ÖVGÜ tamamıyla kuluna İlâhî mesajı indiren ve onda hiçbir çarpıklığa yer vermeyen Allah’a mahsustur.[2342]
[2342] Vahyin Bakara sûresinin 2. âyetinde dile gelen “hiçbir kuşkuya yer olmayan” niteliğine ya da Nisa sûresinin 82. âyetinde ifade edilen tutarsızlık ve çelişkiden uzak oluşuna bir atıf. Mushaf sıralamasında hemen öncesinde yer alan İsra sûresinin 105. âyetinde dile gelen “kaynağından indiği gibi” korunmuşluğu gerçeğini de bunlara ilave edebiliriz.
(Aksine onu) dosdoğru ve dolambaçsız (kıldı) ki, (inkârcıları) kendi katından gelecek şiddetli bir cezayla uyarsın; yararlı ve erdemli davranan mü’minlere de kendilerini bekleyen güzel bir karşılığı müjdelesin:
içinde ebedî kalacakları (bir karşılığı)…
Özellikle de “Allah çocuk edindi” diyen kimseleri uyarsın…
(Kaldı ki) ne onlar ne de ataları,[2343] bu konuda[2344] (sahih) bir bilgiye sahip değildirler;[2345] ağızlarından öylesine çıkmış pek dehşet bir söz bu: onlar bunu demekle sadece yalan söylemiş oluyorlar.
[2343] Lafzen: “Babaları..” (Krş: Elmalılı). Müşrikler 2. âyette uyarıldığına göre, burada kastedilenlerin Hıristiyanlar olması da mümkündür. Şöyle ki: 1) Mekke’de hatırı sayılır sayıda köle-işçi statüsünde Hıristiyan zanaatkar grubu vardı. 2) Kelbî’nin Mesâlibu’l-Arab’ında tek tek saydığı gibi, Mekke’de Roma, Habeş ve Nabat asıllı Hıristiyan annelerin çocukları vardı. 3) Mekke’de Hıristiyan devleti olan Lahmiler’in başkenti Hîre menşeli bir Hıristiyan batıniliğine (gnostisizm) müntesip ‘zındıklar’ vardı (Kelbî). 4) Her hac mevsiminde Mekke’deki panayırların müdavimi olan Kinde, Beni Hanife gibi Hıristiyan Arap kabileleri vardı.
[2344] Zamir “Allah çocuk edindi” iddiasına ait olabileceği gibi, onların Allah hakkındaki bilgisizliklerini ifade ediyor da olabilir.
[2345] Vahiy her bilgiye değil, doğru bilgiye ‘ilm adını verir. Parantez içi açıklamamızın gerekçesi budur.
Hal böyleyken demek sen kalkıp, -bu hitaba inanmamaları durumunda- onların verdiği tepkiler üzerine kızıp kendini helâke sürükleyeceksin.[2346]
[2346] Bizim “onların verdiği tepkiler üzerine” karşılığını verdiğimiz ‘ala âsârihim ibâresi, bu uyarının içeriğini, benzer bir lafızla gelen Şu’arâ sûresinin 3. (ve 35:8) âyetinden farklılaştırıyor. Râzî bu ibâreyi açıklama sadedinde, birincinin ölümü ikincinin ölümüne neden olmuşsa bu durumda “Falanca, falancanın ölümü yüzünden (‘ala eseri..) öldü” cümlesini örnek verir. Âyetin başındaki le‘alle edatı da, ‘ihtimal’ bildiriminden çok ‘kınama’ vurgusu taşır. Bu âyet, “kendinizi kendi ellerinizle tehlikeye atmayın” (2:195) âyetinde olduğu gibi, yaygın bir yanlış anlamaya konu olmuş gözüküyor. Âyetteki kendini helâk etme nedeni, sadece onların imana ulaşmamış olmalarından dolayı duyulan üzüntüye bağlanamaz. Ondan daha fazla, inkârcı muhataplara duyulan kızgınlıkla ikinci bir Yûnus Nebî vakasına karşı peşinen uyarı anlamı taşır. Esefâ, Kur’an’da hem “hüzün” (12:84) hem de “kızgınlık” (7:150; 20:86) anlamında kullanılmıştır. Mücâhit bunu “telaş”, Katâde ise “kızgınlık” olarak anlar (Taberî).
Gerçekten de Biz yeryüzünde bulunan şeyleri, onlardan hangisinin daha güzel davranacağını sınayalım diye oraya (cazibe katan) birer süs unsuru kıldık;
ama hiç şüphesiz yine Biz, (günü gelince) orada bulunan her şeyi kupkuru bir toprak haline çevirmeyi biliriz.[2347]
[2347] Zımnen: Altın yaldızlı tenekeyi altın sanan, aldandığını bir gün fena halde anlayacaktır.
YOKSA sen mağara arkadaşlarının[2348] ve (onlar için yazılan) anıt kitabenin,[2349] bizim (bütün bu) âyetlerimizden[2350] daha mı ibret ve hayret verici olduğunu düşünüyorsun?
[2348] Mağara arkadaşları kıssası tefsirlerimizde ayrıntılı olarak anlatılır. En ayrıntılı anlatım Taberî’ye aittir. Öyle anlaşılıyor ki büyük müfessirimiz, bu konuda adını vermediği bir kaynağa istinat etmektedir. Bu kaynağın Efesli mağara arkadaşlarını anlatan bir Süryani kaynağı olması muhtemeldir. Yazarı Suruçlu James (d. 452) adlı bir Süryani papazdır. Eser bir şekilde Yunanca ve Latince tercümeler yoluyla Avrupalıların eline de geçmiştir. Bu kaynağı esas alan tefsirlerimize göre olayın özeti şudur: Efes’te (Ephesos-İzmir) Ay Tanrıçası Diana’ya tapılmaktadır. O dönemden kalma Hadrianus tapınağı halen ayaktadır. İmparator Decius (249-251) zamanında, yönetimin baskısından kaçan İsevî mü’minler, bir mağarada inançlarını yaşamaya karar verirler. Mucizevî olay bu sırada gerçekleşir. Mağaradakilerin uyanışı II. Teodosios dönemine (408-450) denk gelir. Amman yakınlarında 1963 yılında bulunan bir başka mağara daha vardır. Bir oda büyüklüğündeki bu mağarada 7+1 adet mezar vardır. Burası önce Bizans kilisesi yapılmış, bölgenin fethinden sonra da kilisenin kalıntıları üzerine mescid inşâ edilmiştir. Kazı sırasında bulunan Bizans dönemi sikkeleri ve mağaradakilere ait bazı eşyalar ile cesetlerin kalıntıları orada sergilenmektedir. Duvarlarına Latince yazılar ve kırmızı boyalı bir köpek resmi de nakşedilmiştir. Ayrıntılı olarak inceleme fırsatı bulduğumuz iki mağaradan Kur’an’ın tasvirine en uygun olanı kadim Rabîm köyündeki bu mağaradır. Çağdaş müfessir Hüseyin Tabatabâi’nin görüşü de budur. Ona göre bu olay Sezar Trajan’ın (98-117) İsevileri hain ilan edip görüldükleri yerde öldürülmeleri fermanını yayınlaması üzerine gerçekleşmiştir (el-Mîzân).
[2349] Eshâbe’l-kehfi ve’r-rakîm ibâresini “Mağara ve rakam/kitâbe arkadaşları” şeklinde de çevirebiliriz. Böyle bir çeviri, kesinlikle burada iki ayrı guruptan söz edildiği anlamına gelemez. Çünkü burada kıssası anlatılan sadece bir gurup insandır. Bu durumda “mağara” ve “yazı”yı kıssanın iki ortak unsuru olarak anlamak gerekecektir. Mağara, paylaştıkları ortak mekândır; bu açık. O halde “yazıyı” ortak uğraşları, meşgaleleri olarak yorumlamak gerekecektir. Bu yoruma uygun düştüğü için bazı müfessirler, bu yüzyılda keşfedilen Lût Gölü kıyısındaki Yahudiliğin Esseni (Kumran) cemaatine mensup zahitlerin yaşadıkları mağaralar ve yazdıkları tomarlarla bu âyetteki “Mağara ve yazı Arkadaşları” ibâresi arasında bağlantı kurmuşlardır (Bkz: Esed). Fakat, bu olayın anlatıldığı pasajda açıkça ölümden sonra dirilişe ilişkin olağanüstü bir olay nakledilmektedir. Dahası, 21. âyette onların üzerine “anıtsal bir kitabe” dikme teklifi de açıkça yer almaktadır. Tercihimizin gerekçesi budur. Bu âyetlerin nüzul sebebi olarak gösterilen Yahudilerin üç sorusu rivayeti, hem senet hem metin açısından güvenilmezdir (Bkz: Elmalılı).
[2350] Yani: Hemen önceki âyetlerde anlatılan türden yeryüzünün her bahar mevsiminde bin bir türlü süs ve bezekle donatılıp kış gelince de ölüme yatması ve bununla adeta her yıl bir kıyamet provasının icra edilmesinden daha mı şaşırtıcı? Burada, hayat ve ölüm gerçeğini anlamak için uzağa gitmeye gerek olmadığı, insanın hemen yanıbaşında bu çift kutuplu gerçeği hatırlatacak bir çok mucizevî olayın her an cereyan ettiği gerçeği dile getiriliyor.
Hani, zamanın birinde o gençler mağaraya sığınmışlar ve “Rabbimiz!” demişlerdi, “Bize yüce katından bir rahmet bahşet ve bizi içine düştüğümüz şu durumdan dolayı doğru (sonuca) ulaştıracak bir bilinçle donat!”[2351]
[2351] er-Raşed ve er-ruşd, “doğru yol tutturma” anlamında, “sapma ve şaşırmanın” mukabilidir. Doğruyu bulacak bir bilgi ve yolun amacını kavrayacak bir bilinç sahibi olmayı ifade eder. (Mekâyîs).
Bunun üzerine Biz de kulaklarına, yıllar boyu onları (dış dünyaya) kapatan bir (mühür) vurduk.
Sonra onları dirilttik[2352] ki, geçip giden süreci iki guruptan[2353] hangisinin (olayı hakikate uygun bir bakış açısıyla) değerlendirdiğini[2354] belirleyelim.[2355]
[2352] Ya da: “(dış dünyaya yeniden) gönderdik”. Be‘asnâ fiili mecazî anlamda “uyandırdık” şeklinde anlaşılmıştır. Fakat ilginçtir ki bu kıssanın geçtiği âyetlerde “uyku” (nevm) kökenli bir kelimeye hiç yer verilmez. Kur’an’da, yine hayat ve ölümün mahiyetine ilişkin olarak anlatılan buna benzer bir kıssada, Allah’ın 100 yıl öldürdükten sonra dirilttiği bir şahsın olayı anlatılır (2:259). Orada da olay aynı tema etrafında, aynı anahtar kavramlarla işlenir. Dikkate değer olan, söz konusu olayın kahramanının hayata dönüşünün de bu âyette olduğu gibi ba‘s ile ifade edilmesidir.
[2353] Bu “iki gurup”, 21. âyette birbirine zıt iki farklı algılama tarzını yansıtan taraflar olsa gerektir. Söz konusu âyette iki taraf da, bu olayın ardından kendi bakış açılarına ve algı tarzlarına göre değerlendirmede bulunmuşlardı. Devamında bunlardan biri muteber addedilirken, diğer bakış açısı olumsuzlanmıştı.
[2354] Ahsâ, gerçek bir çok anlamlı kelimedir ve “saymak, hafızaya kaydetmek, saygı duymak, değer vermek, anlamak, anlamlandırmak, dinlemek, değerlendirmek, bilince katmak, ders çıkarmak, hayata aktarmak” gibi anlamlara gelir (Lisân ve Tâc). Hemen belirtelim ki, biz tercümemizde ahsâ’yı, ism-i tafdil olarak değil geçmiş zaman fiili olarak aldık (Zemahşerî ve Râzî).
[2355] Veya: “Bilelim diye”. Âyetteki li-na‘leme ibâresi, Allah’ın mutlak bilgisi göz önünde tutularak, fiil “bilmek” anlamına gelen ‘ilm değil de, “işaret, belge, gösterge” anlamına gelen ‘alem mastarına bina edilmelidir. Bu takdirde anlam; “belirlemek, göstermek, belirtmek” olur (Gerekçe için bkz: 2:143, not 274. Ayrıca krş: 3:142; 18:7; 47:31).
Sana onların haberini, sahih bir amaca uygun olarak[2356] Biz aktarıyoruz:[2357] Şu bir gerçek ki, onlar Rablerine iman etmiş gençlerdi;[2358] ve Biz de onların doğru yolda olma bilincini artırmış
[2356] Veya: “mutlak hakikate atıfla” (Tercihimiz için bkz: Keşşaf; bi’l-ğaradı’s-sahih, 5:27’nin tefsirinde). Bi’l-hak, yalınkat anlamda “bütün gerçeğiyle” ya da “aslına uygun olarak” veya “gerçekleşmiş haliyle”. Bir çoğu muhatapları tarafından efsaneleşmiş haliyle de olsa bilinen bu kıssa ve mesellere vahyin katkısı, onlar hakkındaki tarihsel malumatı düzeltmeye indirgenemez. Vahyin asıl katkısı, bu kıssa ve mesellerin hangi ebedî gerçeğe ve değişmez hakikate atıf olduğunu, yani kıssadan alınacak “hisse”yi göstermektir. Bu sûretle Kur’an’ın bütün kıssa ve meselleri anlatmaktaki asıl amacının tarihî bilgi vermekten çok öte, ahlâkî ders çıkarmak ve ibret almak olduğu açıktır. Başta bu kıssa olmak üzere, Âdem, Habil ve Kabil, Yusuf, Musa ve Harun, Süleyman ve Belkıs, Hârût ve Mârût gibi bir çok kıssa, Yahudi dinî metinlerinde de ele alınır. Fakat bu kıssaları Kur’an’ın ele alış tarzıyla söz konusu metinlerin ele alış tarzı arasında öze ilişkin dikkat çekici bir fark vardır (Msl. bkz: Sûre 12, giriş). Bu fark, Kur’an’ın bu kıssaları ebedî hakikate bir atıf olarak nakledip, onları kimi zaman kendisinden ahlâkî dersler çıkarılması gereken birer ‘ibret vesikası’, kimi zaman da ‘örneklik simgesi’ olarak takdim etmesidir (Krş: 7:176; 12:111 ve 11:120).
[2357] Kıssaya verdiğimiz “aktarma” anlamı için bkz: 12:3, not 5.
[2358] Fityetun, “genç, delikanlı” anlamına gelen fetâ kökünden türetilir. Grubun azlığını (cemi kıllet) belirtmek için kullanılır. Buradan da anlaşılıyor ki bunlar az sayıda bir gurup gençti.
ve yüreklerini (imanda) sabit kılmıştık. (Küfre) başkaldırdıkları zaman (aralarında) şöyle konuşmuşlardı: “Bizim Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbidir! Asla O’nu bırakıp da, ilâh diye başkalarına kulluk etmeyiz! Hadi böyle dedik diyelim, işte o zaman haktan uzaklaşıp haddi aşmış oluruz.
İşte bizim kavmimiz olacak şu güruh, tuttular O’ndan başkalarını ilâh edindiler; oysa ki onların bu konuda yaptırım gücü olan ikna edici bir delil[2359] getirmeleri gerekmiyor muydu? Şu halde, kendi uydurduğu yalanı Allah’a isnat edenden daha zalim biri olabilir mi?
[2359] Zımnen: delil ve bilgiye dayanmayan inanç makbul değildir (Sultân için bkz: 17:65, not 86).
İmdi, madem siz onlardan ve Allah dışında taptıkları her şeyden uzaklaştınız; o halde (şu) mağaraya sığının ki, Rabbiniz rahmetinden size bir pay ulaştırsın ve sizi (soylu) eyleminizden dolayı ihtiyaç duyduğunuz (maddî-manevî) donanıma[2360] sahip kılsın.”[2361]
[2360] Mirfak (ya da merfik) “yararlanılan, destek alınan şey”. Eylemin niteliğinden dolayı tam da “eyleme verilen maddî-manevî destek ve donanım” anlamını taşır.
[2361] Âyetin başındaki “toplumdan uzaklaşmayı” (i‘tezeltumûhum) ifade eden kelimenin bir benzeri Tevbe sûresinin başındaki beraet (müşrik toplumdan teberri) ile bağıntılıdır. Birincisi sapmış topluma karşı pasif muhalefet sergilemeyi ifade ederken, ikincisi aktif muhalefet sergileyip alternatif oluşturmayı ifade eder (9:1).
Ve onlar o mekânın geniş bir bölümünde bulunuyorlarken, sen, güneş doğarken onların mağarasını sağ tarafından teğet geçip gittiğini, batarken de sol tarafından teğet geçip gittiğini gözünde canlandırabilirsin: Allah’ın âyetlerinden biriydi bu. Allah kimi doğru yola yöneltirse, işte odur doğru yolu bulan; ama kimi de sapıklığa terk ederse, artık onun için ne bir velî, ne bir mürşit bulabilirsin.
Onlar (ölüm uykusuna) yattıkları[2362] halde sen onları uyanık sanırdın;[2363] dahası, Biz onları bir sağa bir sola döndürüp duruyorduk.[2364] Köpekleri ise, girişte ön ayaklarını yaymış öylece duruyordu: Eğer onların üzerine çıkagelseydin, kesinlikle dönüp ardına bakmadan kaçardın; zira bu (manzara)dan dolayı içini bir ürperti kaplardı.
[2362] Rukûd, “uykuya yatmak” ya da mecazen “ölmeye yatmak”. Kur’an’da aynı kökten türetilen merkad, “kabir” anlamında kullanılır (36:52). Unutmayalım ki bu mucizevî olay, ölümden sonra dirilişe bir örnek olarak gösterilir. Parantez içi açıklamamızın gerekçesi için bkz: Âyet 12, not 11.
[2363] Bir yoruma göre: “açık gözlerinden dolayı” (Râzî). Olayın Kur’an’daki anlatımı içerisinde uykuyla tek bağlantısı bu eykâzan (uyanık) kelimesidir ve bu da gerçek bir durumu değil, bir sanıyı, bir yanılsamayı ifade eder. Zaten “sanırdın” ile kastedilen budur.
[2364] Böylesine sıradışı bir olayda, çürümemesi için cesetlerin “Bir sağa bir sola döndürüldüğünün” dile getirilmesi dikkat çekicidir. Bütününe bakıldığında olağanüstülüğü ve mucizevî oluşu açık olan böylesi bir olayda, bu bütünü oluşturan parçaların tabiat yasalarına uygun olduğunun vurgulanması, Allah tarafından eşya için konular yasaların, yine O’nun tarafından gerçekleştirilen “ilâhî kudret delilleri” (âyât) için de carî olduğunun dikkat çekici bir örneğidir.
İşte durum böyleyken, onları hayata döndürdük; nihayet kendi aralarında (ne olup bittiğini) sormaya başladılar. İçlerinden birinin “Bu şekilde ne kadar kaldınız?” diye sorması üzerine, diğerleri “Bir gün ya da günün bir parçası kadar” diye cevap verdiler. (O anda söze giren) daha başkaları ise şöyle dedi: “Ne kadar kaldığınızı Rabbiniz çok daha iyi bilir. Şimdi (bunu bırakın) da, içinizden birini şu gümüş paralarla şehre gönderin; bir bakıversin, yiyeceklerden en temiz ve uygunu hangisiyse, size rızık olarak onu getirsin; fakat çok hassas davransın ve sakın sizin varlığınızı kimseye sezdirmesin!
Çünkü eğer onlar sizin varlığınızı öğrenirlerse, ya sizi öldüresiye taşlarlar, ya da sizi (zorla) kendi inançlarına döndürürler; o takdirde ise bir daha asla iflah olamazsınız.”[2365]
[2365] Bu anlatımda ilk muhatapların üslubuna uygun olarak “kaldınız”, “kaldığınızı”, “içinizden”, “gönderin”, “sizin varlığınızı”, “sizi”, “kurtulamazsınız” şeklinde ikinci şahıs kipi kullanılan kelimeler; “kaldık”, “kaldığımızı”, “içimizden”, “gönderelim”, “bizim varlığımızı”, “bizi”, “kurtulamayız” şeklinde birinci çoğul kipi olarak anlaşılmalıdır.
İşte bu yöntemle[2366] onların hikayesini (insanlara) aktardık ki, Allah’ın vaadinin bütünüyle gerçek olduğunu ve Son Saat’in gelip çatacağından kuşku duyulmaması gerektiğini bilip fark etsinler. O zamanlar, (işin bu yanını bırakıp) onların eylemini aralarında tartışmaya başladılar. Onlardan bir kısmı “Onların hatırasına anıtsal bir kitabe dikin; onların gerçek konumunu Rableri daha iyi bilir” dediler. Onların yönetimini ellerine geçirmiş olan egemen sınıfa mensup[2367] berikiler ise “(Kararımız) kesindir: onların üzerine ille de bir mabed yapılacaktır!” dediler.[2368]
[2366] Zımnen: hakikate atıf olan boyutlarını öne çıkarma yöntemiyle (13’ün bi’l-hakka dair notu).
[2367] Ğalebû ‘alâ emrihim ibâresi açıkça yönetimi elinde bulunduran dinî ve siyasî sınıflara işaret etmektedir. Bu ibâre, hum (onlar) zamirinin Mağara arkadaşlarına gittiği varsayılarak, tamamen olumlu bir anlamda “Onların eylemlerini (bütün gerçeğiyle) kavrayanlar” şeklinde okunabileceği gibi, nötr bir anlamda “Berikiler aleyhine tartışmadan galip çıkanlar” şeklinde de okunabilir. Fakat, bu iki guruptan “onların durumunu Rableri daha iyi bilir” diyenler, bir sonraki âyette “bilinmeyen hakkında atıp tuttukları” için kınanlarlardan olmasa gerek. Aksine onlar, “Rabbim daha iyi bilir” (22) diyenlerdir. Berikiler ise, belli ki onların karşısında yer alan, “bilinmeyen hakkında atıp tutan” ve “Rabbim daha iyi bilir” demek yerine kendi noksan bilgilerini mutlaklaştırarak kestirip atanlardır. Putperest kültürle hatıraları henüz taze olan bu ikincilerin, azizlerini putlaştırma ve fetişleştirme süreçlerine, âyette bir îmâ var gibidir. Allah Rasûlü’nün “Allah … lanet etsin; onlar rasullerinin ve azizlerinin kabirlerini mescid edindiler” sözü de azar içeren bu îmânın amacıyla mutabakat halindedir.
[2368] Ephesos’ta (Efes) yapılan kazılarda Pion dağındaki Ashab-ı Kehf’e atfedilen mağaranın bulunduğu yerde, erken Bizans dönemine ait bir kilise kalıntısı günümüze kadar gelmiştir. Amman yakınlarındaki mağaranın olay sonrasında kilise olarak kullanıldığının kanıtları ise günümüz de bile hâlâ varlığını muhafaza etmektedir.
(Asırlar) sonra, bilinmeyen hakkında atıp tutma kabilinden, “Onlar üç kişiydiler dördüncüleri köpekleriydi” diyenler çıkacağı gibi, “Beş kişiydiler altıncıları köpekleriydi” diyenler de çıkacak; dahası “Yedi kişiydiler sekizincileri köpekleriydi” diyenler bile…[2369] De ki: “Onların sayısını Rabbim daha iyi bilir! Onlar hakkında (gerçek) bilgiye sahip olanların sayısı çok azdır.” (Sen, ey muhatap!) O halde artık onlar hakkında, olayın görünen boyutunun dışına taşan bir tartışmaya girme; yine onlar hakkında, (bilinmeyen hakkında atıp tutan)[2370] kimselere itibar edip de soru sorma!
[2369] Bu âyet, kıssanın anlatılageldiği asırlar içerisinde menkıbevî bir niteliğe büründüğünü dile getirmektedir. Buna göre kıssa hakkında ayrıntıya giren her anlatım, bu âyetin devamında ifade buyurulduğu gibi, recmen bi’l-ğayb (bilinmeyen hakkında atıp tutma) olmaktan öte gitmeyecektir.
[2370] Parantez içi açıklamamız, âyetin içerisinde yer almaktadır. Bu kimseler, bilgisi sahih ve sahici kaynaklara dayanmayan menkıbeci ve kıssacılar olsa gerektir.
Ve hiç bir şey için, “Ben bu işi yarın kesinlikle yaparım!” deme![2371]
[2371] Zımnen: Sakın Allah yokmuş gibi konuşayım deme!
Ancak “Allah isterse (yapabilirim” de).[2372] Ve bunu unuttuğun zaman hemen Rabbini hatırla ve de ki: “Umarım ki Rabbim beni bundan daha yakın (ve derinlikli) bir bilgi ve bilinç düzeyine eriştirir!”[2373]
[2372] Allah’ın hayata her an müdahil olduğu gerçeğine atıf. Burada bir şeyi söylemekten daha çok bir tasavvur inşâsı vardır. Zımnen: Allah’tan bağımsız bir hayat alanı olmadığını hiç aklından çıkarma ve kariyer planlamasını yaparken Allah’ı hesaba kat! Âyetin emrettiği zihnî duruş, inşaallah (Allah isterse) cümlesinde özetlenmiştir. İslâm aklının kodlarından biri olan inşaallaha “istisna” adı verilir (bkz: 68:18 ve not 21). Kalem sûresinin 17-33. âyetleri arasında aktarılan kıssa Allah yokmuş gibi konuşmanın zararlarını işlemektedir.
[2373] Sözün özü: Allah sadece hayatınıza ve uyanıklığınıza değil, ölümünüze ve uykunuza da müdahildir.
İmdi (kimileri) “Onlar mağaralarında üç yüz yıl kaldılar” (diye iddia ettiler); bir de bu sayıya (ay takvimine göre) dokuz yıl daha eklendi.[2374]
[2374] Hemen sonra gelen “De ki: Onların ne kadar kaldığını Allah daha iyi bilir” ifadesi göz önüne alındığında, parantez içi açıklamaların zorunlu olduğu anlaşılacaktır. Bu nedenle olsa gerek, İbn Mes’ud kendi nüshasına “dediler ki” (kâlû) notunu düşmüştür (Katâde’den nkl. Taberî; Zemahşerî ve Râzî). Mukâtil, kendi tefsirinde burada geçenleri “Hıristiyanların iddiası” olarak açıklar. “Dokuz yıl daha eklendi (izdâdû)” ifadesi, güneş ile ay yılı arasındaki farkı ifade eder. Zımnen eleştirilen bu yaklaşım, olayın özünü bırakıp kabuğuyla ilgilenen bir yaklaşımdır.
De ki: “Onların ne kadar kaldığını Allah daha iyi bilir: Göklerin ve yerin gizli bilgisi O’na açık ve ayandır: O ne muhteşem bir gören, ne muhteşem bir işitendir! Onların, O’ndan başka yakın bir dostları bulunmamaktadır; zira o egemenlik ve otoritesine kimseyi ortak etmez.
O HALDE, Rabbinin kitabından sana indirilenleri izle ve ilet![2375] O’nun kelimelerini kimse değiştiremez:[2376] sen de O’ndan başka bir sığınak bulamazsın.
[2375] Utlu, “izle” ve “ilet” anlamlarını birlikte içerir. Ay’ın güneşi ‘tilâvet’ etmesi, yani “okuması”, ışığını güneşten alıp dünyaya yansıtmasıdır (Bkz: 91:2, not 2). Burada Hz. Rasul’e verilen emrin açılımı şudur: “Kur’an güneş, sen aysın. Ayın ışığıyla aydınlanmalı (munîr) ve aldığın bu ışığı tüm insanlığa yansıtmalısın.”
[2376] Buradaki “kelimeler” (kelimât) “İlâhî yasalara” da “İlâhî mesaja” da tekabül edebilir. Fakat kelimâtullah şeklinde terkip olarak gelen ifadeler, yalnızca İlâhî yasalara tekabül eder. Savunulması zor klasik nesh teorisine delil olarak gösterilen Nahl 101. ve Bakara 106. âyetleri, bu âyetlerin ışığında anlamak gerekir.
Ve Rablerinin rızasını arzu ederek, sabah akşam[2377] O’na yalvarıp yakaran kimselerle birlikteliğe kendini alıştır! Dünya hayatının çekiciliğine aldanıp da sakın onları gözden çıkarma![2378] Ve ayartıcı arzularına uyarak, işi gücü aşırı uçlarda dolaşmaya döktüğü için, (akleden) kalbi kendisini zikrimize karşı duyarsızlaşan kimselere de uyma![2379]
[2377] Yani: “daima..”
[2378] Yani: ‘Etrafında kenetlenen yoksul ama samimi kimseleri’ (Krş: 6:52).
[2379] Veya çoğunluk kıraatıyla: “..kalbini zikrimize karşı duyarsız kıldığımız kimselere uyma!” Bu çoğunluk kıraatı vahye karşı duyarsız kalmada insanın sorumluluğunu sıfırlamaktadır. Bu okuyuşa göre insanı Allah’ın zikri olan vahiyden gafil kılan Allah’tır. Kur’an’ın maksadıyla uyuşmayan bu kıraatı tercih etmedik. 57. âyetin de teyit ettiği tercihimiz, ağfelenâ kalbuhû okuyuşuna dayanmaktadır. Tercih ettiğimiz bu kıraat Kur’an’ın maksadıyla bire bir uyum içindedir. Zira Allah’ın vahyine karşı gafletin sorumluluğunu gafleti tercih eden insana yüklemektedir. “Zikrimizden” murad öncelikle vahiy olsa gerektir. Furutâ, “aşırı uçta olmak” anlamındaki ifrat ile akrabadır.
Ve de ki: “Mutlak hakikate (atıf olan bu mesaj) Rabbinizdendir:[2380] Artık isteyen iman etsin, isteyen inkâr etsin!”[2381] İşin gerçeği Biz, (nefislerine kıyan) o zalimler için kendilerini kat kat sarıp sarmalayacak bir ateş hazırladık;[2382] öyle ki, onlar susayıp da su istediklerinde, suratlarını kavuran yanık yağ tortusu gibi bir su sunulur: ne berbat bir içecektir o ve ne fena bir konaktır orası...
[2380] Veya: “mutlak hakikate (atıf olan bu mesaj) Rabbinizden size ulaşmış bulunuyor.”
[2381] İlâhî bilgi, insanın iradesiyle seçme yeteneğini yok sayma pahasına savunulamaz. Zaten Allah’ın da buna ihtiyacı yoktur.
[2382] Surâdık, “çadırın gölgeliği, çok katlı tente ve çardak”. Burada cezanın ağırlık ve kuşatıcılığını ifade eder.
Ne ki, iman eden ve (o imana uygun) değerler üreten kimselere gelince:[2383] Şu kesin ki Biz, güzel bir eylem ortaya koyanın emeğini asla zayi etmeyiz.
[2383] Amel-i sâlih kavramının 23 yıllık vahyin iniş sürecinde kazandığı farklı vurgular için ilk geçtiği 103:3’ün 5 nolu notuna bkz.
İşte ayaklarının altından ırmakların aktığı ve mutluluğun üretildiği merkezler olan cennetleri[2384] böyleleri için hazırladık. Orada onlara altın künyeler-bilezikler takılacak; dahası ince ve kalın ipekten sırmalı yeşil elbiseler giyerek oradaki tahtlara (krallar gibi) kurulacaklar:[2385] Ne güzel bir ödül ve ne hoş bir konaktır orası...
[2384] Cennâtu ‘adne verdiğimiz bu anlam için bkz: 13:23, not 32.
[2385] İdraki aşan bir âlem hakkında konuşurken zorunlu olarak başvurulan dolaylı anlatımın ifadesi olan bu kumaşlar, döneminin en gözde ve tanınan kumaşları olmalıdır ki, Ebu Ubeyde ve Ferrâ gibi ilk müfessirler bu isimleri açıklama gereği bile duymamışlardır. Cümlenin ilk kısmı edilgen yapıda (takılacak), ikinci kısmı etken yapıdadır (kurulacaklar). Etken kısım, mü’minlerin amellerine karşılık olarak elde edecekleri, edilgen kısımsa emeklerinin ötesinde Allah’ın onlara armağan olarak bahşedeceği güzellikleri ifade eder. Dünyadayken mü’minlerin inançları uğruna yaptıkları fedakârlıklar ve ortaya koydukları özverili tavır sonucunda tattıkları gönüllü her mahrumiyet, âhirette karşılığını bir biçimde mutlaka bulacaktır. Allah Rasûlü’nün erkekler için ipek ve altın gibi bir parça kadınlara özgü süs ve takı unsurlarından uzak durması ve başkalarını da buna özendirmesi, bu âyetin verdiği mesaj çerçevesinde çok daha doğru anlaşılacaktır. Sözün özü: Cennet, kalıcı güzelliklerin üretildiği merkezdir; geçici dünyevî güzelliklerden gönüllü olarak uzak duran mü’mine ikram edilir. Şu bir gerçektir ki, âhiret hayatına ilişkin tüm tasvir ve tanımlamalar, mecazî olmak durumundadır. İnzal, sadece vahyin aşkın İlâhî kaynağından içkin insanî hedefine “taşınmasını” değil, aynı zamanda âhiret hayatı gibi insan idrakine kapalı olan gaybî hakikatlerin beşerin bilinç düzeyine “indirilmesini” de ifade eder (Bkz: 12:2, not 3).
ONLARA şu iki adam meselini örnek ver:[2386] Onlardan birine iki üzüm bağı bağışlamıştık; onların çevresini hurma ağaçlarıyla donatmış, bir de o ikisinin arasında ekin bahşetmiştik.[2387]
[2386] Bu mesel muhataba eşyanın çift boyutlu hakikatini, dahası varlık ve yokluğun göreceli mahiyetini verir. Yani Allah’ın gör dediği yerden bakınca varsıl görünen gerçekte yoksul olabilir, yoksul görünen de yüreğinde varlığı Var edeni taşıyacak kadar varsıl olabilir.
[2387] Zımnen: Tüm bitki kategorilerine bünyesinde yer veren bir arazi. Bilinen bir gerçektir ki hurma gövdeli, asma gövdesiz ve ekin otsu bitkiler kategorisine girer.
Her iki bağ da kendilerinden beklenen ürünü veriyor, verimlilikte en küçük bir düşüş yaşanmıyordu:[2388] üstelik her iki bağın arasından bir de dere akıtmıştık.
[2388] Lafzen: “..zulmetmedi”. Toprağın zulmetmediği, fakat kendisine akıl bahşedilmesine rağmen toprağın emanet edildiği insanın zulmettiği, 35. âyette dile getirilecektir.
Böylece (sahibi bol bol) ürün devşiriyordu. Derken, (bir gün) arkadaşıyla söyleşirken şöyle bir laf etti: “Benim malım seninkinden çok, dahası nüfusça da senden üstünüm.”
Böylece kendi kendisine en büyük kötülüğü yapmış olan o (adam bir gün) şunları diyerek bağına girdi: “Bu bağın yok olacağına ihtimal bile vermiyorum.
Hoş, ben Son Saat’in bir gün gerçekleşeceğini de düşünemiyorum ya! Fakat Rabbime döndürülecek olsam bile, sonuçta bundan daha iyisini bulacağımı zannediyorum.”[2389]
[2389] Kesinlik belirten lâm çeviriye “eminim” şeklinde yansıdı.
Kendisiyle söyleştiği adam ona şu cevabı verdi: “Şimdi sen kalkmış, seni tozdan topraktan[2390] ve ardından bir damlacık döl suyundan yaratan, sonra da seni yarattığı amacı gerçekleştirecek bir donanıma sahip kılarak[2391] adam eden Allah’ı inkâr ediyorsun, öyle mi?[2392]
[2390] Min turâbini “tozdan topraktan” şeklindeki çevirimiz, âyetin muradına uygundur. Bu ve daha başka âyetler, insanın başlangıçtaki elementer yapısının basit ve sıradan olmasına rağmen, Allah’ın müdâhalesi sonucu nasıl paha biçilmez bir varlık haline geldiğini hatırlatma amacı taşırlar.
[2391] Sevvâke: “Seni varoluş amacını gerçekleştirecek bir altyapıyla donattı” (Râğıb). Bir şeyin tesviyesi, onun amacını (mâ hulika leh) gerçekleştirecek bir altyapı ve donanıma kavuşturulmasıdır. Doğaldır ki bu da insanın yeryüzündeki yaratılış amacı olan hayatı inşâ için akıl, irade, bilinç gibi unsurlarla donatılmasıdır (Krş: Râzî).
[2392] Bu meselin inkârcı kahramanı “Rabbim” (36. âyet) diye konuşturulduğu halde, burada Allah’ı inkâr (ya da “nankörlük”) ettiği dile getirilerek, âhirete imanla Allah’a iman arasındaki zorunlu bağ vurgulanıyor. Çünkü öldükten sonra dirilişe olan inanç, kişinin eylemlerinin sorumluluğunu üstlenmesi demektir.
Fakat bana gelince: şu kesin ki O benim her şeyimi borçlu olduğum[2393] Allah’tır. Ve ben her şeyimi borçlu olduğum birine hiç kimseyi ortak koşmam.[2394]
[2393] Rabbe verdiğimiz mânâ, zengin anlamlı bu ismin bu bağlamdaki en uygun karşılığıdır (Bkz: 1:1).
[2394] Yani: Zenginlik ve yoksulluk gibi hayata dair bir durumu Allah’ın müdahil olmadığı bir alan olarak görmem ve Allah’a ait mutlak müdâhale gücünü O’nun dışında bir varlığa yakıştırmam.
Oysa senin bağına girerken, (O’nun hayata müdahil olduğunu görüp): ‘Bu, Allah’ın tercih edip yaratmasıyla olur; Allah’ın gücü kudreti olmadan hiçbir şey olmaz’[2395] diye düşünmen gerekmez miydi?[2396] Gördüğün gibi mal ve evlat bakımından senden daha güçsüzsem de,
[2395] Râzî bu ibâreyi, “Yani, hayatın alanlarından herhangi bir alanda hiç kimsenin, Allah’ın yardım etmesi ve güç vermesi dışında bir gücü olamaz” şeklinde açar.
[2396] Kavl “düşünmek, hükmetmek, yargıda bulunmak” manalarını içinde barındırır (Lisân).
kim bilir belki Rabbim bana senin bağından daha hayırlısını verir; seninkine de gökten bir âfet indirir de ot bitmez çöle döndürür;[2397]
[2397] Sa‘îden zelekan, adeta bir çöl gibi “kaygan bir zemin” anlamına gelir. Yani sadece bitki örtüsünün değil toprak kaybı (erozyon) anlamını da içeren bir çağrışıma sahiptir.
ya da bir daha asla ulaşıp elde edemeyeceğin bir biçimde onun suyu çekilir.”
Nihayet, berikinin bütün serveti mahvedildi; kökü göğe gelip tarumar olmuş o bağın karşısında durmuş, heba olan emeğine yanıp ellerini ovuşturarak diyordu ki: “Ah n’olaydım, keşke Rabbime hiç kimseyi ortak koşmamış olaydım!”
Artık onun Allah’tan gayrı kendisine destek çıkacak hiç kimsesi yoktu. Üstelik kendi başının çaresine bakacak durumda da değildi.
İşte orada -o anda dahi,-[2398] gerçek anlamda yâr ve yardımcı olma gücü, sadece mutlak gerçeğin ta kendisi olan Allah’a aittir: O, hem hak edilen karşılığı vermede hem de nihaî akıbeti belirlemede rakipsizdir.
[2398] Hunâlike zarfına verdiğimiz bu çifte anlam için 7:119’un ilgili notuna bkz.
ONLARA dünya hayatını da örnek ver:[2399] Gökten indirdiğimiz bir su (düşünün); derken, o suyun karışmasıyla yer yüzünün bitki örtüsü boy gösterir; en sonunda bütün bunlar kuruyup, yerinde yellerin estiği çer çöpe döner: zira Allah her istediğini yapmaya Muktedir olandır.
[2399] Mesel için bkz: 54, not 65. Vahiy bu pasajda, temsilî anlatım yoluyla muhatabının değerler sistemini yeniden inşâ ediyor. Allah’ın gösterdiği yerden, kalıcı ve geçici olan yeniden tanımlanıyor. Amaç dünyevileşmeye karşı insanı içten takviyedir.
Servet de, evlat da geçici dünya hayatının süsleridir; ürünü kalıcı olan güzel ve erdemli davranışlarsa, değer açısından Rabbinin katında daha hayırlı, (geleceğe) umutla bakmaya daha layıktır.
Ve dağları yürütüp düzleyeceğimiz o gün, yeryüzünü düz ve çıplak görürsün;[2400] nitekim geride bir tek kişi bırakmadan onların tümünü toplayacağız.
[2400] Bârizeten: “ortalıkta olan, açığa çıkan” anlamına gelir. Bu dilsel kökeninden dolayı bu ibâre “yeryüzünün içindekileri dışarı attığını görürsün” şeklinde de anlaşılmıştır (Taberî). Kelime aynı zamanda “düz ve çıplak” manasına gelir ki, bağlama uygun olan da budur.
Sonunda saf halinde Rabbinin huzuruna çıkarıldıklarında: “İşte, nihayet sizi ilk yarattığımız günkü gibi Bize geldiniz; fakat (dünyadayken) sizin için böylesi bir buluşmayı gerçekleştiremeyeceğimizi düşünüyordunuz!” (denilecek).
Sonunda tutulan kayıt (önlerine) konulur; bunun üzerine suçluların orada gördüklerinden dolayı dehşetle irkildiklerini[2401] ve şöyle dediklerini görürsün: “Vah başımıza gelenleeer! Bu nasıl bir kayıtmış ki küçük büyük dememiş, hepsini bir bir sayıp dökmüş!”[2402] Ve yapıp ettikleri her şeyi (kayda alınmış olarak) önlerinde bulurlar; zira senin Rabbin hiç kimseye haksızlık etmez.
[2401] “Aklı başına geldi” anlamında kullanılan “şafağı attı” ifadesi, muşfikînin Türkçede aynen deyimleştiğini gösterir. Biz deyimsel karşılığı yerine dilsel karşılığı olan “dehşetle irkildiklerini” tercih ettik.
[2402] Bkz: Zelzele sûresi 7-8. âyetler.
HANİ bir zamanlar meleklere demiştik ki: “Âdem(oğlu) için emre âmâde olun!” İblis hariç hepsi emre âmâde olmuştu;[2403] o görünmeyen varlıklardan biriydi; sonuçta Rabbinin emrine karşı geldi. Şimdi onun size olan düşmanlığına rağmen, Beni bırakıp da onu ve onun soyunu evliyâ mı edineceksiniz? Zalimler lehine yapılan bu takas ne berbat bir takastır!
[2403] Çevirimizin gerekçesi için bkz: 2:34, not 56-57. Âdem-İblis kıssasının ana fikri de sûrede yer alan diğer kıssa ve meseller gibi iyi ve kötünün mahiyetine dairdir. Nasıl ki gündüz gecesiz, bahar kışsız, gül dikensiz değilse, iyi de kötüsüz değildir. Kur’an’da kötülük odağı, Allah’la ilişkisinin anlatıldığı yerlerde İblis, Âdem’le ilişkisinin anlatıldığı yerlerde şeytan olarak anılır (81:25 ve 2:34, ilgili notlar).
Ben onları ne göklerin ve yerin yaratılışına şahit kıldım, ne de kendi varoluşlarına;[2404] üstelik Ben, (bu) saptırıcı güruhu yardımcı edinmiş de değilim.[2405]
[2404] Eşhedu en-lailahe illallah diyerek Allah’a ve O’nun göklerde ve yerde tek ilâh olduğuna tanıklık eden biri, aynı zamanda ve öncelikle kendi varoluşuna tanıklık etmiş olur: Şahitlik yapan ben, öncelikle kendi varlığıma şehadet ederim: ben varım, benim varlığım Var edenin varlığına tanıktır. Öyleyse ben, hem varoluşumla hem de kendi varlığımın farkına vardığım akleden kalbimle O’nun varlığının da şahidiyim! İnsan bu bilince sahip olunca varlık ve Vareden’le ünsiyet kurarak insan olur. Şeytan ve dostları bu bilinçten uzaklaştıkları için şeytanlaştılar ve sadece Allah’tan değil, kendilerinden de koptular.
[2405] Cümledeki konumu ve anlamı üzerinde farklı yorumlar yapılmış olan mudillîn (saptırıcı güruh), bir önceki âyette anılanları işaret eden hum (onlar) yerine ikame edilmiştir (Zemahşerî).
Ve o gün (Allah), “Benim mutlak yetkilerime ortak olduğunu düşündüklerinizi çağırın!” diye nida edecek. Bunun üzerine onları çağıracaklar. Fakat kendilerine cevap veren çıkmayacak: zira onların aralarına aşılmaz bir uçurum yerleştireceğiz.
Nihayet günahkârlar ateşi görünce, kaçınılmaz olarak oraya gireceklerine kâni olacaklar ve oradan kaçıp kurtulacak bir yol bulamayacaklar.
DOĞRUSU Biz bu Kur’an’da, (hakikati) insanlara her türlü dolaylı anlatım tarzını kullanarak açıkladık;[2406] zira insanın öteden beri en iyi bildiği şey cedelleşmektir.[2407]
[2406] Krş: 17:89 ve 39:27. Meselin kaynak dildeki karşılığı “bir şeyi anlatırken, onu çağrıştıran ve aralarında benzerlik olan bir başka şeyin yardımına başvurmak”tır. (Râğıb). Yani, “dolaylı anlatım tarzı”. Bu tarz, ya anlatıma konu olan şeyin insan idrakini aşan niteliğinden dolayı; ya da bu sûrede olduğu gibi, zengin çağrışımlarıyla tasavvur inşâ edici ve akılda kalıcı niteliğinden dolayı kullanılır.
[2407] Eksera şey’in cedelâ ibâresindeki cedel, günümüzde “polemiğe” tekabül etmektedir.
Nitekim, kendilerine doğru yolu gösteren rehber geldiği zaman insanları iman etmekten ve Rablerine af dilemekten alıkoyan şey; ya öncekilerin başına gelenlerin kendi başlarına da gelmesini ya da âhiret azabının gözlerinin önüne konulmasını istemekten başkası değildi.[2408]
[2408] Ceza tehdidinin hemen gerçekleşmesini istemeleri için bkz: 11:8; 16:1; 21:1; 42:18.
Oysa Biz elçilerimizi (azap getirsinler) diye değil, yalnızca müjdeci ve uyarıcı olarak göndeririz.[2409] İnkârda direnenlerse, aslı faslı olmayan iddialarla hakikati geçersiz kılmanın kavgasını vererek âyetlerimizi ve uyarılarımızı alay konusu ederler.
[2409] Parantez içi açıklamamız iç ve dış bağlama uygun olduğu gibi, cümlenin dilsel yapısında saklı olan anlamın ortaya çıkarılması açısından da gereklidir.
Rabbinin âyetleri kendilerine ulaştırıldığı halde, onu görür görmez kendi işlediği (kötülükleri) de unutarak ondan yüz çeviren kimseden daha zalim biri olabilir mi? Şu kesin ki Biz, bu gibilerin (akleden) kalplerine onu anlamalarını engelleyen bir kapak, kulaklarına ise bir tıkaç yerleştiririz; dolayısıyla, onları doğru yola çağırsan da asla doğru yola gelemezler.[2410]
[2410] Kişinin özgür iradesiyle küfrü seçimine bağlı olarak, Allah’ın insan psikolojisi için koyduğu kanunlara maruz kalması durumunu ifade eder (Benzer bir sonuç için bkz: 17:46, not 63).
Yine de mutlak bağışlayıcı olan Rabbin sonsuz rahmetin de sahibidir. Eğer işledikleri (günahlar) yüzünden onları cezalandıracak olsaydı, azabı başlarına hemen musallat ederdi: Bilakis işte onlar için de, asla onun ötesine geçip kurtulamayacakları bir süre belirlenmiştir.
Nitekim işte o şehirlerin (harabeleri)!.. Zulümde ısrar edince onların tümünü yok ettik; ki Biz onların helâki için de (sınırlı) bir zaman takdir etmiştik.
BİR zaman da[2411] Musa[2412] yardımcısına demişti ki: “İki denizin birleştiği yere[2413] varıncaya dek durmayacağım; isterse (oraya varmam) bir ömür sürsün.”
[2411] 54. âyet mesel ile cedel arasında bağ kurar. Bu kıssa ile anlatılmak istenen, hakikatlerin malumatfuruşluklara, spekülasyonlara ve polemiklere kurban edilmemesidir. O hakikatlerin başında zıtların içtiması ve eşyanın çift kutuplu tabiatı gelir. Bu yüzden olayların bir dış bir de iç yüzü, görünen ve görünmeyeni, zarf ve mazrufu vardır. İlki bilginin, ikincisi hikmetin konusudur.
[2412] Bu Musa’nın kimliği üzerinde birtakım varsayımlar yürütülmüştür. Daha ilk nesiller arasında yapılan bu tartışmaya göre eski bir haham olup sonradan müslüman olan Ka’bu’l-Ahbar’ın yeğeni Nevf el-Bikâlî, bu Musa’nın Hz. Musa değil başka biri olduğunu iddia etmiştir. İbn Abbas, bu iddiasından dolayı Nevf’i sert bir dille eleştirmiştir (Râzî). Eski Ahid’de bu kıssaya yer verilmemiş, fakat Talmut’ta benzer bir olay nakledilmiştir. Orada ise Musa’nın rolünü bir din adamı olan (Rabbi) Levi oğlu Jochanan, Bilge Kul’un rolünü ise daha sonra göğe yükseltilip dünyanın yönetimi için meleklerle birleşen Elijah’ın (İlyas) üstlendiği ifade edilmiştir.
[2413] Bazı müfessirler “iki denizin birleştiği yer”i tamamen simgesel bir yoruma tâbi tutarak “iki deniz”den kastın zâhirî ve bâtınî bilgi olduğunu; Musa’nın amacının bu iki bilginin kesiştiği noktaya ulaşmak olduğunu söylerler (Beydavî ve Âlûsî).
Fakat o ikisi, iki (denizin) birleştiği yere vardıklarında, balıklarını unutmuşlardı bile; nitekim o (balık) da kendi yoluna koyulup denizde gözden kaybolmuştu.
Ve bir miktar uzaklaştıklarında, (Musa) yardımcısına “Azığımızı çıkar” dedi, “doğrusu bu yolculuk bizi hayli yormuştur.”
“Bak şu işe” dedi o, “hani dibinde dinlendiğimiz kaya vardı ya, işte orada balığı unutmuşum; bunu söylemeyi bana unutturan da şeytandan başkası olamaz: ama o (balık) , şaşırtıcı bir biçimde kendi yoluna koyulup gözden kaybolmuştu!”
(Musa) dedi ki: “İşte aradığımız da o(rası)ydı ya!” Bunun üzerine hemen geri dönüp kendi izlerini takip ettiler.
Sonunda orada, kendisine katımızdan bir lütufta bulunarak (ilmimizden) bir ilim öğrettiğimiz kullarımızdan birini buldular.[2414]
[2414] ‘Abden min ‘ibâdinânın tam karşılığı “kullarımızdan bir kul”dur. Bunun şaibeli rivayetlerde “Hızır” (yeşil adam) adıyla ünlenen efsanevi kişi olduğu iddiası, bir çok tefsire girmiş ve tüm batıni (gnostik) akımların istismar ettiği bir malzemeye dönüşmüştür. Rivayetlerde Hızır’ın ölümsüz olduğu iddia edilir. Tüm ölümsüzlük iddiaları; “Biz, senden önce yaşamış hiçbir insana ölümsüzlük bahşetmedik” (21:34) âyetiyle reddedilmek zorundadır. Hızır konusu, her önüne gelenin konuştuğu, fakat kimsenin iddialarının hesabını vermeye yanaşmadığı, spekülatif bir konudur. Kuşeyri bunun varlık evreninde çok özel bir tür olduğu yorumunu yapar (Letâifu’l-İşârât). Kasımi İbn Teymiyye’den naklen, cinlerin “Ben Hızır’ım” diyerek insanları aldattığı yorumunu yapar ve tam isabet kaydettiği Cin sûresinin 6. âyetini nakleder: “İnsanlardan bazıları cinlerden bazılarına sığınırlar, bu da onların zillet verici cür’et ve cesaretini artırır” (Mehâsin, XI, 4049)
Meselenin özünü anlamada anahtar kelimelerden biri ‘abddir. ‘Abd Kur’an’da cinler (51:56), melekler (43:19), dahası diğer tüm varlıklar için (7:194) kullanılır. Maverdî bu “kul”un melek olduğu yorumunu yapar (En-Nüket ve’l-‘Uyun, Beyrut, ty., III, 325). Râzî onun nebi değil veli olduğunu savunur. İbnu’l-Cevzî, İbn Kayyım ve Ali el-Kârî Hızır’ın yaşadığına dair rivayetlerin tümünün uydurma olduğunu söylerler. Endülüslü âlim İbn Hazm (ö. 456 h), kitap ehlinin dinî kaynakları konusunda, özellikle de Yahudilik ve Tevrat konusunda kadim İslâm âlimleri içinde konuya en çok vakıf olanlardan biridir. Bu vukufiyeti, zamanında Yahudiler arasında cari olan üç ayrı Tevrat nüshasının karşılaştırmalı tenkidini yapacak kadar derindir. Ünlü eseri el-Fisal’in bir cildinin neredeyse tamamını bu konuya ayırmıştır. İşte alanında böylesine uzman olan İbn Hazm bu konuda şu hükümde bulunur: “Mehdilik de, Hızır telakkisi de Yahudi kökenlidir. Hızır ve İlyas’ın bugüne kadar yaşadığı varsayımı Yahudi telakkilerine dayanır” (el-Fisal IV, 180).
Kıssadan çıkarılacak iki tür hisse vardır:
1) Mutlak gayba ancak Allah muttali olur. Bu hakikat, özellikle müphem bırakılan (ki bu ‘bilinçli müphemlik’tir) ‘bilge kul’ ağzından verilmiştir. Bu kıssa âdeta Bakara 216’nın tefsiri gibidir. Eşya ve olayların sadece görünen dış yüzüne bakmak insanı yanıltabilir. Mesela bilge kulun ilerde aktarılan üç fiiline tek boyutlu yüzeysel bir bakış sahibi, eğer onun “gıybetini” ederse, sonuç şöyle olur: O, ilk eyleminden dolayı “çocuk kâtili”; ikinci eyleminden dolayı iyilik yapana kötülük eden bir mütecaviz; üçüncü eyleminden dolayı dostu düşmandan ayıramaz bir ahmak olarak anılacaktır. Kıssa-meselin tümü, muhatabı tek boyutlu bakışaçısının zararlı sonuçlarından sakındırmayı amaçlar. Bundan çıkarılacak ders şudur: Hiçbir şey salt gözünüzle gördüğünüzden ibaret olmayabilir. İnsanları, “Vallahi gözlerimle gördüm” diyerek, niyetlerini ve amaçlarını bilmeden yargılayıp mahkûm etmeyin!
2) Burada dini ve şeriatı/hukuku Bilge Kul değil, Musa temsil eder. Bilge Kul’u taklit ederek biri bir çocuk öldürse, o kişi, din ve hukuk nazarında kâtildir, işlediği de cinayettir. Onun; “Ben Bilge Kul’un yaptığını yaptım, o çocuk ileride şöyle olacaktı” şeklinde savunmasına asla itibar edilmez. Böyle bir şeye kapı aralanırsa, dünyada adalet ve hukuk, nizam ve intizam kalmaz. Her kâtil ve cani, her mütecaviz ve ahmak, yaptığına ‘batıni’ bir kılıf bulur. Bu sûre bize aynı zamanda bu kıyası yapma fırsatı vermektedir. Zımnen din ve hukuk açısından, Bilge Kul’un değil, Musa’nın haklı olduğunu söylemektedir. Zira Allah sıradan kullarını, bir rasulün dahi bilmekten aciz kaldığı şeyleri bilmekle mükellef tutmaz.
Musa ona dedi ki: “Doğruyu bulma konusunda sana öğretilen bilgiden bana da öğretmen için seni izleyebilir miyim?”
O “Korkarım ki sen benimle birlikteliğe sabredemezsin!” dedi (ve ekledi):
“Kaldı ki sen, tecrübî bilgi kapsamına tümüyle girmeyen şeye nasıl (ve neden) katlanasın ki?”
(Musa) “İnşaallah beni sabırlı biri olarak bulacaksın!” dedi ve ekledi: “Ben senin hiçbir emrine karşı gelmeyeceğim.”
O “Tamam” dedi; “eğer beni izleyeceksen, olan bitenler hakkında seni bilgilendirinceye kadar bana hiçbir şey sorma!”
Birlikte yola koyuldular (ve) nihayet bir gemiye bindiler. O, gemide bir delik açtı.[2415] (Musa) dedi ki: “Yolcuları boğmak için mi onu deldin? Doğrusu, çok tehlikeli bir şey yaptın!”
[2415] Meselin işaret ettiği hakikatin bir Hz. Musa’nın mücadelesine, bir de ilk muhatabı olan Allah Rasûlü’nün mücadelesine bakan yüzü vardır: Hz. Musa İsrâiloğullarını Firavun’dan kurtarmak için denize sürdü, onlar Musa’nın kendilerini boğacağını sandılar. Allah Rasûlü Mekke’yi tevhide davet etti, müşrikler bunu ekmek teknelerini batırmak olarak algılayıp ölümüne direndiler.
O dedi ki: “Ben sana dememiş miydim ‘Sen benimle birlikteliğe sabredemezsin!’ diye?”
(Musa) “Bir anlığına boş bulundum diye beni azarlama ve beni yaptığım bu yanlıştan dolayı köşeye sıkıştırma!” dedi.
Tekrar yola koyuldular; en sonunda bir delikanlıya rastladılar; derken, o (âlim kişi) onu öldürüverdi.[2416] (Musa) “Ne, sen bir cana karşılık olmaksızın masum bir cana kıydın, öyle mi?” dedi; “Doğrusu sen çok büyük bir yasağı çiğnedin!”
[2416] Bilge kulun öldürdüğü ğulâmın (genç için de erişkin için de kullanılabilir), Musa’nın öldürdüğü Kıpti’ye işaret ettiği söylenebilir. Yani şer gibi görünen bir olay, muhteşem bir dönüşümün ilk hayırlı adımı olmuştur. Musa b. İmran bu sayede bir prens olarak yaşadığı Firavun sarayından kurtularak, peygamberlikle taçlanacak bir sürece girer. Bu süreç, öğretmenliğini Hz. Şuayb’ın yaptığı ağır bir eğitim ve öğretim sürecidir. Bir prens olarak sarayda büyüyen Musa b. İmran, Medyenli bilgenin yanında çobanlık yaparak, Allah tarafından nübüvvete hazır hâle getirilmiştir.
O (kişi) “Ben sana dememiş miydim” dedi; “sen benimle birlikteliğe asla katlanamazsın diye?!”
(Musa) “Bundan sonra eğer sana herhangi bir şey soracak olursam artık benimle arkadaşlık yapma; zaten benden yeterince özür işittin.”
Bunun ardından yeniden yola koyuldular; nihayet bir kasabanın sakinleriyle karşılaştılar; onlardan[2417] yiyecek bir şeyler istediler, fakat onlar bu ikisine konukseverlik göstermediler.[2418] Hal böyleyken, orada yıkılmaya meyilli bir duvar buldular; ve o (kişi), duvarı onarıverdi. (Musa bunu görünce) “Eğer isteseydin, buna bedel olarak bir ücret alabilirdin” dedi.
[2417] Lafzen: “Oranın sakinlerinden”.
[2418] Kıssadaki unsurlar Hz. Musa’nın hayatına uyarlandığında, Allahu a’lem şu sonuç ortaya çıkar: Kendilerine ikram etmeyen köy halkı İsrâiloğulları idi, iki yetim çocuk Musa ve Harun idi, bulunan hazine nübüvvet ve hikmet idi.
O (kişi) “İşte böylece seninle yol ayrımına gelmiş bulunuyoruz” dedi; “şimdi sana, hakkında bir türlü sabır gösteremediğin olayların arkasında yatan gerçeği[2419] bir bir açıklayacağım:
[2419] Te’vîl, olayları aslına irca etmek ya da iç yüzüne döndürmek. Kur’an eşyanın ve olayların dış ve iç gerçekliğine dünya ve âhiret bağlamında Rum 7’de de değinir (Bkz: İlgili not).
“Gemiden başlayalım:[2420] O gemi, geçimini denizden sağlayan yoksullara aitti. Hal böyleyken onu hasarlı hale getirmek istedim, çünkü onların peşinde her gemiye zorla el koyan bir yönetici bulunuyordu.[2421]
[2420] Emmâ edatının bağlama en uygun vurgusu.
[2421] Enfâl sûresinin 5-6. âyetlerinde nakledilen Bedir öncesi hal, meselin bu bölümünü hatırlatır: “Sanki sen onları göz göre göre ölüme sürüyormuşsun gibi..”
“Gelelim delikanlıya: Onun ebeveyni imanlı kimselerdi; fakat biz onun azgınlık ve sapkınlıkla (ebeveynini) derin acılara boğacağına dair kaygı verici bir bilgiye sahiptik.[2422]
[2422] Haşînâyı çevirimiz, Taberî’nin bu kelimenin “duyu ve gözlem dışı yolla idrak edilen bir bilgi türü”
açıklamasına dayanmaktadır. İbn Mes’ud mushafına bu âyet hakkında şu notu düşer: “Senin Rabbin onların azgınlık ve sapkınlığa sürükleneceğine dair endişe verici bir bilgiye sahipti” (Taberî). Bu notu Ferrâ Ubeyy b. Ka’b’a nisbet eder.
İşte bu yüzden istedik ki, Rableri onun yerine o ana-babaya karakter temizliği açısından ondan daha hayırlısını ve daha merhametlisini versin.”[2423]
[2423] Meselin bu kısmı Müşriklerin durumunu hatırlatır: İman ataları Hz. İbrahim’e asi olmuş evlat rolünü oynadılar. Allah onların kökünü kazıyıp yerine atalarına layık evlat getirdi. Hz. Musa’nın hayatında, Allah’a asi olan neslin bire kadar kırıldığı 40 yıllık çöl hayatına tekabül eder.
“Ve duvara gelince: Duvar o şehirde yaşayan iki yetime aitti ve altında da onlara ait bir hazine gömülüydü.[2424] O ikisinin erdemli bir babası vardı; senin Rabbin ise, onlar erişkin birer insan olunca hazinelerini çıkarmalarını -Rabbinden bir rahmet olarak- diledi.[2425] “Yani, (bütün bunları) ben kendi kararımla yapmadım.[2426] Senin (sonuna kadar) sabretmeyi başaramadığın olayların iç yüzüyle ilgili gerçek yorum işte budur.”[2427]
[2424] Kötüler şehrinin yıkık duvarını düzeltmek… Allah Rasûlü’nün hayatında bunun bir karşılığı vardı: Hayber’den gelen gümüş külçeleri kıtlıkla boğuşan Mekke’ye göndermek.
[2425] Bilge kulun tüm yapıp ettiklerinin kendi bilgi ve iradesinin bir sonucu değil, İlâhî bildirim ve iradenin bir gereği olduğu gerçeği burada ortaya çıkmaktadır. Hemen önceki 80 ve 81. âyetlerde geçen “biz” (nâ) zamirleri İlâhî iradenin son halkası olan “bir kul”a giderken, bu âyette yukarıdaki “biz” zamirleri içerisinde belli belirsiz imayla yer alan “O” (erâde rabbuke) fiilen açığa çıkmaktadır.
[2426] 79, 80 ve 82. âyetlerde âlim kul olayların iç yüzünü açıklarken üç cümle kurar. Fakat üçünün de öznesi farklıdır. Gemiyi delme fiilinde “ben”, eylemin çıkış noktası olan insan “ben”ini; çocuğu katletmedeki “biz”, eylemin içkin ve aşkın iki kaynağını; duvarı tamir etmedeki “Rab” eylemin mutlak kaynağını gösterir. Öte yandan bilge kulun, Allah’ın iradesini gerçekleştirmekten başka bir şey yapmadığını belirten bir ibâre. Bu son derece simgesel anlatımda, Allah’ın kâinatta cari olan iradesinin nasıl gerçekleştiği ve yüzeysel bir bakışın bu iradenin doğru anlaşılabilmesi için yetmediği ifade edilmektedir.
[2427] Musa, bütün bu olaylara görünen boyutuyla yasa (hüküm ve ahkâm) çerçevesinden bakıyordu. O kendi bakış açısıyla öyle yorumladı. Muhatabı ise onun bakmadığı bir noktadan, hikmet ve illet noktasından bakıyor ve olayların görünmeyen yüzünü esas alıyordu. Çünkü 78. âyette geçen te’vîl, “bir şeyi aslına döndürmek” demekti (Lisân). ‘Bilge kulun’ olayların altında yatan nedenleri bilmesi ancak Allah katından ona öğretilen bir bilgiydi (18:65). Bu da açıkça gösteriyordu ki, olayların altında yatan asıl nedenlerin bilgisi yalnızca Allah’ın katında olan bir bilgiydi. Bu nedenle Musa bunları bilmemekle kınanamazdı. Fakat başta Musa olmak üzere herkesin alması gereken ders açıktı: Allah’ın gör dediği yerden bakmadan O’nun işlerini anlayamazsınız.
BİR de sana Zülkarneyn hakkında soruyorlar;[2428] de ki: “Size ona ilişkin birtakım anı(lar) aktarayım.”[2429]
[2428] Bu meselimsi kıssada anlatılan Zülkarneyn’in tarihsel kimliği hakkında tefsirlerimizde hayli farklı ve çeşitli anlatımlar yer almıştır. Araplar tarafından bilinen çok eski çağlarda yaşamış bir cihangir olabilir. Makedonyalı İskender ya da Himyer krallarından biri olma ihtimali oldukça zayıf görünüyor. Aslında kıssanın tümünün ana fikri olan zıtların içtiması ve eşyanın çift boyutluluğu özelinde “çift boynuzlu” anlamı da bir yere oturmaktadır: İktidarın bilgi ve güçten oluşan çift boyutlu karakteri. Zira Zülkarneyn bir isim değil sıfattır. “Çift boynuz” ile, batı ve doğu gibi “iki coğrafya” veya “iki çağ” da kastedilmiş olabilir. Sûrenin son âyeti ışığında, aktarılan beş kıssa/mesel üzerinden hayat, servet, makam-mevki, bilgi ve iktidarın göreceliği ve geçiciliği hakikati işlenmektedir.
[2429] Tilâvet, kırâetten farklı olarak “bir şeyi geldiği gibi yansıtmak” demektir. Genellikle tilâvette aktarıcı pasif konumdadır. Bu nedenle etlû fiilini “aktarayım” şeklinde karşıladık.
Evet, onun (iktidarı) için yeryüzünde uygun bir zemin hazırladık[2430] ve ona eşyanın yasalarıyla uyumlu araçların (bilgisini) bahşettik;[2431]
[2430] Mekkennâ için bkz: 12:21. Alternatif bir karşılığı şudur: “ona (iktidar) imkânı hazırladık”.
[2431] “Bir şeye kendisi ile ulaşılan şey” anlamına gelen sebeb, hurma ağacının meyvesine ulaşmak için tutunularak tırmanılan ipe denir. Müfredât sahibi bu âyeti örnek gösterdikten sonra şöyle açar: “Allah ona her şeyin niteliğine ilişkin bilgiyi ve araçlarını, bunları kullanarak amacına ulaşsın diye verdi.” Çevirimiz buna dayanır.
o da kendisini (amacına) ulaştıracak bir araca[2432] başvurdu.
[2432] Sebeben’deki belirsizlik, metne ya “her tür” olarak niceliğe ilişkin, ya da “pek bilinmeyen, görenleri şaşkına çeviren” şeklinde niteliğe ilişkin bir vurgu katar.
Nihayet güneşin battığı yere[2433] ulaşınca, orada kara balçığa (benzer) bir su gözesinde[2434] (güneşi) batar buldu;[2435] ve orada yerleşik bir topluluğa rastladı. Biz “Ey Zülkarneyn!” dedik, “(Zulmederek) azab da çektirebilirsin, onlar hakkında (âdil davranarak) güzel bir yöntem de benimseyebilirsin;[2436]
[2433] Zımnen: Batıda varabileceği en uzak noktaya... Mağrib, kalıbı gereği üç anlama birden gelebilir: “battığı yer”, “battığı zaman”, batış”. Mana teorik olarak üçüne de muhtemel olabilir.
[2434] Burada “kara balçıklı su” anlamına gelen hamietin (Bkz: 15:26), bir kısım kıraat otoriteleri tarafından “kaynar bir su” anlamına gelen hâmiyetin şeklinde de okunmuştur (Taberî).
[2435] Yani: “Batar gibi gördü” (Krş: Râzî).
[2436] Tefsirlerdeki çoğu problemli birbirini tutmayan rivayetler bir yana, burada, yönetme konusunda insanlıkla yaşıt iki zıt üsluba dikkat çekilmektedir: Zor ve zorbalıkla yönetme; ya da katılımcı ve gönüllülük esasına dayalı güzellikle yönetme. Yani bu temsilî kıssa güç ahlâkı konusunda İlâhî bir uyarı taşımaktadır. Bir sonraki âyet bu anlamı doğrular. Parantez içi açıklamalarımızın gerekçesi budur.
(fakat)”[2437] diye ekledi (Rabbi); “kim zulmederse, iyi bilsin ki o (bu dünyada) günü gelince azabımıza mahkûm olacaktır; en sonunda Rabbine döndürülecek; ve (Allah âhirette) onu da görülmemiş bir azaba uğratacaktır.
[2437] Bu ve bir sonraki âyet, öznesi Zülkarneyn olarak da anlaşılmıştır. Fakat 87. âyetteki “azabımız” sözcüğü, dahası 88. âyetin son cümlesinin Allah’a atfı, tereddüde mahal bırakmayacak kadar açıktır.
Ama kim de iman eder ve erdemli davranırsa, işte onu da karşılık olarak güzel bir akıbet beklemektedir; zaten Biz ona talimatlarımızdan kolay olanları buyuracağız.[2438]
[2438] Zımnen: İnsanı yaratanla vahiydeki buyrukları veren aynı kaynaktır. Bu yüzden İlâhî emirler insanla uyumludur ve uygulanması kolaydır.
Sonra o, yeni (amacına) ulaştıracak bir araca yine başvurdu.
En sonunda güneşin doğduğu yere[2439] ulaştı; onu kendileri için güneş ışığından gayrı bir örtü[2440] takdir etmediğimiz bir topluluk üzerine doğar halde buldu:
[2439] Yani: Doğuda varabileceği en uzak noktaya... Matli’ de tıpkı mağrib gibi üç anlama birden gelebilir (86’nın notuna bkz).
[2440] Buradaki “güneş ışığından gayrı bir örtü” ile “gece” kastedilmiş de olabilir. Eğer öyleyse, gündüzü uzun bölgeler kastedilmiş olabilir.
onların yaşam tarzı da işte böyleydi.[2441] Doğrusu Biz, onun sahip olduğu şeyleri derin bir vukufiyetle kuşatmıştık.
[2441] Kezalikeye bu bağlamda verilebilecek en uygun anlam. Allah Rasûlü’ne, dünyanın Arabistan’dan, insanlığınsa Araplardan müteşekkil olmadığı gerçeğini hatırlatan bu âyet, ona, oluşturacağı hukuk ve iktidar pratiğini, tüm insanlığı kapsayacak bir fıtrat yasası üzerine oturtması gerektiğini îmâ eder. Bu âyet ve ona ilişkin açıklamamız, A’râf sûresinin 199. âyeti ve ilgili notlarımızla birlikte dikkate alınmalıdır.
Yeniden kendisini (amacına) ulaştıracak bir araca başvurdu.
Nihayet iki (doğal) set arasına ulaştığı zaman, onların arasında yaşayan bir topluluğa rastladı;[2442] konuştuğu dilden pek anlamıyorlardı.
[2442] Tefsir edebiyatında bu seddin Kafkaslardaki Derbent seddi olduğu yorumu yaygındır.
“Ey Zülkarneyn!” dediler, “Ye’cûc ve Me’cûc ülkede bozgunculuk yapıp duruyor; derhal onlarla bizim aramıza bir set yapman karşılığında, sana bir bedel ödemeye ne dersin?”[2443]
[2443] Ye’cûc ve Me’cûc’e helâki hak eden tüm toplumlardan söz edilen bir pasajda daha değinilir (21:95-96). İkisi birlikte düşünüldüğünde, Ye’cuc ve Me’cuc’un belli bir zaman ve mekâna has mahdut ve belirli bir topluluk olmadığı, her zaman ve mekânda ortaya çıkan yıkıcı ve tahripkâr güçleri temsil ettiği anlaşılır. Ye’cûc ve me’cûc isimlerinin manaları ve ayrıntılı bir tahlil için 21:96’nın notuna bkz.
Şöyle cevap verdi: “Rabbimin bu konuda bana verdiği imkân daha değerlidir; haydi sizler bana iş gücüyle yardımcı olun da, sizinle onların arasına bir set yapayım:
(şimdi) bana demir plakalar getirin!” Nihayet iki dik yamaç arasındaki (boşluk) doldurulup düz hale gelince onlara “Körükleyin!” dedi. Sonunda demir akkor halini alınca, “Onun üzerine dökmek için bana ergimiş bakır getirin!” dedi.
Evet, artık onların (düşmanları) ne onu aşabiliyorlardı, ne de onda bir delik ve gedik açabiliyorlardı.
(Zülkarneyn) dedi ki: “Bu Rabbimin bir rahmetidir. Rabbimin vaadinin zamanı geldiğinde, onu yerlebir edecektir: zira Rabbimin vaadi mutlaka gerçekleşir.”[2444]
[2444] Zımnen: İktidar ve güç ne kadar büyük olursa olsun Allah’ın mutlak iktidarı karşısında bir gün yok olacaktır. Burada Allah Rasûlü inşâ edilmektedir. Zımnen: Ey rasul senin ellerinle kurulacak bir yapı da bu genel İlâhî yasanın dışında değildir. Emek zahmet inşâ ettiğin sınırları ve günah setlerini yıkmaya kalkanlar çıkacaktır. Esasen Zülkarneyn kıssasının tümünde Allah Rasûlü’nün elleriyle kurduğu medeniyetin sınırlarının doğudan batıya kadar yayılacağına işaret vardır.
O GÜN geldiğinde, Biz onları birbirini kıran dalgalar (gibi) çalkalanmaya terkederiz. Nihayet sur borusu çalınır; sonunda hepsini bir araya toplarız.[2445]
[2445] Yani: “Dünyada cehennemi ısrarla talep etmiş olan kâfirleri..” Parantez içi açıklamamız, ‘aradna… ‘ardan formunun dilsel yapısı gereğidir.
İşte o gün kâfirlere cehennemi (reddedemeyecekleri bir biçimde) arz ederiz.[2446]
[2446] “O gün” ile kastedilen Son Saat’tir. Bu her canlının öldüğü ve Allah’tan başka her şeyin fani olduğunun ortaya çıktığı gündür. Âyetin ikinci cümlesi, “kalkış günü” (kıyamet) ile ilgilidir. Sonuncu cümle ise “toplanma gününe” (haşr) işaret etmektedir (Krş: 20:102-108).
Onlar öyle kimselerdi ki; beni hatırlatan (her şeye) karşı gözlerine bir perde çekilmişti, üstelik onlar işitmeye de yanaşmıyorlardı.
İnkârda ısrar eden bu kimseler benim kullarımı, benden bağımsız olarak, kendilerine kayırıcı veli edineceklerini mi sandılar? Şüphesiz Biz cehennemi kâfirler için bir ikram (!) olarak hazırladık.
De ki: “Eylem olarak en büyük kayba uğrayacak olanı size haber verelim mi?”
“Bunlar, dünya hayatında tüm yapıp ettikleri (istikametten) sapmış olan kimselerdir: oysa ki bu tipler, kendilerinin güzel ve erdemli işler yaptığını sanmaktadırlar.”[2447]
[2447] Tasavvur, insanın hem gerçekliği algılama biçimini, hem de gerçekliği algıladığı zihnî merkezi ifade eder. Klasik Mantık, Kelâm ve hatta Fıkıh Usulü kitaplarının ilk bahsi tasavvurat ve tasdikat bahsidir. Musavvire, tüm aklî hükümlerimizi üzerine bina ettiğimiz temel kavramların içini doldurduğumuz zihnî melekedir. Sözün özü: aklın ve o aklın verdiği hükümlerle yapılan eylemlerin ana rahmi tasavvurdur. Tasavvuratı yanlış olanın tasdikatı doğru olmaz. Tasavvuru yamuk olanın, ne aklı ne eylemi düzgün olur. Akla koordinatlarını tasavvur verir. Akıl da tasavvurdan aldığı koordinatlara uygun eylem üretir. Bu yüzden tasavvurdaki milimetrik bir sapma, eylemde kilometrelere tekabül eder. Bir yanlış eylemi düzeltmek asla eylemin kendisini düzeltmekle gerçekleşmez. Gerçek bir düzeltme, o eylemin ana rahmi olan tasavvurdaki sapma açısını düzeltmekle mümkündür.
Bunlar, Rablerinin âyetlerini ve O’na kavuşmayı ısrarla inkâr eden kimselerdir: Bu yüzden onların tüm yapıp ettikleri boşa gitmiştir; çünkü onlara Kıyamet Günü hiç kıymet vermeyeceğiz.
İşte onların cezası, inkârda direndikleri, âyetlerimi ve elçilerimi alaya aldıkları için cehennem olacaktır.
Ne var ki imanda sabreden ve ıslah edici davranış sergileyenlere gelince: onların buyur edileceği tarifsiz ikram, en görkemli cennetler[2448] olacaktır:
[2448] Firdevs, Yunanca’ya olduğu gibi Arapça’ya da çok eski çağlarda Babilce aslı olan faradisu’dan (paradisu) geçmiştir. Hadislerde “en yüce, en görkemli cennet” olarak açıklanmıştır (Taberî). Batı dillerindeki “paradise, paradis” de bu köke dayanır.
Orada sürekli kalacaklar; oradan asla ayrılmak istemeyecekler.[2449]
[2449] Hıvelâ, “değişim” anlamına gelen tahvil mastarından türetilmiştir. Alternatif anlamı “asla değişim istemeyecekler” ya da “mekânı değiştirmek istemeyecekler”.
DE Kİ: “Eğer Rabbimin sözlerini yazmak için deniz(ler) mürekkep olsa, hatta onun bir mislini de üzerine ilave etmiş olsak, yine de Rabbimin kelimeleri tükenmeden denizler tükenirdi.”
De ki: “Elbet ben de sizin gibi ölümlü bir insanım:[2450] Bana ilâhınızın bir tek ilâh olduğu vahyolunuyor. Artık kim Rabbinin (rahmetine) kavuşmayı umuyorsa, işte o imanıyla uyumlu iyilikler yapsın[2451] ve Rabbine kulluk ederken hiç kimseyi O’na ortak koşmasın!”
[2450] Onun her insan gibi ölümlü olması, Allah’ın seçilmiş elçisi olma ayrıcalığı ile birlikte düşünülmelidir. Bu takdirde Rasul’ün beşerî varlığının ölümlü, misyonunun ölümsüz olduğu gerçeğiyle karşılaşırız. O ölümsüz misyonu taşıma emaneti ise, âyette “sizin gibi” ile ifade edilen İslâm ümmetinin omuzlarındadır.
[2451] ‘Amelen sâlihanı çevirimiz için bkz: 103:3, not 5.