DOĞRUSU,[2887] gereği gibi inananlar[2888] gerçek kurtuluşa erecekler:[2889]
[2887] Mazi fiilin başında gelen kad, ya bir beklentiye cevap ya da haksız bir ithamı red içindir.
[2888] el-Mu’minûndaki belirlilik, anlama “gereği gibi” ifadesiyle yansıtılmıştır.
[2889] Lafzen: “kurtuluşa ermişlerdir”. Kur’an’da örneğine çokça rastlanan dil kuralına göre gerçekleşmesi kesin olan bir olay hakkında, muhatabın inancını pekiştirmek için, geçmiş zaman kipi kullanılır. Sûrenin ilk âyeti “inananlar kurtuluşa erecekler” derken, sondan bir önceki 117. âyeti “inkârda ısrar edenler asla kurtuluşa eremeyecekler” der.
Onlar ki, ibadetlerinde derin bir ürperti ve tevazu[2890] içinde olurlar;
[2890] Salât, ekâme yardımcı fiili olmaksızın kullanıldığı bu bağlamda, “ibâdet ve kulluk” vurgusuna sahiptir. (Bkz:
107:4, not 4. Ayrıca krş:
8:35 ve
87:15, ilgili notlar.) “Baş eğmek, boyun bükmek” mânasındaki huşû‘un hudû‘ ile farkı şudur: İlki ses ve bakışta, ikincisi bedende tezahür eder (Mekâyîs). Fakat buna itiraz eden İbn Dureyd, huşû‘u rukû‘ ile açıklamıştır (Cemhera). Esasen gönülden kopup gelen bir ürpertinin, insanın başını sonuna kadar Rabbine eğmesidir. Buradaki salât genel manâsıyla “ibadet”, özel manâsıyla “namaz”dır. Namazın başı kıyam, ortası rükû, sonu secdedir. Namazın bir rekâtının ana hattını oluşturan bu sürecin, kuru bir âyin olarak değil de, kalbî bir ürpertiye bağlı olarak doğal süreç içinde gelişmesine huşu‘ denir. Sözün özü huşu: Akleden kalbin namazına bedenin katılmasıdır.
onlar ki, boş ve karalayıcı sözlerden yüz çevirirler;[2891]
[2891] Hem düşmanlarından gelen, hem de kendilerinden sâdır olan boş ve karalayıcı/yaralayıcı sözlerden...
Lağv, amacı gerçekleştirmede herhangi bir işlev üstlenmeyen söz, tavır, eylem ve her şey. Kelime daha sonra Fussılet 26’da geçtiği anlamıyla “çirkin ve karalayıcı söz” anlamını almıştır (Müfredât ve Mekâyîs).
Mukâtil âyeti “Müşriklerin boş ve karalayıcı sözlerine aldırmazlar” şeklinde anlamıştır.
onlar ki, arınmak için gerekeni yaparlar;
onlar ki, iffetlerini korurlar;
fakat kendi eşleri, yani meşru olarak sahip oldukları müstesna;[2892] zaten onlar (meşru eşleriyle paylaştıkları cinsellikten dolayı) kınanamazlar.
[2892] Buradaki eve beyaniyye işlevi yükleyen Esed’in bu âyetin yorumuna ilişkin emeğe dayalı açıklamasını buraya alıyorum: “Çoğu müfessir bu ibârenin şüphe götürmez bir biçimde kadın kölelerle ilgili olduğunu ve ev takısının da meşru seçeneklerden birine işaret için kullanıldığını ileri sürmüşlerdir. Bu geleneksel yorum, bizce, kadın kölelerle evlilik dışı cinsel ilişkinin meşruiyetini öngördüğü sürece doğru ve kabul edilebilir gözükmemektedir; çünkü böyle bir öngörü ya da ön kabul Kur’an’ın kendisiyle çelişmektedir (
4:3, 24, 25; 2
4:32). Üstelik sözü geçen yoruma karşı yapılabilecek tek itiraz da bu değildir. Çünkü Kur’an mü’minler terimiyle hem erkek hem de kadın mü’minleri kastetmekte; ezvâc (eşler) terimi de hem erkek hem de kadın eşlere işaret etmektedir. Bunun içindir ki, mâ meleket eymanuhum ifadesinin “onların kadın köleleri” anlamına yorulması için ortada hiçbir neden yoktur. Öte yandan bu ifadeyle erkek ve kadın kölelerin birlikte kastedilmiş olması da söz konusu olmadığına göre, ifadenin hiçbir şekilde kölelerle ilgili olmadığı, fakat Bakara sûresinin 24. âyetindeki gibi nikâh ya da evlilik yoluyla meşru olarak sahip oldukları kimseler anlamına geldiği aşikârdır.” Bu konudaki açıklamalarımız için bkz:
4:24 ve
47:4, ilgili notlar).
Ama bu sınırın ötesine geçen kimseler, haddi aşmış olanlardır
yine onlar ki, emanetlerine ve verdikleri sözlere riayet ederler;
ve onlar ki, ibadetleri üzerine titizlenirler.[2893]
[2893] En geniş anlamıyla: Allah’a karşı esas duruşlarını korurlar.
İşte onlar, (mutluluk yurduna) vâris olacak kimselerdir:
onlar ki, görkemli cennetlerin mirasçısı olacaklar,[2894] onlar orada ebedî kalacaklar.[2895]
[2894] Kökenini Kehf 107’nin notunda dile getirdiğimiz el-firdevs, “İçerisinde her türden ağaç, özellikle üzüm bağları bulunan görkemli bahçe” anlamına gelir. Kur’an’da iki yerde geçer (diğeri
18:107). Fîhâdaki dişil zamir eril bir kelime olan firdevsi (ç. ferâdîs) gösterdiğine göre, bu kelime “cennet” yerine kullanılmaktadır. Çevirimiz buna dayanır. Sahih hadislerdeki kullanımdan, firdevsin cennetin en görkemli yeri/tepesi olduğu sonucu çıkmaktadır (Taberî). Bunun esas alınması durumunda, çeviri “cennetlerin en görkemli yerinin vârisi..” şeklinde olacaktır.
[2895] Sûrenin ilk pasajıyla Me’âric 22-35 arasındaki benzerlik dikkat çekicidir.
DOĞRUSU Biz insan türünü,[2896] bir nevi[2897] konsantre balçıktan yarattık;[2898]
[2896] el-İnsandaki belirlilikten dolayı türün tüm bireylerini kapsar.
[2897] “Bir nevi”, sulâle ve tîndeki belirsizliğin anlama yansımasıdır (Krş:
15:26-27, not 22).
[2898] İnsanın embriyolojik yaratılış sürecini işleyen bu âyetler, insan var oldukça sürecek yaratılış yasasına dikkat çekmektedir. “Yarattık” şeklindeki geçmiş zaman kipi, “yaratılış yasası takdir ettik” anlamını içerir. Taberî sulâleyi hulâsa ile karşılar. Kelimenin ait olduğu fu‘âle vezninin “bir şeyi mümkün olan en aza indirmeye” delâlet ettiği hatırlanacak olursa, bizim tercih ettiğimiz “konsantre” kelimesi bunun en uygun karşılığıdır. Aynı veznin bir fiilin son amacına delâlet etmesinden yola çıkarak da bu süzülme işleminin “hayat tohumu” elde etmek amacıyla yapıldığı sonucuna ulaşılmış olur. İnsanın balçıktan yaratılmasının hem elementer, hem embriyolojik hem de doğduktan sonraki biyolojik varlık süreçlerinin tamamını toprağa borçlu olduğunun bir ifadesidir (Ayrıca bkz:
15:26-27, not 21-22). Çamur, toprakla suyun bileşimini temsil eder. İnsanı besleyen tüm bitkisel ve hayvanî besinler toprak ve suyun bileşiminden elde edilmiş olur. Toprakta mevcut element ve minerallerin insanda da yaklaşık olarak bulunduğu gerçeği bunu doğrular. Bu âyet aynı zamanda, insanın ilk canlıdan son canlıya kadar yeryüzündeki serüveniyle, anne karnındaki spermadan doğuma kadarki serüveni arasında paralellik olduğunu da îmâ eder.
epey sonra onu, karar kılacağı (rahimde) yer tutan bir hayat tohumu kıldık;[2899]
[2899] Nutfe, sadece hayat suyu olan meninin adı değil, onun içindeki “hayat tohumu”nun, yani “sperma”nın adıdır. Zira rahimde sağlama alınan, meni değil ondaki “hayat tohumu” olan spermadır (Nutfe için bkz: 16.4, not 7).
daha sonra, o hayat tohumundan döllenmiş hücreyi yarattık; hemen sonra döllenmiş hücreden cenini yarattık; ve ceninden de kemikleri yarattık; en sonunda kemiklere kas giydirdik; sonuçta, onu bağımsız[2900] bir varlık olarak inşâ ettik: işte her şeyi en güzel şekilde yaratan Allah’ın[2901] şanı böyle yücedir![2902]
[2900] Lafzen: “diğer, başka”. Burada anne-cenin irtibatının mucizevî tabiatına (ki anne bünyesi kendisine yabancı olan bu hücreyi tıbben kabul etmemesi lazım) ve bebeğin anneden bağımsız bir birey olarak varlık dünyasına katılmasına atıf yapılmaktadır.
[2901] Veya, ahsenin ism-i tafdil anlamıyla: “yaratanların en güzeli olan Allah’ın..” Halk bir çok yerde olduğu gibi burada da “yoktan var etme” (ibda) değil, “var olanların terkibinden bir başka varlık çıkarma” (icad) anlamındadır. Bu anlamıyla hem Allah için hem de insan için kullanılabilir (Bkz:
3:49). Allah, yoktan var etmede rakipsiz, vardan var etmede emsalsizdir. Buradaki “yaratma”, “takdir etme” olarak anlaşıldığında, bu “yaratılışın yasasını koyma” anlamını taşır (Râzî). Bu âyet, “Oysa ki sizi uzun süreçler içinde halden hale evirip çevirerek yaratan O’dur.” (
71:14) âyetinin açılımıdır.
[2902] Tebâreke, bereketten “uzama ve artma”, burûkdan “sebat ve devam” anlamlarına gelebilir. Bu durumda mâna şöyle olur: “Varlık alanındaki her türlü oluş, artış, süreklilik ve kalıcılığın kaynağı olan Allah yaratanların en güzelidir.” Hicr sûresinin 26. âyeti ile birlikte düşünüldüğünde, elementer kökeni temsil eden dört unsurla embriyolojik süreci temsil eden dört unsur arasında şöyle bir eşleştirme yapılabilir: tıyn-nutfe (meni), salsal-alaka (ceninin ilk evresi), hamein mesnun-mudğa, fahhar-ızam (kemik). Birinci sürecin sonucunu ifade eden nefha-i ruh (ruh üfleme), ikinci sürecin sonu için de aynen geçerlidir.
Ve kuşku yok ki siz, bu sürecin ardından elbette öleceksiniz.
Yine kuşku yok ki siz, Kıyamet Günü (tekrar) diriltileceksiniz.[2903]
[2903] Zımnen: İnsan gibi bir şaheser yok olup gitmesin diye âhiret var.
DOĞRUSU yine Biz, sizin üzerinizde kat kat yollar[2904] yaratmışız: zira Biz, yaratmanın hiçbir çeşidinden habersiz değiliz.[2905]
[2904] Lafzen: “yedi yol..” Yedi sayısının “çeşitlilikten” kinaye oluşuna ilişkin bkz:
15:44, not 34. “Çeşitli yollar” ya da daha doğru ifadeyle “kat kat yollar” tercihimiz, tarâik kelimesinin “üst üste dizdi” (târeka) kök mânasına dayanmaktadır (Halil). Bu ibâre gezegenlerin (kevâkib) ya da yıldızların (nucûm) yörüngelerine atıf olabileceği gibi, birini içinde bulunduğumuz evrenin teşkil ettiği yedi kozmik sisteme atıf da olabilir (Krş:
25:25, not 33).
[2905] Veya: “yaratılmış hiçbir varlıktan habersiz değiliz” (el-Halk için bkz:
14:19, not 20).
Ve gökten suyu bir yasaya bağlı olarak Biz indirmekteyiz; ve yeryüzünde onu tutmaktayız; şu da var ki Biz, onu gidermeye elbette kâdiriz.
Ve nihayet onunla sizin için hurma bahçeleri ve üzüm bağları yeşertmekteyiz; orada sizin için bir çok meyve bulunmakta ve onunla beslenmektesiniz.
Yine Sînâ Dağı[2906] (havalisinde) yetişen, ürünü sayesinde yağ elde edilen ve yiyenler için hoş bir katık sağlayan (zeytin) ağacından da…[2907]
[2906] Seynâ’ ve sînâ’ olarak iki şekilde de okunmuştur (Bkz:
2:63, not 117).
[2907] Bu veciz ibârede yüklem kullanılmamış olsa da, bir önceki âyetin yüklemi olan “beslenmektesiniz” bu âyet için de zımnen geçerlidir. Üç noktanın işaret ettiği budur.
Yine, evcil hayvanlarda da sizin için elbet bir ibret vardır: onların karınlarında bulunan sütten size içiriyoruz; ve sizin için onlarda birçok yarar bulunuyor; üstelik onlar sayesinde besleniyorsunuz.
Onlara (karada), tıpkı (denizdeki) gemilere (olduğu gibi) yük taşıtırsınız.[2908]
[2908] Veya: “(Karada) onlara, (denizde) ise gemilere yük taşıtırsınız”.
DOĞRUSU Nûh’u da, kendi kavmine Biz göndermiştik.[2909] Nitekim, onlara demişti ki: “Ey kavmim! Yalnız Allah’a kulluk edin! Sizin O’ndan başka bir ilâhınız bulunmamaktadır: hâlâ sorumluluk bilinciyle hareket etmeyecek misiniz?”
[2909] Bu şekildeki tercümemiz, âyetin (ayrıca 1, 12, 17. âyetlerin) başındaki edatlar paketinin (ve-le-kad “doğrusu ..de Biz ..idik”), sadece lafzen değil vurgu olarak da çeviriye yansıtılma çabasının bir ürünüdür. Bilindiği gibi, başında kad edatı bulunan bir cümle, ya bir beklentiye cevap ya da haksız bir ithamı red amacı taşır. Üstteki pasajlar da dahil, burada vurgu Yaratıcı Özneye, özellikle de O’nun mesaj gönderme vasfına yapılmaktadır.
Bunun üzerine, kavminin seçkinlerinden inkârda ısrar eden kimseler şöyle dedi: “Bu da, sadece sizin gibi ölümlü bir insan;[2910] onun amacı size üstünlük sağlamak; hem eğer Allah isteseydi, gökten bir melek indiriverirdi; (üstelik) bizler, bu konuda önder[2911] atalarımızdan bir şey işitmiş de değiliz.
[2910] İnsan peygamber itirazı, bu sûrenin kıssalarını diğerlerinden ayıran özel vurgudur. Bu itirazı bu sûrede helâki anlatılan diğer kavimler de tekrarlar (Bkz: 33, 34, 47).
[2911] Evvelîn, bu bağlamda, zaten geçmiş zamanda yaşamış olan ataların zamansal önceliğinden daha çok, “önderliğini” ifade etse gerektir.
O ise kaçığın teki: artık siz de onu bir süre gözetim altında tutarsınız.[2912]
[2912] Veya: “Bir süre daha ona tahammül gösterin bakalım.”
(Nûh) demişti ki: “Rabbim![2913] Onların beni yalanlamalarına karşı bana yardım et!”
[2913] Kur’an’da, Allah’tan kullara yönelik nidalarda yâ ünlemi kullanıldığı halde, kullardan Allah’a yönelik nidalarda Furkan 30 ve Zuhruf 88 hariç kullanılmaz. Bu iki örnekte de Rasul’ün kıyamete ertelenmiş şikâyet ihtimali dile getirilmekte ve muhatapları uyarma amacı taşımaktadır. Çünkü yâ/ey ünlemi daha çok habersiz birini uyarmak ya da uzak birine duyurmak içindir. Allah ise her şeyden haberdardır ve insana şahdamarından yakındır. Metinde görülen bu üslup, mealimizin tamamında aynen korunmuştur.
Bunun üzerine ona şöyle vahyetmiştik: “Bizim rehberliğimiz altında ve bildirdiğimiz şekilde gemiyi inşâ et;[2914] unutma ki hükmümüzün vakti gelip çattığında, tandır da kaynamaya başlar. Bu takdirde sen yanına her tür (canlıdan) birer çift ve bir de kendileri hakkında hüküm kesinleşmiş olanlar hariç, aile efradını al! Ama sakın kendilerine kıymakta ısrar eden kimseler hakkında Benimle muhatap olayım deme! Karar kesin: onlar boğulacaklar!
[2914] Zımnen tüm muhataplara: Günah okyanusunda bir sevap adası ol ve kınayıcının kınamasına aldırmadan karada gemini yap! Bir gün deniz lazım olursa suyun Rabbi onu ayağına getirir! Zira kulun gücünün bittiği yerde Allah’ın yardımı başlar (Bkz:
11:37, not 48).
Ardından sen ve beraberinde bulunanlar gemiye yerleşir yerleşmez de(yin) ki: “Zalim kavimden bizi kurtaran Allah’a sonsuz hamd ü senalar olsun!”
Bir de “Rabbim!” diye yalvar, “Beni bereketli bir yere ulaştır; zira Sen kişiyi (maksadına) ulaştıranların en hayırlısısın!”
Elbet bunda (akleden kimseler için) işaretler vardır; ve elbet Biz (öncekileri) de sınavdan geçirmişizdir.
DAHA sonra bunların peşinden, başka bir nesli[2915] (tarih sahnesine) çıkardık.
[2915] Yani: ‘Âd kavmini.. Birbirinin medeniyet ve tecrübe mirasçısı olan ve helâk sürecinin birlikte değerlendirilmesi şart olan ‘Âd ve Semud için nüzul sürecinde ilk geçtiği
7:73’e bkz.
Ve onların içinden de, kendilerine “Yalnız Allah’a kulluk edin! Sizin O’ndan başka bir ilâhınız bulunmamaktadır: hâlâ sorumluluk bilinciyle hareket etmeyecek misiniz?” diyen bir elçi gönderdik.
Bunun üzerine, kavminin seçkinlerinden inkârda ısrar eden ve âhiret gerçeğiyle yüzleşeceğini yalanlayan kimseler -ki bunları Biz dünya hayatında refaha kavuşturmuştuk- şöyle demişlerdi: “Bu da sizin gibi ölümlü birinden başkası değil; sizin yediğinizden yiyor, sizin içtiğinizden içiyor.[2916]
[2916] Refah içinde şımararak Allah’tan kopmuş kesimlerin insan peygambere itirazının nedeni bellidir: Kendi azgınlık ve sapkınlıklarına bakıp insan türünün tamamından ümit kesmek. Yani “herkesi kendi gibi bilmek” tabir edilen bir bakışla “insandan adam olmaz” demeye getirmek.
Hal böyleyken kalkar da sizin gibi ölümlü birine tâbi olursanız, o takdirde kaybeden mutlaka siz olursunuz.
Bu kişi siz ölüp gittikten, toza toprağa karışmış bir iskelet halini aldıktan sonra,[2917] sizin (Allah’ın huzuruna) çıkartılacağınızı mı iddia ediyor?
[2917] Dildeki yaygın bir kurala istinaden, cümlede iki kez kullanılan ennekumden sadece ikincisi çeviriye yansıtılmıştır (Krş: Taberî). İbn Mes’ud kıraatinde metin de aynı şekilde yer almıştır.
Uzak, hem de çok uzak tehdit edildiğiniz bu şey!
Hayat, bu dünyada yaşadığımızdan ibârettir: ölürüz ve (bir kez) yaşamış oluruz ve bir daha da diriltilmeyiz![2918]
[2918] Hesabı verilemeyecek bir hayat yaşayanlar, çareyi Hesap Günü’nü inkârda bulurlar.
Bu adam, sadece uydurduğu yalanı Allah’a isnat eden biri; bizim ona inanmamız ihtimal dışıdır!”[2919]
[2919] Nefyin haberi bâ ile geldiği için böyle çevirdik (Bkz:
6:107, not 89).
(Elçi) dedi ki: “Rabbim! Onların beni yalanlamalarına karşı bana yardım et!”
(Allah) buyurdu ki: “Az kaldı, yakında bin pişman olacaklar!”
Derken mutlak hakikatin üstün gücü, onları sarsıcı bir bela çığlığı halinde kuşattı. Sonuçta onları selin sürüklediği çer çöpe çevirdik: evet, uzak olsun bu zalimler güruhu![2920]
[2920] Allah’la ayaklaşanlar kaybedecekleri bir savaşa girişirler. İlâhî mesaja kulak tıkayanlar, bela sayhasıyla uyanırlar: Ya Rab! Uyandırılmadan uyananlardan eyle!
DAHA sonra, bunların peşinden de başka birtakım uygarlıkları (tarih sahnesine) çıkardık;[2921]
[2921] Yani Semud kavmini. ‘Âd ve Semud’un birlikte anılma gerekçesi için bkz:
96:6, ilgili notlar.
herhangi bir toplum sonu yasayla belirlenmiş süresini ne savuşturabiliyor, ne de erteleyebiliyordu.[2922]
[2922] Eceli çevirimiz için bkz:
11:3, not 7.
Daha sonra, birbiri ardınca elçilerimizi gönderdik: her bir topluma kendi elçisi geldi, (ama) onu yalanladılar; bu yüzden biz de onların (akıbetini) birbirine benzettik; ve hepsini efsaneye çevirdik: artık, uzak olsun imansızlar güruhu!
DAHA sonra, Musa ve kardeşi Harun’u mesajlarımızla ve kendilerini açık ara önde kılan etkin bir güçle,[2923]
[2923] Sultân için bkz:
17:65, not 86.
Firavun ve onun önde gelen çevresine gönderdik; çünkü onlar büyüklük taslamıştılar; zaten öteden beri hep tepeden bakan bir güruhtular.[2924]
[2924] Nebi’yi teselli eden bu âyetler, inkârın tabiatının tarih boyunca değişmediğini gösteriyor.
İşte onlar dediler ki: “Ne yani, o ikisinin kavmi bizim kölelerimiz olduğu halde, biz bizim gibi iki ölümlü insana mı inanalım?”[2925]
[2925] Zımnen: Güç ahlâkından mahrum olan güçlüler, gücü hak ve hakikatin yerine ikame ederler.
Böylece onları yalanladılar; bu yüzden de helâke uğrayanlardan oldular.
Ama doğrusu Biz Musa’ya İlâhî mesajı, belki onlar doğru yolu bulurlar diye vermiştik.[2926]
[2926] Bu âyet insanın kendi akıbetinden kendisinin sorumlu olduğunun göstergesidir. İlahî sınav, sonu başından belli bir “şike” veya “senaryo” değildir. Allah’ın zamandan bağımsız ilmiyle kulun irade özgürlüğünü karşı karşıya getiren her tez, vahyin sert kayasına toslamaya mahkûmdur.
Yine (aynı amaçla) Meryem oğlunu ve annesini de birer âyet kıldık; ve o ikisini kalıcı bir güzelliğin görkemli makamına[2927] ve esenliğin bereketli kaynağına[2928] yerleştirdik.[2929]
[2927] Rabve, bir arazinin en verimli ve görkemli yeri. Bu kelime, 11. âyette geçen ve bir anlamı da “cennetin en görkemli yeri” olan firdevsi çağrıştırmaktadır (Krş: Âyet 11, not 8).
[2928] Veya: “berrak suların çağladığı bir yere..” Tercih ettiğimiz anlam kelimenin kökeninin “iyilik, esenlik, bağış, ikram, yararlı şey” anlamına gelen el-mâ‘ûndan (el-ma‘n) türediği yorumuna dayanmaktadır. Buna göre ma‘în sıfat-ı müşebbehedir; niteliğin devamlılığını ve değişmezliğini ifade eder. Tercihimiz, kalıbın bu özelliğine dayanır. Eğer kelimenin “akarsu, su gözesi, çağlayan” anlamındaki el-‘uyundan türediği varsayılırsa, alternatif anlam geçerli olur (Krş: Ferrâ ve Lisân).
[2929] Allah Rasûlü’ne zımnen: Eğer ilâhî kudret delîli, insanların hidayeti için tek başına yeterli olsaydı, İsa ve annesi yeterdi. Ama yetmedi.
(Onları izleyenlere dedik ki): “Siz ey elçiler(in tâbileri)![2930] (Dünya nimetlerinin) temiz ve helâl olanlarından yiyin, doğru ve yararlı şeyler yapın![2931] Çünkü Ben, yaptığınız her şeyin bilgisine detaylarıyla vakıfım.
[2930] Bu âyetin kimi muhatap aldığı tartışılmıştır. Doğrudan Allah Rasûlü’ne hitap olarak okunmuştur (Mukâtil ve Ferrâ). Yine bir önceki âyetin devamı sayılıp, başına “Biz İsâ’ya dedik ki” lafzı takdir edilerek okunmuştur (Taberî). Bu ikinci görüş bağlama daha uygun olmakla birlikte, her iki durumda da tekil muhataba çoğul hitap sorunu ortaya çıkar. Bu sorun, Arap dilinde bir kişiye çoğul kiple hitap edilebilme imkânıyla aşılmaya çalışılmıştır. Bizce, bu ve devamındaki âyetlerde yer alan “temiz ve helâl olandan yiyin”, “doğru ve yararlı işler yapın”, “ümmetiniz bir tek ümmettir”, “bana karşı sorumluluğunuzu bilin” ve devamındaki ifadeler, rasullerden çok onların tâbilerine yönelik olmalıdır. Eğer karine varsa, isim cümlesinde tamlanan (muzaf) anılmayabilir. Parantez içi açıklama bu kurala dayanır.
[2931] İnsanın, genelde kazancı özelde yedikleriyle davranışları arasında inkâr edilemez bir ilişki olduğuna atıf. Davranışa yakıt olan enerjinin mahiyetiyle eylemin istikameti arasındaki bağ, maddî ve mânevî alanların birbirinden kesin hatlarla ayrılamaz niteliğine bir işaret olsa gerektir.
Kesinlikle bu (elçilerin takipçilerinden oluşan) ümmetiniz bir tek ümmettir ve Ben de sizin (bir tek) Rabbinizim: şu halde Bana karşı sorumluluğunuzu yerine getirin!”[2932]
[2932] Bu âyet tüm elçileri ve onların getirdiği saf mesaja iman edenleri tek bir “ümmet” olarak nitelemektedir. Bu, tüm vahiylerin kaynak ve hedef birliğini gösterir (Krş:
21:92, not 95).
Bu (emre) karşın, onlar aralarındaki birliği darmadağın edip (hakikati) parçaladılar: Artık her hizip elindeki (parçayla) övünmekte![2933]
[2933] Önce hakikati parçalayıp, sonra onun elindeki parçasıyla övünmek… Oysa parçalanan hakikat hakikat olma niteliğini kaybeder. Zımnen: Hiçbir şeyin parçası kendisi değildir.
Artık onları bir vakte kadar, daldıkları gafletin derin karanlığında belirsiz bir süreye kadar bırak (da kendi işine bak);[2934]
[2934] Zerhum için bkz:
4:81, not 101. Benzer kavramlar olan i‘râd ve tevelli ile farkı için bkz:
53:29, not 21. Ğamratun, aşktan, sarhoşluktan veya derin gafletten dolayı akleden kalbin daldığı iflah olmaz dalgınlık halini ifade eder.
şimdi onlar, bol bol servet ve evlat verdik diye
Bizim kendilerinin (mevcut hallerini) onayladığımızı sanıyorlar, öyle mi? Asla! Fakat onlar (bunun bile) farkında değiller.[2935]
ŞÜPHESİZ Rablerine karşı duydukları derin saygıdan dolayı tir tir titreyenler,
Rablerinin mesajlarına inananlar,
Rablerine şirk koşmayanlar,
en sonunda yine Rablerine döneceklerine inandıklarından, yüreklerinde tarifsiz bir ürperti duyarak vermeleri gerekeni verenler:
işte onlardır hayırlarda öne geçmek için can atanlar; nitekim onu elde etmede öncelik sahibi olanlar da onlardır.[2936]
[2936] Kurtuluş için olmazsa olmazları sıralayan bu pasaj, bu şartlara sahip her mü’mine zımnen şunu söyler: Kimlik ve aidiyetlere aldırmaksızın hayırlarda yarışınız!
Ve Biz hiç kimseye gücünün üstünde yük yüklemeyiz; Bizim katımızda hakkı-hakikati olduğu gibi dile getiren bir kayıt[2937] tutulmaktadır: sonuçta onlar asla zulme uğramayacaklar.
[2937] Lafzen: “bir kitab”. Krş: “İşte bunlar Bizdeki kayıtlar; aleyhinize (de) olsa tüm gerçeği size o anlatır” (
45:29; ayrıca
18:49).
Fakat kalpleri, bu (İlâhî kayıt işlemine) karşı derin bir gaflet içinde olanlar da (var).[2938] Dahası onların bundan daha aşağılık işleri de var; onlar bu uğurda epey çaba sarfediyorlar;
[2938] Ebu Müslim bu ve devamındaki âyetin, daha önceki âyetin devamı olarak mü’minlerden söz ettiğini, ğamranın da “şaşkınlık” anlamına alınması gerektiğini söyler (Râzî).
ta ki onların servet ve iktidarla şımarmış olanlarını azab ile çepeçevre kuşattığımız zamana dek; (ama), o zaman da onlar imdat çığlıkları atarlar.[2939]
[2939] Mutref, toplumun refahla şımarmış varlıklı ve azgın sınıfları. Özellikleri serveti emanet değil de mutlak mülkiyet sanmaları, onunla tatmin olmaları ve kendilerine imrenen sıradan insanlar için kötü model oluşturmalarıdır.
Bugün imdat dilemeyin; çünkü Bizden size asla yardım ulaştırılmayacak!
Hem evvelce mesajlarımız size ulaştırılmıştı. Buna rağmen siz ısrarla arkanızı dönüyordunuz;
ona karşı böbürlenerek, sokulduğunuz karanlığın koynunda atıp tutuyordunuz.[2940]
[2940] “Ak’ın zıttı, kara” anlamına gelen semr kökünden türetilen es-sâmir, zifiri karanlık sayesinde bir araya gelinen yere denir (Mekâyîs). Bu nedenle olsa gerek “gece masal anlatana” da aynı isim verilmiştir (Lisân). Sâmiran tehcurûn burada deyimsel bir anlamda kullanılmıştır. Vahye sırt çevirenlerin, yarasalar gibi karanlığa sığındıkları îmâ edilmektedir. Çevirimiz, ibârenin bu çağrışımlarını yansıtmayı amaçlar.
İyi de, onlar (bu) sözü hiç mi düşünmediler? Ya da kendilerinden önce gelip geçmiş atalarına hiç ulaşmamış olan bir şey mi gelmiş onlara?
Veya elçilerini tanımadılar da, bu yüzden mi onu inkâr ediyorlar?
Ya yoksa, onu cinnet geçirmekle mi suçluyorlar? Yoo, aksine o onlara gerçeği getirdi; ama onların çoğu katıksız[2941] gerçeği sevmiyor.
[2941] el-Hak kelimesindeki belirlilik takısının anlama katkısı. Zımnen: Gerçeğin saf olanını değil bâtıl karışmış olanını seviyorlar. Yani, gerçeği kirletmeyi seviyorlar.
Ama eğer hakikat onların keyiflerine tâbi olsaydı, gökler, yer ve içindekiler mahvolur giderdi. Aksine, Biz onlara, kendi (insanlık) şeref ve onurlarını hatırlattık, fakat onlar kendi şereflerini hatırlamaktan yüz çevirdiler.[2942]
[2942] Zikrin “şeref ve onur” anlamına kullanıldığı bir âyet için bkz:
43:44, not 31.
Yoksa sen onlardan (hakka davet karşılığında) dünyevî bir bedel mi istiyorsun? (Hayır), çünkü senin Rabbinin ödeyeceği bedel daha yüksektir: zira rızık verenlerin en hayırlısı O’dur.
Sen onları gerçekten de dosdoğru bir yola çağırıyorsun,
âhirete inanmamakta direnen kimselerse ısrarla bu yoldan sapıyorlar.
Ve eğer onlara acıyarak başlarına gelen herhangi bir beladan kendilerini kurtarsak, şaşkın şaşkın saplandıkları inkâr bataklığında debelenmekte ısrar ederler.
Doğrusu Biz onları azab ile kuşatmıştık da, yine de Rablerine boyun eğmemişlerdi. Nitekim bundan böyle de acziyetlerini itiraf edecek değiller.
Ta ki vakti gelip de onlar aleyhine bir azap kapısı açıncaya dek: o zaman da onlar, orada, umutlarının tamamını yitiriverecekler.[2943]
[2943] Zımnen: İnsan Allah’tan umudunu keserse, Allah da insandan umudunu keser.
İMDİ sizi işitme, görme ve düşünme yeteneğiyle inşâ eden O’dur: ne kadar da azınız şükrediyor![2944]
[2944] “İnsanların çoğu şükretmez” âyetlerinin ışığında bu ibârenin doğru çevirisi budur. Son cümlenin öncesiyle bağlantısı: Şükretmek için fark etmek gerek, fark etmek için görmek ve anlamak gerek. İşte bu yüzden tefekkür teşekkürdür. Öte yandan düşünmek aklın, görmek gözün, duymak kulağın şükrüdür.
Sizi yeryüzüne yayan da O’dur, yine O’na döndürüleceksiniz.
Yine O hayat verir ve ölümü takdir eder; gece ve gündüzün birbirinin yerine geçmesi de O’nun eseridir: peki, hâlâ akletmeyecek misiniz?
Aksine, öncekiler ne dediyse onlar da aynısını söylediler:
“Ne yani” dediler, “biz ölüp gittikten, toza toprağa karışmış bir iskelet halini aldıktan sonra tekrar mı diriltilecek mişiz?
Doğrusu bu, bize ve bizden önceki atalarımıza da vaad edilmişti; ne ki, eskilerin masallarından başka bir şey değil bu!”
De ki: “Yer ve ondaki varlıklar kime aittir, eğer biliyorsanız (cevaplasanıza)?”
“Allah’a aittir” diyecekler. De ki: “O halde, hâlâ (onurunuzu)[2945] hatırlamayacak mısınız?”
[2945] Zikri “onur” olarak çevirimiz için bkz: âyet 71, not 56. Zımnen: Allah’a ait nitelikleri başka varlıklara yakıştırmak, Allah’ı değil insanı küçük düşürür.
De ki: “Hem yedi göğün, hem de mutlak hükümranlık tahtının yegâne Rabbi kimdir?”
“Allah’tır” diyecekler. De ki: “O halde, hâlâ sorumluluğunuzun bilincine varmayacak mısınız?”
De ki: “Her şeyin hâkimiyetini elinde tutan, (her varlığı) kollayıp kayırdığı halde kendisine karşı kimsenin korunup kollanamayacağı zat kimdir, biliyorsanız (söylesenize)?”
“Allah’tır” diyecekler. De ki: “O halde, nasıl büyülenmiş (gibi) davranabiliyorsunuz?”[2946]
[2946] Zımnen: Bu sorulara verdiğiniz doğru cevaplarla, onlarla taban tabana zıt olan tavır ve davranışlarınız arasındaki farkı nasıl ve neyle açıklıyorsunuz? Aklî hiçbir izahı olmayan bu fark, olsa olsa bu tür eylem sahiplerinin düşünme yeteneklerini tamamen devre dışı bırakmalarıyla açıklanabilir. Ki bu da bir tür “büyülenme” olsa gerek. Bu pasaj şunu söyler: Sadece bir yaratıcının varlığını bilmek ve inanmak, fakat onun evrene ve insana karşı ilgisiz olduğunu düşünmek (deizm) kişiyi kurtuluşa götüren iman değildir.
Yoo! Aksine Biz onlara saf gerçeği sunmuştuk, ama onlar ısrarla yalana sarıldılar.[2947]
[2947] Lafzen: “..yalancıdırlar”. Kûfe dil okulunun “ism-i fâil süren fiildir” görüşüne istinaden.
Allah asla herhangi bir çocuk[2948] edinmemiştir; O’nunla birlikte başka bir ilâh da yoktur. Aksi halde her bir ilâh kendi yarattığını kendinden yana çeker, böylece biri diğerine üstünlük mücadelesine kalkardı. Allah onların tavsif ve tasavvur ettiklerinin çok ötesinde, aşkın ve uludur.
[2948] Lafzen: “oğul”. Veled galibiyet kuralınca her iki cinsi de içerir. Hem Hz. İsa’yı Allah’ın oğlu sayan Hıristiyanlar, hem de melekleri Allah’ın kızları kabul eden Mekkeliler kastedilir.
O, insan idrakinin algılamaktan âciz olduğu şeylerin de, algılayabildiği şeylerin de sırrına vâkıftır: nitekim O, onların Zâtına yakıştırdıkları her türlü ortaktan berîdir.
DE Kİ: “Rabbim! Eğer onları tehdit ettiğin azabı bana ille de[2949] göstereceksen,
[2949] İmmâ edatının pekiştirme vurgusu çeviriye “ille de” şeklinde yansıdı (Krş: Zemahşerî).
o takdirde Rabbim, beni zalimler güruhunun arasında bırakma!”[2950]
[2950] Zımnen: Hakikate zulmedenler arasında yaşamak, İlâhî gazabın hedefinde yaşamaktır. Bu riski kabul edenler sonucuna katlanırlar.
Ne ki Biz, onları tehdit ettiğimiz azabı (her hal ve şartta)[2951] sana göstermeye elbette kâdiriz.
[2951] Metinde zımnen var olan bu açıklamanın içeriği şöyle anlaşılabilir: ..sen aralarında olsan da, ayrılıp gitsen de, hatta dünyayı terk etsen de..
Her çirkin saldırıya karşı öyle bir savunma yap ki, en güzeli, en uygunu o olsun;[2952] Biz onların yakıp yakıştırdıklarını elbette biliriz.
[2952] Güzeli savunmak yetmez, güzelce savunmak gerekir; iyiyi kötü savunmak iyiye kötülüktür (Krş:
41:34).
Ve de ki: “Rabbim! (İnsan kılığındaki) malum şeytanların ayartmalarından Sana sığınırım!
Onların bana yaklaşmalarından da Rabbim, sana sığınırım!”[2953]
[2953] Lafzen: “yaklaşmalarından..” Şeytansı güçler insana, eşyaya ve olaylara bakışta şeytanî bir ‘yaklaşım’ empoze etmek amacıyla ‘yaklaşırlar’. Şeytanın gör dediği yerden bakan şeytanın gösterdiğini görür.
Nihayet o (inkârcı)lardan birine ölüm gelip çatınca, “Rabbim!” der, “Döndür ne olur, geri döndür beni;[2954]
[2954] Veya: “beni geri döndürün!” İrci‘ûn(î) yakarışında özne çoğul kipiyle gelmiştir. Bu, Allah’a saygı ile gerekçelendirilmiştir. “Beni döndürün” diyenin, melekleri Allah’a ortak koşan bir akıl olduğu hatırlanacak olursa, bu kullanımla, İlâhî otoriteye melekleri ortak koşan bu sapık tasavvurun ifşa edildiği sonucuna ulaşılabilir. Fakat en tutarlı açıklama, bunun “beni geri döndür” anlamındaki irci‘nînin tekrarı işlevini taşıdığı yolundaki dilsel tahlildir (Beydâvi ve Ebüssuud).
belki ben, daha önce yapmadıklarımın yerine doğru dürüst işler yaparım!” Kesinlikle hayır! Çünkü onun dile getirdiği, sadece muhatabı etkilemek için sarf edilmiş bir laftır;[2955] nitekim böylelerinin arkalarında, dirilecekleri güne kadar (aşamayacakları) bir engel vardır![2956]
[2955] K-v-l kökü, tüm versiyonlarıyla birlikte “etkisizlik, çabukluk ve/veya kalıcı olmayana” delâlet ederken, k-l-m kökü tüm versiyonlarıyla birlikte “kalıcı etkiye” delâlet eder. Kelimetunu çevirimiz bu etimolojiye dayanmaktadır (Bkz:
10:65, not 86).
[2956] Âyetteki berzah/engel, ölüm olsa gerektir (Bkz: Râzî). Zira ölen hiç kimse, dünya hayatına geri dönemez. Artık onu bekleyen tek hayat vardır; o da âhiret hayatıdır. Bu âyetteki berzah kelimesinden yola çıkılarak, gayba imanın konusu olan âhirete ilişkin bir yığın spekülatif yorum üretilmiş ve adına da “Berzah Âlemi” denmiştir. Bu başlık altında üretilen spekülatif bilginin, bir tek berzah kelimesinden yola çıkarak nasıl olup da bu kadar çoğaltılabildiğine, insan hayret etmekten kendini alamıyor. Hele bir de bu spekülasyonları yapanların gidip görüp gelmiş de, ayağının tozuyla gördüklerini anlatıyor halleri, gayb ve şehadet gibi iki ayaktan oluşan Kur’an bilgi sisteminin (
59:22) gayb ayağıyla içten içe sorunlu olup olmadıkları sorusunu akla getiriyor. Zira gayb bir mü’min için imanın konusudur. Bir iman umdesi, spekülatif beşeri bilgiyle gaybın konusu olmaktan çıkarak şehadetin konusu haline gelmez. Kur’an’ın “gaybı taşlamak” dediği olumsuz alışkanlığın cazip ve şehevi bir yanı olmalı.
Bu âyet ruhların yeniden bedenlendiği iddiasına dayanan tüm reenkarnasyon teorilerini kesin bir dille reddetmektedir. Bunun yanında, günahkârların ruhlarının iyilerin ruhlarından farklı olarak kıyamete kadar tutuklu kalacağına dair bir imâ da bulunmaktadır.
Ve kalk borusu çaldığı zaman, artık o gün aralarında soy yakınlığı diye bir şey yoktur;[2957] üstelik birbirlerine (olan biteni) soramayacaklar da...
[2957] İşe yaramayan akrabalığa Nûh’un oğlu, İbrahim’in babası, Lût’un karısı, Âsiye’nin kocası, Peygamber’in amcası Ebû Leheb örnekleri verilebilir.
Derken, kimin (iyilikleri) tartıda ağır gelirse işte kurtuluşa erenler onlar olacaktır.
Ama kiminki de hafif gelirse, cehennemde yerleşip kalmak üzere kendilerini harcayanlar da onlar olacaktır.
Ateş onların suratlarını kavuracak; pişmiş kelle misali sırıtan dişleriyle öylece kalakalacaklar.
(Allah diyecek ki): “Âyetlerim size okunmamış mıydı? Ama siz onları ısrarla yalanladınız!”[2958]
[2958] Birinci cümledeki sorunun, cevap almak için sorulmadığı 108. âyetten açıkça anlaşılmaktadır. İkinci cümlede sorunun yer almayışının nedeni de budur.
“Rabbimiz!” diyecekler, “Talihimiz yaver gitmedi,[2959] bu yüzden biz de sapıtan bir güruh olup çıktık!
[2959] Lafzen: “..şanssızlık bizi yendi” ya da “talihsizlik yakamızı bırakmadı..” Zımnen: Sorumsuz davrananlar, kötü sonucun sorumluluğunu şans, kader, kısmet ve talihe yıkarlar.
Rabbimiz! Bizi buradan çıkar! Eğer tekrar dönersek, o zaman anlaşılır ki bizler gerçekten zalimleriz!”
(Allah) diyecek ki: “Sürüm sürüm sürünün orada ve bana cevap yetiştirmeyin![2960]
[2960] Lafzen: “..dedi”. Zikr, burada da bir çok yerde olduğu gibi Kur’an’a delâlet eder (Mukâtil).
Çünkü kullarımın arasında bir gurup vardı. Onlar ‘Rabbimiz! Biz iman ettik: o halde bizi bağışla, bize merhamet et! Zira merhametlilerin en hayırlısı Sensin!’ diyorlardı.
Ne var ki siz onlarla alay ettiniz. En sonunda onlar(la alayınız) Benim mesajımı size unutturdu; üstelik bir de onların halini gülünç buluyordunuz.[2961]
[2961] Söz geliminden: ..ama şimdi siz gülünç duruma düştünüz.
Bakın işte, sabırlarından dolayı onları bugün ödüllendirdim: şüphesiz ki gerçek başarıya[2962] erenler işte onlardır.
[2962] Fevz, geldiği her yerde mü’minler için kullanılır ve ebedî kurtuluşu ifade eder.
(Allah azaptakilere) diyecek[2963] ki: “Yeryüzünde kaç yıl kaldınız?”
Onlar cevap verecekler:[2964] “Bir gün ya da bir günden daha az;[2965] istersen bunu sayı bilenlere[2966] sor!”
[2964] Lafzen: “cevap verdiler..”
[2965] Allah’sız ve vahiysiz bir ömrün bir gün veya bir gece kadar bereketsiz, Allah’lı ve vahiyli bir gecenin bir ömre bedel olduğunu ifade eden Kadr sûresine ve ilgili notlarına bkz. Nâzi’ât sûresinin 46. âyetinde bu hakikat şöyle dile gelir: “(Kâfirler) bu hakikati bizzat gördükleri gün, onlara sanki (bu dünyada) bir akşam veya bir kuşluktan fazla kalmamışlar gibi gelecek.” Yine Ahkâf sûresinin 36. âyetinde şöyle buyurulur: “Onlar vaad edilen o günü görünce, kendilerini, gündüzün tek bir saati dışında sanki dünyada hiç yaşamamış (sayacaklar).”
[2966] el-‘Âddîni, el-‘âdîn okuyanlara göre “bunu zalim öncülere sor”, el-‘âdiyyîn şeklinde okuyanlara göre “uzun yaşayanlara sor (onlar bile tasdik edecekler)” anlamına gelir (Râzî).
(Allah) şöyle diyecek: “Yalnızca kısa bir süre kaldınız: keşke siz, bunu olsun bilseydiniz!”
Yoksa sizi boş yere ve anlamsız bir oyun için yarattığımızı mı sanıyorsunuz? Dahası, (hesap vermek için) Bize döndürülmeyeceksiniz, öyle mi?
Ama bakın, Allah (sizin tasavvur ettiğinizden) çok daha yüce ve uludur; mutlak otorite ve aşkın gerçeklik sahibidir; O’ndan başka ilâh yoktur, sınırsız lütuf ve merhamet tahtının da Rabbidir.[2967]
[2967] Sûrenin zirvesi olan bu ve bir önceki âyetin söylediği şudur: Âhireti inkâr hayatın anlam ve amaçlılığını inkârdır. Sorumsuz davranışların altında yatan gerçek sebep de budur.
Şu halde her kim, konu hakkında hiç bir ikna edici delili olmadan Allah’la beraber başka bir ilâha dua ederse, iyi bilsin ki bunun hesabı Rabbinin huzurunda mutlaka görülecektir: şu kesin ki, inkâr edenler asla kurtuluşa eremeyecekler.
İmdi, (ey bu vahyin muhatabı): “Rabbim!” de, “Bağışla! Merhamet et! Zira merhamet edenlerin en hayırlısı Sensin!”[2968]
[2968] Rabbim! Bizi bağışla! Bize merhamet et! Zira senin merhametin kulların merhametine benzemez! Amin.