ve onunla yaza gelen ve yazmaya devam edecek olan4 (meleklere)5 yemin olsun.
1 (ن) “nun” kelime olarak her ne kadar; “büyük balık, mürekkep hokkası, kılıcın ağzı” anlamlarına gelirse de burada kelime olarak yazılmadığı için, hurûf’ül-mukattaa’dan kabul edilerek tercüme edilmemiştir.2 Kalem kelimesi ma’rife (belirli) olduğu için bu ilave yapılmıştır.3 Bu kalemle ilgili pek çok görüş ortaya konmuşsa da esasen bu kalem ya “insan kalemi” yani insanların kullandığı kalem ya da “levh-i mahfuzun yazıldığı “yüce kalem” anlamında olabilir. En doğrusunu Allah bilir.4 (يَسْطُرُونَ) muzari olduğu ve muzari de devamlılık, şimdiki ve gelecek zaman ifâde ettiği için tercüme bu şekilde yapılmıştır. 5 Bu ilave, kalem tekil, (يَسْطُرُونَ) fiili çoğul olduğu ve öznenin de akil ve çoğul olması gerektiği için yapılmıştır. Ama kalemle ilgili farklı görüşlere göre bu fiilin öznesinin “insan” olma ihtimali de vardır. Bazı tefsirlerde bu fiilin öznesinin “insanlar”, bazılarında da “melekler” denilmesi bundan dolayıdır.
(Ey Muhammed!) Rabbinin nîmeti sayesinde sen, mecnun1 değilsin.2
1 Mecnun: Cünûn sözlükte “örtünmek, gizlenmek; aklını kaybetmek” anlamına gelir. Bu durumdaki kişiye de “mecnun” (deli) denir. Kur’ân-ı Kerîm’de, peygamberlerin davetinden ve özellikle Hz. Muhammed (s.a.v)’in tevhide yaptığı çağrıdan rahatsız olanların onlara yönelttikleri iftiraların başında onlara mecnun denmesi geldiği belirtilir. Kur’ân-ı Kerîm’de on bir âyette “mecnun” kelimesi kullanılmıştır. Mecnun kelimesi her ne kadar çoğunlukla “deli” diye tercüme edilmişse de bu, anlamı tam karşılamamaktadır. Kelimenin esas anlamı “cinlenmiş” demektir. Bu sebeple de tercüme edilmemiştir.2 Bu âyet “(Ey Muhammed!) Rabbinin nîmetlerine yemin olsun ki sen, mecnun değilsin.” şeklinde tercüme edilebilir.
Şüphesiz sana, bitip tükenmeyen bir mükâfat vardır.1
1 Bu ayet, “Şüphesiz sana, hiç kimsenin minnetini çekmeden sırf Allah'ın lütfu ve yardımı olan bir mükâfat vardır” şeklinde de tercüme edilebilir.
Ve sen, kesinlikle çok büyük bir ahlâk1 üzeresin.
1 Ahlâk: Huylar, seciyeler, mizaçlar, anlamında bir kavramdır. (خَلَقَ) kökünden gelir. Aynı kökten gelen “halk”, gözle görülebilen sûret, şekil ve durumlara; “hulk” ise, gönülle anlaşılabilen kuvvetlere ait olmuştur. Çoğulu “huluk” ve “ahlâk” gelir. Fakat dilimizde ahlâk kelimesinin de “evlat” kelimesi gibi tekil anlamda kullanılması yaygın hale gelmiştir. Ahlâk, aslında “insanın bir amaca yönelik olarak kendi arzusu ile iyi davranışlarda bulunup kötülüklerden uzak yani güzel huylu olmasıdır”. Çirkin huylulara “ahlâksız” denir. Bununla beraber yatkınlık ve maharet esas olduğundan iyilik veya kötülüğü alışkanlık haline getirmiş olmasına göre “iyi ahlâk” ve “kötü ahlâk”, “güzel ahlâklı” ve “çirkin ahlâklı” diye bir ayırım da yapılır. “İslâm ahlâkı” Kur’an-ı Kerîm’e dayanır ve her yönüyle Cenâb-ı Allah tarafından vahiy yoluyla belirlenmiş bir davranışlar manzumesidir. Hz. Peygamber (s.a.v): “Ben ahlâkî prensipleri tamamlamak üzere gönderildim.” buyurmuştur. (İbnu Hanbel) Aynı şekilde Rasulullah’ın bütün hadisleri insanların birbirlerine karşı daha iyi davranmaları konusunda birer emir mahiyetinde olup, Müslümanlara görevler yüklemektedir. Dolayısıyla İslâm’ın getirdiği ahlâk anlayışı her şeyden önce bir görev ahlâkıdır. İslâm’da “Emr-i Bilmaruf ve Nehy-i Anilmünker” prensibi insanların ahlâkını daima iyiye doğru yönlendirmek içindir. İslâm’da ahlâkı iman’dan ayırmak mümkün değildir. Zira bütün Kur’anî emirlere boyun eğmek imanın gereğidir. Bu emirlere uymakla da en üstün ahlâkî değerler elde edilir. Rasulullah (s.a.v): “Müminlerin iman açısından en mükemmel olanı, ahlâkı en iyi olanıdır” buyurmuştur. (Buhârî) Bu duruma göre ahlâkî açıdan mükemmel bir anlayış ve davranışa sahip olmayan kişi, iman açısından da kemâle ermiş olamaz.
5,6. Kimin mecnun olduğunu, yakında sen de göreceksin, onlar da görecekler.
5,6. Kimin mecnun olduğunu, yakında sen de göreceksin, onlar da görecekler.
Senin Rabbin, kimin kendi yolundan saptığını kesinlikle daha iyi bilir, kimin de dosdoğru yolda olduğunu çok daha iyi bilir.
O halde sakın yalancılara itaat etme.
Onlar senin (onlara) yağcılık yapmanı, böylece kendilerinin de (sana) yağcılık yapmalarını arzu ediyorlar.
10,11,12,13. (Ey Muhammed!) Şu boş yere yemin eden, aşağılık, (herkesi) kötüleyip duran, boşboğazlık yapan, iyilik düşmanı, saldırgan, günâhkâr, saygısız, sonra bir de soysuzların1 hiçbirine itaat etme. 2
1 Zenîm: “zeneme” den türetilmiştir. Zeneme, keçinin, koyunun boynunda, kulağı dibinde derisinden küpeye benzer yumrucuklara yahut kulağı delinip de ucundan asılı bırakılan her tarafa sallanıp duran sarkıntıya denir. Dilimizde o koyun veya keçiye “küpeli” denildiği gibi Arapça’da da “zenîm” denilir. Burada istiâre olarak Türkçe’deki, “dalkavuk, kulağı yirik, kulağı kesik yahut kulağı küpeli” sözlerindeki mecazî mânâyı andırır. İbnu Cerir’in açıklandığı gibi tefsirciler İbnu Abbas’tan edilen rivayete göre bu kelime mecazen: “Nesebi şüpheli, nesebi başkasının nesebine katılmış, soysuz, kötülükle tanınmış, damgalı kâfir, zalim, aşağılık, fena huylu…” anlamlarına gelir.2 Bazı müfessirler, bunlarla belirli bir şahsın kastedilip edilmediğini araştırmışlarsa da; bu özellikleri taşıyan her şahsın kastedildiği, baştaki (كُلَّ) ifâdesinden açıkça anlaşılmaktadır.
10,11,12,13. (Ey Muhammed!) Şu boş yere yemin eden, aşağılık, (herkesi) kötüleyip duran, boşboğazlık yapan, iyilik düşmanı, saldırgan, günâhkâr, saygısız, sonra bir de soysuzların1 hiçbirine itaat etme. 2
1 Zenîm: “zeneme” den türetilmiştir. Zeneme, keçinin, koyunun boynunda, kulağı dibinde derisinden küpeye benzer yumrucuklara yahut kulağı delinip de ucundan asılı bırakılan her tarafa sallanıp duran sarkıntıya denir. Dilimizde o koyun veya keçiye “küpeli” denildiği gibi Arapça’da da “zenîm” denilir. Burada istiâre olarak Türkçe’deki, “dalkavuk, kulağı yirik, kulağı kesik yahut kulağı küpeli” sözlerindeki mecazî mânâyı andırır. İbnu Cerir’in açıklandığı gibi tefsirciler İbnu Abbas’tan edilen rivayete göre bu kelime mecazen: “Nesebi şüpheli, nesebi başkasının nesebine katılmış, soysuz, kötülükle tanınmış, damgalı kâfir, zalim, aşağılık, fena huylu…” anlamlarına gelir.2 Bazı müfessirler, bunlarla belirli bir şahsın kastedilip edilmediğini araştırmışlarsa da; bu özellikleri taşıyan her şahsın kastedildiği, baştaki (كُلَّ) ifâdesinden açıkça anlaşılmaktadır.
10,11,12,13. (Ey Muhammed!) Şu boş yere yemin eden, aşağılık, (herkesi) kötüleyip duran, boşboğazlık yapan, iyilik düşmanı, saldırgan, günâhkâr, saygısız, sonra bir de soysuzların1 hiçbirine itaat etme. 2
1 Zenîm: “zeneme” den türetilmiştir. Zeneme, keçinin, koyunun boynunda, kulağı dibinde derisinden küpeye benzer yumrucuklara yahut kulağı delinip de ucundan asılı bırakılan her tarafa sallanıp duran sarkıntıya denir. Dilimizde o koyun veya keçiye “küpeli” denildiği gibi Arapça’da da “zenîm” denilir. Burada istiâre olarak Türkçe’deki, “dalkavuk, kulağı yirik, kulağı kesik yahut kulağı küpeli” sözlerindeki mecazî mânâyı andırır. İbnu Cerir’in açıklandığı gibi tefsirciler İbnu Abbas’tan edilen rivayete göre bu kelime mecazen: “Nesebi şüpheli, nesebi başkasının nesebine katılmış, soysuz, kötülükle tanınmış, damgalı kâfir, zalim, aşağılık, fena huylu…” anlamlarına gelir.2 Bazı müfessirler, bunlarla belirli bir şahsın kastedilip edilmediğini araştırmışlarsa da; bu özellikleri taşıyan her şahsın kastedildiği, baştaki (كُلَّ) ifâdesinden açıkça anlaşılmaktadır.
10,11,12,13. (Ey Muhammed!) Şu boş yere yemin eden, aşağılık, (herkesi) kötüleyip duran, boşboğazlık yapan, iyilik düşmanı, saldırgan, günâhkâr, saygısız, sonra bir de soysuzların1 hiçbirine itaat etme. 2
1 Zenîm: “zeneme” den türetilmiştir. Zeneme, keçinin, koyunun boynunda, kulağı dibinde derisinden küpeye benzer yumrucuklara yahut kulağı delinip de ucundan asılı bırakılan her tarafa sallanıp duran sarkıntıya denir. Dilimizde o koyun veya keçiye “küpeli” denildiği gibi Arapça’da da “zenîm” denilir. Burada istiâre olarak Türkçe’deki, “dalkavuk, kulağı yirik, kulağı kesik yahut kulağı küpeli” sözlerindeki mecazî mânâyı andırır. İbnu Cerir’in açıklandığı gibi tefsirciler İbnu Abbas’tan edilen rivayete göre bu kelime mecazen: “Nesebi şüpheli, nesebi başkasının nesebine katılmış, soysuz, kötülükle tanınmış, damgalı kâfir, zalim, aşağılık, fena huylu…” anlamlarına gelir.2 Bazı müfessirler, bunlarla belirli bir şahsın kastedilip edilmediğini araştırmışlarsa da; bu özellikleri taşıyan her şahsın kastedildiği, baştaki (كُلَّ) ifâdesinden açıkça anlaşılmaktadır.
14,15. (Bir de) o,1 servete ve oğullara sahip olduğu için kendisine âyetlerimiz okunduğu zaman: “(Bunlar) eskilerin masallarıdır.” diyene (itaat etme.)
1 Bu şahıs; Ahnes b. Şüreyk veya Esved b. Abdi Yeğus olabilir. (Es bâb-ı Nüzûl-Suyûtî)
14,15. (Bir de) o,1 servete ve oğullara sahip olduğu için kendisine âyetlerimiz okunduğu zaman: “(Bunlar) eskilerin masallarıdır.” diyene (itaat etme.)
1 Bu şahıs; Ahnes b. Şüreyk veya Esved b. Abdi Yeğus olabilir. (Es bâb-ı Nüzûl-Suyûtî)
Yakında Biz, onun burnunu sürteceğiz.1
1 Bu ayet, kelime anlamıyla, “yakında biz onu o hortumunun üzerinden damgalayacağız” diye tercüme edilebilir. Mealdeki anlam, mecâzîdir. Yukarıdaki tercüme, bunun Türkçedeki en yakın mecazi anlamı olan “burnunu sürtmek” tabiri ile yapılmıştır. Burada “burun” yerine “hortum” tabir edilmesi “kibir ve gurur” fiiline işarettir. “Burnu büyümek” gibi kibir ve gururdan kinayedir. Sonra hortum fil ve domuz burunlarında kullanıldığı ve yüze, buruna damga ve dağ, en çirkin şeyler olduğu için bu tabirde büyük bir alçaltma vardır. Onun için Rasulullah hayvanatın bile yüzlerinden damgalanmasını yasaklamıştır ve yapana lanet etmiştir. Yüzde burun, en önde olduğu için en göze batan, ilk sakınılması lâzım gelen ve şeref nişanesi sayılan ve ondan dolayı en muhterem secde mevzii olan bir uzuvdur. Hâsılı hortumunu dağlamak ve damgalamak, “burnunu kırmak” ve “burnunu sürtmek” tabirlerimize uygun düşmektedir.
Biz bunları da (vaktiyle) bahçe sahiplerini denediğimiz gibi deneyeceğiz. Hani onlar, bir sabah erkenden bahçeyi mutlaka devşireceklerine dâir yemin etmişlerdi.
(Ve bu konuda) hiç bir istisna1 da yapmıyorlardı.
1 Yani; “inşaallah, Allah izin verirse, sağ salim sabaha çıkarsak”, gibi bir şart koymuyorlardı.
Fakat onlar uyuyorlarken Rabbin tarafından bir afet, o (bahçeyi) kuşatıverdi.
Ve o (bahçe) kapkara kesiliverdi.1
1 Sarîm: Tamamen kesilmiş veya kesik demektir. Meyvesi kesilmiş bağa, hasılatı biçilmiş tarlaya, geceden bir bölüme, hiç bir şey bitirmeyen kumluk bir yere de “sarîm” denilir. Burada birinci mana olabilirse de sonraki manalardan biriyle o bağın meyvesinin değil kendisinin kökünden kesilip yanmış, kül gibi kararmış olduğu rivayet edilmiştir. (Elmalılı)
21,22. Sabahleyin de birbirlerine: “Eğer ürününüzü devşirecekseniz erken davranın.” diye seslendiler
21,22. Sabahleyin de birbirlerine: “Eğer ürününüzü devşirecekseniz erken davranın.” diye seslendiler
23,24. Derken, kendi aralarında: “Sakın bugün aranıza bir yoksul sokulmasın!” diye fısıldaşarak (bahçelerine) gittiler.
23,24. Derken, kendi aralarında: “Sakın bugün aranıza bir yoksul sokulmasın!” diye fısıldaşarak (bahçelerine) gittiler.
(Sanki yoksulları) engellemeğe güçleri yetecekmiş gibi, erkenden gittiler.
26,27. Ama o (bahçeyi o halde) görünce (önce): “Biz herhalde yanlış gelmişiz” dediler. (Sonra da): “Hayır, biz tam tersine (bütün servetimizden) yoksun bırakıldık.” dediler.
26,27. Ama o (bahçeyi o halde) görünce (önce): “Biz herhalde yanlış gelmişiz” dediler. (Sonra da): “Hayır, biz tam tersine (bütün servetimizden) yoksun bırakıldık.” dediler.
(İçlerinden) aklı başında olan birisi: “Ben size (Allah’ı) anmanız gerekmez miydi? dememiş miydim?” dedi.
(En sonunda): “Ey Rabbimiz! Sen ne kadar da yücesin! Gerçekten bizler zâlimlerden olduk.” dediler.
Hemen birbirlerini kınamağa başladılar.
31,32. (Ve): “Yazıklar olsun bize! Gerçekten biz, azgın kimselermişiz. Belki Rabbimiz, bize onun yerine daha hayırlısını verir. Artık biz (bundan sonra) sadece Rabbimizin rızasını kazanmaya çalışacağız.” dediler.1
1 Bu toplumun bu dualarının kabul edildiğine dair bir bilgi bulunmamaktadır. Ancak Allah tarafından affedilmeleri umulur. Hadis rivayetlerine şaşı bakıp israiliyyat ve Yahudi kaynaklı rivayetlere kucak açmayı alışkanlık haline getiren bazıları; bunların “affedildiklerini, hatta cennete kavuştuklarını, bahçelerinin helak edilmeyip mahrum bırakıldıklarını” söylemişlerse de bunlar ya israiliyyat ya da kendi hayal güçlerinin mahsulüdür.
31,32. (Ve): “Yazıklar olsun bize! Gerçekten biz, azgın kimselermişiz. Belki Rabbimiz, bize onun yerine daha hayırlısını verir. Artık biz (bundan sonra) sadece Rabbimizin rızasını kazanmaya çalışacağız.” dediler.1
1 Bu toplumun bu dualarının kabul edildiğine dair bir bilgi bulunmamaktadır. Ancak Allah tarafından affedilmeleri umulur. Hadis rivayetlerine şaşı bakıp israiliyyat ve Yahudi kaynaklı rivayetlere kucak açmayı alışkanlık haline getiren bazıları; bunların “affedildiklerini, hatta cennete kavuştuklarını, bahçelerinin helak edilmeyip mahrum bırakıldıklarını” söylemişlerse de bunlar ya israiliyyat ya da kendi hayal güçlerinin mahsulüdür.
İşte (dünya) azabı böyledir.1 Ah bir bilseler! Âhiret azabı, kesinlikle çok daha büyüktür.2
1 Anlama kabiliyeti olanları daha dünyada uyandırır ve hayra ermelerine sebep olur.2 Azab: Kelime anlamı olarak, “otorite sahibi biri tarafından yapılan işkence, eza, cefa; beden ve ruha tesir eden eziyet” demektir. İslami terim olarak: “Allah’ın günahkârlara dünya veya ahirette vereceği ceza, sıkıntı ve eziyet” demektir. (Kabir azabı, Cehennem azabı gibi.) İslâm’da azab ikiye ayrılır: 1. Dünyevî azab: Yüce Allah eski devirlerde imandan uzaklaşan, gönderdiği peygamberlere itaat etmeyen, kendisine isyan eden kavimleri helâk etmiş, onlara dünyada azab ederek sonraki nesillere ibret yapmıştır. (Âd ve Semûd kavminin başına gelen felâketler… gibi.) Dünyevî azabın bir de eziyet, sıkıntı, fakirlik şekillerde imtihan amacı ile karşılaşılan şekli vardır. 2. Ahiretteki azab: Ahiret azabı kabir azabıyla başlar. Kabir hayatı hemen dünya hayatının bitimiyle başladığına göre, insanoğluna azap uzak değildir. Çünkü bazı hadislerde azabın kabirde başlayacağı belirtilmiştir. Hz. Peygamber, salih kullar için, “kabrin Cennet bahçelerinden bir bahçe” olacağını, günahkârlar için ise “Cehennem çukurlarından bir çukur hâlini alacağını” bildirmiştir (Tirmizî). Yine Hz. Peygamber’in: “Ya Rabbî! Kabir azabından, hayat ibtilâsından, ölümün şiddetinden, mesih-deccalin fitnesinden sana sığınırım” diye dua ettiği nakledilmiştir (Tecrîd-i Sarih). Bu kabir azabının cesetle ilgili olmayıp ruhla ilgili olduğu kanaati daha yaygındır ve doğru olma ihtimali daha kuvvetlidir. Kabir hayatı sonunda, mahşer yerinde hesap ve mizandan sonra sevapları günahlarından fazla gelenler Cennet’e, az gelenler ve inkârcılar ise Cehenneme gireceklerdir. Günahkâr müminler bir süre azap gördükten sonra, sonunda yine Cennet’e girecekler, kâfirler ise ebedî Cehennemde kalacaktır. İslâm’da azap ilâhî adaletin gerçekleştirilmesi içindir. Dünya hayatında uygulanan ceza ve azaplar hukukî müeyyidelerdir. Bu da toplum içinde işlenebilecek suçların önlenmesi ve diğer insanlara bir ibret teşkil etmesi içindir. Ahiret azabı müminler için geçicidir. Allah’ın bütün emir ve yasaklarının hak olduğuna iman eden, Allah’a hiç bir şekilde şirk koşmayıp, ancak bazen fıtratı gereği günah işleyen kimseler, bu günahlarının karşılığı olan cezayı çektikten sonra, af edilip cennete gireceklerdir. Zira Cenâb-ı Hak: “Şüphesiz Allah, kendisine eş koşulmasını asla affetmez. Ama bunun dışında, dilediği kimselerin (günâhlarını) bağışlar. Her kim de Allah’a eş koşarsa, gerçekten O’na çok büyük bir günâh ile iftira etmiş olur” buyurur. (Nisâ: 48) Buna göre küfrün dışında kalan diğer günahlar, Cenâb-ı Allah’ın iradesine kalmış bir husustur. O isterse bağışlar, isterse azap eder. Fakat onun emir ve yasaklarını dinlemeyen, Kur’an’a sırt çevirip hükümlerinin uygulanamayacağını söyleyenler, küfürde olacakları için, ebedî azaba çarptırılacaklardır. “İşte Allah, böyle kâfirleri ve zalimleri, asla bağışlamayacak ve onları, içerisinden hiç çıkmayacakları cehennemin yolundan başka bir doğru yola da asla ulaştırmayacaktır. Bu ise, Allah’a göre çok kolaydır.” (Nisâ: 168-169)
Şüphesiz (Allah’a) karşı hata etmekten sakınanlar için, Rableri katında nîmetleri bol cennetler vardır.
Biz hiç Müslümanları, günâhkârlarla1 bir tutar mıyız?
1 Mücrim: Suçlu, günahkâr, günah işleyen, haddi aşan kimse demektir. Yerine göre bir kişi, bir grup, bir kavim, hatta bir millet hakkında kullanılmıştır. Aynı kökten gelen “cürüm” kelimesi de “günah işlemek, haddi aşmak” demektir. Cürüm veya mücrim kelimeleri hadislerde de “günahkâr, suçlu” karşılığında kullanılmıştır. (Buharî, Müslim, Ebu Dâvud) Dini terim olarak mücrimlerden maksat, kâfirlerdir. Mücrimler: İnkârcıdırlar (Mürselât: 46), kendilerine Allah’ın âyetleri okunmuş fakat inkâr etmişlerdir (Câsiye: 31), Allah’tan af dilemezler, tövbe de etmezler, Allah’tan yüz çevirirler (Hûd: 52), bir kısmı da inandıktan sonra inkâr etmişlerdir. (Tevbe: 66) Kitâb’a da inanmazlar. (Şuarâ: 200-202) Kendilerine Peygamber gönderilmiştir, fakat Peygamber düşmanıdırlar. (Furkan: 31) Peygamberimize de deli, şâir gibi sözler sarf etmişlerdir. (Saffât: 33-39) Âhirete ve âhirette hesâba çekileceklerine de inanmazlar (Müddessir: 46).
Şimdi size ne oluyor da nasıl böyle (yanlış) hükümler veriyorsunuz!1
1 Aynı âyet için Bk. (Saffat: 154)
37,38. Yoksa okuyup durduğunuz size özel, bir kitabınız var da (orada): “Siz bu âlemde neyi beğenirseniz o mutlaka sizin olacak” diye mi? (yazıyor.)1
1 Siz, bu âlemde neyi beğenirseniz muhakkak sizindir, her neyi isterseniz muhakkak lehinizedir, her neyi hayır sayarsanız hakkınızdır diye kendinizi uydurmağa mecbur olacağınız bir hakikat kanunu yoktur. “Kün” emri sizin elinizdedir, her istediğinizi yaratır, her yaptığınız yanınıza kâr kalır, hayır ve şer mücerret sizin iradenize tabidir diye size mahsus bir düstur mu var? Çünkü Allahu Teâlâ kendine mahsus olan bu hakkı kimseye vermemiş, indirdiği kitaplarda böyle bir delil, bir kaide, bir ilim indirmemiştir. İndirse idi o sevda ile geçen, bu âlemi kimseye vermek istemeyen, bir an başının ağrımasını arzu etmeyen nice mütehakkimler, nice devletler, nice fertler inliye inliye burayı bırakıp gitmemiş, arkalarından kötülükleriyle yâd olunmamış bulunurlardı. Hem herkes de sizin gibi aynı düstur ile mücadele eder, yine sizin dediğiniz olmazdı, yoksa başkalarına bir kitap verilmemiş olduğu halde size mahsus olmak üzere öyle bir ders veren bir kitap mı var? Var da onun nakline istinaden mi öyle hükmediyorsunuz? (Elmalılı)
37,38. Yoksa okuyup durduğunuz size özel, bir kitabınız var da (orada): “Siz bu âlemde neyi beğenirseniz o mutlaka sizin olacak” diye mi? (yazıyor.)1
1 Siz, bu âlemde neyi beğenirseniz muhakkak sizindir, her neyi isterseniz muhakkak lehinizedir, her neyi hayır sayarsanız hakkınızdır diye kendinizi uydurmağa mecbur olacağınız bir hakikat kanunu yoktur. “Kün” emri sizin elinizdedir, her istediğinizi yaratır, her yaptığınız yanınıza kâr kalır, hayır ve şer mücerret sizin iradenize tabidir diye size mahsus bir düstur mu var? Çünkü Allahu Teâlâ kendine mahsus olan bu hakkı kimseye vermemiş, indirdiği kitaplarda böyle bir delil, bir kaide, bir ilim indirmemiştir. İndirse idi o sevda ile geçen, bu âlemi kimseye vermek istemeyen, bir an başının ağrımasını arzu etmeyen nice mütehakkimler, nice devletler, nice fertler inliye inliye burayı bırakıp gitmemiş, arkalarından kötülükleriyle yâd olunmamış bulunurlardı. Hem herkes de sizin gibi aynı düstur ile mücadele eder, yine sizin dediğiniz olmazdı, yoksa başkalarına bir kitap verilmemiş olduğu halde size mahsus olmak üzere öyle bir ders veren bir kitap mı var? Var da onun nakline istinaden mi öyle hükmediyorsunuz? (Elmalılı)
Yoksa Biz size; “siz ne derseniz o kesinlikle öyle olacak” diye kıyamet gününe kadar sürecek bir söz mü verdik?
(Ey Muhammed!) Onlara; bu (iddiayı) onlardan hangisinin savunabileceğini bir sor.
Yoksa (bu konuda) kendilerinin ortakları mı var? Eğer doğru söylüyorlarsa, çağırsınlar ortaklarını (da bir görelim.)
Gerçeklerin bütün çıplaklığıyla ortaya konulacağı1 (kıyamet) günü onlar, secdeye davet edilirler, ama onların buna güçleri yetmez.
1 “Baldırların açılması” mecâzen; “gizli bir gerçeğin ortaya çıkması, bir işin şiddetinden dolayı büyümesi ve yapılan işlerin açığa çıkması” anlamında kullanıldığı için tercüme yukarıdaki şekilde yapılmıştır.
(İşte o an) onların bakışları yere saplanır ve kendilerini de bir alçaklık sarar. Hâlbuki onlar, sapasağlam iken de (Allah’a) secdeye davet edilmişlerdi.1
1 Vaktiyle dünyada iken secde etmeleri kendilerine teklif olunuyordu da onu reddediyorlar, secdeye yanaşmıyorlardı. Böyle davranmakla kendilerini Müslümanlardan daha akıllı zannediyorlardı.
Artık şu (Allah’ın) sözünü yalanlayanları sen Bana bırak. Biz onları bilmeyecekleri yönden derece derece azaba yaklaştırırız.1
1 Onlara iyi olacağını zannettikleri servetler, zevkler ve dünyalıklar vererek, hissettirmeden derece derece azap uçurumuna çeker, bilemeyecekleri bir yönden oraya yuvarlarız.
Ben, (şimdilik) onlara süre tanıyorum. Şüphesiz Benim (karşı) tuzağım, çok sağlamdır.1
1 Aynı âyet için Bk. (A’raf: 183)
(Ey Muhammed!) Yoksa onlar, senin kendilerinden bir ücret isteyeceğinden, böylece de onları ağır bir borç altına sokacağından mı (korkuyorlar?)
Yoksa ğayb (bilgisi) onların yanında da kendileri (oradan istediklerini) mi yazıyorlar?1
1 Bu iki âyet için Bk. (Tûr: 40, 41)
O halde Rabbinin hükmüne sabret ve öfkeye kapılıp (Rabbine) seslenen balık sahibi (Yûnus) gibi olma!1
1 Yûnus Kavmi hakkında bilgi için Bk. (Enbiyâ: 87–88, Saffat: 139–148, Yûnus: 98)
Eğer Rabbinin nîmeti ona yetişmeseydi,1 o yerilerek ıssız bir yere atılırdı.
1 Yani tevbesi kabul edilmeseydi.
Fakat Rabbi onu seçti ve inandığını yaşayan kullarından kıldı.
(Ey Muhammed!) O kâfirler, zikri (Kur’an’ı) her duyduklarında, ellerinden gelse seni gözleriyle yok edecekler. (Bir de): “O kesinlikle mecnundur.” diyorlar.1
1 Nazar: Göz, bakış, fikir, düşünme, niyet, dikkat, iltifat anlamlarına gelir. Arapça asıllı olan bu kelime, Türkçe’ye geçerken mana değişikliğine uğramış ve “göz” kelimesi karşılığında kullanılmaya başlanmıştır. Nitekim Araplar, göz değmesi için “isabet’ül-ayn” tabirini kullanırlar. Nazar kelimesi Türkçe’de “kem göz” manasına gelmektedir. Nazar, bugün için henüz pozitif ilimlerin ilgi alanına girmemiştir. Buna rağmen, gerek folklor olarak gerekse dînî bir inanç olarak, dünyanın hemen her yerinde milyonlarca insan ona inanmaktadır. Nazar değmemesi için çocukların elbiselerine dikilen mâvi, camdan, bâzan göz şeklinde olan, ortaları delikli nazar boncuklarına “göz boncuğu” da denilir. Halk arasında nazara karşı başvurulan en yaygın tedbirler; kurşun dökmek, üzerlik yakmak veya herhangi bir hocaya okutmak vs.’dir. Ancak, bunların tıp yönünden bir faydası olmadığı gibi, dinimizce de haram kılınmıştır. Efendimiz (s.a.v) de nazarlık kullanmayı hoş karşılamamış, bu gibi şeyleri üzerlerine asan kimselerin biatlerini kabul etmemiştir (Nesâî, İbnu Mâce). Diğer taraftan Rasulullah (s.a.v); “Göz değmesi gerçektir” (Buhârî, Müslim) buyurmuştur. Şu halde İslam’da göz değmesi (nazar) vardır. Müfessirlerin ekseriyeti; (Kalem: 50, 51) âyetinde geçen “seni gözleriyle yok edecekler” ifadesini “nazar” ile tefsir etmişlerdir. (Elmalılı, İbnu Kesîr) Ancak Kur’an-ı Kerim nazardan söz ederken açık ve kesin bir hüküm bildirmemekte, buna karşı hadisler, kesin bir ifadeyle nazarın gerçek olduğunu bildirmekteler. Hz. Âişe (r.a)’den rivayet olunduğuna göre Rasulullah (s.a.v): “Nazardan Allah’a sığının. Çünkü göz değmesi gerçektir” buyurmuşlardır. (İbnu Mace, Buhari, Müslim) Nazardan korunmak için Rasulullah (s.a.v): “Cinlerin ve insanların nazarından Allah’a sığınırım” gibi dualarla cinlerin ve insanların nazarından Allah’a sığınırdı. Sonra “Nâs ve Felâk sureleri” nazil olunca bu sureleri okumaya başladı, diğer duaları terketti.” (İbnu Mace) Nazardan korunmak için, “nazarlık” denilen; mavi boncuk, sarımsak, at nalı, minyatür süpürge vb. nesnelerle, içinde ne yazılı olduğu bilinmeyen ya da acayip bir takım şifrelerle yazılmış bulunan muskaları, cevşeni nereye olursa olsun takmak şirktir. Zira bu tür davranışlarda, Allah’tan başka birinden veya bir nesneden, zararı defetmesini istemek vardır. Hâlbuki Allah; “Eğer Allah, sana bir zarar dokundurursa; hiç kimse onu gideremez ve eğer sana bir hayır ihsan ederse, zaten O, her şeye kadirdir” buyurur. (En’am: 17) Bir de Müslümanlar arasında bu iki ayetin “nazar ayeti veya nazar duâsı” olarak bilinmesi gibi batıl bir inanç vardır. Doğrusu, bu son iki âyet, “nazar duâsı” değil “Allah’ın âyetleri”dir.
Oysa o (Kur’an, akıllılar) âlemine bir öğüt ve hatırlatmadan başka bir şey değildir.1
1 Yani onun dışında âlemlere öğüt verilecek, uyarıda bulunulacak başka bir kitap veya söz yoktur.